Müslümanların Bilim ve Medeniyete katkıları.

İslamiyet, her dinden daha çok bilime değer verdiği ve bilimsel ilerlemeyi emrettiği için, Müslümanlar bu yönde büyük çaba harcamışlardır.

Müslümanların Bilim ve Medeniyete katkıları.
08 Aralık 2020 - 12:33
9. yüzyıldan itibaren sürekli gelişmeye başlayan İslam bilim ve medeniyet tarihi, 10., 11., 12., 13., yüzyıllarda ve 14. yüzyılın ortalarına kadar altın çağını yaşayarak zirveye çıkmıştır. Bu 4-5 asırlık devrede, Müslüman bilim adamları bir yandan eski medeniyetlerden tercüme ederek aldıkları teori ve fikirlerin yanlışlıklarını atıp, doğrularını geliştirerek bilimsel temele oturtmuşlar; bir yandan da birbirinden güzel teori ve icatlar ortaya koymuşlardır. Bu teori ve icatlara, İslam dini ve dünya görüşüne dayanan bir bilim felsefesiyle yön vermişlerdir. Gayeleri, bugün görüldüğü gibi doğayı kirletmek ve tahrib etmek değildi. Aksine amaçları doğayı güzelleştirmek, doğadaki ve insandaki ilahi hikmetlere işaret etmek ve ihtiyaçlar nisbetinde insanlara fayda sağlamaktı. Müslümanların ortaya koydukları bilimsel teori ve icatların bir çoğu, bugünkü modern bilimin temelini oluşturmuştur.

Müslümanlar, hiçbir dogmatizme sapmadan, özgürce ve cesaretle ilmî çalışmalarını sürdürdüler. H. G. Wells, "Kısa Dünya Tarihi"in de bunu şöyle ifade eder:

"(Müslümanlar), yapabilecekleri keşiflerin, kendilerine ne büyük faydalar sağlayacağını ve insanların hayatında ne kadar kapsamlı etkiler yapacağını başlangıçta anlamışlardı. Metal sanayii ve teknik aletler alanlarında, son derece değerli keşifler yaptılar. Metal karışımları ve boyaları keşfettiler. Damıtma, esans çıkarma ve optik camlar yapma usullerini keşfettiler."

KAĞIT, MATBAACILIK VE PUSULA

Asırlarca denizcilere, donanmalara kılavuzluk eden ve onları "belirsizlik"ten kurtaran pusula, hiç şüphesiz ki, Müslümanların icadıdır. Medeniyetler tarihi araştırmacıları, Çinliler'in ilk önce mıknatıs ibresinin kuzeyi gösterdiğini bildiklerini kaydetmekle beraber; pusulanın deniz yolculuğunda kullanılmasını ve pusula aletini, ilk defa Müslümanlar'dan öğrendiklerini bildirmektedirler. Yani, tüm dünya denizcileri gibi Çinliler de bu aletiMüslüman denizcilerle olan ticarî münasebetleri esnasında öğrenmişlerdir. İslam kaynakları da bu durumu, tesbit etmektedir. Dr. Sigrid Hunke, bu durumu şöyle tespit eder:

"Amalfili Flavio Gioja, bizde pusulanın mucidi olarak tanınır. Halbuki, bu aleti, Filavio Gioja ilk önce Müslümanlar'dan öğrenmiştir.."



"Haçlı Seferleri" sırasında bir savaş uzmanı olan Maricourtlu Petrus, mıknatıs ve pusulaya ait bilgileri, doğrudan doğruya Müslümanlar'dan alır. Ve sefer dönüşünde Fransa'ya götürür. Bundan 50 yıl sonra, yani 1320'de ise Amalfi'li İtalyan Filavio Gioja, sözde pusulayı ilk defa keşfetmiş görünür. AmalfiVenedik'in yanında önemli bir ticaret ve deniz şehri olduğu için, Müslüman limanları ile çok yakın ticari münasebeti vardır.

Kağıdın, asırların ötesinden ilim ve medeniyet mahsullerini taşıması, ne kadar hayatidir. Kağıt, beşer aleminin asırlarca hizmetinde bulunan en büyük vasıtalardan biridir. O, olmasaydı, dünü bilemezdik, yarını etkileyemezdik. Kağıdı icat ve imal etmek suretiyle Müslümanlar, tarihi bir miras bırakmışlardır insanlığa. Aynı şekilde, barutu ilk defa ateşli silâhlarda kullanmak suretiyle, harp tekniğini hızla geliştiren de, Müslümanlar olmuştur. Jacques Risler, "La Civilisation Arabe"de bu meseleyi şöyle dile getirir:

"İslamiyet'in, Avrupa'ya getirdiği en hayırlı nimetlerden birinin de; kağıt olduğunda hiç şüphe yoktur... Keten dövme sanatını Araplar'ın, Semerkand'ta öğrenmiş oldukları malumdur. Ondan sonra, ketenin yerine; el-Cezire ile Mısır'da pek bol yetişen pamuğun ikamesini düşündüler. İşte bunun üzerine kağıtçılık sanayiisüratli ve fevkalade bir inkişaf gösterdi. İlk imalâthane, ancak 794 tarihinde Bağdat'dakurulabildi. XII. asırda Batı Avrupa'nın kağıt ihtiyacını, Endülüs Xativa fabrikası temin ediyordu..."

Pamuktan, kağıdın bol miktarda Müslümanlar tarafından üretilmesinden önce, son derece elverişsiz ve pahalı olan maddeler; "kağıt" olarak kullanılıyordu. Mısır'da, kamıştan "papirüs" ve diğer ülkelerde, koyun ve keçi derisinden yapılan "parşömen" kullanılmaktaydı. Çin'de ise, "İpek kağıdı" kullanılıyordu. İpek ise, her yerde yetişmiyor ve çok pahalıya mal oluyordu. Müslümanlar'ın, keten ve daha sonra da pamuk kağıdını icadı, ilmi çalışmaları etkilediği gibi, kağıt sanayiinin gelişmesini de doğurmuştu. Kağıdın icadı ile beraber matbaacılık doğmuş ve kısa zamanda bir sanayi dalı haline gelmiştir.



Yazı yazmasını bilmeyen Batı, aradan asırlar geçtikten sonra, ilk defa onu Sicilya ve Endülüs Müslümanları'ndan öğrenir. E.F. Gautier, "Moeurs et Coutumes de Musulmans" isimli eserinde bu gerçeği dile getirir:

"Ucuz kağıt olan pamuk kağıdını bizim Batı' ya, Müslümanlar sokmuşlardır. Miladi XII. asırda, Endülüs'ün Xativa fabrikası, Batı Avrupa'nın İhtiyacını temin etmiştir.

"Hülasa parşömeni ortadan kaldırmış olan kitap kağıdını, Müslümanlar, icat etmişlerdi. Eğer İslam medeniyetinin kitapbarut ve pusula gibi mirasları, Batı'nın elinin altında bulunmasaydı, bizim Rönesans'ın nasıl bir şey olacağını, biraz göz önüne getirmeliyiz."

Evet, Fransız profesör Gautier'in dediği gibi, kağıdın bir an için olmadığını düşünelim: Bu durumda; değil Avrupa, insanlık ne yapardı?

İslam aleminde ilk kağıt imalathanesi, Miladi 794 tarihinde Bağdat'ta açıldı. Daha sonra Araplar tarafından; Sicilya ile İspanya'ya sokuldu. Ve oradan da İtalya ile Fransa'ya geçti... Bu yeni icat, her gittiği yerde kitap faaliyetini kolaylaştırdı. Will Durant, "Histoire de la Civilisation L'age de la Fol" isimli eserinde, İslam bilginlerinin kitaplarına atıfta bulunmaktadır:

"(Meşhur tarihçi) El'-Vakidi öldüğü zaman, 600 sandık kitabı kaldı, bunların her biri, iki kişinin taşıyacağı kadar ağırdı... Sahip İbn İbad gibi bilginlerin, tekmil Avrupa kütüphanelerinde bulunanların toplamı kadar kitapları vardı."

Ve yine Avrupa'daki matbaacılığaİslam ülkelerindeki ilk baskı usullerinin başlangıç olduğunu söyleyebiliriz. Philip Hitti, "Pecis d'histoire des Arabes" de şunları yazar:

"Fransa, ilk kağıt imalathanelerini... Endülüs'e borçludur. (Abdurrahman)'ın katiplerinden biri, resmî evrakı evinde yazdıktan sonra, hususi bir teksir dairesine yollamak alışkanlığındaydı. Baskı(tab) dairesi, her halde bizim, mekanizmasını bilmediğimiz iptidai bir matbaaydı: Resmi evrak, hükümet memurlarına işte oradan dağıtılırdı."

Endülüs Müslümanlarıteksir makinesi mahiyetinde, basit matbaa kullanmışlardır. Yine Cenevizliler, daha XIII.  asırda, banknotların, elle dizilen harflerle basılma sırrını, İran'dan almışlardı.

BARUT VE ATEŞLİ SİLAHLAR

Dünya harp tarihini değiştiren barut ve barutun, ateşli silahlarda kullanılması, önemli bir hadisedir. Dr. Sigrid Hunke, "Avrupa'nın Üzerine Doğan İslam Güneşi" eserinde bu konuda şunları yazar:

"İlk defa, Fan Çing muhasarasında, barutla ateşlenen silahlar kullanmaya karar verirler. Moğol Hanı Kubilay, bu silahlar yardımıyla, Çin'in son mukavemetini kırar. Acaba kimin yardımıyla? Kubilay Han'ın müracaatı üzerine; ona Şamlı ve Baalbekli bir mühendis gönderildiğini, bu mühendisin oğulları Ebubekir, İbrahim ve Muhammed'in beraberlerindeki şahıslarla birlikte, 7 büyük makine imal etikleri, ve böylece bahsi geçen şehre girildiği, İslâm Sultanı'nın sarayındaki tarihçi Reşidüddin'in ağzından hayretle öğreniyoruz..."

Müslümanlardan barutlu silahları öğrenen Moğol Hanı Kubilay, bu ateşli silahları ilk defa Çinlilere karşı kullandı. Barutun imalini yapan Müslüman kimyagerler, onun ateşli silahlarda kullanımını da dünya tarihinde ilk defa gerçekleştirdiler. Ve barutun itici kuvvetinden istifade ederek, değişik sıcak harp vasıtaları imal ettiler. X. asırdan sonra, bugünkü ağır silahların babası sayılabilecek "barut füzeleri", nasıl imal ediliyor? Dr. Sigrid Hunke, aynı eserinde bu konuya şöyle cevap veriyor:
 

"XII. asrın İslam alimleri, barutun formülünü kesin bir şekilde tesbit ederler. İslam hükümdarları, Batı'nın devamlı Haçlı taarruzlarına karşı savunma için, dünyaca meşhur kimyagerlerini, kimyevi bir savaş aracı olan barutun, yakıcı ve tahrip edici tesirlerini araştırmak üzere barut fabrikalarında çalıştırırlar. Müslümanların, XIII. asrın yarısında, roketler için itici bir vasıta olarak, barutu kullanacak vaziyette bulundukları muhakkaktır. Hasanü'r-Rammah'ın "Harp Tarihi Kitabı"ndan başka, bu devrin diğer harp tarihi kitaplarında, sadece 'barut ve ateşli silâhların'; 'alev püskürerek hareket eden, işleyen ve yanan yumurtalarla', 'gök gürlemesi gibi bir gürültü yapan', ilk defa füze ile atılan torpillerin dumanı tüter. Bundan sonra İtalyanca tercümeler.. Batı'da, Roger Bacon ile Bollstadtlı Alman alimi Albertus Magnus'a ulaştırırlar. Muhtemelen Albertus Magnus da, seyahatleri esnasında Freiburg'da, hayretengiz bilgisini, barutun sözde mucidi Fransız Berthold Schwarz'e nakleder."

Daha sonra, Türkler, icat ettikleri -barut yerine gülle atan- büyük toplarla, dünya tarihini değiştirir ve "yeniçağ"ın müjdecisi olurlar. Yılmaz Öztuna, "Türkiye Tarihi"nde bu şöyle dile getirilir:

"II. Mehmet, nihayet başarısının esasını sağlayan büyük topları döktürmüştü. Bu topların planlarını, bizzat büyük Türk Hakanı çizmişti. Bu toplar, o zamana kadar görülmemiş, hatta tasavvuru mümkün olmayan büyüklükte ve mükemmeliyette idiler. 2 tonluk gülle atabilen toplar vardı... Ortaçağ harp sanatı, II. Mehmed'in dehası ile değişiyordu. Sultan, o tarihte ilk defa olarak havan topunu icat etmişti..."
 

Fizikteki "itme" (impulus) ve "eğik atış" prensip ve formüllerine göre çalışan bu toplar; dünyanın en müstahkem surlarını yığın haline getirmiş ve insanlığı hayrete düşürmüştü. Yine bizzat, büyük deha Fatih Sultan Mehmed'in ilk defa îcat etmiş olduğu "alev füzeleri" veya "yürüyen zırhlı kuleler" İstanbul'un fethinde kullanılmıştı.

1868'de Almanlar'ın kullandığı yivli topları, ilk defa Yavuz Sultan Selim'in. kullandığını kaydetmek, yerinde olur. Yılmaz Öztuna, aynı eserinde, Yavuz'un, Mısır seferinde ilk defa içi yivli toplar kullandığını, böyle topların, ancak 1868'de Batı'da Almanlar tarafından yapılabildiği ifade edilmektedir.

XIII. yüzyılda İslam bilginleribarutu, roketlerle kullanabilecek kadar teknik bilgiye sahiptiler. İslam bilgini Hasan ar-Rammah Nacm ad-Din al-Ahdab'ın yazdığı; "Kitap Alfurusiya val-Munasab Al-Harbiya" ve "Niyahat Al-Su'ul val-Umniya fi Ta'allum A'mal Al-Furusiya" isimli eserlerinde, patlayıcı maddelerden, ateşli silahlardan ve ilk olarak roket sistemi ile çalışan torpidolardan bahseder.

Hasan ar-Rammah, Türk Memlukluları devrinde, Sultan Baybars'ın zamanında, Suriye'de yaşadı ve 1294'de öldü. Arapça eserinin bir el yazma nüshası, Topkapı Sarayı Kütüphanesi'nde bulunmaktadır.

MEKANİK ALETLER VE DİĞER İCATLAR

Genelleşmiş icatlardan ibarettir. Her ilim dalına has, oldukça hayati olan buluş ve keşifler vardır. İslam medeniyetinin fizik, matematik ve mekanik gibi bilim dallarına ait prensipler ve bu alanlardaki teknik buluşları da, oldukça önemlidir. Dr. Sigrid Hunke, şu tespitleri yapar:

"Ahmed İbn Musa'da görüldüğü üzere Müslümanlar, ani buluşlar yapan; tekniker ve usta mekanisyenlerdi. Keskin zekalarıyla kendilerini, hayatlarının şiddetle bağlı bulunduğu suya verdiler. Toprağın sulanması için her nevi su çeken çarklar, pompalar, su yükselten manivelalı makineler; yangın söndürmede kullanılan, suyu yukarı çekmeye mahsus cihazlar meydana getirdiler."

Ortaçağda, daha 880 yılında Müslümanlar, henüz meçhul bulunan havaya, hakimiyeti denerler. Dr. Hunke, bu konuya da şöyle atıf yapar:

"880 yılında İspanya'da İbn Fırnas, üzerine tüy ve kumaş geçirdiği ilk uçağı imal etti. Bir gün yeryüzüne düşüp parçalanıncaya kadar, uzun zaman havada kalmaya, süzülme uçuşu denemeleri yapmaya muvaffak oldu."

Batı medeniyetinin alt yapısını hazırlayan İslam medeniyeti ve İslam bilginleri, ne hazindir ki uzun bir zaman söz konusu bile edilmemiş ve hatta unutulmuştur. Nitekim Dr. Hunke, bu konudaki haksızlığı şöyle dile getirir:

"Şu kadarı var ki, Müslümanlar'ın öncülük ettikleri şeylerden mesela; Arap rakamları, cebir, usturlap gibi şeylerden hemen hemen hiçbirinin İslami patent hakkıBatı'da tanınmamıştır. Aksine birçok Müslüman icadı, günümüzde İngiliz, Fransız veya  Alman malı sayılmaktadır."

ASTRONOMİ

Çağımız insanını en çok meşgul eden ve merakını tahrik eden meselelerden birisi de, Astronomi çalışmalarıdır. Diğer ilimler, genellikle belirli zümrelerin ve bilginlerin mevzuu olurken; uzayla ilgili çalışmalar, herkesi yakından ilgilendirmektedir.

Gerçekten insanoğlu, dünyaya geldiğinden beri, bu muazzam kainatın içerisinde, gözüne ilişebilen bütün gök cisimlerini merakla incelemiş ve sırrına vakıf olmayı arzulamıştır. İşte astronomi ilmi, insan tabiatında bulunan böyle bir meraktan doğmuştur.

İnsan zekasının çalışmaya başladığı; ilk devirlerden beri; ilim binaları, büyük bir zaman dilimi içinde inşa edilmeye başlanmıştır. Bütün medeniyetlerin, bu büyük eserlerde, az veya çok katkıları vardır.

Bugün artık bilinmektedir ki, İslam medeniyeti, bütün ilim dallarında olduğu gibi, astronomi sahasında da, temel bilgilerin kaynağı olmuştur. Dünya üzerinde, astronomi ile en çok meşgul olan ve gök cisimlerinin hareketlerini inceleyen Müslümanlar, astronomide en üst seviyeye ulaşmışlardır. X. ve XIV. asırlarda, İslam aleminde büyük astronomlar yetişmiştir. Batı'da, astronomi çalışmalarının mevcut olmadığı bir zamanda, İslam aleminde astronomi ilmi, en parlak devrini yaşamaktaydı. En büyük İslam astronomlarından el-Battani, bu gerçeği şöyle açıklıyordu:

"Yıldızlar ilmi, her insanın, eşyanın kanunlarını öğrenmeye çalışması gibi; dinin de, kanun ve nizamlarını bilmek ihtiyacından doğmuştur. Beşer, yıldızlar ilmi sayesinde, Allah'ın birliğini ispata; O'nun emsalsiz büyüklüğünü, yüce hikmetini, muazzam kudretini ve eserinin mükemmeliyetini idrake muvaffak olur."

1. Astronomi Aletleri

Asrımızı doğrudan doğruya etkileyen İslam alemindeki astronomi çalışmaları geliştikçe, bu ilim dalına paralel olarak pratik astronomi aletleri yapılmış ve teknik bir hüviyet kazanmıştır. Ortaçağın teleskop ve dürbünleri olan bu aletler, İslam bilginlerinin gözlem vasıtalarının sınırını, biraz daha genişletmiş oluyordu. Dr. Sigrid Hunke, "Avrupa'nın Üzerine Doğan İslam Güneşi" kitabında bu gerçeği şöyle dile getiriyordu:

"Müslümanlar... yeni aletler imal ettilerDuvar ve açı kadranından başka, on sekiz çeşit taşınabilir kadran vücuda getirdiler. El-Biruni7.5 metre çaplı bir kadrandan faydalanmıştı. Uluğ Bey, rasathanesine yerleştirdiği 40 metre çaplı duvar kadranı ile onu geçmişti. Müslümanlar, bunlardan başka sekstant ve oktant aletlerini de buldular. Batı'nın ilk rasathanesinde, İslam aletleriyle karşılaşmaktayız. Bu da, Müslüman aletlerini Batı'ya ilk defa tanıtan Hermann'ın hizmet ve gayretiyle olmuştu."

Ortaçağda en büyük modern rasathaneler, Bağdat, Kurtuba, Semerkand, Maragha ve diğer İslam şehirlerindeydi. Astronomi cihazları da buralarda yapılmaktaydı. Bunların dışında, Avrupa'da görülen birkaç rasathanenin, yine İslam astronomları tarafından, daha sonraki asırlarda kurulduğunu görüyoruz. Dr. Sigrid Hunke, şunları yazar:

"Onların bu sahadaki en orijinal icadı, silindir şeklinde, taşınabilen bir güneş saati idi. Müslüman alet yapıcıları, bu arada zil vasıtasıyla her tarafa öğle zamanını hatırlatan çalar güneş saatlerini, bir madeni kupanın içine her saat başı küreler düşüren su saatlerini; zodyaklar sayesinde gezegenleri izleyen veya Ay'ın yarım devresinde, geceleyin saat 12'de bir pencereye tesbit edilince; yarım ayın geçişini, mütevali parıldamalarla belirten devvar aynaları buldular."

Astronom Musa'nın oğullarından üçü de, kendilerini ilme vermişlerdi. Matematik, fizik ve astronomi sahasında kıymetli eserler ortaya koymuşlardır. Bu üç kardeş, beraber büyük bir bakır saat imal ettikten sonra, yıldızların hareketini incelemek için yeni bir alet yaparlar. Dr. Sigrid Hunke, aynı eserinde:

"Muhammed, önemli yıldızların gerek günlük, gerek doğuş ve batışlarındaki değişikliklerini hesaplayınca; Ahmed, kardeşinin bu muadil hesaplarını, tekniğin emsalsiz bir şaheseri olan, bu sebeple o devir insanlarının kendinden geçercesine hayranlığını çeken, son derece doğru çalışan bir cihaza intikal ettirir... İbn Rabban et-Tabari, alet hakkındaki müşahedelerini şöyle belirtmektedir: 'Samarra'daki rasathanenin önünde, Musa'nın astronom ve mekanisyen oğulları Muhammed ile Ahmed kardeşlerin yapmaya muvaffak oldukları cihazı gördüm. Küre şeklindeki bu alet, zodyak ların sinyalleri ile yıldız resimlerini tesbit ediyordu. Su ile çalışıyordu. Sema'da bir yıldız batınca, aynı anda resmi de, cihazın içinde ufku gösteren dairenin altına doğru batarak kayboluyordu. Aynı yıldız tekrar doğunca, altta ufuk çizgisinin üzerinde resmi görünüyordu.' "

"Pratik astronomi" aletlerini bizzat kendileri yapan astronomlar, mümkün olduğu kadar büyük ve geniş çaplı aletler yapmaya gayret ediyorlardı. Zira, kainatın azameti karşısında, daha büyük aletlerin gerekli olduğunu biliyorlardı.

Maragha rasathanesinde; meridyen, ekvator, ekliptik (Dünya'nın yıllık hareket düzlemi), arz dairesi ve ekinoks (gece-gündüz eşitliği) daireye ait, bakır daireden müteşekkil usturlablar bulunmaktaydı. Ayrıca, yıldızların yüksekliği ve açıklığını(azimut) ölçmek için, azimut dairesi bulunduğu kaydedilmektedir.

2. Pratik Astronomi

Astronomi çalışmaları, XV. yüzyıldan itibaren Kopernik veya Galile ile başlatılmış olup, bu asra kadar hiç astronomi çalışmaları yokmuş gibi geçiştirilmiştir. Bu arada büyük bir astronom olarak takdim edilen ve kitaplarda geniş yer verilen BatlamyusDünya'yı, gezegen sisteminin merkezi zannetmekteydi. Ne hazindir ki, Kopernik ve Batlamyus arasında kalan 8-10 asırlık devrede oluşan, dünya bilim tarihinin ender kaydettiği astronomi ilim ve kültür mahsulleri yok sayılır. Güneş'i ve tüm gezegenleri, hareket kanunlarıyla inceleyen BiruniFergani, Vefa ve Uluğ Bey'den her nedense bahsedilmez.
 

Eserlerinin bir kısmı Rusya'ya kaçırılmış olan Uluğ BeySemerkand'daki rasathanesi ile çağımıza ışık tutmuştur. Ayrıca, Uluğ Bey'in beş asır önce yapmış olduğu astronomik hesapların, bugün yapılan hesaplara uygun çıkması, bilim adamlarını şaşırtmaktadır. Nitekim Prof. Dr. W. Barthold, "İslam Medeniyeti Tarihi"nde bu konuda şunları yazar:

"Duvarına 'İlim tahsil etmek, erkek ve kadın her müslümana farzdır' hadîsi yazılı olan Buhara'daki medrese ile, Semerkand'daki medrese, bu cümledendir. Uluğ Bey tarafından yaptırılmış olan rasathane, büyük işler görmüştür... Astronomi cetveli ve yıldızların fihristi de, onun adına tanzim edilmiştir. Bu eser, orta zamandaki astronominin en son sözü ve ilmin teleskop icat edilinceye kadar erişmiş olduğu en son derecesidirUluğ Bey'in sarayındaki talebelerden biri de, Ali Kuşçu'dur."

İlk defa İslam bilginleri, Dünya'nın yuvarlak olup, ekseni etrafında döndüğü teorisini iddia ve ispat ettiler. Will Durant, "Histoire de la Civilisation L'age de la Fol" eserinde bu konuya ışık tutar:

"BiruniDünya'nın yuvarlaklığını hiç tereddüt etmeden kabul etmekle beraber, her şeyi arzın merkezine doğru çeken kuvveti de tesbit etti. Astronomi esaslarının; hem Arz küresinin, her gün kendi ekseni ve her sene Güneş etrafında döndüğünü, aksini tasavvur ederek açıklayabileceğini ileri sürer."

Zira, onlar Kur'an'dan, Arz'ın, sabit olmayıp, hareket ettiğine şahit olmuşlardı.

"Sen dağları görür, onları yerinde sabit sanırsın. Halbuki onlar, bulut gibi hareket ederler. Bu, Allah'ın sanatıdır ki; O, her şeyi sağlam yapar. Şüphesiz O, yaptıklarınızdan haberdardır." [NEML(27)/88]

İslam astronomları, Güneş'in ve bütün gezegenlerin, kendilerine mahsus özel ve genel hareketlerinin olduğu hipotezinden hareket ederek; astronominin esaslarını tesbit ederler. Will Durant, "Histoire de la Civilisation L'age de la Fol"da şöyle yazıyordu:

"Arz'ın küreselliğinden emin olan bu alimler, Arz derecesini ölçtüler; bunların ölçüsü 56 2/3 mil çıktı: İşte bu suretle elde ettikleri neticelere göre, Arz'ın çevresini; 35.000 kilometre hesap ettiler. Bu astronomlar tamamiyle ilmî esaslarla hareket ediyorlardı."

Matematikte teoremleri ile tanınan ve astronomik buluşlarıyla haklı bir ün yapmış olan Sabit b. Kurre ise, ekliptiğin, ekvatorla yaptığı açıyı, isabetli bir şekilde hesaplar. Dilgan, "Matemetiğin Tarih ve Tekamülüne Bir Bakış" çalışmasında;
Fransız astronomu Bigourdan; Sabitin ekliptikle, Ekvator arasındaki açıyı tayin ettiğini ve bu açı için 23° 30' 30" bulduğunu söyler.

Bugünkü astrometrinin temel tesbitleri mesabesinde olan bu buluş ve hesaplar, son derece hassas yapılıyordu. Bu çalışmaların, zamanımızdaki hassas aletlerin ve hatta son yıllarda geliştirilen Radyo Astronomi'nin imkanlarından mahrum bir çalışma olduğunu unutmamak gerekir. Dr. Sigrid Hunke, şu tespiti yapar:

"El-Fergani, Arz derecelerinin uzunluklarını hesapladı; Güneş'in de, gezegenler gibi, ancak ters istikamette seyreden bir yörüngesi bulunduğunun, ilk defa farkına vardı. Ortaçağda Alfranganus adı ile anılan el-Fergani'nin, 'Astronominin Unsurları' isimli eseri, birçok defalar Latince'ye çevrildi."

Matematik ve astronomi alimi olan Nasired-din et-Tusi de, yine kendi zamanına kadar gezegenlerin hareketini izah için kabul edilmiş "gezegen sistemi" (eksantrik ve episikl) yerine, daha sistematik ve gök cisimlerinin hareketlerini, basit bir surette izaha elverişli bir teori ortaya atmış ve geliştirmiştir.

Ebu'l-VefaAy'ın, en büyük enlemindeki intizamsızlığını müşahede etmiştir. Bunun için "Üçüncü sapma kaidesi" denilen kaideye, Vefâ'nın ismi verilmiştir. Bugün Avrupa dillerinde ve astronomi literatüründe kullanılan birçok yıldız isimleri ve kavramlar, Müslümanlar'dan geçmiştir. Mesela, Azimut (gök cisminin yerini tayine yarayan açıklık), Zenit (baş ucu), Nadir (ayak ucu) gibi tabirler, Müslüman astronomların kullandığı terimlerdir.

XV. yüzyılda bile Kopernik ve Galile gibi bilginlerin, Avrupa'da nasıl engizisyon mahkemelerinin zulmü altında, sessiz sedasız kaldıklarına biliyoruz. Dr. Sigrid Hunke; İslam medeniyetiyle, Batı arasındaki bu ilmi anlayış farkını şöyle seslendirir:

"Tarihin, isimlerini tesbit edebilip, pek az medeni milletlerde bir benzerini bulabileceği 534 İslam astronomu arasında; gerek ilmin inkişafını, gerekse Batılı mühim şahsiyetlerin yetişmelerini sağlayan, daha birçok önemli bilim adamı mevcuttur."


 

T I P

İslam medeniyetinin, en çok geliştirdiği üç ilim dalından birisi, kesin olarak ifade edebiliriz ki, Tıp ilmidir. Yedinci asırdan sonra tamamen araştırma ve ihtisas branşı halinde tıp, çok kısa zamanda büyük ilerlemeler kaydeder. Böylece bu ilim dalı, kendi arasında doktorluk, eczacılık ve hastalık çeşitlerine göre dallara ayrılırlar. Ve tamamen modern bir hüviyet kazanır. Son derece sıhhi klinikler ve hastaneler açılır. Tıp okulları ve hastaneler, ihtisas sahibi, ehliyetli profesörlerin himayesinde çalışır. Tıbbi sahadaki çalışmalar, tamamen pratiktir. Bilhassa hastaneler, birer laboratuvar ve okul mahiyetindedir.

Tıbbın, İslam medeniyetinde, müstesna bir gelişme göstermesi; İslam inancının, insan yaşayışı, temizliği ve sağlığına verdiği önemden kaynaklanır.

Eski Yunan medeniyetinden intikal eden tıbbî bilgiler ise; İslam tıp otoriteleri tarafından kritik edilmiş, denenmiş ve birçok prensiplerin yanlış olduğu ortaya konmuştur. Jacques Risler, "Civilisation Arabe" adlı eserinde:

"Müslümanlar, tababette en yüksek mevkii işgal edip, beş asırdan fazla, dünya tıp ilminin başında bulunmuşlardır. Hazret-i Muhammed'den intikal eden tıbbî hadisler, takriben üç yüzü bulmaktadır. 622'den, 661 tarihine kadar süren Hicret ve Hulefa-yı Raşidin devirlerindeki hekimler, daha o zamandan yaralara pansuman yapma sanatını, dağlamayı, kan almayı ve hacamat tatbikatını biliyorlardı."

İşte İslam tıp ilmi, başlangıçta böyle bir ivme ile başlamıştı.

1. Çalışma ve Tedavi Metodları

Müslüman tıp bilginleri, oldukça kıymetli çalışma prensiplerine sahiptiler. Diğer ilimlerde olduğu gibi, tıp ilminin çalışma sınırını biliyor ve sonuçlarını daima kontrol ediyorlardı. Böylece, bu çalışmalarla asrımız tıp alemine, orta zaman medeniyetinden kıymetli müşahede ve bilgiler hediye edilmiştir. Jacques Risler; yukarıda alıntı yaptığımız eserinde aşağıdaki tespitleri yapar:
 

"Eski Yunanlılar'ın hiç bilmedikleri yollara koyuldular. Sabırlı, sebatkar ve inceden inceye tetkikçi oldukları için, tıbbi müşahedelerini hiç yorulmadan biriktirdiler. O devirden itibaren tıp, artık tecrübi bir mahiyet aldı: 'Ali İbn Abbas' kendi tetkiklerini, kitaplarda yazılı ananelerden değil; hastanelerden toplamış olduğunu açıklamaktadır. İşte o devirden itibaren; medreselere Fen Fakülteleri'yle, Tıp Fakülteleri ve laboratuvarlar ilave edildi."

Aynı zamanda bir devlet adamı olan Ali ibn Abbas, büyük bir tıp alimi idi. Tıbbi çalışmaları, objektif ve deneysel mahiyette idi. O devirde tıp laboratuvarları bulunduğu gibi, hastaneler de laboratuvarları bünyesinde yaşatmaktaydı. Dr. Sigrid Hunke; adı geçen eserinde bu meseleyi şöyle kaydeder:

"Dünya'nın neresinde, eczacılık ve sağlık işleri, Müslümanlar kadar olgun ve kapsamlı bir şekilde gelişmişti. Dünya'nın herhangi bir yerinde, İslam şehirlerindeki modern hastanelerin benzerleri var mıydı? Tedavi metodları, araştırmalarının seviyesine uygun; hijyenleri ise, örnek teşkil edecek durumdaydı. Fransızların, onlardan tıbbi yardım istemelerinde, bilmem hala şaşılacak bir cihet var mıdır?"

Klinik müşahedelerini sistemli olarak biriktiren ilim adamları, bu bilgilerini, cerrahi bilgileri ile bütünlüyorlardı. Arthur Pellegrin, "L'Islam dans Le mond" isimli eserinde, bu konuda şunları söyler:

"Bütün ortaçağ boyunca Müslümanlar, bilhassa tıp sahasında, inkarına imkan olmayan bir üstünlük göstermişlerdir. Hakiki ilim adamları olan İslam hekimleri, hastalıkların menşeiyle, seyrini, klinik müşahedeleri ve hatta cerrahi ameliyatlarıyla derinden derine tetkik etmişlerdir. Cerrahlar ve göz mütehassısları, ekseriya sanatlarında üstad adamlardı. Batı'daki 'Salerno' ve 'Montpellier' tıbbiyeleri, uzun zaman ve doğrudan doğruya İslam tıp nazariyelerinin tesir ve nüfuzu altında kaldı."

İspanya'da yetişen bilginlerden İbn Züher, tıbba, "ilmi düşünme prensiplerini" getirdi. İbn Züher'in tedavi metodunda keşfettiği en mühim husus; "insan vücudunun muayyen hastalıklarda, kendi kendini iyileştirmeye muktedir olduğu" prensibidir. Cerrahi ve eczacılık hususunda da tam malumat sahibi olan bu bilgin, nefes borusunun ameliyatı hususunda makaleler yazmıştır. Rasyonel tedavi usullerini ortaya koyan İbn Züher; hastayı, kan ve suni yollarla besleme sisteminin geliştirilmesi ve mide kanserinin veya bir uzuvdaki kanserin, uzuvda umumi bir hastalığa delalet edeceği tezini ortaya atar.
 

"Eski Yunanlılar'ın hiç bilmedikleri yollara koyuldular. Sabırlı, sebatkar ve inceden inceye tetkikçi oldukları için, tıbbi müşahedelerini hiç yorulmadan biriktirdiler. O devirden itibaren tıp, artık tecrübi bir mahiyet aldı: 'Ali İbn Abbas' kendi tetkiklerini, kitaplarda yazılı ananelerden değil; hastanelerden toplamış olduğunu açıklamaktadır. İşte o devirden itibaren; medreselere Fen Fakülteleri'yle, Tıp Fakülteleri ve laboratuvarlar ilave edildi."

Aynı zamanda bir devlet adamı olan Ali ibn Abbas, büyük bir tıp alimi idi. Tıbbi çalışmaları, objektif ve deneysel mahiyette idi. O devirde tıp laboratuvarları bulunduğu gibi, hastaneler de laboratuvarları bünyesinde yaşatmaktaydı. Dr. Sigrid Hunke; adı geçen eserinde bu meseleyi şöyle kaydeder:

"Dünya'nın neresinde, eczacılık ve sağlık işleri, Müslümanlar kadar olgun ve kapsamlı bir şekilde gelişmişti. Dünya'nın herhangi bir yerinde, İslam şehirlerindeki modern hastanelerin benzerleri var mıydı? Tedavi metodları, araştırmalarının seviyesine uygun; hijyenleri ise, örnek teşkil edecek durumdaydı. Fransızların, onlardan tıbbi yardım istemelerinde, bilmem hala şaşılacak bir cihet var mıdır?"

Klinik müşahedelerini sistemli olarak biriktiren ilim adamları, bu bilgilerini, cerrahi bilgileri ile bütünlüyorlardı. Arthur Pellegrin, "L'Islam dans Le mond" isimli eserinde, bu konuda şunları söyler:

"Bütün ortaçağ boyunca Müslümanlar, bilhassa tıp sahasında, inkarına imkan olmayan bir üstünlük göstermişlerdir. Hakiki ilim adamları olan İslam hekimleri, hastalıkların menşeiyle, seyrini, klinik müşahedeleri ve hatta cerrahi ameliyatlarıyla derinden derine tetkik etmişlerdir. Cerrahlar ve göz mütehassısları, ekseriya sanatlarında üstad adamlardı. Batı'daki 'Salerno' ve 'Montpellier' tıbbiyeleri, uzun zaman ve doğrudan doğruya İslam tıp nazariyelerinin tesir ve nüfuzu altında kaldı."

İspanya'da yetişen bilginlerden İbn Züher, tıbba, "ilmi düşünme prensiplerini" getirdi. İbn Züher'in tedavi metodunda keşfettiği en mühim husus; "insan vücudunun muayyen hastalıklarda, kendi kendini iyileştirmeye muktedir olduğu" prensibidir. Cerrahi ve eczacılık hususunda da tam malumat sahibi olan bu bilgin, nefes borusunun ameliyatı hususunda makaleler yazmıştır. Rasyonel tedavi usullerini ortaya koyan İbn Züher; hastayı, kan ve suni yollarla besleme sisteminin geliştirilmesi ve mide kanserinin veya bir uzuvdaki kanserin, uzuvda umumi bir hastalığa delalet edeceği tezini ortaya atar.
 

İslam tıbbının en gelişmiş alanlarından birisi, hiç şüphesiz cerrahidir. İlim adamları ve doktorlar, göz merceği(lens) hastalığını tedavi eder, mesanedeki taşları eritir ve akan kanın durdurulmasını bilirlerdi. Dağlayıcı aletler kullanırlar, ve fitiller vasıtasıyla, yaranın cerahatini boşaltırlardı. Yeni keşiflerden sayılan "anestezi"(hastayı uyuşturma) usulünü başarı ile uygularlardı. XIV. asırdan sonra yetişen dünyadaki cerrahlar, esas kaynak ve dayanak olarak, İslam cerrahisini almışlardır. Nitekim Ali b. İsa'nın yazdığı "Göz Hekimlerine Müzekkere" isimli eserden, XIX. asra kadar istifade edilmiştir. Gözden mavi suyu çekmeyi ve şırınga yapmayı başaran el-Muhassin'dir. Dr. Sigrid Hunke, şöyle der:

"Ali İbn Abbas'kanser' hakkında şöyle söylemekteydi: 'Doktorlar bu hususta yardımda bulunabilirler.Tümörün organdan tamamen ayrılmasına çalışılmalı, köklerinden geride bir şey kalmaması için, tümörden muayyen bir mesafe uzaklaşacak şekilde etrafı kesilmelidir."

Bugün dahi "kanserin tedavisi"nin, tam olarak yapılamadığı; ancak kanserli uzvun kesilip alındığı ve böylece hastalığın yayılmasının önüne geçilmek suretiyle, tedavi yoluna gidildiği dikkate alınacak olursa; İslam tıbbının, ne derece gelişmiş olduğunu anlamak mümkün olacaktır.

En büyük cerrahlardan biri olan Ebu'l-Kasım, kadın hastalıkları ile ilgilenir. Onuncu asırda yaşayan Ebu'l-Kasım, cerrahide ve kadın-doğumda kullanılmak üzere; bugüne kadar gelen aletleri icat eder. Açık kırıkların tedavisinde kullanılan "pencere açma metodu", ona aittir. Ve yine göz ve diş doktorlarının kullandığı birçok aletlerin ilk sahibi odur. Ebu'l-Kasım'ın kıymetli buluşlarından biri de, "arterial damarların bağlanması" ve "kat küt dikişi"dir. Bu damarların bağlanması tıbbi keşfinin, Fransız cerrahı Pare tarafından 1952'de yapıldığı iddia edilmesine rağmen; bu keşif, gerçekte Pare'den 5 asır önce yaşayan Ebu'l-Kasım'ın, tıp alemine bir hediyesidir.

İbn Abbas, "Hipokrat'ın nazariyesi"ni yıkarak; doğumun, rahmin kasılması ve çocuğun dışarı atmasıyla vukua geldiğini izah eder.

XIII. yüzyılda yaşamış olan İbn Nefis'in, "kan dolaşımı"nı izah eden ve çağımıza kadar bir ilave yapılmadan gelen eseri, biyolojide de önemli bir yer işgal eder. İbn Nefis, kalbin beslenmesini; kanın, damarlar vasıtasıyla kalbe ve akciğere gidiş gelişini, akciğerlerin fonksiyonunu, akciğerdeki kimyasal değişmeyi ve böylece kanın deveranını tamamlaması hadisesini açıklar. Halbuki, kan dolaşımının bu keşfi, haksız olarak M. Servet'e izafe edilmiştir.

3. Hastaneler

İslam medeniyetinin parlak devirlerinde; çalışma usul ve yöntemleri modern olan hastaneler inşa edilmiştir. Bağdat, İspanya, Türkistan ve Osmanlılar'da; hastanelerin çalışması ve yönetmelikleri incelendiğinde görülecektir ki; bugünkü modern hastanelerden, çalışma usul ve şartları bakımından hiç de aşağı değildir.
 

Avrupa'da o tarihlerde hastane yoktu. Daha sonra hastaneyi, İslam aleminden öğrenen Avrupa, yavaş yavaş hastaneler kurmaya başladı. Will Durant, "Histoire de la Civilisation L'age de la Fol" bu konuda şunları yazar:

"İlk dispanserleri ve eczaneleri, Müslümanlar tesis ettiler. Ortaçağ'ın ilk eczacı mektebini onlar kurdular ve eczacılığa ait muazzam eserler yazdılar. Bugün onların çiçek ve kızamık tedavisindeki talimatlarını, tadil etmek kolay değildir. O devirde, İslam aleminde 34 hastane tesis edilmişti. Bilhassa akıl hastaları için gayet insani bir tedavi usulü tatbik ederlerdi. 931 tarihinde Bağdat'ta 860 hekim vardı."

Her hastanenin bir başhekimi bulunurdu. Başhekimin, günlük işleri, ancak bugün idrak edebilecek bir modernlik göstermekteydi. Başhekim, her sabah hastaları ziyaret eder; onların düşüncelerini, arzularını, hastalıklarının seyrini öğrenir ve bu hususta çok itina gösterirdi. Başhekimeasistanlar, doktorlar ve hastabakıcılar refakat ederlerdi.

Hastaya yazılan ilaçlar, noksansız temin edilirdi. Başhekimlik vazifesini yapan doktorlar, boş zamanlarında kendilerini ilme verirler. Seminerler ve konferanslar düzenlerler ve tıbbi tartışmalara başkanlık ederlerdi. Doktorlar, iyi bir eğitimden geçtikleri gibi, teorik ve pratik alanda imtihanlara tabi tutulur; kendilerine, ehliyet derecelerine göre diploma ve salahiyet verilirdi.

Ayrıca hastanelerde, fakir-zengin ayırımı yapılmadanherkese parasız olarak bakılırdı. Hastalar, tıbbi tedavileri esnasında, bir kuruş masraf yapmazlardı. Hatta, hastaneden taburcu olanlara, bir aylık iaşe parası ve elbise verilirdi. Temizlik, hastanelerin baş prensibi idi.

İslam aleminde, daha Emevîler zamanında inşa edilmeye başlayan büyük hastaneler, Batı'da 8-9 asır görülmez. Ancak XV. yüzyılda birkaç tane bakımsız, son derece pis, doktorsuz, ve her türlü hastanın; kadın-erkek beraber yattığı binalara, "hastane" denir.

4.Tıbbi Çalışmaların Batı'ya Tesiri

Kilise öğretmeni Tatian'ın, ilaçlar ve eczacılık hakkındaki görüşleri, o devirdeki Hıristiyan mantalitesini aksettirmeye kafi gelecektir. Tatian şöyle diyordu:

 

"Dünyevi ilaçlara, ot ve köklere inanmak, Allah'a karşı bir güvensizliği ifade eder. Eczacılık, her çeşit şekiller içinde, bu nevi iğfalkar sanat ve hareketlerden doğmuştur. İlahi kudrete başvurma yerine, neden bir köpek gibi otlar; geyik gibi yılanlar; domuz gibi istakozlar; aslan gibi maymunlarla tedavi olmayı tercih ediyorsun?"

Evet, Batı'nın, içine düştüğü papaz mantıksızlığı, ancak bu kadar ışık(!) verebiliyordu kendisine. Ancak Doğu'dan gelen İslam rüzgarı, Avrupalı'yı, derin uykusundan uyarmaya muvaffak olmuştu. E.F. Gautier, "Moeurs et Coutumes de Musulmans" adlı eserinde bu uyanışı şöyle özetler:

"Rönesans Avrupa'sı, 'Hipokrate''Galien'den fazla İslam hekimler mektebini takip etti. Razi ile İbn Sina'nın eserleri, XVII. asırda Louvain Üniversitesi'nin tıp eğitiminin esasını teşkil etmiştir. İbn Sina tercümeleri tam 600 sene, Avrupa üniversitelerinde ders kitapları olarak okutulmuştur."

VI asır önce Paris Tıp Fakültesi, Dünya'nın en küçük kütüphanesine sahipti. Ve bu kütüphane, sadece bir kitaptan müteşekkildi. Bu kitap ise, bir Müslümanın eseriydi. Beş asır boyunca kendisine hiçbir şey ilave edilmeyen bu dev eser, bütün manastırlardaki kitapların bin misline bedeldi.

Yine büyük tıp alimlerinden Razi'nin eserleri; özellikle "Havi"; uzun yıllar İbn Sina'nın "Tıpta Kanun" kitabı gibi, Avrupa'da el kitabı olmuştu. Bu bilginlerin eserleri, defalarca Latince ve değişik dillere çevrilmiş ve defalarca basılmıştır. Bilhassa bu iki eser, uzun asırlar "tıp anayasası" olarak kabul edilmiştir.

Avrupa'da kurulan ilk meşhur tıp okulu, Salerno okulu, hocaları ve herşeyi ile bir İslam mektebiydi. Dr. Sigrid Hunke; bu okulla ilgili olarak şunları söylüyor:

"Batı'nın yalnız bu noktasında XI. yüzyılda; yetmiş veya sekseninci senelerinde, birdenbire gözleri kamaştıran üstün bir tababet fışkırır. Kısa zamanda, Salerno'yu şöhrete kavuşturan 'Tababet', ne Antik medeniyetin, ne de Roma medeniyetinin kaynaklarıyla beslenmez. Salerno Tıp Okulu, sadece bir İslam mirasıdır. İslam Sağlık Teşkilatı, doğrudan doğruya Batı'ya örnek oldu. İslam eczacılığı ile tam ve kesin karşılaşma ve onu aynen benimseme, Sicilya adasında vukua geldi. Müslümanlar'ın, burada 250 senelik hakimiyetleri esnasında; İslam Teşkilatı ve Mevzuatı, Sicilya'da geleneksel bir hukuk şeklinde yerleşmişti."

Özetle, "İslam medeniyetinin tıp ilim ve gelenekleri"nin, Batı'ya, İspanya ve Sicilya kapısından; ticari, askeri ve diplomatik münasebetler yoluyla girdiği; Avrupa'yı derinden etkilediği, bilinen bir gerçektir.

MATEMATİK

Eski Yunan'da matematik çalışmalarının varolduğu kesin olarak bilinmekle beraber, bu çalışmalar kısa bir zaman sonra durmuş ve yeni bir gelişme gösterememiştir. Bu durum belki de, Yunan matematiğinin "sayılar sistemi" ve "sıfır" kavramından mahrum oluşuyla izah edilebilir.

İslam matematiğinin başlangıcı olan, "sayı yazısının bulunması" ve "sıfırın keşfi"; matematik tarihinde yeni bir çağın ilk adımı olmuştur. İslam matematikçilerinin, "akıl yürütme metodu"nu disiplinli bir şekilde kullanmışlardır.

 

Avrupa'nın büyük bir taassupla, İslam matematiğini, "Yunanlaştırmak" istemesine rağmen, İslam medeniyetinin matematikteki imzası, hiçbir zaman silinememiştir. Prof. Dilgan, "Büyük Türk Alimi Nasireddin Tusi" adlı eserinde şöyle der:

"Her ne kadar bazı Batı müellifleri, İslam matematikçilerini, Yunan matematiğini sadece tekamül ettirmiş olmakla vasıflandırıyorlarsa da yeni etüdler, bu hükmün sakatlığını ortaya koymuştur."

Sayılar ve Sıfırın Keşfi

Sayı yazısının icadı ve sistemli hale getirilmesi, son derece hayati bir önem taşımaktadır. Sayı sistemine, Müslümanların "es-sifr" dedikleri "Sıfır"ın(0) ilavesini, matematik ve medeniyetler tarihinde bir "devrim" olarak değerlendirebiliriz. Zira, şu anda çağdaş ilimin ve hayatın her cephesinin, bu "sistem"le ayakta durduğu bilimsel bir gerçektir. Bugünkü maddi medeniyetin inkişafı, ortalama on asır önce başlamıştır tespiti doğrudur.

Bugün "Arap Rakamları" dediğimiz "sayı sistemi", matemetiğin temelini(bazını) oluşturmaktadır. Milletler, değişik işaretlerle bu ihtiyacı karşılamaya çalışıyorlardı. Mesela, "Romen Rakamları", yazı harfleriyle ifade edilmeye çalışılıyordu. Yüksek sayıları ifade etmek için bir sürü harfi yan yana dizmek gerekiyordu. Ayrıca hiçbir kaidesi de yoktu. H. G. Wells, "Kısa Dünya Tarihi" inde bu gerçeğin altını şöyle çizer:

"Biçimsiz Roma Rakamları'nın yerini, bugün hala kullandığımız Arap Rakamları aldı. Sıfır işareti, ilk defa olarak icat edilip kullanılmaya başlandı."

Bugünkü "sayı sistemi"nin, yani 1'den 9'a kadar olan sayıların, tesbitinin ilk defa Hintliler'e ait olduğu söylenmekle beraber; bu "sayı yazısı"nı, bizzat ifade eden ve sıfırla beraber "sayı sistemi" olarak kullanan, hiç şüphesiz ki, Müslümanlar'dır. Sıfır kullanılmadan önce; 1204 gibi bir sayıyı yazmak ve bunu 124'ten ayırmak için, 12.4 şeklinde nokta kullanıldığı, bir vakadır. "Sıfır"a, "es-sifr" diye isim veren ve onu matematiğe kazandıran, Müslümanlardır. Sedillot"Materiauz Pour Servir a L'histoire Compara des sciences Mathematiques" adlı eserinde:

"Her ne kadar Müslümanlar, bizim 'chiffres arabes = Arap rakamları' dediğimiz sisteme, 'chiffres indiens = Hind rakamlar' diyorlarsa da bu vaziyet, o rakamların menşeini Hindistan saymamıza, kafi bir sebep değildir. Çünkü Müslümanlar, 'proclus'un tarif ettiği bir alete de 'cercle İndien = Hind çemberi' ismini vermişlerdir. Zaten Arap rakamlarının, şekil itibariyle Hind rakamlarından büsbütün başka türlü olduğu da tesbit edilmiştir" der.

Matematik tarihinin unutamayacağı büyük matematikçi Harezmi, yazdığı bir kitapta; sayıların ve sıfırın nasıl kullanılacağını bu sıfır dahil "sayı sistemi" ile nasıl çok yüksek basamaktan sayıların, kolayca gösterilebileceğin anlatır. Böylece, İslam coğrafyasındaki devlet dairelerinde, bu "sayı sistemi" kullanılmaya başlar. İslam matematikçileri, bu sayı sistemine dayanarak, dört işlemli hesaplar yaparlar.

Harezmi, kitabında, sıfırın, çıkarmada kullanılmasını şöyle anlatır:

"Sekiz, diğer sekizden çıkınca, geriye birşey kalmaz. Bu takdirde hanenin (basamak) boş kalmaması için, bir dairecik koy! Dairecik, boş hanenin yerine geçmek zorundadır. Eğer bu hane boş kalırsa, diğer haneler de tahdit edilmiş olurlar."

"Sıfır"(0) olmadan ne matematik ne bilimler nede teknoloji olur. Sıfır, bir anlamda sayı sisteminin sihirli bileşenidir. Sayı sistemi ve bu sisteme dayanan bütün matematik sistemler, ancak "sıfır anahtarı"yla çözülür. Modern matematikte, "sıfır kavramı"nın önemi artmıştır. Bugün, sıfırsız, matematiği düşünmek, imkansızdır.

Dr. Sigrid Hunke; şu tespiti yapar:

"Neticede Arap rakamları, Batı'yı fethetti. Bu rakamların, tabii ilimlernakliyeteknik ve ekonomik alandaki mühim rolü, Dünya'nın bütün medeni milletleri tarafından kabul olundu."

Batı'nın, bu İslam rakamlarından haberi çok geç oldu. Daha doğrusu Batı, bu sistemi çok geç kavrayabildi. Pizalı Leonardo'nun, babası vasıtasıyla, Müslümanlarla ticari teması ve bir Müslüman öğretmenden ders alması; sayı sistemini ve işlemlerini öğrenip Batı'ya, götürmesini temin etti. Bu ise, XIII. yüzyılda mümkün olabilmiştir. Philip Hitti, "Pecis d'histoire des Arabes" de şöyle yazar:

"İslam rakamlarının gayr-i müslim Avrupa'ya yayılması, herşeye rağmen inanılmayacak kadar ağır oldu. Şimali Afrika'da seyahat etmiş ve bir Müslüman mualliminden ders almış olan Pizalı 'Leonardo Fiboncci', 1202 tarihinde, en mühim hususiyeti, İslam rakamlarının kullanmasından ibaret bir eser neşretti. Avrupa matematiğinin başlangıcı, işte bu eser oldu. Eski rakam sistemiyle(Romen rakamları), bazı sahalarda hiçbir riyazi tekamüle imkan yoktur: Çünkü, bizim bugün bildiğimiz hesap ilminin temel taşları; sıfırla, İslam rakamlarıdır."

Müslümanlar, sadece bu sistemi kurmakla kalmadılar. Ayrıca "cebir", "geometri" ve "trigonometri"nin de temel yapısını dokudular.
 

Cebir

Sayı sistemini geliştiren Harezmi, bu sisteme dayanarak bugün matematiğin temeli haline gelen "cebirin aksiyomatik temellerini" atar. Yani Harezmi, aynı zamanda, "cebir ilmi"nin de kurucusudur.

Ayrıca "hesap usulü" ile beraber, "hesap sanatı"nın da kurucusu olan Harezmi, uzun yıllar Batı'da "Algorithmus" olarak tanınan bir bilgindi. Dr. Sigrid Hunke:

"Bu alim, Harezm yani şimdiki Hive Cumhuriyeti'nden olup, hesap ve cebirde çok önemli eserler bırakmıştır. Rönesans devrine kadar, Avrupa'da bir otorite olarak tanınıyordu. Logaritma ismi, bu ismin bozulmuş bir şeklidir"

Evet, Harezmi isminin değişerek aldığı şekil, Algorithme tabiridir. Hesap metodunu geliştiren Harezmi'nin ismi, buradan gelmiştir. Prof. Dr. Hamit Dilgan; "Muhammed İbn Musa el- Harzemi" isimli eserinde:

"Matematik literatüründe 'hesap metodu' manasına Algoritme tabiri, Latince Algorismus, yani (Harezmi'nin adına izafeten) Arapça el-Harzemiyyet lügatından alınmadır" demektedir.

Harezmi'nin bilhassa iki eseri, oldukça önemlidir. Birisi, "el-Cebr ve'l-Mukabele", diğeri ise "Hesap Sanatına Dair" isimli eseri idi. Bugün modern matematikteki "cebir" ismi, Harezmi'nin bu kitabından gelmektedir. İkinci eseri ise, sayı sistemini ve bu sisteme dayanan "toplama", "çıkarma", "bölme", "çarpma" ve "bayağı kesirler"i öğretiyordu. Dolayısıyla, Harezmi'nin bu iki kitabı; "cebir" ve "aritmetik"; matematik biliminin ilk kaynak eserleridir.

Harezmi, cebir ilminin başlangıcı olan cebir kitabında, aynı zamanda birinci ve ikinci dereceden denklemleri"grafik metodu" ile incelemiş ve bu denklemleri geniş bir şekilde irdelemiştir. Bu denklemlerden başka, cebir problemlerine de yer vermiş ve çözümlerini yapmıştır. Prof. Dr. Hamit Dilgan; "Matematik Tarih ve Tekamülüne Bir Bakış" çalışmasında bu gerçeği şöyle dile getirir:

"Harzemli'nin, matematik tarihinde büyük önemi olan Cebir kitabında: Birinci ve ikinci derece denklemlerinin grafik metotla tahkiki ve bir takım cebir problemleri vardır. 15. ve 16. asırlarda yaşamış birçok İtalyan matematikçilerine rehberlik etmiş olan "el-Cebir ve'l-Mukabele"nin Arapça bir nüshası; Oxford'da Bodley Kütüphanesi'ndedir."

Max Vinjetoux; "Le Miracle Arabe"de şöyle kaydeder:

"Gerard de Gremone, bu kitabın(cebir ve mukabele) tercümesinde şöyle diyor: 'Bu eser, kendinden sonra gelen Arap alimlerinin çalışmalarına, bugünün en büyük Avrupa matematikçilerinin cebrik hesaplarındaki üstünlüklerine ve desimal aritmetik sistemin esasına temel teşkil etmiştir.'"

On birinci yüzyılda yaşamış büyük matematikçilerden Ömer Hayyam ise, "denklemler" ile ilgili çalışmaları, en sistematik bir şekilde ifade etmiş ve birçok denklemlerigeometrik olarak çözmeyi başarmış bir matematikçidir.

Ömer Hayyam, x3 + b2x = b2c denklemini, x2 = by, y2 = x(c—x) koniklerinin kesiştirilmesiyle; x3 + ax2 + b2x= b2c denklemini de, x2 = (x+a) (c—x), x(b+x) = bc eğrilerinin kesiştirilmesiyle çözmüştür. Bugün matematikte önemli bir yer işgal eden "Fermat teoremi"nin özel bir hali olan x3 + y3 = z3 denkleminin, tam sayılarla çözülemeyeceğini büyük bir ustalıkla göstermeye muvaffak olmuştur.

Ömer Hayyam, meşhur binom formülüyle aritmetik üçgenini ilim alemine hediye etmesine rağmen, bu önemli matematik buluşlar, maalesef Newton ve Pascal'a mal edilmiştir. Prof. Dr. Hamit Dilgan bu gerçeği şöyle dile getirir:

"Bugün Pascal veya Tartağlia'ya atfolunan aritmetik üçgen ve Newton'a izafe olunan binom formülüHayyam'ın  eserleridir."

Harezemi'nin eserleri, İspanya, İtalya, İngiltere, Almanya ve Fransa'da çeşitli bilim çevrelerinde çok yönlü olarak ele alınıp incelenmiştir. İşte batı kaynaklarında Harezmi için yazılanlardan bir kaç örnek:

F. Cakori(1895):

"Matematik konusunda en güvenilir bilim adamı, İbn Musa Al-Khwarizmi'dir."

K.Vogel(1963):

"Matematiğin gelişmesinde kilometre taşı olan ve ilk kez Hint sayıları ve onlarla işlemleri geliştirip tanıtan Mohammed İbn Musa'dır."

C. B. Boyar(1968):

"Al-Memun'un Bağdad'da kurduğu "Bilim Evi" üyeleri arasında, Al-Khwarizmi isimli bir matematikçi vardı ki, adı sonradan Euclides gibi batı Avrupa'da ağızdan ağıza dolaşan bir sözcük oldu."

H. Evens(1969):

"Cebir ve Hint sayıları üzerine kitapları, 12. Yüzyılda Latince'ye çevrilmiş ve konuları tüm Avrupa'yı etkilemiştir."

E.T. Bell(1954):

"Cebri, 19. yy.'da bugünkü yapısına götüren yolda, en önde gelen dönem, ünlü yorumcu ve üstün değerde denebilecek bir anlatım sanatı gelişimini yaratan Al-Khowarizmi dönemidir. Ona büyük matematikçi adı verilmekle beraber, eğer tüm çalışmaları birlikte değerlendirilirse, ona çağının en büyük matematikçisi denecektir."
 

Geometri

Matematik ilminde çığır açan Müslüman matematikçiler, "geometri"de de; "modern geometri"ye temel teşkil edecek, önemli çalışmalar yapmışlardır. İlk defa cebiri, geometriye uygulamak fikri, İslam matematikçilerin eseri olmuştur. Dr. Sigrid Hunke, bu gerçeğin altını şöyle çizer:

"Sayısal çokluklarla(nicelik), geometrik çoklukların beraber yürütülmesi gerektiğine dair kesin fikre, ilk defa 'İslam İlim Sahası'nda, rastlanır. Rönesansımızın üstadları, onun için Yunanlılar değil, bilakis Müslümanlar oldular."

Georges Rivoire, "Visa ge de L'Islam"de bu meseleyi şöyle özetler:

"Cebirin, geometriye uygulanmasını da, Müslümanlar'a borçluyuz. Bu da, 900 tarihinde vefat etmiş olan 'Sabit İbn Kurre'nin eseridir."

Bütün milletlerin matematiklerine yayılan "sinüs" kelimesi, Müslümanlar'ın, kavisli bir kavram için kullandıkları "ceyp" kelimesinin Latince tercümesidir. Kosinüs, sinüs ve tanjantın fonksiyonlarını izah eden el-Battani; sinüs ve tanjant cetvellerini tanzim eder. Ayrıca Ebu'l-Vefa, sinüs cetvellerinin yeni hesaplama metodlarını bulur. Nasîreddin et-Tusi, bu metodları, geliştirir. Dr. Sigrid Hunke; şöyle der:

"El-Battani, eserlerinde sinüs ve kosinüs kavramlarını ilk defa kullanan kimsedir. O, bunlar Güneş saati hesaplarından buldu. Ve ona, 'uzayan gölge' adını verdi. Bu, modern trigonometride tanjanttır."

Battani, böylece trigonometrinin dayandığı iki temel kavram; sinüs, kosinüs ve bunların fonksiyonu, tanjant ve kotanjant kanunlarını ortaya koymuş oldu. Aynı zamanda astronomi bilgini olan Battani, astronomi ile matematik ilmini, asrımızda olduğu gibi sistemli bir şekilde kullanmıştır. Ve matematiği, astronomiye tatbik ederek; "Teorik Astronomi"ye de ışık tutmuştur.

Bu arada, matematiğin önemli bir dalını teşkil eden "analitik geometri", "düzlem ve küresel trigonometri"nin, kurucuları olarak da, Müslümanlar'ı zikretmek gerekmektedir. O halde İslam matematikçilerinin, aynı zamanda, küresel astronominin de kurucuları olduklarını kaydetmek yerinde olur. Prof. Dr. Hamit Dilgan; bu gerçeği, aşağıdaki ifadelerle ortaya koyar:

"Düzlem ve küresel trigonometriler, el-Battani (9, asır), Sabit b. Kurre (9. asır) ve Bozcanlı Ebu'l-Vefa (940-998) tarafından icat edilmiş ve yine bunlar tarafından küresel astronomiye uygulanmıştır.. Küresel trigonometriye ait sinüsler bağıntısı denilen, Sin a: Sin A = Sin b: Sin B = Sin c: Sin C formülleriyle; düzlem trigonometrideki toplam formülü olan Sin (a ± b)= ÖSin2a- Sin2a Sin2b± ÖSin2b- Sin2a Sin2b'yi, bu şekilde, Ebu'l - Vefa bulmuştur. Yine trigonometrideki Sin 2a = 2Sina Cos a bağıntısı onundur."
Astronomi ve matematik ilimlerinde çok kıymetli çalışmaları olan el-Biruni, bugün kullandığımız "üçgen alanı" formülünü keşfetmiştir. H. Suter, "Abh. Gesch Mat" de El-Biruni'yi şöyle anlatır:

"Bu büyük alimin, 100'den fazla broşürü vardır. Düzgün poligonlar çizimi (bilhassa 9 kenarlı) ve bir açının triseksiyonu ile uğraşmış ve bugün klasik olan birçok formüller bulmuştur. Trigonometrideki kosinüs teoremi ile üçgen alanını veren; S= p (p —a) (p —b) (p — c) formülü onun adını taşır."

"Küresel Trigonometri"nin kurucusu olan Müslüman bilginler, aynı şekilde "analitik geometri"nin de aksiyomatik temellerini attılar, bu sahada da önemli teoremler inşa ettiler. Baron Carra de Vaux, "The Le gacy of İslam"da bunu şöyle özetler:

"Cebiri tam bir fen haline getirdiler ve o büyük ölçüde geliştirdiler. Analitik geometrinin temellerini kurdular. Onlar,  itiraz kabul olmaz şekilde, düzlem ve küresel trigonometrinin kurucularıdır. Bunların Yunanlılar'da mevcut olmadığı haklı olarak iddia edilir."

Bu arada, Sabit b. Kurre'nin ortaya attığı ve ispatını yaptığı meşhur "Menelaos teoremi"nin, küresel geometride önemli bir yer işgal ettiğini kaydettikten sonra, büyük astronomi alimi ve aynı zamanda da matematikçi Nasireddin et-Tusi'den bahsedebiliriz. Michiganlı matematikçi Pt Louis Karpinski'nin; "düzlem trigonometri"nin kurucusu olarak ilan ettiği Nasireddin et-Tusi, asrımızdaki Öklidiyen olmayan(non-Euclidienne) geometri çalışmalarını, doğrudan doğruya etkilemiş olan bir şahsiyettir.

XII. asrın büyük matematikçisi olan Tusi, bundan sekiz asır önce, Öklid'in bir aksiyomunu eksik bularak tenkit etmiş ve yerine yeni bir "postulat" ortaya atmıştır. Böylece modern geometrinin önderi olan Tusiaynı zamanda Öklidiyen olmayan (non Euclidienne) geometrilerin de doğuşunu hazırlamıştır. Laboçevski ve Riemann, aksiyomatik düşüncelerinde Tusi'ye dayanmışlardır. Bugün Laboçevski ve Riemann geometrilerine ait yazılmış kitaplara göz atılacak olursa; "Tusi Aksiyomu"nun, temel teşkil ettiği görülecektir.
"Tusi Aksiyomu" şöyledir: "Bir düzlem üzerindeki (d) doğrusundan alınan aynı yöndeki noktalardan (P1, P2, P3....) aynı düzlem üzerindeki diğer bir (d') doğrusuna indirilen dikmelerin uzunlukları, ya muntazam olarak küçülür veya büyür." Bu aksiyomu ispatlayan Tusi, bu aksiyoma dayanarak üçgenin iç açılarının toplamının 180° olduğunu çıkarmış ve böylece de 5 numaralı paraleller aksiyomunu değişik bir şekilde isbata kavuşturmuştur.
Çağımız modern matematiğinin geliştiricisi ve sistemcileri olan Batılı ve Alman matematikçiler, böylece İslam medeniyetinin açmış olduğu geniş ufuklardan ve hazırlamış olduğu temel malzemelerden yararlanarak, matematikte bugünkü gelişmeyi sağlamışlardır. Dr. Sigrid Hunke; adı geçen eserinde, Batı biliminin İslam biliminden nasıl tetiklendiğini şöyle ifade eder:
"(İslam bilginleri), Germen dünyasında ilmi düşünce ve araştırmayı ateşleyerek, harekete geçirip beslediler. Rakamları, geliştirdikleri aletleri, aritmetik, cebir, kürevi trigonometri ve optikleri sayesinde; Batı'yı, tabii ilimler sahasında, artık kendi alet ve keşiflerine dayanarak ilerlemeye kalkışacak bir seviyeye getirdiler."

 

FİZİK- KİMYA

Müslüman bilginlerin, fizik-kimya sahasında da birçok prensip ve teorilerin sahibi olmaları pek tabiidir. Zira, tamamen gözlem ve deneye dayanarak yaptıkları ilmi çalışmalar, fiziki hadiseler için temel bir metod olmuştur.

Fizik alimi İbn Heysem'in(965-1039), değişik çalışmaları yanında, asıl üzerinde durulacak noktalar, fizik alanındaki buluş ve izahlarıdır.

Batı'da Alhazen olarak bilinen İbn Heysem, "geometrik optik"in bütün dallarında çalıştı, ve bu alanları çalışılabilir hale getirdi. Astronominin meseleleri, onu, ışıklı cisimlerin yayılmasından ileri gelen "gölge" teşekkülüne dair teoriyi ortaya atmaya şevketti. İbn Heysem, ışınların düz çizgiler halinde yayıldığını ve şekillerin, yere ters yansıdıklarını gösterir. Fotoğrafın ilk modelini, bir nevi "karanlık oda"yı ilk defa dener. Işığın kırılmasının sebeblerini, hava ve su gibi çeşitli ortamlara dayandırır. Buradan hareketle, hayrete şayan bir doğrulukla, hava tabakasının 15 kilometre olduğunu hesaplar. Bu, atmosferin alt tabakasıdır. Heysem, "ay halesi", "fecir" ve "gökkuşağı" hadiselerinin meydana gelişleri ile de meşgul olur. Heysem, projektörün etki kanunlarını bulur. Yakma etkisi ile büyültmeleri; yalnız çukur aynalar vasıtasıyla değil, ayrıca büyüteçle de araştırır. "Okuma gözlükleri"ni, ilk defa İbn Heysem bulur. Dr. Sigrid Hunke; Heysem'i şöyle anlatır:

"Bu 'dahi İslam bilgini'nin Batı'ya yaptığı tesirler muhteşemdir. Onun optik-fizik alanında nazariyeleri, yeni çağ ortalarına kadar 'Avrupai ilme' hakim olur. İngiliz Roger Bacon'dan, Alman Witello'ya varıncaya kadar geçen devre boyunca, bütün optik, 'Alphazen'in nazariyelerine dayanır. Galile Teleskobu'nun arkasında, Alhazen'in büyük gölgesi durur."

Optik-fizik hususunda yazdığı eser, bugünkü "optik ilmi"nin başlangıcı ve temeli durumunda olduğu için, son derece önemlidir. Heysem'in, fizik problemlerini, dört dereceli işlemlerle çözmesi ve fiziğe, matematiği uygulaması, haklı olarak fizik-matematiğin ona dayandığı görüşünü kuvvetlendirmektedir. Prof. Dr. Hamit Dilgan; İbni Heysem'i şöyle tanıtır:

"İbn Heysem, aynı zamanda matematikçi, astronom ve fizikçidir. Onun "Kitabü'l-Manazır"adlı optik kitabı, Kepler gibi dahiye rehberlik etmiştir. Küresel Ayna ve Bilardo meselesi denilen klasik bir problemi, geometri yoluyla çözmüş, 10 asır evvel izoperimetre meselesiyle uğraşmış ve ln4'ü hesap etmiştir."

Heysem, aynı zamanda bir astronom olduğu için gök cisimlerinin, "parlaklık", "ışık" ve "sıcaklık" gibi durumlarını da inceler.

Böylece çağımızda modern astronominin bir kolu olan "astro-fizik" çalışmalarının da; X. asırda habercisi olur.
Bunun için Heysemgezegenlerin hareketi ile ilgili, bir teori ortaya atar: Bu teorisi; ışık geçirmeyen yüzeylere dayanır. Semadaki bütün cisimlerin, yıldızlar da dahil, kendilerine has bir ışık gönderdiklerine ait teorisi ise; astronomide "devrim" yapar. "Astro-fizik"in mevzuu olan bu teori ve izahların, bugün astronomi ilmi tarafından tespit ve teyit edildiğini kaydetmek gerekir.

Yine, Heysem, astronomiyi de çok yakından ilgilendiren ve optik-fiziğin temel dayanağı olan, bugün herkesin bildiği "cismin görülmesi olayı"nı izah eder. Böylece Batlamyus ve Öklid'in bu konudaki teorisini çürütür. Öklid ve Batlamyus; "cisimlerin, gözün görmeye ışın neşretmesi dolayısıyla görüldüğünü" iddia etmişlerdi. Heysem ise; "cisimlerin görülmesinin, gözün ışın neşretmesinden değil; cisimlerden gelen ışınların, gözde görüntü teşkil ettirmesinden dolayı olduğunu" ortaya atar. Ve yaptığı sayısız deneylerle, bu "prensibi" ispatlar.

Bunun içindir ki, deneysel araştırmanın mucitleri, ne Roger Bacon, ne Baco Von Verulam ve ne de Leonardo veya Galileler değildirler. Heysemler, Raziler, Battaniler, yani Müslümanlar'dır.

Ayrıca bir matematikçi ve fizikçi olan el Kindi, açıların pergelle ölçülmesini geometriye getirdiği gibi; sıvıların izafî ağırlıklarını hesaplar; "çekim" ve "düşme" kanunlarının, deneyle ispatlanması yoluna gider. Bu arada Ali b. Süleyman, on asır önce, çağımızın "atom çağı" olduğunu haber verircesine, "atom teorisi"ni ortaya atar ve şöyle der:

"Cisimlerin parçalanması imkanı, henüz tamamlanmamıştır; eğer halen daha fazla parçalanamıyorsa, bu, bir şeyler yapmaya muvaffak olunamamasındandır" der.

Böylece İslam fizikçilerinin, adeta "modern fizikçiler" olduğunu ilan eder. Müslümanlar, ilk tıbbi ve kimyevi maddeleri ortaya koymak ve geliştirmek suretiyle; sistematize ettikleri ilimlerle, Batı bilimine ve sonuçta çağımızın bilimine, inkar edilmez bir şekilde, tesir etmişlerdir. Bizzat Batılı bilginlerin itiraf etmeye mecbur kaldıkları bu tarihi gerçek, her geçen gün biraz daha parlamaktadır.

İslam dünyasının 8. yy sonlarında yetiştirdiği ünlü kimyageri Ebu Musa Cabir İbn Hayyan'ı da unutmamak gerekir. Ebu Musa Cabir, sonraları Latince'ye çevrilen pek çok kitap yazar. Ayrıca, şimdi "kurşun karbonat" dediğimiz bileşiği hazırladığı, arsenik ve antimonu, sülfürlerinden ayırdığı söylenir. Metal işlemekumaş ve deri boyama, sirke damıtarak derişik asit elde etme gibi kimyasal işlemlerin tariflerini kitaplarında vermiştir.

Bilim tarihçisi C. Singermodern kimyanın babası olarak nitelemektedir. Ebu Musa Cabir'in çalışmaları; buharlaştırma, süzme, eritme, damıtma, kirstallendirme gibi yöntemler üzerinde toplanmıştı. Ayrıca cıva sülfatı ve bazı oksitleri bulduğu, sülfürik asit ve nitrik asiti hazırladığı, hatta altını bile çözen(eriten) "kral suyu" karışımını bulan da odur.

Sonuç olarak, Batı medeniyeti ve bugünkü modern bilim ve teknoloji; temellerini-gelişimini, İslam bilim ve medeniyetine borçludur. Batı'nın bunu örtme ve bilimini Eski Yunan'a indirgeme çabaları, İslam'a karşı Batı'nın tarihsel bilinçaltı düşmanlığının bir yansımasıdır. Bugün, bu örtme-saptırma çabaları ortaya çıkmış ve güneş balçıkla sıvanamaz olmuştur. Bunda, Prof. Dr. Fuat Sezgin'in olağanüstü gayretleri yanında; Batılı birçok kadirşinas bilim adamlarının çabaları da önemli rol oynamıştır.

Ancak, kendi tarihinden-dininden habersiz genç nesiller, maalesef içerden yapılan yanıltıcı-yönlendirici propagandalarla boşluğa yuvarlanmış; Batı'nın cazibesine kapılarak adeta kaybolmuştur. Kendi mirasına sahip çıkarak geliştiremeyen; onu yeni nesillere aktaramayan İslam referanslı topluluklar, bu hatalarının bedellerini, ağır bir şekilde ödemiş ve ödemeye devam edeceklerdir.

Dr. Halil Bayraktar
yaklasansaat.com

06/2008

Kaynaklar:
1) Dr. Sigrid Hunke, Avrupa'nın Üzerine Doğan İslam Güneşi, çev. Servet Sezgin, Bedir Yy. İstanbul, 1972.
2) H. G. Wells, Kısa Dünya Tarihi, Çev. Ziya İshan, Varlık Yy. İstanbul, 1962.
3) Jacques Risler, La Civilisation Arabe, s. 170-171, Paris, 1955, (Danişmend, a.g.e. s. 13-14'den naklen).
4) E.F. Gautier, Moeurs et Coutumes de Musulmans, s. 249-250, Paris, 1955, (Danişmend, a.g.e., s.  15-16'dan
naklen).
5) Will Durant, Histoire de la Civilisation L'age de la Fol, C.I. Paris, 1952 (İ. Hami Danişmend, Garp Menbalarına Göre: İslam Medeniyeti, Yağmur Yy. İstanbul, 1972)
6) Philip Hitti, Pecis d'histoire des Arabes, s. 147, çev. Maurice Plainol, Paris, 1950, (Danişmend, a.g.e. s. 17'-den naklen).
7) Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi, C.3, s. 196, İstanbul, 1964.
8) Prof. Dr. W. Barthold, İslam Medeniyeti Tarihi, çev. Prof. Dr. Fuat Köprülü, 2. Baskı, Ankara, Diyanet İşleri Başkanlığı Yy., Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1963.
9) Sedillot, Materiauz Pour Servir a L'histoire Compara des sciences Mathematiques, C. II, s. 460, Paris, 1845-1849,
(Danişmend, a.g.e., s. 38'den naklen).
10) Ahmet Gürkan, İslam Kültürünün Garbı Medenileştirmesi, Akçağ Yy., 1969.
11) Jacques Risler, Civilisation Arabe, Paris, 1955.
12) Arthur Pellegrin, L'Islam dans Le mond, Paris, 1950
13) Buhari, 76/30, Müslim, 39/92
14) Prof. Dr. Hamit Dilgan, Büyük Türk Alimi Nasireddin Tusi, İ.T.Ü. Mim. Fak. Yy. 1956.
15) Prof. Dr. Hamit Dilgan, Muhammed İbn Musa el- Harzemi, İ.T.Ü. Mim. Fak. Yy. 1957.
16) Prof. Dr. Hamit Dilgan, Matematik Tarih ve Tekamülüne Bir Bakış, İ.T.Ü. Mim. Fak. Yy., 1955.
17) Max Vinjetoux: Le Miracle Arabe, Edition charlot, Paris, 1960 (Bammat, a.g.e. s. 37'den naklen).
18) Vaux de Carra, Lespenseurs de L'islamParis, 1921
19) Georges Rivoire, Visa ge de L'Islam1946, s. 136 (Danişmend, a.g.e. s. 44'den naklen)
20) M. Charles, Aperçu Histoırigue des Methodes Engeometrie, (Bammat, a.g.e., s. 38'den naklen).
21) H. Suter, Abh. Gesch Mat1910  (Dilgan, Matematiğin Tarih ve Tekamülüne Bir Bakışs. 14'ten naklen).
22) Baron Carra de Vaux, The Le gacy of İslam, (Mustafa Ateşmen, Avrupalı Gözüyle İslamİstanbul, 1971, s. 102-103'den naklen)
23) Ahmad Y. al-Hassan, "Transfer Of İslamic Tecnology to The West", history-science-technology.com,
24) G. Saliba, "Greek Astronomy and the Medieval Arabic Tradition", American Scientist , v. 90, n. 6, 2002.
25) Prof. Dr.Fuat Sezgin, "İslam'da Bilim ve Teknik", çev. Abdurrahman Aliy, TÜBA Yy. Ankara, 2007.


YORUMLAR

  • 0 Yorum