<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" version="2.0">
         <channel>
         <title>TÜRK VE DÜNYA TARİHİNE DAMGA VURANLAR</title>
         <link>https://www.alanyatimehaber.com/turk-ve-dunya-tarihine-damga-vuranlar/</link>
         <description></description><item>
			<title>Şark Fatihi ve Yetimlerin Babası: Kazım Karabekir</title>
			<description><![CDATA[Milli Mücadele'nin seyrini değiştiren sarsılmaz sadakatiyle "Şark Fatihi" ünvanını alan, savaşın ortasında binlerce kimsesiz çocuğa umut olarak "Yetimlerin Babası" diye anılan Kazım Karabekir; askeri başarıları, entelektüel birikimi ve eğitimci kimliğiyle vatan sevgisinin vücut bulmuş bir simgesi oldu.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Kazım Karabekir 23 Temmuz 1882 tarihinde İstanbul'da doğdu. Kuleli Askeri İdadisi'nde öğrenim gördü. 1902'de Harbiye Mektebi'ni bitirdi. 1905'te de Erkan-ı Harbiye'den  yüzbaşı rütbesiyle mezun oldu. Bu dönemde İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin kurulmasında büyük rol oynadı. II. Meşrutiyet'in ilanının ardından da Edirne'de bulunan 3. Ordu tümenine atandı. Bunun yanında 31 Mart Ayaklanması'nda da görev aldı. 14 Nisan 1912'de de binbaşılığa yükseldi. 
Kazım Karabekir, Türk tarihinin en kritik dönemlerinde hem askeri hem de toplumsal alanda önemli roller üstlenmiş bir liderdir. Birinci Dünya Savaşı sonrası Doğu Anadolu'yu işgalden kurtararak "Şark Fatihi" unvanını alan Karabekir, Kurtuluş Savaşı'nın seyrini değiştiren kararlara imza atmış ve Mustafa Kemal Paşa'ya verdiği destekle Milli Mücadele'nin dönüm noktalarından birini oluşturmuştur. Savaşın ardından yetim kalan binlerce çocuğa sahip çıkarak modern eğitim kurumları kurmuş, bu yönüyle de "Yetimlerin Babası" olarak anılmıştır. Karabekir Paşa, askeri dehası, devlet adamlığı ve eğitimci kimliğiyle vatan sevgisinin ve toplumsal şefkatin simgesi olmuştur.



Kazım Karabekir'in Askeri ve Toplumsal Rolü
Balkan Savaşları döneminde de Trakya sınır komiseri olarak önemli vazifelerde bulundu. Çanakkale Savaşı'nın başlaması üzerine de cepheye gönderilerek Kerevizdere'de Fransızlar'a karşı üç ay boyunca mücadele etti. 1916 senesinde de Kutü'l-Amare'yi kuşatan 18. Kolordu komutanlığına getirildi. 1918 yılında da Erzincan, Sarıkamış, Kars, Erzurum ve Gümrü bölgelerini Ermeni ile Rus kuvvetlerinden geri aldı. Mondros Ateşkes Anlaşması sırasında da Sadrazam Ahmed İzzet Paşa'nın genelkurmay başkanlığı önerisini kabul etmeyerek Milli Mücade'ye katıldı. Kurtuluş Savaşı'nda da Doğu cephesi komutanlığı yaptı. 15 Kasım 1920 tarihinde de Ermeni ordusunu büyük bir bozguna uğrattı. Bunun yanında Rus Sovyet Sosyalist Federe Cumhuriyeti'yle de Kars Antlaşması görüşmelerini yürüttü.
Daha sonra I. Ordu müfettişliğine tayin edildi. 1923'te de İstanbul milletvekili seçilerek Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne girdi. Öte yandan 17 Kasım 1924'te kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın da başkanlığını yaptı. Ancak parti 3 Haziran 1925'te Şeyh Sait ayaklanmasıyla ilişkisi bulunduğu gerekçesiyle kapatıldı. 1946 yılında da TBMM başkanlığına seçildi. 
Kazım Karabekir Paşa, sadece askeri başarılarıyla değil, aynı zamanda toplumsal sorumluluklarıyla da öne çıkmıştır. Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Tarih Bölüm Başkanı Prof. Dr. Nasrullah Uzman, Karabekir'in hem kalem hem de silah ehli olduğunu, askeri liseden itibaren tüm okullardan birincilikle mezun olduğunu ve birçok kez altın madalya ile ödüllendirildiğini belirtmiştir. Karabekir Paşa, sorgulayan ve inisiyatif alabilen bir lider olarak, aldığı kararlarla tarihin seyrini olumlu yönde değiştirmiştir.



Doğu Cephesi ve Gümrü Anlaşması
Mondros Mütarekesi sonrası Doğu Cephesi'nden sorumlu olan Karabekir Paşa, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) adına imzalanan ilk uluslararası anlaşma olan Gümrü Anlaşması'nı sağlamıştır. Bu başarı, Türk milletinin diplomasi alanında da zafer kazanmasını mümkün kılmıştır. Doğu Cephesi'nde düzenli ordu birlikleriyle asayişi sağlayan Karabekir Paşa, Batı Cephesi'ni de asker ve lojistik bakımından desteklemiştir.

Yetimlerin Babası: Sosyal Sorumluluk ve Eğitim
Kazım Karabekir Paşa, savaşın ardından yetim kalan çocuklara sahip çıkarak onları eğitmiş ve bu nedenle "Yetimlerin Babası" olarak tanınmıştır. Çocukları sadece temel ihtiyaçlarla değil, aynı zamanda eğitim ve meslek edinme olanaklarıyla da desteklemiştir. Kurduğu okullarda çocuklara zanaat öğretmiş, müzikle ilgilenmelerini sağlamış ve onları geleceğe hazırlamıştır.
Bu çocuklar ilerleyen yıllarda Cumhuriyet'in inşasında önemli roller üstlenmiştir.
*Darüleytam: Günümüz çocuk esirgeme kurumlarına benzer yapılar kurarak çocukların güvenliğini sağlamıştır.
*Gürbüzler Ordusu: Himaye ettiği 3 ila 5 bin çocuk için kullandığı tanımlamadır.
*Eğitimde fırsat eşitliği ve toplumsal dayanışma ilkelerini benimsemiştir.



Kazım Karabekir'in Toplumsal Etkisi
Kazım Karabekir Paşa, milletvekilliği döneminde de Doğu Anadolu ile ilgilenmiş, Sovyet taleplerine karşı TBMM kürsüsünde kesin bir duruş sergilemiştir. Bölgedeki birçok çocuğa onun adının verilmesi, halkın gönlünde bıraktığı derin etkiyi göstermektedir. Ayrıca, askeri kimliği kadar vatan sevgisiyle de öne çıkan Karabekir Paşa, sosyal hayatla ilgilenen bir komutan olarak anılmıştır.

Entelektüel Kimliği ve Akademik Başarıları
Kazım Karabekir Paşa'nın entelektüel birikimi de dikkat çekicidir. Akademik başarısı ve sorgulayıcı yaklaşımıyla öne çıkan Karabekir, Maarif Madalyası ile ödüllendirilmiş ve dönemin kurucu kadroları arasında değerli bir isim olmuştur. Prof. Dr. Nasrullah Uzman, Karabekir'in resimlerdeki ciddi ve üniformalı portresinin arkasında derin bir entelektüel kimlik bulunduğunu vurgulamıştır.
Milli Mücadele döneminde Doğu Cephesi komutanlığını yapan Kazım Karabekir, 26 Ocak 1948 tarihinde Ankara'da hayatını kaybetti. Cenazesi Devlet Mezarlığı'nda toprağa verildi.





 ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2026/01/sark-fatihi-ve-yetimlerin-babasi-kazim-karabekir.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2026/01/sark-fatihi-ve-yetimlerin-babasi-kazim-karabekir.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2026/01/sark-fatihi-ve-yetimlerin-babasi-kazim-karabekir_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2026/01/sark-fatihi-ve-yetimlerin-babasi-kazim-karabekir.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/sark-fatihi-ve-yetimlerin-babasi-kazim-karabekir/61423/</link>
			<pubDate>Mon, 26 Jan 2026 13:02:57 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Şiirle Yaşayan Bir Hayat: Nâzım Hikmet (20 Kasım 1901 - 3 Haziran 1963)</title>
			<description><![CDATA[Nâzım Hikmet 3 Haziran 1963'te Moskova'da sürgünde öldü. Türkçenin en büyük şairlerinden biri kabul edilen Nazım, sürgündeyken yurttaşlıktan çıkarılmıştı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Hikmet Bey ve Celile Hanım'ın oğlu Nâzım Hikmet, 15 Ocak 1902'de Selânik'te dünyaya gelir. Babası Hikmet Bey, çeşitli illerde valilik yapmış olan Nâzım Paşa'nın oğludur. Osmanlı Hariciyesi'nde çeşitli memurluklarda ve Matbuat Umum Müdürlüğü görevinde bulunmuştur. Annesi Celile Hanım ise, dilci Enver Paşa ile Leylâ Hanım'ın kızıdır. İlk kadın ressamlarımız arasında anılan Celile Hanım, kültürlü, sanatçı ruhlu bir kadındır...

Küçük Nâzım ilk eğitimini annesi ve sıkça şiirli toplantılar düzenleyen, kendisi de bir mevlevi şairi olan büyükbabası Nâzım Paşa'dan alır. Ve henüz on bir yasındayken ilk şiirini yazar...  Orta öğrenimini Galatasaray ve Nişantaşı Sultanilerinde gören Nâzım, 1915 yılında Bahriye Mektebi'ne girer. 1918 yılında ilk kez bir dergide şiiri yayınlanır. Bu bir aşk şiiridir. Ancak, İstanbul'un işgaliyle birlikte yerini yurtsever nitelikte şiirlere bırakır...

Mezuniyetine üç ay kala geçirdiği bir hastalık nedeniyle Bahriye'den ayrılır. Bir grup arkadaşıyla Anadolu'ya geçer. Ankara Hükümeti'nin görevlendirmesiyle arkadaşı Vâlâ Nurettin ile birlikte Bolu'da öğretmenlik yapar.  Daha sonra kısa aralıklarla iki kez Moskova'ya gider. İlkinde iki yıl kalır.

Rusya'da gerçekleştirilen ihtilale tanık olur. Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi KTUV'da ekonomi-politik öğrenimi görür. İkincisi ise küreğe konulma cezasının verildiği dava nedeniyle zorunlu bir göçmenliktir. Bu kez daha önce öğrenci olduğu Üniversite'de çevirmenlik ve asistanlık yapar. Ceza Yasası'ndaki değişiklik nedeniyle 1928 yılında ülkeye döner. Kısa bir süre cezaevinde kaldıktan sonra serbest bırakılır.



Çeşitli gazete ve dergilerde yazıları, şiirleri yayınlanır. Kitapları basılır. Siyasal ve entellektüel yaşamda aktif bir rol üstlenen ünlü bir şairdir. Şiirleri ders kitaplarına girer, oyunları devlet tiyatrolarında oynanır ama koğuşturmalardan da kurtulamaz... Sık sık gözaltına alınır, yargı önüne çıkartılır. Onun etkileyici gücü ürkütmektedir kimi çevreleri... Düzmece davalarla yaşamının on yedi yılı hapishanelerde geçer. 1950 yılında ulusal ve uluslararası düzeyde düzenlenen kampanyalar sonunda çıkarılan Genel Af Yasası'yla serbest kalır. Ne var ki yaşamına yönelik komplolar nedeniyle yeniden yurtdışına çıkar. Ve ölene dek yurduna, halkına, sevenlerine hasret şiirleri yazacağı göçmenlik yılları başlar...



Bu dönemde Uluslararası Barış Ödülü sahibi bir sanatçı olarak  barış hareketi içinde aktif olarak yer alır. Dünya Barış Konseyi Başkanlık Divanı'na seçilir. Ünlü Şostokoviç'e, Şarlo'nun yaratıcısı Charlie Chaplin'e ve Fransız Parlamentosu Başkanı Eduard Heriot'a Uluslararası Barış Ödülü'nü veren jürinin başkanlığını yapar. Cezaevi yıllarından kalan hastalıklar onu rahat bırakmaz ve acılı yüreği 3 Haziran 1963 günü sabahı Moskova'daki evinde kalp krizi sonucu vefat etti.



Nâzım Hikmet Hakkında Az Bilinen Gerçekler
Nâzım Hikmet, 18 Ağustos 1938 yılının hapishanede bulunduğu dönemde Atatürk’e bir af mektubu yazdı. Bu mektupta, kendisine yöneltilen “askeri isyana teşvik” suçlamasının iftira olduğunu belirterek Atatürk’ten adalet talep etti. Aynı dönemde, annesi Celile Hanım da Atatürk’e bir mektup yazarak oğlunun affedilmesini istedi. Ne yazık ki, bu mektuplar siroz hastalığı nedeniyle tedavi gören ve durumu ağırlaşan Atatürk’e ulaşamadı. Bu mektuplar 2011 yılında Çankaya Köşkü’nde bulundu ve günümüzde Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde yer alıyor.
Nâzım Hikmet adalet mücadelesi için açlık grevine girdiğinde, yakın arkadaşları olan ünlü şairler Orhan Veli, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet de ona destek olmak amacıyla üç günlük açlık grevine girdiler.
Sürgündeyken Türk vatandaşlığından çıkarılan Nâzım Hikmet, 1955’te Polonya hükümetine vatandaşlık başvurusunda bulundu. Nazım’a Polonya devlet kurulu tarafından “Borzecki” soyadıyla vatandaşlık verildi. Bu başvuruda büyük dedesi Konstanty Borzeçki, yani Mahmut Celaleddin Paşa’nın Polonya’da doğup büyümesinin etkisi büyük oldu.
Nâzım Hikmet, 1952 yılında Azerbaycan Seyahatnamesi’nde yetimhanede kalan 10 yaşındaki Cengiz Ferecov ile tanıştı. Cengiz’in hayatı, bir öğretmeninin ondan ünlü şairin şiirlerinden birini ezberlemesini istemesiyle değişti. Ezberlediği şiiri Nâzım Hikmet’e okuma fırsatı bulan Cengiz’i çok seven Nâzım, onu evlat edindi. Ferecov, daha sonra uzun yıllar Azerbaycan Tarım Bakanlığı’nda müsteşar olarak görev aldı. Nâzım Hikmet’in manevi oğlu olarak kabul ettiği Ferecov, aynı zamanda sanat ve edebiyat dünyasında da önemli bir isim.
Cengiz Ferecov bir röportajında, Nâzım Hikmet’in hapis yıllarında suyla yapılan işkenceler nedeniyle sudan korktuğunu ve bu sebeple yıkanmaktan hiç haz etmediğinden bahsetti.
Nâzım Hikmet Türkiye’deki hapisliği sırasında, pek çok ünlü şiirini tuvalet kağıdına yazmak zorunda kaldı. Bu deneyim, onun sanatına ve ideolojisine olan bağlılığının yanı sıra zorluklar karşısındaki kararlı ruhunun önemli bir yansıması…
Türk edebiyatının en önemli yazarlarından Yaşar Kemal’in ölümsüz eseri İnce Memed, Rusça’ya Nâzım Hikmet’in usta kalemi tarafından çevrildi.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2026/01/siirle-yasayan-bir-hayat-n-zim-hikmet.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2026/01/siirle-yasayan-bir-hayat-n-zim-hikmet.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2026/01/siirle-yasayan-bir-hayat-n-zim-hikmet_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2026/01/siirle-yasayan-bir-hayat-n-zim-hikmet.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/siirle-yasayan-bir-hayat-n-zim-hikmet-20-kasim-1901-3-haziran-1963/61335/</link>
			<pubDate>Thu, 15 Jan 2026 16:50:44 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Bir dava adamı: Mehmet Akif Ersoy</title>
			<description><![CDATA[Türk milletinin özgürlük mücadelesinde milli ve manevi cephenin güçlenmesine omuz veren İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif Ersoy, vefatının 89. yılında yad ediliyor.
]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Fatih'in Sarıgüzel semtinde 20 Aralık 1873'te dünyaya gelen Mehmet Akif Ersoy'un babası Fatih Medresesi müderrislerinden Osmanlı'nın Arnavutluk bölgesinin İpek kazasından gelip İstanbul'a yerleşen İpekli Mehmet Tahir Efendi, annesi ise aslen Buharalı olan Emine Şerife Hanım'dı. 
Ersoy, ilk tahsilini babası Tahir Efendi'den alırken, resmi olarak dört yaşında Fatih'te bulunan Emir Buhari Mektebi'nde eğitimine başladı.
Yaklaşık 2 yıl bu okula devam eden Ersoy, 1879'da "Fatih İbtidasi"ne geçiş yaptı. Ersoy, 3 yıllık ilkokul tahsili sonrası 1882'de Fatih Merkez Rüştiyesi'ne devam ederken, babasından da Arapça dersleri almayı sürdürdü.
Rüştiye yıllarında şiire merak duymaya başlayan ve şiir kitaplarına yönelen Ersoy'un okuduğu ilk manzum eser ise Fuzuli'nin "Leyla ve Mecnun"u oldu.
Mehmet Akif Ersoy, üç yıllık rüştiye mektebini bitirdikten sonra, mülkiye mektebine girerken, sonrasında burada hazırlık okulu olarak açılan mülkiye idadisine devam etti.
1888'de babasının vefatı ve evlerinin yok olduğu yangın Ersoy'un hayatının en zor dönemlerinden biri oldu. Ersoy, hayatındaki bu gelişmeler neticesinde ailesinin de geçimini sağlamak için mülkiye mektebinden ayrılarak, iş garantisi sebebiyle Veteriner Yüksekokulu'na girdi.
Bu okulda görüşlerinin şekillenmesine sebep olan kişilerle tanışan Ersoy, okul yıllarında yüzme ve güreş gibi sporlarla da yakından ilgilendi.
Ersoy, Halkalı Baytar ve Ziraat Mektebi'ni birincilikle bitirirken, Orman ve Ma'adin ve Zira'at Nezareti fen heyetinin, baytarlık işlerine bakan beşinci şubesine müfettiş muavini olarak atandı.
Tophane-i Amire veznedarı Mehmet Emin Bey'in kızı İsmet Hanım ile 1894'te evlenen Ersoy'un Cemile, Feride, Suad, İbrahim Naim, Emin ve Tahir isimlerinde 6 çocuğu oldu.

İlk matbu eseri 1893'te
Müfettişlik görevi süresince Osmanlı coğrafyasının farklı bölgelerini gezen Ersoy, burada halkı yakından tanıma fırsatı buldu. Ersoy, henüz 19 yaşında bilinen ilk şiirlerinden Destur'u kaleme alırken, Hazine-i Fünun Dergisi'nde 1893 ve 1894'te gazelleri, 1895'te de Mektep Mecmuası'nda Kur'an ve Hitab adlı şiiri yayınlandı.
Sa'di mahlasını kullanan Ersoy, 1900'lü yılların başına kadar çeşitli dergi ve gazetelere şiirler gönderdi. Ersoy, 2. Meşrutiyet'in ilanından sonra İslamcı aydınların oluşturduğu Sırat-ı Müstakim dergisinin başyazarı olurken, burada imzasız eserleri de yayınlandı.
Dergide tercümeleri ve makaleleri de yayınlanan Ersoy, 24 Kasım 1908'de aralarında Ahmed Midhat Efendi, Namık Kemalzade Ali Ekrem ve Tevfik Fikret gibi döneminin öne çıkan isimlerinin de yer aldığı Darü'l-Fünun Edebiyat Şubesi birinci sene "Edebiyat-ı Osmaniye" muallimliğine tayin edildi.
1911'de yılının nisan ayında dergide yayımlanan şiirlerinin de yer aldığı Birinci Safahat basılırken, Ersoy dönemin Harbiye Nazırı Mahmud Şevket Paşa'yı yerdiği gerekçesiyle dergi örfi idarece kapatıldı.

Bütün şiirlerini Safahat'ta topladı
Şiirlerini 7 kitaptan oluşan "Safahat" adlı eserinde toplayan Ersoy, 1911'de yazdığı ilk bölümde Osmanlı toplumunun meşrutiyet dönemini, 1912'de yazdığı "Süleymaniye Kürsüsünde" adlı ikinci kitapta da Osmanlı aydınlarını anlattı. "Halkın Sesleri" adlı üçüncü bölümü 1913'te kaleme alan Ersoy, "Fatih Kürsüsünde" isimli eserini ise 1914'te yazdı.
Ersoy, 1917 tarihli "Hatıralar" ile I. Dünya Savaşı hakkında görüşlerinin yer aldığı 1924 tarihli "Asım"ın ardından 7. bölüm olan "Gölgeler"i 1933'te tamamladı.
Yoğun ısrarlar sonucu Kur'an-ı Kerim'i Türkçe'ye tercüme etmeyi kabul eden Ersoy, 6-7 sene üzerinde çalışmasına rağmen sonuçtan memnun kalmayarak imzaladığı anlaşmayı feshetti.
Mehmet Akif Ersoy, "İstiklal Marşı"nı Türk milletine armağan ettiği için "Safahat" isimli eserine koymadı.
Vefatının ardından "Safahat" eserini Ömer Ziya Doğrul ve M. Ertuğrul Düzdağ yeniden bastı. Ersoy'un, "Kur'an'dan Ayet ve Hadisler" ile "Mehmet Akif Ersoy'un Makaleleri" adlı çalışmaları da hayatını kaybettikten sonra okuyucuyla buluştu.

Birinci Meclis'e Burdur milletvekili olarak girdi
Ersoy, dergisinin yayımlanmadığı 1917'de görevli olarak Arabistan'a giderken, 1918'de İstanbul'da kurulan Darul-Hikmet-i İslamiye Cemiyeti'nde başkatip olarak çalışmaya başladı.
Eylül 1919'da "Asım'ın neşrine başlayan Ersoy, 1924'e kadar şiirin yazımına devam etti. Ersoy, Ocak 1920'de Eşref Edip ile gittiği Balıkesir'de Zağnos Paşa Camisi'nde cuma namazı sonrası halka hitap etti.
Milli mücadeleye daha fazla emek vermek için Anadolu'ya geçen Ersoy, Ankara'ya izinsiz gittiği için Darul-Hikmet-i İslamiye Cemiyeti'ndeki görevinden azledildi.
Ersoy, Ankara'ya gelerek Mustafa Kemal Atatürk'ün isteğiyle 5 Haziran 1920'de Burdur milletvekili seçildi.
Ankara'ya dönüşünde Tacettin Dergahı'na yerleşen Ersoy, İstiklal Marşı'nı da burada kaleme aldı. İstiklal Marşı yarışmasına 500 lira ödül verileceği için katılmayan şair, Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey'in ricası ve arkadaşı Hasan Basri Bey'in teşvikiyle kalemi eline aldı ve yazmaya başladı.
Mehmet Akif Ersoy'un İstiklal Marşı, 17 Şubat günü Sırat-ı Müstakim ve Hakimiyet-i Milliye'de yayımlandı. Hamdullah Suphi Bey'in Meclis'te okuduğu ayakta alkışlanan İstiklal Marşı, 12 Mart 1921'de "Milli Marş" olarak kabul edildi. Ersoy, ödül olarak verilen 500 lirayı hayır kurumuna bağışladı.

Mısır dönemi ve vefatı
Mehmet Akif Ersoy, 1923'te Abbas Halim Paşa'nın daveti üzerine gittiği Mısır'da uzunca bir dönem kaldı. 1925'te kısa bir süre İstanbul'a gelen ve Sebilü'r-Reşad Dergisi'nin tamamen kapatıldığını öğrenen Ersoy, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Kur'an'ın tercümesi için yaptığı teklifi reddetti.
Ersoy, 1926'dan vefatına kadar geçen zamanda Mısır'da kalırken, Kahire Üniversitesi'nde Türk Edebiyatı dersleri verdi.
Abbas Halim Paşa'nın vefatından sonra kendisi de rahatsızlanan Ersoy, 1935'te Lübnan'a gitti. Ersoy, burada sıtmaya yakalanınca 1936'da Antakya'ya geldi. Aynı yıl yeniden Mısır'a geçen ve sonrasında İstanbul'a dönen Ersoy, Abbas Halim Paşa'ya ait Beyoğlu'ndaki Mısır Apartmanı'nın dördüncü katındaki daireye yerleşti.
Nişantaşı'nda bir klinikte tedavi görmeye başlayan Ersoy, 27 Aralık 1936'da Beyoğlu'ndaki Mısır Apartmanı'ndaki dairede hayata gözlerini yumdu.
İstiklal Şairi Mehmet Akif Ersoy'un her yıl binlerce kişinin ziyaret ettiği kabri, Edirnekapı Şehitliği'nde bulunuyor.
Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri kapsamında "2018 Yılı Vefa Ödülü"ne layık görülen Akif, "vatan şairi" ve "milli şair" olarak da Türk insanının kalbindeki yerini koruyor.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/12/bir-dava-adami-mehmet-akif-ersoy.png</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/12/bir-dava-adami-mehmet-akif-ersoy.png" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/12/bir-dava-adami-mehmet-akif-ersoy_t.png"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/12/bir-dava-adami-mehmet-akif-ersoy.png" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/bir-dava-adami-mehmet-akif-ersoy/61206/</link>
			<pubDate>Sat, 27 Dec 2025 16:59:31 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Sarıkamış Harekâtı, 22 Aralık 1914 ve 6 Ocak 1915 </title>
			<description><![CDATA[Sarıkamış’ta vatan uğruna can veren kahramanlarımızı rahmet ve minnetle anıyoruz.
Sarıkamış Harekatı, Türk tarihinin en dramatik ve kahramanca mücadelelerinden biri olarak kabul edilir. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Sarıkamış Şehitleri Anma Günü, her yıl binlerce kişinin katılımıyla düzenlenen etkinliklerle şehitlerimize olan minnetimizi ifade ediyor. Yurdun dört bir yanında yapılan yürüyüşler, törenler ve dualarla, Sarıkamış’ta vatan uğruna can veren kahramanlarımız anılıyor.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda ele geçirilen Sarıkamış, I. Dünya Savaşı başlarında Rusya ile Osmanlı arasındaki sınır hattında yer almaktaydı. Bölge Rusya açısından Kafkasya’dan Anadolu’ya açılan kapı, Osmanlı’ya göre ise Anadolu’nun iç hatlarının savunulması bağlamında kilit bir öneme sahipti.
Çarlık Rusyası bölgeyi işgalden bir süre sonra Tiflis’ten Kars’a uzanan bir demiryolu hattı çekti. 1913’te hattı Sarıkamış’a kadar uzatarak deneme seferleri başlattı, tren hattının çekilmesiyle bölgenin stratejik önemi daha da arttı. Zira Rusya artık cephe hattına asker ve mühimmat sevkiyatını hızlıca gerçekleştirebiliyordu. Bu durum olası bir savaş esnasında Osmanlı’yı zorlayacak bir gelişmeydi.



Enver Paşa’nın stratejik hedefleri

Sarıkamış Harekatı dendiğinde tabii harekatın komutanı Enver Paşa’dan bahsetmemek mümkün değil. Dahası harekatın başarısızlığı genelde Enver Paşa’ya fatura edilirken az önce de belirttiğimiz gibi günün şartları ve ani gelişmeleri göz ardı edilerek bazen objektiflikten uzak kalınıyor.
Enver Paşa Rusya ile savaş başlayınca kuzey komşunun asıl niyeti ve hedefinin Erzurum’u ele geçirmek olduğunu anlamıştı. Buna fırsat vermenin tarihi bir hata olacağına kanaat getiren paşa, Ruslardan önce harekete geçerek Sarıkamış’ın ele geçirileceği bir operasyon planı yapmaya karar verdi. Ancak paşanın hedefi daha büyüktü; nitekim Sarıkamış’ın yeniden alınmasıyla Kafkasya’ya çıkmayı ve bölgenin Müslüman Türk halkını Rusya aleyhine isyana teşvik etmeyi amaçlıyordu. Kimileri için bir hayalperestlik olarak görülebilen bu amacın altında yatan gerçek neden, yıllardır Rusya’nın Doğu Anadolu’da Ermenileri kışkırtarak Osmanlı aleyhine yaptığı faaliyetlere bir cevap vermek isteğiydi.
Öte yandan Enver Paşa, Rusya sanayisinin o dönem “can damarı” olan Bakü’ye de sahip olmayı hedefliyordu. Şehri alarak Rusya ekonomisine ciddi bir darbe indirmek amacındaydı. Dolayısıyla paşa tüm bu stratejik hedefleriyle Sarıkamış için bir harekat düzenlenmesinin önemli olduğu kanaatindeydi.

Sahadaki gelişmeler ve Enver Paşa’ya göre harekâtı zorunlu kılan gerçekler
Osmanlı ile Rusya arasında savaş durumuna geçildiğinde tarafların cephede asker sayısı aşağı yukarı birbirine eşitti. Yalnız Ruslar top sayısı açısından üstün taraftı.
İlk çatışmalar 2 Kasım 1914’te Rus ordusunun Köprüköy’e taarruzuyla başladı. Rus orduları ilk günler Osmanlı ordusunu sıkıştırabildi; lakin 11 Kasım’da karşı taarruza geçen Osmanlı ordusu Ruslara ağır kayıplar verdirdi. Osmanlı baskısı 10 gün kadar daha devam etti. Kasım ortasından itibaren ise Rusların direnişi ile taarruz durdu. Bu sırada Osmanlı III. Ordu komutanı Hasan İzzet Paşa, ordunun kış şartlarına hazır olmadığını söyleyerek ve kuşatma altına düşebileceklerinden endişe duyarak geri çekilme emri verdi. Bunun üzerine Osmanlı ordusu 8-10 kilometre kadar geri çekildi. Enver Paşa gelişmeleri duyunca sinirlendi; zira taarruzdan yanaydı ve Rus ordusu üzerindeki baskının devamını istiyordu. Dolayısıyla Hasan İzzet Paşa’yı görevden aldı, kendisi bizzat Erzurum’a giderek ordunun yönetimini üstlenmeye karar verdi.

Osmanlı tarafında bu gelişmeler yaşanırken Rus çarı II. Nikola Kafkas Cephesi’ndeki orduyu ziyaret etmek üzere başkentten trenle güneye doğru yola çıktı. Bakü üzerinden Tiflis’e uğrayan Çar, şehirde bazı törenlere katıldıktan sonra yine trenle Kars’a geçti. Kars’ta hastane ziyaretleri yaptı, ardından Sarıkamış’a gitmeye karar verdi. Çarın amacı cephe hattındaki askere moral vermekti, aynı zamanda bu ziyaret Rus güçlerinin ileriki dönemde yeni operasyonlara hazırlığını yerinde görmek niyetiyle gerçekleşiyordu. Yalnız Çar ve maiyeti Sarıkamış’tan cephe hattına doğru giderken etraftaki tepelerde bulunan Türk askerinin namlusunun önünden geçmişti. Bununla beraber Türk askerlerinde “ateş açma” emri olmadığı için Çar hedefe alınmamıştı. Dolayısıyla Çar’ın cephedeki orduyu ziyareti, Rus tarafının kesinlikle yeni bir saldırı yapacağının hazırlığı içerisinde olduğunu gösteriyordu. İşte bunun farkında olan Enver Paşa, diğer gerekçeler bağlamında da Ruslar harekete geçmeden önce Sarıkamış üzerine bir kuşatma operasyonu yapılmasına karar verdi.

Harekat öncesi Osmanlı ordusundaki sıkıntılar
Enver Paşa’nın III. Ordu’nun başına geçmesiyle Osmanlı tarafı harekât için hazırlanmaya başladı. Yalnız bir süredir bölgede asker arasında bir salgın hastalık mevcuttu; bu durum orduda yorgunluk ortaya çıkarmıştı.
Bunun yanı sıra Osmanlı tarafında lojistikten sıcak kıyafetler ve gıdaya kadar bazı sıkıntılar devam etmekteydi. Aslında III. Ordu’nun lojistiği hem denizden hem karadan sağlanıyordu. Yalnız Karadeniz’de Türk nakliye gemileri artık tehdit altındaydı. Nitekim 7 Kasım 1914’te Mithat Paşa, Bezm-i Alem ve Bahr-i Alem adlı 3 Türk gemisi, III. Ordu’ya asker ve mühimmat götürmek üzereyken Rus donanması tarafından batırılmıştı.
Karadan ise Sarıkamış’a uzanan lojistik yollar engebeli coğrafyada oldukça zordu. Trenle Sivas’a gelen malzemeler yaklaşık 450 kilometrelik bir kara yolculuğunun ardından Erzurum’a ulaşabiliyordu. Dolayısıyla Rus ordusu Sarıkamış’a kadar rahat bir şekilde mühimmat ve asker taşıyabilirken, Osmanlı tarafı bundan mahrumdu.

Enver Paşa’nın harekât planı
Enver Paşa Erzurum’a varınca öncelikle cephedeki askerleri teftiş etti, ardından yeni bir harekât planı üzerinde çalışmaya başladı. Yaptığı harekat planı, bir kuşatma operasyonu şeklinde olmalıydı. Nitekim Rusların zayıf hatlarından sızma girişiminde bulunarak Sarıkamış’a taarruz yapmaya, planın başarılı olması halinde Kars’ın ele geçirilerek hızla Kafkasya’ya doğru gidilmesine ve Bakü’nün alınmasına karar verdi.
Sarıkamış Harekatı, Türk tarihinin en acı ve kahramanca mücadelelerinden biri olarak hafızalarda yer alıyor. 1914 yılında Osmanlı ordusunun, zorlu kış şartlarında Rus kuvvetlerine karşı başlattığı harekat, binlerce Mehmetçiğin donarak şehit olmasıyla sonuçlandı. Bu trajik olay, vatan uğruna verilen fedakârlığın en çarpıcı örneklerinden biri olarak tarih kitaplarında yerini aldı.
Sarıkamış aynı zamanda Rusların arka cephesi ile ön cephesi arasındaki bağlantı noktasıydı. Öte yandan cephelerdeki Rus ordusunun yiyecek depoları, silah ve mühimmat cephanelikleri de Sarıkamış’ta idi. Şehrin alınması Rusları zor duruma düşürecek, Kars ile irtibatlı demiryoluna hakimiyet sağlanması Doğu Anadolu’nun diğer cephelerindeki Rus askerlerinin işlerini çıkmaza sokacaktı.
Harekât planında, sızmanın Rus ordusunun görece zayıf savunma hatları olan Oltu ve Bardız eksenlerinden gerçekleştirilmesi öngörülmüştü. Bu çerçevede Osmanlı 10. Kolordusu’nun Oltu, 9. Kolordusu’nun ise Bardız istikametinde sızma taarruzuna geçmesi planlandı. Taarruzun nihai hedefi, Rus kuvvetlerini geniş çaplı bir kuşatma manevrasına maruz bırakmaktı.
Esasen öngörülen bu kuşatma yöntemi, Türk savaş tarihinde defalarca uygulanan ve tarih literatüründe “Hilal Taktiği”, “Turan Taktiği” ya da “Kurt Kapanı” olarak adlandırılan klasik askerî anlayışla büyük ölçüde örtüşmekteydi. Nitekim plan kapsamında kuşatmanın 9. ve 10. Kolordular tarafından icra edilmesi, her iki kolordunun Rus birlikleriyle doğrudan temas kurarak cepheyi daraltmaları, buna karşılık 11. Kolordu’nun ise Azap–Horasan hattında, Rusların ana kuvvetlerinin bulunduğu bölgede sahte taarruzlar ve oyalama hareketleri ile düşmanı meşgul etmesi kararlaştırılmıştı.



Harekatın başlaması ve gidişatı
Sarıkamış Harekatı 22 Aralık 1914’te başladı. Nitekim planlandığı gibi 10. Kolordu Oltu yönünde ilerleyerek General Nikolay İstomin komutasındaki Rus birliklerini bölgeden püskürtmeyi başardı. Yalnız 10. Kolordu bölgeye hızla sevk edilen Rus güçlerince oyalandı. Neticede 10. Kolordu’nun planında aksama yaşandı ve takviye Rus güçlerini bertaraf etmeyi başarıp da Sarıkamış’a gitmek için ise Allah-u Ekber Dağları’nı geçmeyi tercih etti. Fakat orada da yoğun kar ve tipiye yakalandı. Neticede 10. Kolordu’dan sadece 3000 kişi dağı geçmeyi başararak Sarıkamış önlerine çıktı.
10. Kolordu Sarıkamış önlerine vardığı zaman 9. Kolordu artık şehir içinde Ruslarla çatışmaktaydı. Nitekim plana uygun olarak Bardız yönünden sızma girişimi yapan 9. Kolordu, Sarıkamış’ın içine girmeyi başarmış ve tren garıyla 156. Rus karargahını bile ele geçirmişti. Osmanlı orduları Sarıkamış’ta Rus güçlerini öylesine sıkıştırmıştı ki Rus generalleri Aleksandr Mışlyayevski ve Georgiy Berkman orduyu alarak şehri terk etmeyi düşündüler.
Ancak o sırada General Nikolay Yudeniç onlara itiraz ederek diğer cephe hatlarından ve Tiflis’ten takviye birlikler getirerek ay sonuna kadar direnmeyi önerdi. General Yudeniç’in önerisi kabul gördü ve bu durum Sarıkamış’a hamleler yapan Osmanlı güçlerine karşı Rus direnişinin artmasına neden oldu.
Sonuçta takviye güçlerle Sarıkamış’taki Rus güçlerinin sayısı çoğaldı ve durum lehlerine değişmeye başladı. Defalarca taarruz yapan ve yorulan, aynı zamanda ciddi kayıplar veren ve takviye alamayan Osmanlı ordusu ise bitkin hale geldi. Özellikle 10. Kolordu’nun bu süreçte geri çekilmeye başlaması moral ve motivasyon açısından da Rus ordusunu yüreklendirdi. 10. Kolordu’nun geri çekilmesi üzerine 9. Kolordu da geri çekilmek zorunda kaldı. Ancak kolordu kuşatmaya düştü ve komutanlar dahil binlerce asker Rus ordusu tarafından esir alındı.

Tarafların kayıpları
Yıllardır Sarıkamış Harekatı’nın başarısız olmasından daha ziyade kayıpları konuşulur. Özellikle Allah-u Ekber Dağları’nda binlerce Türk askerinin donarak şehit olduğu anlatılır. Anlatımlarda yanlış olmamakla birlikte dile getirilen şehit rakamlarıyla ilgili abartılı şekilde 90 bin sayısından bahsedilir. Kuşkusuz tek kişi bile önemlidir, değerlidir. Bununla beraber 90 bin gibi yüksek bir rakam telaffuzu da gerçeğin saptırılması olarak görülmeli.
Tarafların kayıpları konusunda Rus, Türk ve yabancı kaynaklarda değişik rakamlar ileri sürülmektedir. Rus kaynakları Türk kayıpları konusunda 70-80 bin rakamından söz ederler. Lakin bu kayıplar içinde yaralananlar, esir alınanlar ve geri dönenler de vardır. Türk kaynakları incelendiğinde 30-40 bin arası şehit rakamı ortaya çıkmaktadır. Buna rağmen ortada dolaşan 90 bin rakamı vardır ki o da bazı Rus kaynakları ile Fransız tarihçi Maurice Larcher’nin dile getirdiği iddiadır. Kaynakların derinlemesine taranması ve kıyaslanması sonucunda bu rakamın abartılı olduğu anlaşılmaktadır.
Sarıkamış Harekatı esnasında Rus kayıpları da oldukça ciddi düzeyde olmuştur. Nitekim Rus kaynakları, Rusların ölü sayısını 30 bin civarında gösterir ki bu da bazı eksikliklerine rağmen Osmanlı güçlerinin Rus ordusuna büyük kayıplar verdirdiğini kanıtlar.



Sarıkamış Harekatı’yla vazgeçilmeyen Kafkasya’ya ilerleme planı
Askerî operasyonlarda zaferlerin de yenilgilerin de yaşanması olağan bir durumdur. Hiçbir komutan kaybetmeyi öngörerek bir harekâta başlamaz; Sarıkamış Harekâtı’na da bu bilinçle yaklaşmak gerekir. Nitekim harekâtın planlama süreci ve stratejik hedefleri kendi bağlamı içinde değerlendirildiğinde tutarlı ve uygulanabilir nitelikteydi. Bununla birlikte savaş koşullarında ani gelişmelerin planları değiştirebileceği gerçeği göz ardı edilmemelidir. Nitekim harekât sırasında etkisini artıran yoğun kar yağışı ve tipi bu durumun en çarpıcı örneklerindendir.
Osmanlı ordusu yeterli donanıma sahip olmamasına rağmen Sarıkamış’a yönelerek bazı noktalarda Rus birliklerini geri püskürtmeyi başarmış, göğüs göğüse çarpışmış ve kesintisiz taarruzlarla önemli bir mücadele sergilemiştir. Türk askerinin gösterdiği şecaat, disiplin ve cesaret, dönemin Rus kaynaklarında dahi takdirle anılmıştır.
Bunun yanı sıra Sarıkamış’ta ortaya konan stratejik hedef olan Kafkasya’ya ilerleme planı, o gün için sonuçlanmamış olsa da 1918 yılında gerçekleşmiştir. Bu çerçevede askerî planlama ve hedefler dar bir bakış açısından değil, geniş bir stratejik perspektiften değerlendirildiğinde Sarıkamış Harekâtı’nın sonraki operasyonlar için yön tayin eden bir aşama olduğu görülmektedir.

Sarıkamış’ta yaşananlar, sadece bir askeri harekat değil, aynı zamanda milletimizin azim ve kararlılığının sembolü olarak görülüyor. 10. Kolordu'nun büyük bölümü Allahuekber Dağları'nda donarak şehit olan Sarıkamış Harekatı ile Ruslar, bölgeden çekilmek zorunda kaldı.
1914 yılının Aralık ayında Osmanlı ordusu, Doğu Cephesi’nde Rus kuvvetlerine karşı stratejik üstünlük sağlamak amacıyla Sarıkamış bölgesinde harekât başlattı. Ancak harekât, sert kış koşulları, yetersiz erzak ve uygun olmayan kıyafetler nedeniyle büyük bir felakete dönüştü. Yaklaşık 90 bin Mehmetçik, donarak veya hastalıklar nedeniyle şehit oldu. Bu trajik olay, Türk tarihinin en acı kayıplarından biri olarak hafızalara kazındı ve vatan uğruna gösterilen fedakârlığın sembolü haline geldi. Sarıkamış Harekatı, askeri strateji hatalarının ve zorlu doğa koşullarının savaş üzerindeki etkisini gösteren en önemli örneklerden biri olarak kabul ediliyor. 



 ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/12/sarikamis-harek-ti-22-aralik-1914-ve-6-ocak-1915.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/12/sarikamis-harek-ti-22-aralik-1914-ve-6-ocak-1915.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/12/sarikamis-harek-ti-22-aralik-1914-ve-6-ocak-1915_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/12/sarikamis-harek-ti-22-aralik-1914-ve-6-ocak-1915.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/sarikamis-harek-ti-22-aralik-1914-ve-6-ocak-1915/61175/</link>
			<pubDate>Mon, 22 Dec 2025 16:06:09 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Milli mücadelenin fitilini ateşleyen kahraman: Sütçü İmam</title>
			<description><![CDATA[İşgalci kuvvetlere ilk kurşunu sıkarak Kahramanmaraş'taki kurtuluş mücadelesini başlattı. Milli Mücadele'nin fitilini ateşleyen kahraman Sütçü İmam'ın, vefatının 103. yılı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Kahramanmaraş'ta milli mücadelenin kahramanları arasında yer alan ve ilk kurşunu atarak Kahramanmaraş'ın işgalci düşmanlarına karşı direnişinin fitilini ateşleyen Sütçü İmam'ın kahramanca direnişinin 103. yılında gönüllerde yaşamaya devam ederken, bu kahramanlık öyküsü ise nesilden nesile aktarılmaya devam ediyor.



31 Ekim 1919 günü Uzunoluk Hamamından çıkan 3 Türk kadına düşman askerleri tarafından, 'Burası artık Türk memleketi değildir. Fransız müstemlekesinde peçe ile gezilmez!' diyerek kadınların peçelerini zorla açmak istemelerinin ardından olaya ilk müdahale eden Çakmakçı Sait, işgalci askerlerin kurşunları ile olay yerinde şehit olur.
Bu olaya şahit olan ve bölgede süt satarak geçimini sağladığı için "Sütçü" lakabı verilen Sütçü İmam, üzerinde bulundurduğu tabanca ile bir Fransız askerini öldürür ve 2 Fransız askeri ise oradan kaçar. 31 Ekim 1919'da yaşanan bu olay, Kahramanmmaraş'ın milli mücadele döneminde göstereceği kahramanca direnişin fitilini ateşleyen dönüm noktası oldu. Kahramanmaraş'ın kurtuluşundan sonra belediyede odacılık görevi, ardından da bir kalede topçuluk görevi verilen Sütçü İmam, 25 Kasım 1922'de hayatını kaybetti.



Yazar Serdar Yakar, “Bundan tam 103 yıl önce Kahramanmaraş, önce İngilizler daha sonra ise Fransızlar tarafından işgal edilmişti. Fransız işgalinin daha 2'nci gününde 31 Ekim 1919'da Fransızlar tarafından işgal edilen Maraş'ta artık Fransız-Ermeni askerler şehri ele geçirmişler, sokak sokak gezerek Türklere korku salmaya çalışırlar. Bu arada Kireççizade İmam Efendi, Sütçü İmam dediğimiz kişi, İmam adıdır aslında mesleği imamlık değil sütçülüktür. Onun dükkanının karşısındaki Uzunoluk Hamamı'ndan 3 kadın ve yanlarındaki kız çocuğu hamamdan çıktıklarında Fransız askerleri ile karşılaşırlar. Fransızlar burada hadlerini aşarak peçeleri bulunan kadınların peçelerini açmaya çalışırlar. Kadınların seslerine orada bulunan Çakmakçı Sait gibi Gaffaroğlu Osman gibi birçok Türk tepki göstererek kadınlarımızı Fransızların elinden almaya çalışırlarken Çakmakçı Sait yaralanır ve daha sonra ise Milli Mücadele'nin ilk şehidi olacaktır. Sütçü İmam bu olayı görür ve silahını alarak Fransızların üzerine ateş açmaya başlar. Birisi orada ölür ve 2 Fransız askeri ise oradan kaçar” dedi.



Kahramanmaraş'ın bu olaylardan dolayı kahraman ve madalyalı şehir olduğunu ifade eden Yakar, “Maraş bir Türk yurdudur. Evliya Çelebi Maraş'ı Türkmen yurdu olarak tarif eder. Bir Türk yurdu olan Maraş'ta namus birinci kavramdır. Yani Sütçü İmam bir ferdi hareket ile bu davranışta bulunarak Türk kadınlarının namusunu korur, korumak için yola çıkar. Yine Sütçü İmam gibi aynı duygularla Türk namusunu korumaya çalışan bir genç insan olan Çakmakçı Sait de orada şehit oldu. Orada o gün kim olsa Sütçü İmam gibi davranır. Onun şuur ve gayreti ile namusu korumaya çalışır. Kahramanmaraş bunun için kahramandır, bunun için madalyalı bir bayrağa sahiptir” diye konuştu.


 ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/11/milli-mucadelenin-fitilini-atesleyen-kahraman-sutcu-imam.png</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/11/milli-mucadelenin-fitilini-atesleyen-kahraman-sutcu-imam.png" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/11/milli-mucadelenin-fitilini-atesleyen-kahraman-sutcu-imam_t.png"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/11/milli-mucadelenin-fitilini-atesleyen-kahraman-sutcu-imam.png" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/milli-mucadelenin-fitilini-atesleyen-kahraman-sutcu-imam/61016/</link>
			<pubDate>Thu, 27 Nov 2025 13:44:32 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>2 bin yıllık sır çözüldü: 'Toprak askerleriyle' ünlü Çin'in ilk imparatoru Huang’ın ölümsüzlük iksiri resmen kanıtlandı</title>
			<description><![CDATA[Çinli arkeologlar, Tibet Platosu’nda yaklaşık 2.100 yıl öncesine tarihlenen bir kaya yazıtı keşfetti. Yazıtta, Çin’in ilk imparatoru Çin Şi Huang’ın “ölümsüzlük iksiri” arayışıyla Kunlun Dağı’na gönderdiği simyacı seferi anlatılıyor. Yazıtın otantikliği Çin’in Kültürel Miras İdaresi tarafından onaylandı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Çinli arkeologlar, Qinghai eyaletindeki Gyaring Gölü yakınlarında, deniz seviyesinden 14 bin feet yüksekte yer alan antik bir kaya yazıtı ortaya çıkardı. 2020’de bulunan yazıt, “Beşinci derece büyük usta Yi”nin Çin Şi Huang tarafından Kunlun Dağı’na “yao” toplamak için gönderildiğini kaydediyor. “Yao” sözcüğü hem şifalı otlar ve mineralleri hem de efsanevi ölümsüzlük iksirini ifade edebiliyor.
Tarihi seferin izleri: İmparatorun batıya da benzer bir sefer düzenlediğini ilk kez doğruluyor
Yazıt, imparatorluğun 37. yılında gerçekleşen seferde, ekibin göle kadar ulaştığını ve 40 mil ötedeki Kunlun Dağı’na yöneldiğini aktarıyor. Qin Shi Huang’ın, ölümsüzlük arayışıyla Japonya’ya da seferler gönderdiği biliniyordu. Ancak bu keşif, imparatorun batıya da benzer bir sefer düzenlediğini ilk kez doğruluyor.



'Zorlu coğrafyada cesur keşif'
Yazıtı 2020’de bulan Hou Guangliang, “Qin döneminde bu zorlu ve ıssız coğrafyaya ulaşmak olağanüstü bir cesaret gerektiriyordu” dedi. Yazıt, Çin’in en eski hanedanlıklarından biri döneminde Tibet Platosu’na yapılan keşiflerin somut kanıtı olarak öne çıkıyor.

Otantiklik tartışmaları
Keşiften bu yana yazıtın sahte olup olmadığı tartışılıyordu. Ancak Çin Ulusal Kültürel Miras İdaresi, yazının Qin hanedanlığına ait olduğunu duyurdu. Kullanılan “xiaozhuan” yazı stili ve taşın işlenme tekniği, dönemin özellikleriyle örtüşüyor. Ayrıca modern aletlerle yapılmış olma ihtimali de dışlandı.

Akademik şüpheler sürüyor
Buna rağmen bazı tarihçiler hâlâ şüphelerini dile getiriyor. Pekin Üniversitesi’nden tarih profesörü Xin Deyong, doğrulama raporlarının ve uzman isimlerinin kamuoyuna açıklanmasını istedi. Deyong, “Bu sadece hükümetin otoritesine bırakılacak bir mesele değil, akademik dünyanın da bilme hakkı vardır” dedi.

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/09/2-bin-yillik-sir-cozuldu-toprak-askerleriyle-unlu-cin-in-ilk-imparatoru-huang-in-olumsuzluk-iksiri-resmen-kanitlandi.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/09/2-bin-yillik-sir-cozuldu-toprak-askerleriyle-unlu-cin-in-ilk-imparatoru-huang-in-olumsuzluk-iksiri-resmen-kanitlandi.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/09/2-bin-yillik-sir-cozuldu-toprak-askerleriyle-unlu-cin-in-ilk-imparatoru-huang-in-olumsuzluk-iksiri-resmen-kanitlandi_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/09/2-bin-yillik-sir-cozuldu-toprak-askerleriyle-unlu-cin-in-ilk-imparatoru-huang-in-olumsuzluk-iksiri-resmen-kanitlandi.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/2-bin-yillik-sir-cozuldu-toprak-askerleriyle-unlu-cin-in-ilk-imparatoru-huang-in-olumsuzluk-iksiri-resmen-kanitlandi/60488/</link>
			<pubDate>Mon, 22 Sep 2025 12:33:53 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>9 Eylül İzmir'in düşman işgalinden kurtuluşunun 103. yılı</title>
			<description><![CDATA[9 Eylül İzmir’in düşman işgalinden kurtuluşunun 103. yıl dönümünü kutluyor, başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere, şehitlerimizi ve gazilerimizi saygıyla, minnetle anıyoruz.

]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Osmanlı’nın İtilâf Devletleriyle 30 Ekim 1918’de imzaladığı Mondros Ateşkes Antlaşması sonrasında İzmir’e çıkarak Anadolu’ya ilerleyen Yunan işgal kuvvetlerinin  “Megali İdea’sı”,  Mustafa Kemal ATATÜRK komutasındaki Türk Ordusu tarafından 9 EYLÜL’de İZMİR rıhtımında denize dökülmüştü.
1919’larda İstanbul’daki İngiliz İşgal Kuvvetleri’nin casusu A. Ryan: “Amacımız bölmek ve hükmetmek olmalıdır.” diyordu… Ama tarih güçlüden değil haklıdan yana gelişmiş ve Mustafa Kemal ATATÜRK’ün önderliğiyle, Türk Milletinin azim ve iradesi tüm hesapları bozmuştu.

Aradan geçen bunca zamana rağmen aktörlerin isimleri dışında değişen bir şey yok. Kullanılan maşalar bugün PKK/PYD-YPG, IŞİD/DAEŞ, FETÖ vs. gibi isimlerle anılsa da amaç hep aynı… Bu coğrafyadaki varlığımız tarih boyunca hep birilerini rahatsız etmiş olsa da önemli olan bizim kararlılığımızdır. İnsan haklarına, hukukun üstünlüğüne, adalete, kişi hak ve hürriyetlerine saygılı gerçek bir demokrasiyi tesis etmek, çocuk ve gençlerimizi çağdaş bilim ve teknolojiyle donatarak eğitmek bu işin temelini oluşturur. Böylece insanlarımız, refah ve huzur içinde yaşayabilecekleri, bu ülkede heves, beklenti veya gafletle, hiç bir yasa dışı oluşuma ve küresel güçlerin oyunlarına alet olmayacak, terör örgütleri kendilerine zemin bulamayacaktır.

Bugün PKK, IŞİD, FETÖ vs. gibi terör örgütlerine karşı büyük özveriyle mücadele eden ve vatan uğruna canlarını feda eden kahraman vatan evlatlarımızla, 9 Eylül 1922’de İzmir’de işgal askerlerininin denize dökülmesiyle sonuçlanan İstiklal Harbimizi gerçekleştiren Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK ve silah arkadaşları başta olmak üzere, kahraman TÜRK ORDUSUNUN tüm şehit ve gazilerini saygıyla selamlıyor, rahmet ve minnetle anıyoruz.

Türk ordusu tarafından 26 Ağustos 1922’de başlatılan Büyük Taarruz sonucunda Yunan ordusu dağıtıldı ve 2 Eylül’de Uşak’a girildi. Dumlupınar Meydan Muharebesi’nde Yunanistan Küçük Asya Ordusu’nun başkomutanı General Nikolaos Trikupis tutsak edildi.

İzmir’e doğru hızla ilerleyen Türk Ordusunun 9 Eylül 1922 sabahı Ahmet Zeki Bey komutasındaki  2. Süvari Fırkası, ardından Mürsel Paşa komutasındaki 1. Süvari Fırkası birlikleri İzmir şehrine girdi. Ardından 5. Süvari Kolordusu Komutanı Mirliva Fahrettin Paşa, komutasındaki birliklerle saat 10.00’da İzmir’e girdi. Türk bayrağı Hükûmet Konağı ve Kadifekale’ye yeniden çekildi.

Bu nedenle, Ege’ye her gittiğimde “İzmir’in dağlarında çiçekler açar, Bozulmuş düşmanlar hep yel gibi kaçar, Yaşa Mustafa Kemal Paşa, yaşa” diyen İzmir marşını hatırlarım.

Kurtuluş Savaşını küçümseyen, (Hatta olmadığını iddia edecek kadar sapıtan), ATATÜRK’ü karalamaya ve unutturmaya çalışan, Türk adından rahatsız olan, utanmadan GÜZEL İZMİR’e “gavur İzmir” diyecek kadar adileşen bazı müptezellerin karın ağrısı büyük ölçüde Anadolu topraklarını çizmeleriyle kirleten düşman askerleriyle işbirliği yapmış olanların soyundan gelmelerinden kaynaklanır. Bunların ihaneti uzun ve ayrı bir yazının konusu olduğu için başka zaman detaya gireriz.



9 Eylül 1922 sabahı işgalciler ve işbirlikçileri  büyük panik yaşıyordu. Şeyhülislam Mustafa SABRİ gibi Türklükten istifa eden ve İşgal zamanı düşmanla işbirliği yapan  İzmir Valisi HÜSNİYADİS, Rumbeyoğlu Fahrettin, Gazeteci Ali Kemal  ve  Türk  Milletine ihanet edenler yaptıklarının  hesabının sorulacağı endişesi içindeydi.

Güzel İzmir’imiz, üç yıllık işgal döneminde tarfi edilemeyecek acılar içinde çok çile çekti, şimdi gün Türk’ün zafer günüydü, kazanan Kahraman Ordusunu ve O’nun ebedi Başkomutanı Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ü sevgiyle bağrına basan İzmir halkı sevinç gözyaşlarıyla Mehmetçikleri karşılıyordu. Hasan Tahsinler, Albay Reşat ÇİĞİLTEPELER, Kara Fatmalar, Sütçü İmamlar, Telgrafçı Hamdiler, Rıfat BÖREKÇİLER ve benzeri binlercesi, tarihe altın harflerle yazılacak olan bir zaferin isimsiz kahramanları olarak saygıyla anılmaktalar…

Em.Gn.Hikmet YAVAŞın deyişiyle “bölücülerin, 2. Cumhuriyetçilerin, din tüccarlarının, bir kısım liberal takımının ve bazı sözde aydınların; televizyon ekranlarında 365 gün 24 saat bıkmadan usanmadan Cumhuriyete, Cumhuriyetin kuruluş felsefesine, Atatürk’e ve Türk Ordusuna saldırışlarını” anımsıyacak olursak İzmirliler’in Atatürkçülüğe gönülden bağlı, aydın, medeni, vatansever kişiliklerine sempati duymamak elde değildir. Onların yanında kendinizi 40 yıllık mahallenizde ve akrabalarınızla berabermişiniz gibi hissedersiniz. Bu da size huzur ve güven verir. Cumhuriyet, Kemalizm, Ordu karşıtlığı ve bölücülükleriyle sahnede yer alanlara karşı en iyi cevaptır İzmirli vatandaşlarımızın bu tutumları. Ulus birliğini ve düzenini bozarak, ekonomik, siyasi ve askeri açıdan güçlenmemizi önlemek amacıyla bölücü PKK (PYD/YPG), Radikal İslamcı IŞİD, cemaatçi  FETÖ, aşırı sol DHKPC vs. gibi taşeron örgütlerle üzerimizde oynanan oyunlara karşı güzel İZMİR’in sağduyulu insanları daima Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda laik, demokratik çizgide ve sağduyulu olmuşlardır.

Küresel güçlerin egemen olduğu bir dünyada onların yönlendirmesiyle Bölücüler tarafından hazırlanan ve işbirlikçileriyle beraber uygulamaya sokulan Türkiye’yi bölüp parçalama stratejisine karşı sığınacağımız en güçlü liman Atatürkçülüğün “Tam bağımsızlık, Misak-ı Milli sınırları içinde bölünmez bütünlük, emperyalizme karşı olmak” fikirleridir. Çünkü küresel güçler ve işbirlikçileri ulusal kavramları yok ediyorlar, din-mezhep, inanç ve etnik kimlik ayırımı yapıyorlar. Biz ise her vatandaşımızı, Türk Milletinin olmazsa olmaz bir parçası olarak görüyoruz.

Devletimize, milletimize, Cumhuriyetimize, ATA’mıza, milli menfaatlerimize sahip çıkmak zorundayız…
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/09/9-eylul-izmir-in-dusman-isgalinden-kurtulusunun-103-yili.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/09/9-eylul-izmir-in-dusman-isgalinden-kurtulusunun-103-yili.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/09/9-eylul-izmir-in-dusman-isgalinden-kurtulusunun-103-yili_t.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/09/9-eylul-izmir-in-dusman-isgalinden-kurtulusunun-103-yili.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/9-eylul-izmir-in-dusman-isgalinden-kurtulusunun-103-yili/60390/</link>
			<pubDate>Tue, 09 Sep 2025 17:01:16 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Cezzar Ahmet Paşa: Fransızlara Osmanlı tokadı atan Adam!</title>
			<description><![CDATA[Ünlü Fransız komutan Napolyon Bonapart’a ''Akka’da durdurulmasaydım, bütün Doğu’yu ele geçirebilirdim" sözlerini söyleten Akka Zaferi, Osmanlı Devleti'nin en önemli zaferlerinden biri olarak tarihte yerini aldı. Napolyon’u yenilgiye uğratan Cezzar Ahmed Paşa, “İslâm’ın müdafisi” olarak anılıyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[18. yüzyılın ikinci yarısında sıkıntılı günler yaşayan Osman Devleti, dışarıda Avusturya ve Rusya'ya karşı mücadele veriyordu. İçeride ise ekonomik nedenlerin ve milliyetçilik akımının oluşturduğu sorunlarla uğraşılıyordu.
Yakın bir zaman önce Lale Devri, Patrona Halil İsyanı nedeniyle sona ermişti. Bu sırada Avrupa ülkelerinde elçilikler açılmaya başlanmış ve bu yolla Avrupa'daki gelişmeler yakından takip edilmek istenmişti. 
Askeri alanda da birçok gelişme yaşanıyordu. "Nizam-ı Cedid" adında yeni bir piyade ordusu kurulmuş, Avrupa'dan subaylar getirilmişti. Bu subayların askeri ve teknik bilgileri ışığında ordular yenilenmeye çalışıldı.
"Mühendishane-i Hümayun" adında yeni bir subay okulu açıldı. Selimiye ve Levent'te kışlalar açıldı. Avrupa'dan modern silahlar alındı ve tersaneler geliştirildi. Yeni gemiler yapımına başlandı ve var olan gemiler onarıma alındı.

Genç komutan Napolyon dikkat çekmeye başladı
Osmanlı Devleti'nde bu gelişmeler yaşanırken Avrupa'da farklı olaylar cereyan ediyordu. Özellikle Fransız İhtilali ile birlikte yaşananlar tüm Avrupa'yı etklemeye başlamıştı. Bu ihtilalle birlikte Fransız Komutan Napolyon Bonapart'ın ismi ön plana çıkmaya başladı. 
Henüz 26 yaşında iken İtalya seferi için hazırlanmış Fransız ordusunun komutanlığına getirilen Napolyon, 1798’de Mısır'ı işgal etti. 

Cezzar Ahmed Paşa serasker olarak görevlendirildi
Napolyon’un bu hareketine büyük bir tepki gösteren Osmanlı Devleti, yapılan müzakereler sonucu, Mısır’ı çok iyi tanıyan Cezzar Ahmed Paşa'yı Mısır seraskeri olarak tayin edip gerekli asker ve malzeme yardımı göndermeyi kararlaştırdı.
Napolyon bütün Doğu'yu ele geçirme hayalini gerçekleştirmek için Mısır’dan Suriye bölgesine ilerleyip El-Ariş, Gazze ve Yafa'yı işgal etmişti. Yafa ancak 6 gün direnebildi. Fransızlar burada çoluk çocuk, kadın, ihtiyar demeden 4000 ahaliyi hunharca katletti.
Fransız ordusu, 18 Mart 1799'da Akka önüne geldi. Napolyon, bu bölgenin kilidi durumundaki Akka’yı zapta karar verdi. 19 ve 20 Mart 1799’daki hücumlarla başlayan Akka muhasarasında Cezzar Ahmed Paşa, Fransızlara şiddetle karşı koydu.



"Akka'da durdurulmasaydım, bütün Doğu'yu ele geçirebilirdim"
Akka’yı müdafaa etmek üzere yeni kurulmuş Nizam-ı Cedid askerine mensup bir kuvvet de yer alıyordu. Ayrıca İstanbul’dan donanma ile yeni askeri kuvvetler gönderilmişti. Napolyon Akka’yı birkaç günde teslim alıp böylece Şam, Bağdat, Hindistan yolunun kendisine açılacağını hayal ediyordu.
Muhtemelen Büyük İskender’in hayalini görüyordu. Öncelikle Cezzar Ahmed Paşa'ya bir mektup yazarak ömrünün ahir zamanında kendisini kurtararak ibadetle meşgul olmasını ve kaleyi teslim etmesini teklif etti. Cezzar Paşa'da bu mektuba, "Allah’a hamd olsun gücümüz yetiyor ve elimiz silah tutuyor. Geri kalmış birkaç günlük ömrümüzü de küffar ile cenklerde geçiririz." şeklinde karşılık verir.
Kuşatma sırasında Cezzar Ahmet Paşa'ya bir elçi gönderir ama şu cevabı alır. "Devlet-i Ali Osman bu şehri size teslim etmek için beni vezir yapmadı, ben Boşnak Cezzar Ahmed Paşayım. Şehadet rütbesine ulaşıncaya kadar şehirden size bir damla bile içecek vermeyeceğim."
Birbiri ardınca yaptığı saldırılardan bir hiçbir netice alamayan Bonapart, 10 Mayıs 1799 tarihinde yardım kuvvetlerinin yetişmesiyle birlikte büyük bir hezimete uğradı. Böylece kahraman Cezzar Ahmed Paşa ve askerleri, şanlı tarihimize Akka Zaferi namıyla bir sayfa daha yazarlar. 
Bu hezimet Napolyon Bonapart’ın Doğu hayalini de suya düşürdü ve bir süre sonra 20 Mayıs’ta kuşatmayı kaldırıp geri çekilmeye mecbur oldu.
Ahmed Paşa'nın karşısında ilk yenilgisini yaşayan Napolyon, ''Akka'da durdurulmasaydım, bütün Doğu'yu ele geçirebilirdim'' ifadesini kullanır.
Cezzar Ahmed Paşa, sert siyasetiyle asayişi temin ederken Akka, Sayda, Beyrut gibi önemli merkezlerin iktisadi bakımdan gelişmelerini sağlamıştı. Akka’da biri kendi adını taşıyan altı cami, iki çarşı ve birçok han, hamam, çeşme, yedi su değirmeni yaptırarak surları esaslı şekilde onarttı.
Cezzar Ahmed Paşa, 1804'teki ölümüne kadar Akka Beylerbeyliği vazifesini yürüttü.

"İskenderiye’yi ve Kahire’yi işgal etmede çok zorluk çekmedi"
Akka Zaferi ve Cezzar Ahmet Paşa ile ilgili TRT Haber'e konuşan Afyon Kocatepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Güler, Napolyon'un İskenderiye’yi ve Kahire’yi işgal etmede çok zorluk çekmediğini ve farklı yöntemlere başvurduğunu ifade etti:

"Özellikle Müslüman halkın dini hassasiyetlerine hitap etmiş aynı zamanda da halkın oldukça muzdarip olduğu Memluk beylerini ortadan kaldıracağını vaadetmiştir. Mısır’da İslam’a yakın olduğunu ve Hz. Muhammed’i benimsediği propagandası yaparken, Suriye’deki Dürziler ve Hristiyanlara yaklaşırken de onların hissiyatını okşayan bir üslup kullanmıştır. Urban kabilelerine ise Osmanlı şehirleri ve hac kervanlarına saldırmaları için askeri ve maddi destek sağlamaktan geri durmamıştır. Propagandanın fayda vermediğini gördüğünde ise askeri güç kullanmıştır."

Güler, Napolyon'un Mısır'ı işgal etmek istemesinin altında 3 nedenin yattığını belirtti:
"Birincisi Hindistan’a giden yolu kontrol altına alıp, İngilizlere karşı ticari üstünlük kurmak, İkincisi Fransa’da kendi yerini sağlamlaştırmak, üçüncüsü ise Mısır’dan başlattığı işgali Suriye üzerinden Anadolu’ya uzatıp, Balkanlar üzerinden Viyana’ya yürüyüp Avrupa’yı tamamıyla hakimiyet altına almak."



"Cezzar Ahmed Paşa dönemin şartlarında çok iyi bir savunma sistemi inşa etti"
Mısır işgalini çok kolay gerçekleştiren Napolyon için ilk sıkıntı İngilizlerin Fransız donanmasını Ebukır'da tahrip etmeleri ile başlar.
Ancak bu durumun onu durduramadığını ve Mısır'da hakimiyeti tesis ettikten sonra önce el-Ariş’i aldığını ardından da bugünkü Filistin topraklarına yöneldiğini söyleyen Güler,  bu gelişmeler karşısında Cezzar Ahmed Paşa’nın serasker olarak görevlendirdildiğini söyledi. 

"Bu görevlendirmede etken olan unsurlar ise Cezzar Ahmed Paşa’nın sahip olduğu asker gücü, bölgeyi iyi bilmesi ve tanıması vardı. Cezzar Ahmed Paşa’nın Napolyon’un ilerlemesi karşı esas savunma hattını Akka ve çevresi oluşturuyordu.

Çünkü o, 1880 sonrasında eyalet merkezi olarak kullandığı Akka şehrini imar etmekle kalmamış öncelikli olarak kadim şehir surlarını hem karadan hem de denizden İstanbul surları usulünde yeniden inşa etmiştir. Bunun yanında surların önüne kazdırdığı derin hendek ile ön savunma hattını da oldukça güçlü bir şekilde oluşturmuştur.

Diğer yandan yanındaki kuvvetlere ilaveten, o sırada teşkilatlanmasını tamamlayan Nizam-ı Cedid askerlerinden ve diğer önemli merkezlerden takviye kuvveti Akka'ya getirtmiştir. Ayrıca Akdeniz’deki İngilizler de ona ciddi destek vermişledir. İnsan unsunun yanı sıra top başta olmak üzere ateşli silah takviyesi de almıştır. Cezzar Paşa, Akka surları içine dönemin şartlarında çok iyi bir savunma sistemi inşa etmiştir."



"Napolyon 24 saatte Akka'yı düşürmeyi bekliyordu"
Güler, 24 saatte Akka'yı düşürmeyi hedefleyen Napolyon'un Akka içindeki direnişi kıramadığını ve ciddi kayıplar verdiğini dile getirdi.

"Savaşa her bakımdan iyi hazırlanan ve uzun kuşatmaya karşı başarılı bir savunma örneği veren Cezzar Ahmed Paşa ve askerleri kuşatmanın başladığı günden 51 gün sonra yani 20 Mayıs 1799'da büyük bir huruç harekatı yaparak Napolyon’u kesin bir mağlubiyete uğratarak Akka önlerinden kaçarak ayrılmasını sağlamışlardır."


Napolyon’un Akka’daki yenilgisini anlatan bir İngiliz karikatürü.

"Napolyon için sonun başlangıcı oldu"
Cezzar Ahmed Paşa'nın bu zaferinin Napolyon için sonun başlangıcı olduğunu söyleyen Güler, zaferin sonundaki süreci şöyle anlattı:

"Büyük hayallerle gelen Napolyon, hem bu hayallerini hem de arta kalan mühimmatını kale surları önlerinde bırakarak Mısır’a doğru kaçmış fakat bu kaçış aynı zamanda kendisi için sonun başlangıcı olmuş ve bir süre sonra Mısır’dan da çıkmak zorunda kalmıştır.

Böylelikle Napolyon için başlangıçtaki hedeflerin hiçbirini gerçekleştirememiş, Mısırdaki kısa süreli işgali dışında bir getiri elde edemeden Fransa’ya dönmek zorunda kalmıştır. Üstelik Osmanlı merkezi ordusuna değil bir eyalet ordusuna yenilmiştir.

Akka savunması aslında çok önemli bir zafer iken ne var ki Osmanlı Devleti'nin bu dönemdeki iç çekişmeleri nedeniyle bu zaferin sonuçlarından yeterince faydalanamamıştır. Napolyon’un Mısır'ı terk etmesinden sonra Cezzar Ahmed Paşa seraskerlikten alınmıştır. Bu durum sonraki süreçte Mısır'da yeni bir oluşumun yolunu açmıştır."

Cezzar Ahmed Paşa zeki, cesur bir komutan ve dirayetli bir yöneticiydi. Geceleri kıyafetini değiştirerek halk arasında dolaşır, haberler toplar, önlemlerini ona göre alırdı. Bu nedenle de kimileri sihirbaz olduğuna hükmederler, halk arasınsa ise keramet sahibi olduğuna inanılırdı. Doğduğu yerde adına yaptırılan Cezzar Ahmed Paşa Camii (Ahmad Pasha al Jazzar) muhteşem bir sanat eseridir.


 ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/05/cezzar-ahmet-pasa-fransizlara-osmanli-tokadi-atan-adam.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/05/cezzar-ahmet-pasa-fransizlara-osmanli-tokadi-atan-adam.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/05/cezzar-ahmet-pasa-fransizlara-osmanli-tokadi-atan-adam_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/05/cezzar-ahmet-pasa-fransizlara-osmanli-tokadi-atan-adam.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/cezzar-ahmet-pasa-fransizlara-osmanli-tokadi-atan-adam/58971/</link>
			<pubDate>Tue, 20 May 2025 12:11:50 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Türkçenin resmi dil ilan edilişinin 748. yılı</title>
			<description><![CDATA[Türkçe eski bir dil olmasının yanı sıra, en çok konuşulan diller arasında 6. sırada yer alıyor. Dünyanın en köklü dillerinden Türkçe, Karamanoğlu Mehmet Bey'in yayımladığı fermanla resmiyet ve itibar kazandı. Bugün Türk Dil Bayramı’nın 748. yılı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA["Şimden gerü hiç kimesne kapuda ve divanda ve mecalis ve seyranda Türki dilinden gayrı dil söylemeyeler"
748 yıl önce, 13 Mayıs 1277’de Karamanoğlu Mehmet Bey fermanında bu sözleri kullandı.
Türk kültürünün korunması, gelecek nesillere aktarılması ve millet bilincinin sağlanmasında en temel miras olan Türkçenin öneminin vurgulandığı bu fermanla, Türkçe ilk defa resmi dil kabul edildi.

13 Mayıs "Türk Dil Bayramı" olarak kutlanıyor
Bu adımla yeniden hayat bulan Türkçe, devlet dilinde ağırlığı bulunan Arapça ve Farsçaya karşı önemli bir ağırlık kazanmış oldu.
Türk kültürünün yaşatılması noktasında en önemli tarihi olaylar arasında sayılan Türkçenin resmi dil olarak kabulü, her yıl 13 Mayıs'ta "Türk Dil Bayramı" ismiyle kutlanıyor.
Karaman, Ermenek ve Balkusan köyünde düzenlenen Türk Dil Bayramı ve Karamanoğlu Mehmet Bey'i anma etkinlikleriyle Türkçenin korunmasının önemine dikkat çekiliyor.

Kültür köprüsü Türkçe
Türkçe, en çok konuşulan diller arasında 6'ncı, dünyada yabancı dil olarak öğrenilen diller arasında 5’inci sırada.
Balkanlar’dan KKTC'ye, Türk cumhuriyetlerinden Irak ve Suriye’ye kıtalararası kültür köprüsü olan Türkçeyi 200 milyondan fazla kişi konuşuyor.

Türk dili en eski dillerden biri.
Türk dilinin alt dillerinden bazıları şöyle:
"Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi, Türkmen Türkçesi, Özbek Türkçesi, Kazak Türkçesi, Kırgız Türkçesi, Tatar Türkçesi, Uygur Türkçesi."
Gazi Üniversitesi (GÜ) Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Leyla Karahan, Türkçe ile Sümerce arasındaki ilişkiyi şu sözlerle anlattı:
“Türkçenin eskiliğini anlatmak için Sümerlere (MÖ 3500-3000) gitmek gerekiyor. Bizi Türkçe için Sümerlere götüren belgeler var. Sümerlerin dili de tıpkı Türkçe gibi eklemeli bir dil. Sümerlerden kalan pek çok tablet var ve bu tabletler Sümerologlar tarafından okunuyor. Tabletleri inceleyen Batılı Sümerologlar, Sümercedeki Türkçe izlerine işaret ediyorlar. Bizim Türkologlarımızdan Osman Nedim Tuna, çalışmalarının sonunda Sümercede 168 Türkçe kelime tespit ediyor.”

"İngilizce, Almanca, Rusçanın Türkçeden daha önce yazılmış eserleri yok"
“Çince, İngilizce, İspanyolca ve Hintçenin ardından Türkçe geliyor. İngilizce, Almanca, Rusça... Bu dillerin Türkçeden daha önce yazılmış eserleri yok. Yani bu diller Türkçeye göre yeni diller. Biz bugün bin 300 yıl önceki atalarımızı tanıyorsak bu dil sayesinde. Sözlü dil, insan ömrüyle sınırlı kalır. Söz uçar yazı kalır. Yazı bizi çok öncelere götürüyor”
Prof. Dr. Leyla Karan - Gazi Üniversitesi Emekli Öğretim Üyesi

"Taşın binlerce yıllık bir geleceğe ulaşacağının farkındaydılar"
Leyla Karahan, metinlerin taşa yazılmasının sebebini şu şekilde açıklıyor:
"Atalarımız kağıt olmadığı için özellikle taşa yazdılar. Çünkü taşın binlerce yıllık bir geleceğe ulaşacağının farkındaydılar. Onun için kendiler bu taşa bengü (ebedi) taş dediler. Bengü taşlara bilinen ilk edebi metinler, hatıra metinleri, ilk nutuk metinleri, tarihi metinler denilebilir.
8. yüzyıl Türkçesini araştıranlar, 'Bu dil, yeni bir dil olamaz. Asırlardır işlene işlene 700’lü yıllara gelmiş bir dil. Yeni bir dil olsa soyut anlam, deyim, atasözü, sanatlar olmaz. Çok fazla yabancı kelimenin olmadığı bir dil. Bengü taşlarda geçen kelimelerin yaklaşık yüzde 80’i aynen ya da kısmen değişmiş olarak günümüz Türkçesine ulaştı' diyor."

Türkçe bilim dili
Uygur Türkçesi döneminde, Budizm ve Maniheizm ile ilgili tercümeler yapıldı.
Leyla Karahan, “Bu dönemde felsefe ile ilgili eserler yazıldı. 'Türkçe bilim dili midir, değil midir?' tartışması açısından bu önemlidir. Türkçe 8-9. yüzyılda zaten bilim diliydi” dedi.

Türkistan sahasında Türkçe
Türkçe 13. yüzyıldan itibaren Harezm bölgesinde kültür merkezlerinde, Altınordu’da, daha batıda Mısır ve Suriye’de gelişmesini sürdürdü.
15. yüzyıla gelindiğinde Ali Şir Nevai, Türkçecilik şuuru ile yazdı. Farsçayı Türkçeden üstün tutanlara tepki gösterdi ve Muhakemetü’l-Lugateyn eserinde Türkçeyi, dönemin hakim kültür ve edebiyat dili Farsça ile karşılaştırdı.Türkçenin edebi sanatlar, kelime hazinesi, dil bilgisi gibi yönlerden Farsçadan üstün olduğunu örneklerle açıkladı.

Türkçenin Anadolu'da yazı dili olması
Türklerin bir vatanı Türkistan ise diğer vatanı Anadolu. Bugün bizim kullandığımız yazı dili Oğuzcaya dayanıyor. Oğuzlar, Seyhun ve Ceyhun ırmakları arasında yaşadı.
Oğuzların 11. yüzyılda batıya; Azerbaycan ve Anadolu’ya akınları, bu coğrafyaları kendilerine vatan yapma çabaları yaklaşık 200 yıl sürdü. 13. yüzyılda Anadolu’da nüfus yoğunluğu arttı ve Anadolu Türk vatanı haline geldi.
Türkçe, Türklerin Anadolu’ya gelişinden 200 yıl sonra yazı dili haline geldi. Türkçe 200 yıl boyunca sadece konuşma dilinde yaşadı.

Türkçenin Anadolu’daki kurucusu: Yunus Emre
Anadolu’da manzum ve mensur eserler yazılmaya başlandı. Bunun ilk ve en güzel örneklerinden biri olan Yunus Emre; Anadolu’da Türk yazı dilinin kurucusu.
Türkçe, Osmanlı coğrafyasında
Gülşehri, Aşık Paşa, Hoca Dehhani, Ahmet Fakih gibi isimlerle Türkçe gelişimini sürdürdü.
Türkçe, Osmanlı Dönemi’nde sadece Anadolu’da değil, Osmanlı’nın uzandığı her yerde; Balkanlar’da ve Kuzey Afrika’da da kullanıldı. Kuzey Afrika’da pek çok halk şairi yetişti.

Bir devlet geleneği: Edebiyat
Devlet adamlarının, padişahların edebiyata ilgileri vardı. Bu durum Türklerde devlet geleneği. Devlet adamları Türkçeyle yakından ilgileniyordu hatta birçoğu da edebiyat eseri verdi.
Örneğin 2’nci Murat Türkçeye çok önem veren bir padişah. Kabusname’nin tercümesinin dilini sade bulmuyor. Bakıyor ki eserde Arapça, Farsça fazla ve “Biz bundan tat alamayız” diyor, eseri yeniden tercüme ettiriyor.

Dilin sadeleşmesi
Dönemin beyleri ve hükümdarları da Türkçenin sadeliğine önem veriyordu.
19’uncu yüzyılda Tanzimat’ın sosyal hayata getirdiği değişiklikler dili etkiledi. Tanzimat’ın getirdiği fikirleri halka ulaştırma ihtiyacı yazı dilini değişime zorladı. Dilin sadeleştirilmesi, sosyal bir mesele olarak aydınların gündeminde yer aldı.

20’nci yüzyılın en önemli 3 dil olayı
Prof. Dr. Leyla Karahan'a göre, 20'nci yüzyılın en önemli dil olayları şunlar:
1911’de Genç Kalemler dergisindeki "Yeni Lisan" hareketi: Ömer Seyfettin, Ali Canip ve Ziya Gökalp tarafından başlatılan yazı dilini konuşma diline yaklaştırma çabası kısa sürede sonuç verdi.
Atatürk dönemi dil çalışmaları: Atatürk Türk dili çalışmalarına önem atfetti. Türkçeye yeni kelimeler kazandırıldı.
1991’deki Türk cumhuriyetlerinin doğuşu: Bu sayede lehçelerle olan ilişkiler gelişti.

Türkçe her yerde
Günümüzde Türkiye Türkçesi eğitim, bilim, basın-yayın, edebiyat dili olarak sadece Türkiye sınırları içinde değil Balkanlar’da, Kıbrıs’ta, Türk cumhuriyetlerinde, Irak ve Suriye’de varlığını sürdürüyor.

"Dilimiz kimliğimizdir"
Prof. Dr. Leyla Karahan, gençlerin Karamanoğlu Mehmet Bey’in sözünü şu şekilde okuması gerektiğini düşünüyor:
"Türkler Anadolu’ya geldiklerinde yazı dilleri yoktu. Konuşma dilini yazı dili haline getirmek için çok mücadele verildi. Anadolu’da devlet adamları sayesinde Türkçe yazı dili oldu. Türkçe bayrağına bizler sahip çıkmalıyız. Dilimizi korumalı, dilimize özen göstermeliyiz. Dilimiz bizim kimliğimizdir." 



 

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/05/turkcenin-resmi-dil-ilan-edilisinin-748-yili.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/05/turkcenin-resmi-dil-ilan-edilisinin-748-yili.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/05/turkcenin-resmi-dil-ilan-edilisinin-748-yili_t.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/05/turkcenin-resmi-dil-ilan-edilisinin-748-yili.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/turkcenin-resmi-dil-ilan-edilisinin-748-yili/58840/</link>
			<pubDate>Tue, 13 May 2025 15:49:11 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>400 yıl sonra gün yüzüne çıktı: Shakespeare'in gizli sonesi bulundu</title>
			<description><![CDATA[Oxford Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Fakültesi’nden Dr. Leah Veronese, Shakespeare’in 116. sonesinin nadir bir el yazması kopyasını keşfetti. El yazması, 17. yüzyıla ait bir şiir derlemesi içinde, Ashmolean Müzesi’nin kurucusu ve kral yanlısı bir isim olan Elias Ashmole’un kişisel arşivinde bulundu.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Bu keşif, şimdiye kadar tespit edilen yalnızca ikinci el yazması kopya olmasıyla dikkat çekiyor.
Şiir, Shakespeare'in en bilinen eserlerinden biri olsa da, kendi döneminde pek fazla ilgi görmediği düşünülüyor.

Şiir siyasal amaçla yeniden düzenlenmiş
Keşfedilen bu versiyonun en dikkat çekici yönü, eserin İngiliz İç Savaşı döneminde siyasi amaçla yeniden uyarlanmış olması.
Sone, o dönemde yasaklanan Noel ilahileri ve siyasi hicivlerle birlikte yer alıyor. Aynı zamanda müziğe de uyarlanmış.
Bestesi Henry Lawes tarafından yapılan şarkı formundaki bu uyarlamanın sözleri, New York Halk Kütüphanesi’nde yer alan bir şarkı kitabında mevcut.
El yazmasında yalnızca sözler bulunuyor. Uyarlamada Shakespeare’in orijinal dizeleri değiştirilmiş ve yedi yeni dize eklenmiş. 

Örneğin orijinal açılış:
Let me not to the marriage of true minds
Admit impediments; love is not love
Which alters when it alteration finds

Türkçesi:
Gerçek zihinlerin birleşmesine engel tanımayayım,
Aşk değildir aşk, değiştiğinde değişen.

şu şekilde değiştirilmiş:
Self-blinding error seize all those minds
Who with false appellations call that love
Which alters when it alterations finds

Türkçesi:
Kendi kendini kör eden yanılgı sarsın o zihinleri,
Değiştikçe değişen şeye aşk diyenleri,
Yanlış adlarla o sevdayı adlandıranları.

Aşk şiirinden siyasi bildirime
Dr. Veronese, keşfi sırasında el yazmasını incelerken bu dizelerin Shakespeare’in 116. sonesine benzediğini fark ettiğini ancak el yazmasının katalogda sadece “aşkın sadakati üzerine” olarak tanımlandığını belirtti.
Shakespeare isminin katalogda yer almaması ve eklenen satırların, eserin yüzyıllar boyunca fark edilmemesine neden olduğunu ifade etti.
Uzmanlara göre, esere eklenen dizeler yalnızca şarkı formuna uygunluk için değil, aynı zamanda dönemin siyasi atmosferine göndermeler içeriyor.
Kraliyet yanlısı şairlerin bulunduğu bir koleksiyonda yer alması, bu dizelerin romantik aşktan çok, dini ve siyasi sadakati yücelten bir mesaj taşıdığına işaret ediyor.
Cumhuriyet rejimi döneminde halk önünde şarkı söylemek yasaklandığı için, birçok müzisyen gibi Henry Lawes da özel evlerde gizli performanslarla sanatını sürdürmek zorunda kaldı.



Bu el yazması, yalnızca Shakespeare’in eserlerinin nasıl okunduğuna değil, aynı zamanda nasıl dönemin şartlarına göre uyarlandığına da ışık tutuyor.

“Arşivler hâlâ yeni sırlar barındırıyor”
Oxford Üniversitesi Shakespeare Çalışmaları Profesörü Emma Smith, “Bu heyecan verici keşif, Shakespeare’in erken dönem etkilerine dair yapılan araştırmaların hâlâ yeni bilgiler ortaya çıkarabileceğini gösteriyor,” dedi.
“‘Let me not to the marriage of true minds’ günümüzde düğünlerde en sık alıntılanan Shakespeare sonelerinden biri.
Ancak bu eser, kendi döneminde çok yaygın değildi. Dr. Veronese’nin bulduğu bu yeni versiyon, soneye tamamen farklı bir bağlamda – siyasi bir araç olarak – nasıl anlam yüklendiğini gösteriyor.”]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/04/400-yil-sonra-gun-yuzune-cikti-shakespeare-in-gizli-sonesi-bulundu_1.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/04/400-yil-sonra-gun-yuzune-cikti-shakespeare-in-gizli-sonesi-bulundu_1.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/04/400-yil-sonra-gun-yuzune-cikti-shakespeare-in-gizli-sonesi-bulundu_t_1.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/04/400-yil-sonra-gun-yuzune-cikti-shakespeare-in-gizli-sonesi-bulundu_1.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/400-yil-sonra-gun-yuzune-cikti-shakespeare-in-gizli-sonesi-bulundu/58203/</link>
			<pubDate>Sat, 12 Apr 2025 10:34:27 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Osmanlı’da Dalkavukluk Mesleği ve Tarifesi</title>
			<description><![CDATA[Tanzimat’tan evvelki devirde, bugünkü mecazi anlamı ile dalkavuklar mevcut olmakla beraber, onlardan tamamen ayrı, kelimenin basit lügat anlamına göre isim almış loncası ile kahyası ile ve efradı ile, işleri kibarları ve zenginleri ve onların konaklarındaki, meclislerindeki kimseleri eğlendirmek olan bir ‘dalkavuk esnafı’ var idi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Osmanlı'da zor bir zanaat olarak dalkavukluk bir esnaf sınıfı olarak kabul görüyordu. Bu işi yapan kimseler çok düşük ücretle kelle koltukta gezen kimselerdi. Efendilerinin gözden düşmesi çoğu zaman onların da sonu oluyordu.
Osmanlı dalkavukları asla efendilerini eleştirmez yahut onu küçük düşürecek bir davranış içinde bulunmazlardı; ama efendilerinin hasmı olan kişilere yönelik cesur ve şedit bir muhalefet söz konusuydu.

Kralların soytarıları olur, padişahların ise dalkavukları…
Soytarı, yeri geldiğinde yergisini efendisinin yüzüne söyleyebilen, her türlü iğnelemesi hoşgörü ile karşılanan, sözün kısası taşı gediğine koyandır. Dalkavuk ise, “Evet, efendim, sepet efendim” demeye mahkûm olmuş, efendisini şişirmekten geri durmayan saray adamı. Alın size beş karışlık büyük fark… Sevgili coğrafyamızda, gerçekleri gizleyip, yalanlarla efendilerini oyalayan dalkavukluğun en eski meslek sayıldığı su götürmez bir gerçek…

Efendim, bu zatlara dalkavuk denilmesinin ardında giyinme biçimi yatıyor. Nasıl mı? Osmanlı’da kavuk, her zaman çevresine bir şey sarılarak giyilen baş kapatmadır. Dalkavukların ise, etraflarına serpuş serilmeden kavuğu çıplak takmaları emrolunmuştur! Yani kıyafetlerinde kocaman armaları vardır.
Üstelik, başlangıçta yalnızca efendilerinden hizmetlerinin karşılığında bahşiş alan dalkavuklar, giderek bir iş kolu haline gelmiş, süreçte başlarına bir yönetici seçerek mesleklerini tüzüğe bağlamışlardır.

Osmanlı Devleti de süreçte bu mesleği de ağır işçilik olarak kabul etmiştir. I. Sultan Mahmut döneminde dalkavuklar kendi durumlarını padişaha sunmuşlar, içlerinde oldukları ahvali betimlemişlerdir:
Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan  1. Mahmut devrine ait, ancak kime yazıldığı belli olmayan dilekçeyle dalkavuk esnafının varlığını ispat ediyor:
“Birinci Sultan Mahmut devrine ait olup kime hitap ettiği belli olmayan bu vesika bir dilekçedir; bugünkü dilimize çevirdiğim sureti şudur:
“Devletli, inayetli, merhametli efendim
“Kimsesiz dalkavuk kullarınızın arzuhalidir

"Kimsesiz dalkavuk kulların padişaha arzuhali"


Her sene Ramazanı Şerif geldiğinde İstanbul'da, davetli, davetsiz iftarlara gideriz. Ulemanın, ricalin, devletin vesair büyüklerin mevki sahiplerinin sofralarında çeşitli nefis yemekler, türlü türlü reçeller, süzme aşureler, şerbetler, tavukgöğüsleri, elmas pareler, helvalar, kaymaklı baklavalar, ekmek kadayıfları, hoşaflar yer içeriz, üstüne göbek tütünü ve kahve ile ikram görürüz. Lakin içimizde bazı terbiyesizler bulunup edebe uymayan hareket ve tavırları ile velinimetimiz efendilerimizi gücendirmekte, zararı da hepimize dokunmaktadır.
Dalkavukluk sağlam bir nizama bağlanmazsa cümlemizin açlıktan öleceğimiz aşikârdır. Kadim nizam ve kanuna göre yeniden bir nizama bağlanmamızı, içimizden uygunsuzlarını tard edilmesini, tavır ve hareketleri hepimizin makbulü olan Şakir Ağa'nın cümlemize kâhya tayin olunmasını ve memuriyetini bildiren bir kıt'a ruhsatname ihsan buyurulmasını niyaz ederiz. Emir ve ferman devleti inayetli efendim sultanım hazretlerinindir.

İmza: Dalkavuk Kulları



Padişahın sevgili ve kimsesiz kulları dalkavuklar arzuhallerinin hemen altına düştükleri notta mesleklerine yaraşır ayrıntılar yazmayı da ihmal etmezler:


Dalkavuklar kibar ve rical huzurlarına girdiklerinde etek öperler. Oturacakları yer, trahzan yanındaki küçük minderlerdir. Vazifeleri, hane sahibi olan zatın mizaç ve tabiatına uygun şekilde konuşmak, zikri müstekreh tabirlerden ve küfürlerden gayetle sakınmaktır. Hane sahibi ne söylerse fevkalade yardakçılıkla tasdik edecekler ve asla aykırısında söz söylemeyeceklerdir. Verilen paranın çokluğu ile meslektaşları arasında övünülmeyecektir.



Dalkavuklar bile sırası gelince işlerinin bir düzen içinde sürüp gitmesini bekliyor, kendi geleceklerini garanti altına almak için saygıda kusur etmiyorlar da, yaptıkları komedi sanatına uymuyor bir türlü. Belki de padişahların komedi sanatına çekinceli tavrının arkasında eleştiriye tahammülsüzlükle birlikte sürekli pohpohlanmak arzusu yatıyor!

Oysa bu topraklarda doğan binlerce yıllık komedi geleneğinde, hele hele Antik Yunan Komedyalarında ‘uyarı’ seyirciyi güldürerek yapılır. Taşlama olgusunun deyim yerindeyse taş gibi oturduğu Aristophanes’te yönetimdeki yolsuzluklar, yargıdaki adaletsizlikler, insanoğlunun içinde gizlemek için çaba gösterdiği ‘hayvanlık’, savaş ve öldürme tutkusu, sanat ve felsefe dünyasında anlaşılamayan ‘ağız kalabalığı’ yerilir, bunun karşısında insancıl değerler, anlayış, hoşgörü, barışa olan bağlılık yüceltilmeye çalışılır.

Öte yandan bizim gibi ülkelerde zaman zaman baskı dönemi kamçılar hem komedi sanatını hem de mizahı. Siyasal tarihimizdeki satir, yergi, eleştiri kültürünün kilometre taşları olan Namık Kemal, Can Yücel, Aziz Nesin ve hatta Geleneksel Türk Tiyatrosu’nda ortaoyununda, Hacivat - Karagöz’de, Meddahta siyasal ya da hangi anlamda olursa olsun bir iktidarın yergisi kültürel bir değer ve gerçek olarak kabul edilmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu dağılma ve gücünü kaybetme süreciyle birlikte, yönetim sisteminde de zaaflar yaşamaya başladı. Kuşkusuz bu zaaf, dalkavuklar için bulunmaz bir fırsattı.
Böylece mevcut dalkavukların (yönetimin türlü türlü kademelerinde görev yapan ancak mesleki olarak adlandırılmayan, kendini gizlemiş, tavır ve davranışlarıyla dalkavuk olarak hareket edenlerin yanı sıra ısmarlama dalkavukların, bazı şair vb kişilerin) ve dalkavukluğu meslek olarak yapanların yönetenlerin üzerindeki etkileri de o oranda artmış oluyordu.

Dalkavukluğun bir meslek olarak yapılmasından bahisle ünlü tarihçi Reşat Ekrem Koçu eserinden dalkavukluğu şöyle tanımlamıştır:
“Dilimizde bugün mecazi manada bir tiynet, ruh haletini belirten isim olarak kullanıyoruz; kendi çıkarı, menfaati için bir zengine, veya devlet kapusunda yüksek mevki sahibine yardakçılıkta bulunan adam, uşaktan aşağı ve hatta şerefsiz, haysiyetsiz köleden zelil bir tiptir; bütün insani meziyet ve faziletlerden soyunmuş dalkavuk, bugünkü anlamda hacı yatmaz gibidir; para kaynağı yahut timsalin önünde eğilir, el, etek, ayak öper, ama her zaman menfaatini sağlar, maddi sıkıntı çekmemek anlamında ayakta durur; ayağını öptüğü kimse imkan ve kudretini kaybedince de hemen yeni efendilerinin huzurunda zilletle eğilir ve asla tereddüt etmeyerek düşen efendisinin aleyhinde bulunur.
“Dalkavuğu tokatlayıp kovabilmek çok zordur. Ülkeler fethetmiş serdarlar, cihangirler, tahtlar, saltanatlar devirmiş inkilabcılar bile nabızlarına göre şerbet vermesini bilen dalkavukluğu da beslemiştir.” (1)

Dalkavukluk esnafı
Tanzimat’tan önceki dönemlerde mevcut dalkavukların yanı sıra bu işi meslek olarak yapan bir dalkavuk esnafının varlığını da işaret etmiştir.
“Toplum hayatımızda Tanzimat’tan evvelki devirde, bugünkü mecazi anlamı ile dalkavuklar mevcut olmakla beraber, onlardan tamamen ayrı, kelimenin basit lügat anlamına göre isim almış loncası ile kahyası ile ve efradı ile, işleri kibarları ve zenginleri ve onların konaklarındaki, meclislerindeki kimseleri eğlendirmek olan bir ‘dalkavuk esnafı’ var idi.
“Tanzimat’tan önce başa ya külah, ya kavuk giyilirdi. Külahı, külahın çeşidini ayak takımı ile esnaf ve asker ocaklarında efrad giyerdi. Külahın üzerine, işlerinin, mesleklerinin alameti farikası olarak beyaz dülbent, yahut renkli çember sararlardı; bazı gençlerle bilhassa asker dalkülah olurdu, yani külahlarını, üzerine herhangi bir şey sarmadan giyerlerdi.
“Kavuk ise tüccarın, memurun, kibarın, ricalin ulemanın serpuşu idi ve kavuk istisnasız üzerine mutlaka bir şey sarılan serpuş idi.

“İşleri, meslekleri başkalarını eğlendirmek olan dalkavuk esnafına zelil adamlar kabul edilmişti ve onlara serpuş olarak ayak takımının ve eşrafın ve askerin serpuşu olan külah giydirme imkanı bulunamamıştı; zira, külahlarına ne sararlarsa sarsınlar, yahut dalkülah da olsalar muhakkak esnaf veya askerle karıştırılacaklardı. Kavuk ise daima üzerine bir şey sarılarak giyilen serpuş olduğu için o zelil adamlara serpuş olarak kavuk seçildi ve toplum içinde derhal seçilmemeleri için de ‘dalkavuk’ olmaları, yani kavuklarına hiçbir şey sarmamaları emrolundu, bu suretle kendileri de alameti farikaları olan serpuşlarına nispetle ‘Dalkavuk’ adını aldılar.

“Dalkavuk esnafı, zamanımızın mecazi anlamla isim almış dalkavukları yanında yedi zemzemle yıkanmış biçarelerdi; tekrar ediyoruz, başkalarını türlü yollardan eğlendirmeyi alenen iş, meslek edinmişlerdi. Nizamnameleri vardı ve iş hizmet karşılığı alacakları ücretin narhları vardı. Hürriyetlerin alabildiğine kısıldığı mutlakiyet-i mutlaka devrinde, yazın yalısına ve kışın konağına kapanmak zorunda olan devletliler için dalkavuk kullanmak bir ihtiyaçtı.”



Çeşitli eğlence hizmetlerine göre belirlenmiş dalkavukluk tarifesi şöyle:


	Dalkavuğun burnuna fiske vurma: (fiske başına) 20 para
	Başına kabak vurma: 30 para
	Yüzünü tokatlama: (tokat başına) 30 para
	Oturduğu setten ve minderden aşağı yuvarlama: 30 para
	Merdivenden aşağı yuvarlama: 180 para
	Bir yeri incinir, kırılırsa tedavi ve cerrah parasını latife eden verir.
	Çıplak başına tokat atma: (tokat başına) 45 para
	Elinde beş on kıl kalmak ve dişlerini leylek gibi çatırdatmak şartiyle sakal zelzelesi: 60 para
	Sakal boyanmasına: 60 Para
	Sakalın yarısı veya cümlesi arpa boyunca kırkılırsa, latifeyi yapan dalkavuğun üç aylık nafakasını verir. Bu nafaka ayda 30 kuruştan 90 kuruştur.
	Dalkavuğun kafasına iri bir yumruk indirme: (yumruk başına) 40 para
	Ellerine ve ayaklarına domuz topu bağlama: 40 para
	Domuz topu: Elleri bağlı olan bir kimsenin, bağlı olan ayaklarının, kollar arasından geçirilerek tostoparlak şekle getirilmiş durumu.
	Yüzüne mürekkep ve kömür ile kara sürme: 37 para
	Kuyruğu dışarıda kalmamak üzere bir fındık sıçanını dalkavuğun ağzının içine kapatma: 400 para
	Sakız dolabına (bostan dolabı) bağlanarak su içinde bir mikdar durdurulmak şartiyle bostan kuyusunda bir devrine: 600 para
	Bu latifede birden fazla her devir için ayrıca 100 para verilir. Dalkavuk boğulur ölürse cenaze masrafları latifeyi yapana aittir.
	Bir tarafının üzengisi olmayarak haşarıca bir hayvana bindirilip temaşasından hoşlanılırsa: 300 para
	Bir salkım üzümün sapı ile beraber yedirilmesi: 40 para


Dalkavuk fıkraları
Tarihçi yazar Koçu, dalkavukların genellikle takma isimler kullandıklarını belirttikten sonra bir iki hoş dalkavuk fıkrasıyla devam eder:

Dalkavukları bazen kendi isimleri ile anılmışlar, fakat ekseriya Şapur Çelebi, Hande Çelebi, Letaif Çelebi, Kahkaha Molla, Süğlün Bey, Ebülef Efendi, Burnaz Ağa, Çıplak Kadı, Kız Pehlivan, Kabrankulak Ağa, Hacı Fışfış, Hacı Samandıra gibi takma isimler takmışlardır.
Müverrih Peçrevili İbrahim Efendi, dalkavuklara ve şaklabanlara aşırı düşkün olan üçüncü Sultan Murat’ın hal tercemesinde şirin bir fıkra nakleder; müverrinin kalemiyle naklediyoruz:

Maskaranın biri şetaret ve maharetini gösterip de ihsanını alacağı sırada:

– Yok hünkarım, bugün altın istemem, yüz değnek isterim!… der.

Padişah sebebini sorunca:

– Hele önce ellisini vurdurun da sebebini o zaman sorun! der Padişah emreder, maskarayı falakaya yıkarlar, değnekler elli olunca herif:

– Durun!… bir ortağım vardır, ellisini de ona vurun! der.

Ortağının kim olduğunu sorarlar:

– Beni her gün davete gelen bostancıdır. (Bostancı: Osmanlı tarihinde sarayın korunmasına ve şehrin güvenliğine bakmakla görevli olan erlerden biri)

Padişahımızın ihsanını alıp gider iken ‘seni ben çağırdım, yarısı benimdir’ diye paranın yarısını elimden zorla alır, bugün de değneğin yarısı onun hakkıdır… der.

Padişah gülmekten katılır, maskaraya mütad ihsanının iki mislini verir, bostancıyı da elli değnek için falakaya yıkarlar.

Geçen asırda yaşamış mirasyedilerden Veliefendizade Mehmet Efendi de meclislerindeki dalkavukları ile meşhurdur; hoş fıkralardır:

Bir yaz günü dalkavuk esnafından sekiz on kadar kör toplatıp yalısına getirmiş, onların birbirini görmeden lag cengi etmelerine hayli güldükten sonra, uşaklar: Namaza buyurun !.. diyerek körlerin koltuklarına girmişler ve bağçeye çıkarıp rıhtımın ta kenarına serilmiş seccadelere götürmüşler, uşaklardan biri de kayığa binmiş, sözde imam olmuş, “Allahüekber” deyince biçare kör dalkavuklar secdeye varırlarken denize yuvarlanmışlar.

Veliefendizade bir yaz günü, kış oyunu, ortalığın çakıl çakıl tuttuğu bir kış günü de yaz oyunu oynatmıştı.

Yaz günü kendisi sırtında ince patiska entari, yalın ayak, küfür küfür oturmuş buzlu şerbet içerken sırtlarına hırkalar, kürkler, ayaklarına kalın yün çoraplar giydirilmiş dalkavuklara sahlep ikram edilmiş.

Kış oyununda aksi, efendi tandır başına oturur, sırtında kürkü sahlep içer, bütün pencereler açılır, dalkavuklar yazlık entariler ve çıplak ayakla titreşir iken dondurma ikram edilirmiş.
 
*Osmanlı'da zor bir zanaat olarak dalkavukluk bir esnaf sınıfı olarak kabul görüyordu.

*Bu işi yapan kimseler çok düşük ücretle kelle koltukta gezen kimselerdi.

*Efendilerinin gözden düşmesi çoğu zaman onların da sonu oluyordu. 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/02/osmanli-da-dalkavukluk-meslegi-ve-tarifesi.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/02/osmanli-da-dalkavukluk-meslegi-ve-tarifesi.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/02/osmanli-da-dalkavukluk-meslegi-ve-tarifesi_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2025/02/osmanli-da-dalkavukluk-meslegi-ve-tarifesi.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/osmanli-da-dalkavukluk-meslegi-ve-tarifesi/57330/</link>
			<pubDate>Sat, 15 Feb 2025 12:10:37 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Mehmed Şakir Paşa (1855-1914)</title>
			<description><![CDATA[1855 yılında doğan Mehmet Şakir Paşa, Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde önemli görevlerde bulunmuş bir diplomat ve tarihçidir. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[ Küçük yaşlarda ailesini kaybeden Şakir Paşa, kardeşi Ahmed Cevad ile birlikte askeri eğitim aldı ve sonrasında Osmanlı'da üst düzey diplomatik görevlerde yer aldı. 1890 yılında Girit Valisi olarak atandı, ancak 1895 yılında ağabeyi Sadrazam Ahmed Cevad Paşa’nın görevden alınmasını protesto ederek devlet görevinden istifa etti. Şakir Paşa'nın kariyerindeki bu çıkış, hem ailesinin hem de kişisel mirasının şekillenmesinde etkili oldu.

Şakir Paşa Ailesinin Edebiyat ve Sanatla İlgisi
Mehmet Şakir Paşa, sadece bir diplomat değil, aynı zamanda edebiyat ve sanat dünyasında önemli isimlerin yetişmesine öncülük eden bir aile reisi olarak tanınır. Oğlu Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı), Türk edebiyatında deniz temalı eserleriyle tanınan bir yazardır. Kızı Fahrelnisa Zeid, modern Türk resminin önde gelen isimlerinden biridir. Ayrıca, Aliye Berger, Türk gravür sanatının öncülerindendir ve Füreya Koral, Türk seramik sanatının öncüsü olarak tanınır. Nejat Devrim ve Şirin Devrim ise ailenin soyundan gelen ve modern resim ve tiyatro dünyasında adından söz ettiren isimlerdir.



Mehmet Şakir Paşa'nın Ölümü
1914 yılında, Şakir Paşa’nın hayatı trajik bir şekilde son buldu. Aile içinde yaşanan bir tartışma sırasında, oğlu Cevat Şakir'in tabancasından çıkan bir kurşunla hayatını kaybetti. Olay, kayıtlara kaza olarak geçti ve Cevat Şakir, cinayet suçlamasıyla yargılandı. 14 yıl hapis cezasına çarptırıldı, ancak yedi yıl sonra serbest bırakıldı. Bu trajik olay, Cevat Şakir'in hayatında derin izler bıraktı ve yazarlık kariyerine yön verdi.

Cevat Şakir Paşa'yı Neden Öldürdü?
Cevat Şakir’in babasını öldürme olayı, aile içindeki bir tartışma sırasında meydana gelen istem dışı bir silah ateşlemesiydi. Bu kaza, Cevat Şakir'in hayatında dönüm noktası oldu. Halikarnas Balıkçısı olarak tanınan yazar, yaşadığı bu trajik olaydan sonra hapis cezasına çarptırıldı ancak zamanla edebiyat dünyasına adım atarak yeni bir yaşam kurdu.


]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/12/mehmed-sakir-pasa-1855-1914.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/12/mehmed-sakir-pasa-1855-1914.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/12/mehmed-sakir-pasa-1855-1914_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/12/mehmed-sakir-pasa-1855-1914.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/mehmed-sakir-pasa-1855-1914/56046/</link>
			<pubDate>Mon, 16 Dec 2024 15:09:39 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Namık Kemal'in vefatının 136. yılı. (1840 - 1888)</title>
			<description><![CDATA[Namık Kemal Türk şairleri arasında en önemli şairler arasında yer alır. Namık Kemal gerek eserleri gerek şiirleri ile günümüzde dahi okutulan ve öğretilen bir şairdir. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA["Ecdâdımızın heybeti ma'rûf-u cihândır, Fıtrat değişir sanma bu kan yine o kandır..." Türk edebiyatının "Vatan Şairi" olan şair ve yazar Namık Kemal'in vefatının 136. yılı.
 1840 yılında doğan Namık Kemal, Türk milliyetçiliğine ilham kaynağı olmuş bir yazardır. Namık Kemal yazar, gazeteci, devlet adamı ve şairdir. Namık Kemal aynı zamanda Genç Osmanlı hareketine mensup olan bir yazardır. Namık Kemal şiirlerinde yurt severliği ön plana çıkaran Tanzimat devrinin en önemli şairlerinden ve aydınlarından olarak kabul edilir. Yurtseverlik ve özgürlük kavramlarını Türk edebiyatına ilk kez sokan şairdir. Yazmış olduğu eserleri Mustafa Kemal Atatürk'ü etkilemeyi başarmış olan şairdir. Yazmış olduğu Vatan Yahut Silistre eseri Türk edebiyatında ilk tiyatro eserler arasında yer alır.
 21 Aralık 1840 yılında Tekirdağ'da dünyaya gelmiştir. Babası Mustafa Asım Bey annesi ise Fatma Zehra hanımdır. Fatma Zehra Hanım Arnavut asıllıdır. Namık Kemal Tekirdağ bölgesinin yakınlarında bolca şeyh ve dergahlar yer alıyordu. Kendisine bir Tokatlı hafız tarafından Mehmet Kemal ismi verilmiştir. Çocukluğunun büyük bölümü dedesinin yanında geçmiştir. Dedesi ise Tekirdağ'da vali yardımcısı idi. Dedesinin Afyon'a tayini çıkması üzere ailecek Afyon'a taşındılar. Henüz 8 yaşında iken annesi Fatma Zehra Hanım rahatsızlanarak vefat etti. Bu noktadan sonra yaşamının büyük bir bölümünü dedesinin yanında sürdürdü.

 Namık Kemal dedesinin sık sık tayini çıkması üzerine düzenli bir eğitim hayatı olmadı. Dedesi bu durumun farkında olduğundan dolayı kendisine özel dersler aldırdı. Bu şekilde kendi kendini eğitmeye başladı. Dil öğrenmeye meraklı biri idi. Arapça ve Farsça öğrenmeye karar verir ve bu iki dili de öğrenir. Dedesinin Afyon'da ki görevi sona ermesinden sonra İstanbul'a gelirler. Eğitimine ise bir müddet İstanbul'da devam etmiştir.

 Namık Kemal'in dedesi Abdülatif Paşa İstanbul'dan Kars'a tayini çıktı. 1.5 yıl kadar da Kars'ta yaşayan Namık Kemal burada ki Karslı ünlü bir şair ile tanıştı. Seyit Mehmet Hamid Efendi Namık Kemal'e divan edebiyatını öğretti. Aynı zamanda Kars yaşamı boyunca avcılık, cirit gibi sporlara da merak saldı. 1855 yılında dedesi Sofya valiliğine atandı. Ardından bir müddette Sofya'da yaşamaya başladı. Kars'ta kaldığı müddet boyunca öğrenmiş olduğu divan edebiyatı, şiirlerde aruz ve hece ölçülerini Sofya'da pekiştirmeye devam etti. Burada deneme şiirleri yazdı. Pek çok kez sürgüne gönderilen Namık Kemal en son Sakız adasında rahatsızlanarak vefat etti. Namık Kemal vefat ettiğinde henüz 48 yaşında idi. Öldükten sonra eserleri pek çok dile de çevrilmiştir. Bu yüzden Türk Edebiyat tarihinde önemli bir yazardır.

"Allah, büyüktür! Vatan, kutsaldır..."
Namık adını şair Eşref Paşa'dan alan, asıl adı Mehmet Kemal olan usta edebiyatçı, 1 Aralık 1840'ta 2. Abdülhamid'in müneccimbaşısı Yenişehirli Mustafa Asım Bey ile Fatma Zehra Hanım'ın çocukları olarak Tekirdağ'da doğdu.

“Namık” ismini şiirle birlikte kullanmaya başladı.
Namık Kemal, 1848'de annesi Fatma Zehra Hanım'ı kaybedince çocukluğunu Tekirdağ Valisi dedesi Abdüllatif Paşa'nın yanında, Rumeli ve Anadolu'da geçirdi.
Afyon müftüsü Buharalı Hacı Velid Efendi'den gördüğü eğitimin yanı sıra özel derslerle de Arapça ve Farsça dillerini öğrenen Namık Kemal, Afyon Mevlevi Tekkesi neyzenbaşı Coşkun Dede'den tarikat usullerini öğrendi.

Tasavvuf ve Vahdet-i Vücut felsefesine ilgi duymaya başladı
Mart 1853'te Kars kaymakamlığına tayin edilen dedesiyle bu şehre taşınan Kemal, 1,5 yılda Karslı şair ve müderris Vaizzade Seyid Mehmet Hamid Efendi'den tasavvuf ilmini, divan edebiyatını öğrendi ve hocasının da teşvik etmesiyle ilk şiir denemelerini kaleme aldı.

Bu yıllarda tasavvuf ve Vahdet-i Vücut felsefesine ilgi duymaya başladı.
Muhiddin Arabî ve Mevlâna’yı okudu. Aşıklık geleneğinin güçlü olduğu Kars’ta halk şiiri geleneğini tanıdı. Serhat boyundaki bu şehirde halk âşıklarının vatan konusundaki hassasiyetlerinden etkilendi. Klasik şairleri okudu. Aruz veznini öğrendi.

Kara Veli Ağa adındaki kır serdarından avcılık, atıcılık, cirit oyunu dersleri alan şair, babasının 1855'te Filibe kentine mal müdürü ve dedesinin Sofya Kaymakamlığına atanması ile Sofya'ya gitti ve Niş kadısı Mustafa Ragıp Efendi'nin kızı Nesibe Hanım'la evlendi.

Çiftin Feride, Ulviye ve Ali Ekrem adında üç çocuğu olurken, Sofya'da evlerine ziyarete gelen dedesinin arkadaşı şair Binbaşı Eşref Bey, şiirlerini okuduktan sonra bir mahlas düzenleyerek asıl adı "Mehmet Kemal" olan usta edebiyatçıya "Namık" ismini verdi.

Sofya'da Fransızca öğrenen ve 1857'de İstanbul'a dönen Namık Kemal, ilk görev yeri Bab-ı Ali Tercüme Odası'nda katip olarak çalıştığı dönemde önemli düşünür ve sanatçılarla tanışma imkanı bularak fikir dünyasını oluşturmaya başladı.

Tasvir-i Efkar'da fıkra ve tercüme yazıları yazdı
Edebiyatta Batılılaşmanın ilk adımlarını atan İbrahim Şinasi ile tanıştı ve Şinasi'nin çıkardığı Tasvir-i Efkar gazetesinde fıkra ve tercüme yazıları yazdı.
Kemal, 1865'te Şinasi'nin Fransa'ya gitmesiyle kendisine bıraktığı gazeteyi tek başına çıkarmaya başladı.
Burada kaleme aldığı yazılarında siyasi ve sosyal hayat, dil, eğitim, sanat ve edebiyat konularında düşüncelerini son derce etkili bir şekilde anlattı.
Bu yıllarda modern Türk edebiyatın beyannamesi kabul edilen “Lisân-i Osmânînin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülâhazâtı Şamildir” isimli makalesini yazdı ve Türk edebiyatının içinde bulunduğu durumu ayrıntılı bir şekilde anlattı.

"Muhbir" ve "Hürriyet" gazetelerini çıkarttı
Namık Kemal, İstanbul'dan uzaklaştırılmak için Erzurum'a vali yardımcısı olarak atandı, fakat bu göreve gitmeyi erteleyerek Mustafa Fazıl Paşa'nın çağrısı üzerine Ziya Paşa ile birlikte Paris'e gitti.
Fransız hükümetinin Genç Osmanlılara ülkeyi terk etmelerini söylemesi üzerine Londra'ya geçen Namık Kemal ve arkadaşları, 1868'te Mustafa Fazıl Paşa'nın maddi desteğiyle Ali Suavi ile "Muhbir" ve "Hürriyet" gazetelerini çıkardı.
Namık Kemal, çeşitli anlaşmazlıklar sonucu, Avrupa'da desteksiz kalınca, 1870'te Zaptiye Nazırı (Güvenlik Bakanı) Hüsnü Paşa'nın çağrısı üzerine İstanbul'a döndü.
Sadrazam Ali Paşa'nın ölümünden sonra Ebüzziya Tevfik Bey'le birlikte 1872'de İbret gazetesini çıkaran Namık Kemal'in, muhalif yazılar yazdığı için gazetesi kapatıldı ve mutasarrıf olarak Gelibolu'ya atandı.
Namık Kemal, kaymakamlık görevinden azledilince 1873'te İstanbul'a döndü ve sonra tiyatroyla ilgilenmeye başladı.



Kanun-ı Esasi'yi hazırlayan kurulda görev yaptı
Gedikpaşa Tiyatrosu'nda 1 Nisan 1873'de "Vatan Yahut Silistre" oyununu sahneleyen Kemal, oyunu izleyenlerin galeyana gelip olay çıkarması üzerine birçok arkadaşıyla birlikte tutuklandı ve Magosa'ya sürgün edildi.
Sanatı toplumun Batılılaşması için bir araç olarak kullanan şair, eserlerini halkın anlayabileceği sade bir dille yazmayı amaçlarken, Fransız edebiyatını örnek aldı ve romantizmin etkisinde kaldı.
Kemal, Birinci Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'a dönerek danıştay üyeliği yaptı ve Kanun-ı Esasi'yi hazırlayan kurulda görev yaptı.
Sırasıyla, 1879'da Midilli, 1884'te Rodos ve 1887'de Sakız Adası kaymakamlığı yapan şair, yakalandığı zatürre hastalığından kurtulamadı.

1888'de vefat etti
Namık Kemal, 2 Aralık 1888'deki vefatının ardından Sakız Adası'ndaki bir caminin haziresine defnedildi. Daha sonra cenaze, vasiyetine uyularak Ebüzziya Tevfik'in padişaha müracaatı üzerine Gelibolu'ya nakledildi.
Usta edebiyatçı, "Vatan yahut Silistre", "Gülnihal", "Akif Bey", "Zavallı Çocuk", "Kara Bela", "Celaleddin Harzemşah", "İntibah", "Cezmi", "Barika-i Zafer", "Kanije", "Osmanlı Tarihi Medhali", "Bahar-ı Daniş", "Terceme-i Hal-i Nevruz Bey", "Mukaddeme-i Celal", "Vaveyla", "Murabba", "Vatan Mersiyesi", "Osmanlı Tarihi" ve "Büyük İslam Tarihi"nin arasında olduğu pek çok eser kaleme aldı.

"Vatan, hürriyet, millet”
Namık Kemal, tek başına ne bir şair ne bir romancı ne bir tiyatro yazarı ne de bir gazetecidir. Şiirlerini çeşitli dergilerde yayınlayan Namık Kemal, sağlığında bunları bir kitapta toplamadı. 
İçerik olarak Türk şiirine yeni konular, yeni fikirler taşıyan Namık Kemal, “Vatan, hürriyet, millet” başta olmak üzere, “hak, hukuk, adalet, eşitlik, kardeşlik” gibi yeni temaları Türk şiirine kazandırdı. Hatta vatan ve hürriyet şairi olarak anılmaya başladı.
Klasik edebiyatın zevk ve terbiyesiyle yetişen Namık Kemal’in ilk dönemde kaleme aldığı şiirlerini Fuzûlî, Nedim, Şeyh Galip, Nâilî gibi şairlerden gelen tesirle ve Encümen-i Şuarâ toplantılarında tanıdığı Leskofçalı Gâlip, Hersekli Ârif Hikmet ve Osman Şems’den aldığı zevkle yazdı.
Sanatının ikinci devresinde ise Türk edebiyatında İbrahim Şinasi, Batı edebiyatında ise başta Victor Hugo olmak üzere, “edebiyât-ı sahîha”nın Avrupa’daki temsilcileri kabul edilen Corneille, Moliere ve Musset gibi yazarların tesirinde kaldı.
Vatan, millet, hürriyet gibi kavramları bir heyecan konusu haline getirip en tesirli şekilde topluma mal eden Namık Kemal’in Hem Ahmet Mithat Efendi, Ebuzziya Tevfik gibi çağdaşları üzerinde hem de kendinden sonraki Abdülhak Hâmit, Recaizade Mahmut Ekrem, Tevfik Fikret, Sami Paşazade Sezai, Mehmet Akif Ersoy ve Mehmet Emin Yurdakul gibi şairler başta olmak üzere Türk şiirinde çok geniş bir tesir sahası oluşturdu.

Toplum için sanat
Tanzimat döneminin en önemli düşünce, sanat ve siyaset adamlarından biri olan Namık Kemal, eserlerinde "toplum için sanat" anlayışını benimsedi.
Eserlerini halkın anlayabileceği sade bir dille kaleme alan usta edebiyatçı, Divan edebiyatının süslü-sanatlı dili yerine, belli bir düşünceyi iletmeyi amaçlayan yeni bir dil kullandı.


 
 Namık Kemal'in Eserleri (Kitapları)

 - İntibah

 - Cezmi

 - Vatan Yahut Silistre

 - Gülnihal

 - Zavallı Çocuk

 - Akif Bey

 - Kara Bela

 - Tahrib-i Harabat

 - Osmanlı Tarihi

 - Yavuz Sultan Selim

 - Selahaddin

 - Celaleddin Harzemah

 - Evrak-i Perisan

 - Akif Bey: Beş Fasillik Oyun

 Namık Kemal'in Sözleri
 " İnsan, vatanının ayaklar altında çiğnendiğini görürse, yaşayamaz! İnsan, velinimetinin ayaklar altında çiğnendiğini görürse, yaşayamaz! Velinimetini ayaklar altında görüp de yaşayan, köpekten alçaktır!” "

 Namık Kemal'in Şiirleri

 - Murabba

 - Beyitler

 - Yoktur

 - Hürriyet Kasidesi

 - Vaveyla

 - Hırraname

 - Vatan Şarkısı


]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/12/namik-kemal-in-vefatinin-136-yili-1840-1888.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/12/namik-kemal-in-vefatinin-136-yili-1840-1888.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/12/namik-kemal-in-vefatinin-136-yili-1840-1888_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/12/namik-kemal-in-vefatinin-136-yili-1840-1888.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/namik-kemal-in-vefatinin-136-yili-1840-1888/55755/</link>
			<pubDate>Mon, 02 Dec 2024 09:44:32 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Dünya ve Türk halterinin unutulmaz ismi: "Cep Herkülü" Naim Süleymanoğlu (1967 - 2017)</title>
			<description><![CDATA["Cep Herkülü" lakaplı Naim Süleymanoğlu'nun hayata veda etmesinin ardından 7 yıl geçti. Milli sporcu, halter tarihine adını altın harflerle yazdırdı. Üst üste 3 kez olimpiyat, 7'şer kez dünya ve Avrupa şampiyonu oldu, 46 dünya rekoruna imza attı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Olimpiyat, dünya ve Avrupa şampiyonu milli halterci Naim Süleymanoğlu, vefatının üçüncü yıl dönümünde anılıyor. 

Halterde üst üste 3 kez olimpiyat altın madalyası kazanan efsane milli halterci Naim Süleymanoğlu, 23 Ocak 1967'de Bulgaristan'ın Kırcaali kentinin Ahatlı köyünde dünyaya geldi.
Spora başlamasıyla ilgili bir ifadesinde Naim Süleymanoğlu, "Spor yapmayı seviyordum, yüzmeye giderdim. Atletizm ve güreş yaptım, 9 yaşındayken halter antrenörü Hilmi (Pekünlü) hoca beni keşfetti, böylece haltere başladım. Mestanlı kasabasında 1,5 yıl kadar Hilmi hocanın yanında antrenmanlara devam ettim." demişti.



Bulgaristan'da 14 yaşında gençler ve yıldızlar şampiyonu olan Naim Süleymanoğlu, sonrasında ilk kez halter milli takımına seçilirken, 1982'de Brezilya'da düzenlenen Gençler Dünya Şampiyonası'nda ilk dünya şampiyonluğunu elde etti ve "En genç dünya rekortmeni" unvanını aldı.
1983 Büyükler Dünya Halter Şampiyonası'nda birinci olan Naim Süleymanoğlu, 1983-1986 yılları arasında gençlerde 13, büyüklerde 50 rekor kırdı, 1984, 1985 ve 1986 yıllarında dünyada yılın haltercisi seçildi. Amerika Birleşik Devletleri'nde 1983'te düzenlenen 'Rekortmenlerin Turnuvası'nda dünya rekoru kıran Naim Süleymanoğlu'na burada "Cep Herkülü" lakabı takıldı. 



Türkiye'ye gelişi 
1980'li yıllarda Bulgaristan'da yaşayan Türklerin asimilasyona maruz kaldıkları, isimlerinin zorla değiştirildiği, Naim Süleymanoğlu'nun isminin de Naum Shalamanov şeklinde değiştirildiği kayıtlara geçerken, 'Cep Herkülü' Türkiye'ye gelişini şöyle anlatıyordu:
"Bizlere yapılanlara karşı çıkma imkanımız yoktu. Türklere karşı yapılan zulümleri kabullenmem mümkün değildi. Türkleri yok sayanlar için ter dökmek istemiyordum. Kararımı vermiştim, Türkiye'ye iltica edecektim. 1985-1986 Şubat ayı sonuna kadar bütün Türklerin isimleri değiştirildi. Artık adım; Naum Shalamanov'du. 1986'da Avustralya'nın Melbourne kentinde düzenlenen Dünya Halter Şampiyonası'nda birinci oldum. Şampiyonanın sonunda akşam yemeğinde beni Türk konsolosluğuna götürecek kişilerle tanıştım."
1986'da Avustralya'da Türk Büyükelçiliğine sığınarak iltica eden Naim Süleymanoğlu, başarılı bir operasyonla Avustralya'dan uçakla Londra'ya geçti, ardından dönemin başbakanı Turgut Özal'ın gönderdiği özel uçakla Türkiye'ye getirilen Naim Süleymanoğlu, Ankara'da basın toplantısıyla ilk kez Türk halkının karşısına çıktı.
"Cep Herkülü"nün 1988 Seul Olimpiyatları'na Türkiye adına katılabilmesi için Türk hükümetince Bulgaristan'a 1 milyon dolar ödenerek gerekli izin alındı. O tarihten itibaren Naim Süleymanoğlu, şampiyonalarda Türkiye adına mücadele etti. Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın ödemeyle ilgili "Naim bize onu kat kat ödedi. Dünyada Türklerin reklamını yaptı." dediği, böylece engellerin aşıldığı kayıtlara geçti.



1988'de Türkiye'ye güreş dışında ilk altın madalyayı getirdi 
Bulgaristan'da kalan Türklere zulmedildiğini, sünnetin yasaklandığını, sünnet yaptıranlara hapis cezası verildiğini, mezar taşlarındaki isimler nedeniyle mezarların dahi yıkıldığını dünya kamuoyuna anlatan Naim Süleymanoğlu, 1992'de de Uluslararası Halter Basın Komisyonu tarafından dünyanın en iyi sporcusu ilan edildi.
Halterde dünyanın efsane sporcuları arasına adını altın harflerle yazdıran, Naim Süleymanoğlu, 1988 Seul Olimpiyat Oyunları'nda 9 dünya 5 olimpiyat rekoru kırarak şampiyon oldu. Ağırlığının 3 katından 10 kilo fazlasını (190 kilo) kaldırarak 'dünyanın en iyi haltercisi' ödülünü kazandı. Bu tarihte olimpiyatlarda Türkiye'ye güreş dışında ilk altın madalyayı kazandırdı. 



Üst üste 3 olimpiyatta şampiyon oldu
"Cep Herkülü", 1988 Seul, 1992 Barcelona ve 1996 Atlanta Olimpiyatları'nda birinci olarak, üst üste 3. olimpiyat altın madalyasıyla podyuma çıktı, İstiklal Marşı'nı büyük bir gururla dünyaya dinletti. 
Naim Süleymanoğlu, kariyerinde ayrıca 7'şer kez dünya ve Avrupa şampiyonluğuna ulaşırken, 46 dünya rekoruna imza attı.
1996'da haltere ara veren Naim Süleymanoğlu, sonrasında katıldığı 2000 Sydney Olimpiyatları'nda başarılı olamadı ve aktif spor hayatına buruk şekilde veda etti. Efsane sporcu, Sydney'e kadar 24 yıl boyunca halterde bir numara olarak adından söz ettirdi.



Time dergisine kapak olan ilk Türk sporcu 
1988 Seul Olimpiyatları'nda 9 dünya 5 olimpiyat rekoru kıran, ağırlığının 3 katından 10 kilo fazla 190 kilo kaldırarak 'dünyanın en iyi haltercisi' seçilen Naim Süleymanoğlu, 3 Ekim 1988'de "Everybody Wins" başlığıyla Time dergisine kapak oldu.
O yıl Avrupa Halter Şampiyonası'nın ardından dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan tarafından Beyaz Saray'a davet edilen Naim Süleymanoğlu'nun teklif edilen ABD vatandaşlığını da reddettiği kayıtlara geçti.
Naim Süleymanoğlu, 2000 yılında Uluslararası Halter Federasyonunda (IWF) dünyanın en genç as başkanı oldu. 2012 Londra Olimpiyat Oyunları kapsamında adı, Londra metrosundaki bir istasyona verildi. 2018 yılında Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından Çankaya'da bir caddeye de "Naim Süleymanoğlu" adı verildi.



Efsane milli halterci, 18 Kasım 2017'de tedavi gördüğü hastanede karaciğer yetmezliği nedeniyle 50 yaşında hayatını kaybetti. 28 Eylül 2017'de hastaneye kaldırılan Naim Süleymanoğlu ile yakından ilgilenen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 9 Ekim 2017'de hastanede efsane sporcuyu ziyaret etmişti.
19 Kasım 2017'de İstanbul Fatih Camisi'nde kılınan cenaze namazına siyaset, iş ve spor camiasından çok sayıda kişinin yanı sıra aktif spor yaptığı dönemde en büyük rakibi olan Yunan Valerios Leonidis de katılmıştı. Süleymanoğlu, Edirnekapı Mezarlığı'na defnedilmişti.









]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/11/dunya-ve-turk-halterinin-unutulmaz-ismi-cep-herkulu-naim-suleymanoglu-1967-2017_1.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/11/dunya-ve-turk-halterinin-unutulmaz-ismi-cep-herkulu-naim-suleymanoglu-1967-2017_1.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/11/dunya-ve-turk-halterinin-unutulmaz-ismi-cep-herkulu-naim-suleymanoglu-1967-2017_t_1.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/11/dunya-ve-turk-halterinin-unutulmaz-ismi-cep-herkulu-naim-suleymanoglu-1967-2017_1.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/dunya-ve-turk-halterinin-unutulmaz-ismi-cep-herkulu-naim-suleymanoglu-1967-2017/55435/</link>
			<pubDate>Mon, 18 Nov 2024 13:34:41 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>KKTC 41 yaşında</title>
			<description><![CDATA[Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin (KKTC) ilk Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, "Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin bağımsız bir devlet olarak kurulduğunu dünya ve tarih önünde ilan ediyoruz." sözleriyle, 41 yıl önce bugün KKTC'nin kuruluşunu dünyaya haykırdı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[KKTC, Kıbrıs Türk halkının Ada'daki siyasi yaşamını devlet olgusuyla dünyaya ilan ettiği önemli bir dönüm noktası oldu.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), 1983'te bağımsızlığını ilan ettikten sonra sadece Türkiye tarafından tanındı.

2022 yılında Özbekistan'da Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) Devlet Başkanları 9'uncu Zirvesi, Özbekistan'ın tarihi Semerkant şehrinde gerçekleştirildi. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Türk Devletleri Teşkilatı’na gözlemci üye olarak kabul edildi. KKTC ilk kez kendi adıyla bir uluslararası kuruma kabul edilmiş oldu.
1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu
Kuruluşunun 41. yılı olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecine ve bugüne kadar gelinen aşamalarına bakalım.
Kıbrıs'ta 1960'ta Ada'nın iki halkı olan Türkler ve Rumlar arasında ortaklık temeline dayanan uluslararası antlaşmalar uyarınca "Kıbrıs Cumhuriyeti" kuruldu.
Kıbrıslı Türkler, Rum silahlı gruplarca 1963'ten itibaren gerçekleştirilen saldırılar sonucu ülke yönetiminden baskı ve şiddetle uzaklaştırıldı.
Yunanistan'da 1967'de yönetimi ele geçiren askeri darbe yönetimi, Kıbrıs'ta Boğaziçi ve Geçitkale köylerine saldırılar düzenledi.

Kıbrıs Türk Yönetimi
Türkiye'nin anlaşmalardan doğan müdahale hakkını kullanacağı yönündeki ihtarı üzerine Yunanistan, Birleşmiş Milletler (BM) gözetiminde adadan kuvvetlerini çekmek zorunda kaldı.
Bu gelişmeler üzerine Kıbrıs Türkleri, 29 Aralık 1967'de "1960 Anayasası tam anlamıyla işletilinceye kadar" kendi yönetimlerinin kendilerince sağlanması anlamına gelen "Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi"ni kurdu.
Geçici yönetim, bir süre sonra "Kıbrıs Türk Yönetimi"ne dönüştürüldü. Bu yönetim biçimi, "Otonom Türk Yönetimi"nin ilan edildiği 1974'e kadar sürdü.

Ada’daki darbe haberi Ankara’ya ulaşınca Milli Güvenlik Kurulu toplandı
Kıbrıs'ı Yunanistan'a bağlamak için kurulan EOKA-B'nin liderlerinden Nikos Sampson, Yunanistan'da iktidarda bulunan cuntanın desteğiyle gerçekleştirdiği darbeyle 15 Temmuz 1974'te Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios'u devirdi.
Ada'daki darbe haberi Ankara'ya ulaşınca Milli Güvenlik Kurulu toplandı.

Kıbrıs Barış Harekatı
Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, toplantının ardından Türk Silahlı Kuvvetlerine (TSK) Kıbrıs'a müdahale ihtimaline karşı hazırlık yapılması yönünde talimat verdi.
Türkiye, Ada'ya ortak müdahalede bulunulması için garantör devletlerden İngiltere'ye Ada'ya müdahale önerdi ancak İngiltere öneriyi kabul etmedi.
Başbakan Ecevit ve Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan'ın talimatıyla Türkiye, Kıbrıslı Türklerin güvenliğini de dikkate alarak 20 Temmuz 1974'te Kıbrıs Barış Harekatı'nı başlattı.



13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti Kuruldu
Böylece Kıbrıs'ın Yunanistan'a ilhakı önlenerek Kıbrıs Türk halkının varlığı da güvence altına alındı. Harekatın başarıyla sonuçlanmasının ardından 13 Şubat 1975'te Kıbrıs Türk Federe Devleti kuruldu.
Taraflar arasında bir yıl sonra Viyana'da BM gözetiminde Kıbrıs Türk ve Rum tarafları arasında varılan nüfus mübadele anlaşması uyarınca Rumların güneye, Türklerin de kuzeye geçmesi sonucu Ada'da iki kesim meydana geldi.

15 Kasım 1983: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilan edildi
Kıbrıs Türk Federe Meclisinde alınan kararla 15 Kasım 1983 tarihi, Kıbrıs Türk halkının siyasi yaşamının önemli bir dönüm noktası ve mücadelelerini devlet olgusuyla dünyaya ilan ettiği bir gün oldu.
Meclis, aynı gün düzenlediği olağanüstü oturumda KKTC'nin kuruluşunu ve bağımsızlık bildirisini oy birliğiyle onayladı.
KKTC'nin kurulmasıyla Kıbrıs Türk halkının kendi kaderini tayin etme hakkı ilan edilmiş oldu.

"Ne mutlu KKTC’nin Türk çocuklarına”
KKTC'nin kurucu Cumhurbaşkanı ve dönemin Kıbrıs Türk Federe Devleti Başkanı Rauf Denktaş, cumhuriyetin ilan edildiği Meclis birleşiminin tamamlanmasından sonra Federe Meclis önünde toplanan halka ve öğrencilere hitaben yaptığı konuşmada, mücadelenin bitmediğini belirterek "Ne mutlu KKTC'nin Türk çocuklarına." ifadelerini kullandı.

KKTC’nin siyasi yapısı
1983 yılında bağımsızlığını ilan eden KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş oldu.
KKTC Anayasası temsili demokrasiyi öngörüyor. Ülkede çok partili demokrasi uygulanıyor ve devletin başında bulunan Cumhurbaşkanı, 5 yılda bir düzenlenen seçimle göreve geliyor.

 Ekim 2020'de yapılan son cumhurbaşkanlığı seçimini Ersin Tatar kazandı.
Yasama yetkisinin 50 üyeli Cumhuriyet Meclisine ait olduğu ülkede yürütme yetkisi, Cumhurbaşkanı tarafından atanan başbakanın yönetiminde oluşturulan Bakanlar Kurulu’nda bulunuyor. Ülkede, milletvekilliği genel seçimleri de 5 yılda bir yapılıyor.

KKTC yaptırımlara maruz kaldı, Türkiye hariç hiçbir devlet KKTC’yi tanımadı
Kıbrıs’ın Türk ve Rum tarafları olarak ayrılmasından sonra KKTC uluslararası yaptırımlara maruz kaldı. Türkiye hariç hiçbir devlet KKTC'yi tanımadı.
Rumlar ile Türkler arasındaki ihtilafın çözümü için çeşitli girişimler yapıldı. Taraflar 1968'den bu yana defalarca bir araya geldi ancak müzakerelerin hiçbiri sonuç vermedi.

BM müzakere süreci
Ada’daki iki taraf arasındaki ilk görüşmeler 1968'de başladı.
Türk tezinin yerel özerklik şeklinde ortaya konduğu bu görüşmeler, 1971 yılı sonuna kadar sürdü. 1972-1974 döneminde görüşmelere Türkiye ve Yunanistan'dan uzmanların katılmasıyla devam edildi. Bu görüşmeler de 15 Temmuz 1974 Rum/Yunan darbesiyle son buldu.
1974 sonrasında, Kıbrıs Türk tarafı ve Türkiye, Ada’da yaşananlar ve gerçekler temelinde iki toplumlu, iki kesimli federasyon modelini benimsedi.
Bu çerçevede 1975-1997 yılları arasında sürdürülen çeşitli müzakereler bir federasyonun oluşturulmasına yönelik olarak cereyan etti. Ancak Rum tarafı, egemenliğini Kuzey'e de yaymaya çalışan bir politika izledi ve müzakerelerde devlet yapısını bu amaca yönelik olarak şekillendirmeye çalıştı.

Nüfus mübadelesi: Güney’den Kuzey’e 65 bin Türk geçti
2 Ağustos 1975 tarihinde Viyana’da BM gözetiminde Rauf Denktaş ile Glafkos Klerides arasında bir nüfus mübadele anlaşmasına varıldı.
BM Barış Gücü aracılığıyla uygulanan bu anlaşmayla Kuzey’den Güney’e yaklaşık 120 bin Rum, Güney’den Kuzey’e de 65 bin Türk geçti, böylece nüfus bakımından homojen iki kesim meydana geldi. Bu iki kesim, 180 kilometre boyunca uzanan ve genişliği 5 metre ile 7 kilometre arasında değişen bir 'ara bölge' ile birbirinden ayrıldı.

1977: İlk Zirve Anlaşması
12 Şubat 1977 tarihinde yapılan Denktaş-Makarios görüşmesi sonucunda ilk Zirve Anlaşması kabul edili. Dört maddeden oluşan bu anlaşma ile iki toplumlu federal bir cumhuriyet kurulması kararlaştırıldı.
Mayıs 1979'da yine Kıbrıs Türk tarafının çağrısı üzerine yapılan Denktaş-Kiprianu görüşmesinde İkinci Zirve Anlaşması ortaya çıktı. Bu anlaşma, 1977 anlaşmasını teyit etti ve iyi niyet ve karşılıklı güven ortamı yaratılmasının önemini vurgulayan bir madde içerdi.
9 Ağustos 1980'de başlayan görüşmelerde gündeme gelen belge, iki kesimlilik ve güvenlik kavramlarını ilk kez açıkça zikrediyor. Kıbrıs sorununun anayasal yönünün federal, toprak yönünün de iki kesimli çözüme kavuşturulacağına ilişkin formül bu belgeden kaynaklanıyor.
15 Kasım 1983 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kıbrıs Türk halkının kendi kaderini tayin etme hakkına dayanılarak ve siyasi eşitliği vurgulanarak ilan edildi. Bu yola gidilirken federasyon tezi muhafaza edildi ve Rum tarafına barış ve çözüm çağrısında bulunuldu.

Fikirler Dizisi’ne karşı çıkan Rum Kesimi, AB üyeliğine yoğunlaştı
Kıbrıs sorununa çözüm arama çabaları 1990 yılının ilk aylarından itibaren tekrar hareketlilik kazandı ve giderek yoğunlaştı. Bu çabaların sonucunda Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafının da aktif katkılarıyla BM Genel Sekreteri Butros Ghali, "Fikirler Dizisi" adını taşıyan ve gayrı resmi nitelikte olan bir anlaşma çerçevesi taslağı oluşturdu ve bunu taraflara iletti.
Anılan belge bir bütünlük taşımakta olup bütünü üzerinde anlaşma sağlanmadıkça, müstakil konularda sağlanabilecek anlaşmaların geçersiz olacağı kabul edildi.
Rum tarafında yapılan Şubat 1993 Başkanlık seçimlerini Fikirler Dizisi’ne karşı çıkarak kazanan Klerides, iş başına gelir gelmez Fikirler Dizisi'ni müzakere etmeyeceğini, esas tercihlerinin Avrupa Birliği (AB) üyeliği yönündeki çabalarını yoğunlaştırmak olduğunu açıkladı. Nitekim bundan sonra, Rumlar AB üyeliği yönündeki gayretlerini, Yunanistan'ın da yardımıyla geliştirmeye başladı.

Yunanistan ile GKRY arasında Otak Savunma Doktrini
GKRY, aldığı tek yanlı bir kararla Kıbrıs Türk tarafı ile diyaloğu kesi, Mart 1995’de
GKRY’ye AB’nin adaylık statüsü de vermesiyle, tamamen AB üyeliğine odaklandı.
Yunanistan ve GKRY arasında Kasım 1993'te "Ortak Savunma Doktrini" yürürlüğe girdi. Anılan doktrin çerçevesinde Baf Askeri Havaalanı inşa edili, Terazi deniz üssünün inşa edilmesine ve bunlara ek olarak, S-300 füzelerinin Rusya'dan alımına karar verildi. GKRY, Batılı ülkelerin de baskısıyla S-300'lerin Ada'da konuşlandırılmasıyla ilgili kararını, Türkiye’nin girişimleri çerçevesinde Aralık 1998'de iptal etmek zorunda kaldı. Füzeler Girit’e konuşlandırıldı.

Annan Planı referandumu
Rum tarafı her seferinde çeşitli sebeplerle içerisinde BM önerilerinin de bulunduğu çözüme yönelik adımları reddetti ya da kabul edilmesi mümkün olmayan şartlar öne sürdü.
11 Kasım 2002 tarihinde “Kıbrıs Sorununa Kapsamlı Çözüm Temeli” adı altında taraflara sunulan belge daha sonra Annan Planı olarak anılmaya başlandı.
Denktaş ve o zamanki Rum lideri Tasos Papadopulos, "Annan Planı" çerçevesinde çeşitli görüşmeler yaptı ve plan 24 Nisan 2004'te iki tarafta referanduma sunuldu.
Rum halkının yüzde 75,83'ü planı reddederken, Kıbrıs Türk tarafı kendileri için getireceği pek çok zorluğa rağmen yüzde 64,91 çoğunlukla plana "evet" dedi.

“Kıbrıs Türklerine baskı yapmak haksızlık”
Kıbrıslı Türklerin 'evet' diyerek çözümden yana tavır koyması, KKTC'ye bazı esneklikler sağladı. En başta, dönemin BM Genel Sekreteri Kofi Annan, 28 Mayıs 2004’te Güvenlik Konseyine sunduğu raporda, Kıbrıslı Türklere uygulanan ambargonun kaldırılması çağrısında bulundu.
Annan, birleşme yönünde oy kullanan Kıbrıslı Türklere baskı yapmanın haksızlık olduğunu belirtti.

KKTC yok sayılarak GKRY AB’ye tam üye yapıldı
Dönemin Avrupa Birliği (AB) Dışişleri Bakanları da referandum öncesi KKTC’ye yönelik izolasyonların kaldırılmasına ilişkin bir karar almışlardı. AB Komisyonu, ticari ve mali uygulamalardan oluşan ve AB ülkeleri ile Kuzey Kıbrıs arasında doğrudan ticareti öngören bir yardım paketi hazırladı.
Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin engelleme çabaları yüzünden bu paketin bir kısmı gecikmeli hayata geçti, bir kısmı ise askıya alındı.
Referandumun hemen ardından 1 Mayıs 2004'te Rum yönetimi, Ada'daki diğer ortak yok sayılarak "Kıbrıs Cumhuriyeti" adı altında AB'ye tam üye yapıldı.

KKTC'nin İslam İşbirliği Teşkilatı'na üyeliği
2004 yılı içinde Kıbrıslı Türkler için başlıca olumlu bir gelişme, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) toplantısında gerçekleşti. KKTC’nin statüsü, "Kıbrıs Müslüman Türk Cemaati"nden "Kıbrıs Türk Devleti"ne çıkarıldı. Müslüman ülkelere de KKTC üzerindeki izolasyonu kaldırma çağrısı yapıldı.
Annan Planı referandumunun ardından KKTC kurumlarının bazı uluslararası politik, sportif, bilimsel, turistik ve kültürel örgütlere üyelikleri de arttı.

2017 müzakereleri
KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı'nın Mayıs 2015'te göreve gelmesinin ardından BM Genel Sekreterinin Kıbrıs Özel Danışmanı Espen Barth Eide'nin ara buluculuğunda müzakereler yeniden başladı.
Bu çerçevede Kıbrıs sorununa çözüm üretmek, Ada'da kalıcı barış ve istikrarı sağlamak amacıyla yürütülen müzakereler İsviçre'nin Mont Pelerin kasabasında 7-11 Kasım 2016 ve 20-21 Kasım 2016'da iki turlu gerçekleşti.
Son olarak İsviçre'nin Crans Montana kentinde 28 Haziran 2017'de tekrar başlayan ve yaklaşık 10 gün yoğun şekilde devam eden Kıbrıs Konferansı da Kıbrıs müzakerelerinde çözüme en çok yaklaşılan süreçlerden biri oldu.
Görüşmeler, güvenlik ve garantiler başlığında uzlaşma sağlanamadığı nedeniyle başarısızlığa uğradı.

Ersin Tatar’dan Kıbrıs Rum tarafına 4 maddeli iş birliği önerisi
Rum kesimi, garantör ülkeler arasında yer alan Türkiye'nin adadan askerlerini çekmesi, KKTC ve Türkiye tarafından reddedildi.
2021'in nisan ayında Cenevre'de düzenlenen gayri resmi Kıbrıs görüşmesinde, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, tarafların yeterli bir ortak zeminde buluşamadıklarını açıklamıştı.
KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar Temmuz 2022’de, Kıbrıs Rum tarafına 4 sayfadan ve 4 maddeden oluşan iş birliği önerisi sundu. İş birliği önerileri hidrokarbon, elektrik, yenilenebilir enerji ve su konusunu içeriyor.
Türkiye, KKTC’yi tanıyan ve her koşulda destekleyen tek devlet
Türkiye, kurulduğu günden bu yana ambargo ve izolasyonlar altında olan KKTC'yi tanıyan ve her koşulda destekleyen tek devlet oldu.
KKTC'nin kuruluşuna giden yolda bir yandan tüm diplomatik kanalları zorlayan Türkiye, diğer yandan diplomasi yanıtsız kaldığında Kıbrıs Türkü'nün varlığını güvence altına almak için 1974'te Kıbrıs Barış Harekatı ile sahada varlık gösterdi.
Türkiye'nin garantörlüğü, KKTC'nin kuruluş sürecine olumlu yansıyan en önemli unsurlardan biri oldu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan BM’ye “KKTC’yi tanıyın” çağrısı
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, uluslararası her toplantıda yaptığı açıklamada, KKTC’yi tanıma konusunda çağrıda bulunuyor:
"Uluslararası toplumu, Birleşmiş Milletler prensipleriyle çelişir şekilde, ambargolarla dünyadan koparılmaya çalışılan Kıbrıs Türklerine yönelik zulme son vermeye ve bir an önce Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni resmen tanımaya davet ediyoruz"

KKTC, Türk Devletleri Teşkilatı’nın gözlemci üyesi
Türk Devletleri Teşkilatı Devlet Başkanları 9'uncu Zirvesi, Özbekistan'ın tarihi Semerkant şehrinde gerçekleştirildi.
Türkiye’nin de kurucu üye olduğu Türk Devletleri Teşkilatına KKTC gözlemci üye olarak kabul edildi.


 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/11/kktc-41-yasinda.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/11/kktc-41-yasinda.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/11/kktc-41-yasinda_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/11/kktc-41-yasinda.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/kktc-41-yasinda/55375/</link>
			<pubDate>Fri, 15 Nov 2024 09:52:19 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Ahıska Sürgünü'nün 80. yılı</title>
			<description><![CDATA[ 1528’den 1828 Rus işgaline kadar Anadolu Türklüğünün ayrılmaz bir parçası olan Ahıska, bugünkü Gürcistan sınırları içerinde yer alan, Türkiye sınırına 15 km. uzaklıktaki eski bir Türk yurdu merkezidir(]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Bu bölgede, Hz. Osman döneminde Müslümanlar, 1068 yılında Selçuklu ve Moğolların yönetimindedir. 1578 yılında Osmanlı hâkimiyetine geçen bu bölge eyalet merkezine haline getirilmiştir. Rusların sıcak denizlere inme amaçları 9.yüzyılda Kafkasya’yı ele geçirmesiyle başlamıştır. Bu doğrultuda Osmanlı Devletini ele geçirmek en önemli hedef halindedir. Osmanlıya ulaşmak konusunda stratejik bir noktada yer alan Ahıska bulunmaktadır. Rusların bu amaç doğrultusunda yaptığı katliamlar tarihte çok fazla kaynaklık edilmektedir.
1829 Osmanlı-Rus savaşından sonra imzalanan Edirne Anlaşması’yla bu topraklar Ruslara terk edilir.1853-1856 Osmanlı –Rus savaşında Osmanlı ordusuna yardım ettikleri gerekçesiyle Çarlık Rusya’sında acımasızca cezalandırılan Ahıska Türklerinin bir kısmı Erzurum’a göç eder. 1918 Mondros Mütarekesi sonrasında kısa bir süre Milli Şura Hükümeti yönetiminde bağımsız olan bölge, 1919’da Gürcistan tarafından işgal edilir. Ahıska, işgalden bu yana Gürcistan yönetimindedir(Biray;2006,52). Bazı savaş stratejileri doğrultusunda Ahıska Türklerin sırf Osmanlı’dan tarafa olması, Rusya için Ahıska Türkleri daha fazla göze çarpmaya başlamıştır. Rusya bazı Ahıska Türklerini acımasızca öldürülmüş, bazılarını da sürgüne göndermiştir. Sürgüne gönderilen çoğu Ahıska Türkünün soyadları ve uyrukları değiştirilmiş hatta II. Dünya Savaşına kadar askere dahi alınmadıkları halde Almanlara karşı savaşmaları için 40.000 tecrübesiz ve  masum insanları ailesinden ayırarak cephelere gönderilmiştir. Savaşta 25.000 kadar Ahıska Türkü ölmüştür. Geri kalanlar ise sakatlanmış ya da yaralanmıştır. Savaştan sakat ya da yaralı dönen Ahıska Türkleri bir çoğu ailesini bulamamıştır. Bunun sebebi ise savaşa gitmeyen kadın, yaşlılar ve çocukları yük ve hayvanları taşıyan trenler ile Özbekistan, Kırgızistan, Sibirya ve Kazakistan gibi ülkelere sürdürülmesidir.



14 Kasım 1944 yılında birçok Ahıska Türkleri, SSBC tarafından Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan’dan tahliye edilmesi istenilmiştir. Bu karar sonucunda Ahıska Türklerinin malı mülkü Gürcü ve Ermenilere verilmiştir. Aslında SSCB’nin belirttiği sürgün sayısı raporunda 90.000 bulunduğu halde 115.000, hatta bazı kaynaklarda bu sayıdan daha fazla olduğu belirtiliyor. Sonuç olarak Ahıska Türkleri bu bölgelerden tahliye edilmiştir. Rusların bir nevi sürgün amacı Ahıska Türklerinin asimile olup benliklerini unutturmaya çalışmaktır. Ancak bu amacına Rusya ulaşamamıştır. Dilini, dinini, kültür ve geleneklerini sımsıkı sarılarak hiçbir zaman asimile olmamışlardır. Sözü geçen bazı büyük devletlerin oyunları sonucunda 1989 yılında Özbek ve Ahıska Türkleri arasında kan dökülmüştür. Bu olaylar sonucunda malesef Ahıska Türklerinin birçoğu Rus askerlerine himayesine sığınmıştır. Ahıska Türkleri için bu ya ikinci, üçüncü ya da dördüncü sürgünü olmuştur ve yaşadığı yerleri terk etmek zorunda kalmışlardır. 1989 Fergana olaylarından dolayı Rusya’dan da göç edilmesi istenmektedir. Ahıska Türklerinin oturma ve çalışma izinleri verilmemekte hatta Ermenilerle karşı karşıya getirilmiştir. Bir kısmı ABD’nin izni üzerine ABD’ye göç etmiştir. SSCB’nin 1990’da dağılmasıyla bağımsız bir devlet olan Gürcistan, Ahıska Türklerinin göç etmemesi için soyadlarını ve uyruklarını Gürcüce edeceği gibi asimile edici şartlar ortaya koymuştur. Türkiye’de ise Artvin, Iğdır, Kars, İstanbul gibi şehirlerimizde yaşamaktadırlar. Sonuç olarak zor şartlar altında yaşamalarını sürdüren benliklerinden ödün vermeyen Ahıska Türkleri, Sovyetler tarafından soykırım olmuştur.

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/11/ahiska-surgunu-nun-80-yili.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/11/ahiska-surgunu-nun-80-yili.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/11/ahiska-surgunu-nun-80-yili_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/11/ahiska-surgunu-nun-80-yili.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/ahiska-surgunu-nun-80-yili/55347/</link>
			<pubDate>Thu, 14 Nov 2024 10:22:30 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Bülent Ecevit: ''Lükse karşı bir lider'' (28 Mayıs 1925 - 5 Kasım 2006)</title>
			<description><![CDATA[Tam adı Mustafa Bülent Ecevit olarak bilinen Türk siyasetçi  Karaoğlan olarak tarihe geçen şair ve yazardır.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Bülent Ecevit’in Özel yaşamı
Bülent Ecevit, 28 Mayıs 1925 tarihinde İstanbul’da doğdu. Mustafa ismi, Huzur-u Hümayun hocalarından dedesi Kürdizade Mustafa Şükrü Efendi’den kaynaklanmaktadır. Babası Kürdizade Mustafa Şükrü Efendi’nin Oğlu Kastamonu doğumlu Fahri Ecevit Ankara Hukuk Fakültesi’nde adli tıp profesörüydü. (5 Mayıs 1951 tarihli Bülent Ecevit’in AÜ DTCF öğrenci kimlik cüzdanındaki nüfus cüzdan suretine göre baba adı Mehmet Fahrettin, gene 15 Ocak 1945 tarihli AÜ DTCF talebe hüviyet cüzdanındaki nüfus cüzdan suretine göre baba adı Fahrettin, öte yandan babasının 31 Ekim 1951 tarihli Yeni Sabah gazetesindeki ölüm ilanında Prof. Dr. Fahri Ecevit, ayrıca kullandığı kartvizitte Pr. Dr. Fahri Ecevit Fahri Ecevit daha sonra siyasete girerek 1943-1950 yılları arasında CHP’den Kastamonu milletvekilliği yaptı. İstanbul doğumlu olan annesi Fatma Nazlı ise ressamdı. Osmanlı döneminde Suudi Arabistan’da kutsal toprakların koruyucusu olarak görev yapan Mekke Şeyhülislamı Hacı Emin Paşa Bülent Ecevit’in anne tarafından büyük dedesiydi. Ecevit’in annesi vefat ettiği için miras kendisine kalmıştır.

Mirasla ilgili öteden beri bilgi sahibi olan Ecevit, mirasa sahip olma adına herhangi bir girişimde bulunmamıştı. Ecevit’in basına yaptığı açıklamayla kamuoyunun haberdar olduğu miras yaklaşık 110 dönümlük bir arazi ve bu arazilerdeki taşınmazlardan oluşuyordu. Miras kalan topraklar Mescidi Nebevi bölgesinin 99 dönümlük kısmını oluşturuyordu. Medine Mahkemesi tarafından yapılan gayriresmî değer tespitinde, gayrimenkule 11 milyar değer biçilmişti. Davanın avukatlarından Alphan Altınsoy da arsaların toplam değerinin 2 milyar doları bulduğunu belirtmişti. Ecevit, ömrünün son zamanlarında miras yoluyla sahip olduğu serveti Türk hacıların faydalanması için bağışlamıştı. Ecevit’in bu davranışı ilk bakışta popülist gayelerle yapılmış bir davranış gibi görülebilirdi ancak Ecevit böyle bir mirasa sahip olduğunu ve bunu da Diyanet’e bağışladığını açıkladığında politikada aktif değildi.



Bülent Ecevit’in Siyasi Kariyeri
Siyasi kariyerine CHP’de başlayan Ecevit, ilk defa 1961 genel seçimlerinde CHP Ankara milletvekili olarak meclise girmiştir. 1972 yılında istifa eden İsmet İnönü’nün yerine genel başkanlığa seçilmiştir. Genel başkanlığı sırasında partisi 1973 Türkiye genel seçimlerinde %33,3 oy almıştır. 1974 yılında genel başkanlığını Necmettin Erbakan’ın yaptığı Millî Selamet Partisi ile kurduğu koalisyon hükümetinde ilk defa başbakanlık görevini almıştır. Başbakanlık dönemine 1974 yılında Kıbrıs Harekâtı yapılmıştır. 10 ay süren bu koalisyon hükümeti Ecevit’in istifasıyla dağılmıştır. 1977 Türkiye yerel seçimlerinde parti oy oranını %41.4’e çıkarmıştır. Bu oy oranı sol görüşlü bir partinin çok partili siyasal yaşamda kazandığı en yüksek oy oranı olarak tarihe geçmiştir. 1978 yılında yeni bir hükûmet kurarak tekrar başbakan olmuştur. 1979 yılında ara seçimlerde başarısızlığa uğrayınca görevden çekilmiştir.

Evliliği
1946 yılında okuldan arkadaşı Zekiye Rahşan Aral ile evlendi. Bülent Ecevit’in vefatından 14 yıl sonra eşi Rahşan Ecevit de 17 Ocak 2020 tarihinde ölmüştür.



Eski Başbakan Bülent Ecevit'e büyük dedesi Mekke Şeyhülislamı Hacı Emin Paşa'dan Suudi Arabistan'da kalan 110 dönümlük 2 milyar dolarlık arazisinin hiçbir ödeme yapılmadan Suudi Arabistan tarafından istimlak edildiği ortaya çıktı. Ecevit, 2005 yılında araziyi Türk hacıların konaklama ve ibadet ihtiyaçlarının daha iyi karşılanması için devlete bağışlamıştı

Dedesinden yüklü miras
Anne tarafından dedesi olan Hacı Emin Paşa’dan kendisine yüklü bir miras kaldığı ortaya çıkmıştır. Emin Paşa’nın Medine’deki mirası Şişli Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından vârislere paylaştırılmış ve annesi Nazlı Ecevit, 1971 yılında vefat ettiği için onun payı Bülent Ecevit’e intikal etmiştir.

Suudiler mirası niye vermedi?
Ecevit, Medine’deki mirası Türk hacılarının yararlanması karşılığında devlete bağışlama kararı almış ve bu konuda Cumhurbaşkanı Sezer ve Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’ndan yardım talebinde bulunmuştu. Söz konus mirası bağışladıktan bir yıl sonra vefat etti. Fakat vasiyetine rağmen mirasın devlete intikali ve buradaki taşınmazlardan doğan hakların kullanımı konusunda somut bir gelişme olmadı. Daha doğrusu, Suudi Arabistan yönetimi istimlak ettiği arsaların bedeli de dahil, taahhüt ettiği ödemeleri yapmadı. Davanın avukatlarından Lale Beşe, Kral Abdullah bin Abdülaziz’in mirasın devri için onay vermediğini, bunun sebebinin de Kral’ın İstanbul’dan satın aldığı ve Sevda Tepesi olarak bilinen araziye imar izni verilmemesi olduğunu söylemişti. Beşe, imar izni verilmemesinin davanın seyrini olumsuz etkilediğini ve bu yüzden somut bir netice alınamadığını ileri sürüyordu. Mahkeme kararının Suudi yönetimince kabul edilmiş olmasına rağmen taşınır, taşınmaz mallar ve bunlardan doğan haklar vârislere devredilmemişti.

Türk hacılara 2 milyar dolar
Mirasla ilgili öteden beri bilgi sahibi olan Ecevit, mirasa sahip olma adına herhangi bir girişimde bulunmamıştı. Ecevit’in basına yaptığı açıklamayla kamuoyunun haberdar olduğu miras azımsanmayacak bir değere sahipti. Yaklaşık 110 dönümlük bir arazi ve bu arazilerdeki taşınmazlardan oluşuyordu. Miras kalan topraklar Hz. Muhammed, Hz. Ömer ve Hz. Ebubekir’in kabirlerinin de içinde bulunduğu, Mescidi Nebevi olarak adlandırılan bölgenin 99 dönümlük kısmını oluşturuyordu. Medine Mahkemesi tarafından yapılan gayriresmi değer tespitinde, gayrimenkule 11 milyar değer biçilmişti. Davanın avukatlarından Alphan Altınsoy da arsaların toplam değerinin 2 milyar doları bulduğunu belirtmişti. Ecevit, ömrünün son zamanlarında miras yoluyla sahip olduğu serveti Türk hacıların faydalanması için bağışlamıştı. Ecevit’in bu davranışı ilk bakışta popülist gayelerle yapılmış bir davranış gibi görülebilirdi ancak  Ecevit böyle bir mirasa sahip olduğunu ve bunu da Diyanet’e bağışladığını açıkladığında politikada aktif değildi.

Lükse karşı bir lider
Ecevit’i 1980 sonrası tanıyan sol eğilimli genç kuşakların takdir edebileceği en önemli erdemi ‘Robespierre’vari yozlaştırılamazlığı’ ve ‘siyasette geçmiş onca yıla rağmen mütevazı malvarlığı’ydı. Gerçekten de politik kariyeri göz önüne alındığında Ecevit’in en dikkat çeken özelliklerinden biri, dürüst ve siyasetin kirine bulaşmamış temiz bir politikacı olmasıydı. Siyasette adını duyurmaya başladığı andan itibaren sade yaşantısı ve mütevazı kişiliğiyle ön plana çıkmıştı. Lüks makam aracı istemeyen ve Başbakanlık Konutu’nun sadece bir odasını kullanan bir başbakan olarak gazetelere haber oluyordu.  ‘Bir lokma bir hırka’ düsturunu yansıtır biçimde, hiçbir zaman ‘malda mülkte, parada pulda’ gözü olmadı. Geride bıraktığı malvarlığı, Ankara Or-An’da bir daire ve Gölbaşı’nda küçük bir arsadan ibaretti.

Kötülere düşman, bizden biri 
‘Halkçı Ecevit’, şehirli seçmene anlamlı gelen bir sıfatken Karaoğlan, kırsal kesimde ve köylüler üzerinde etkiliydi. “Bizden biri” duygusu uyandırıyor ve kitlelerle özdeşleşmeyi kolaylaştırıyordu. ‘Bozuk Düzen’e savaş açan, mazlumun dostu, zalimlerin, kötülerin düşmanı mitsel bir kahramanı çağrıştırıyordu.



Suudi Arabistan'ın merhum Başbakan Bülent Ecevit'in büyük dedesi Mekke Şeyhülislamı Hacı Emin Paşa'dan miras kalan 110 dönümlük  2 milyar dolarlık araziyi hiçbir ödeme yapmadan istimlak ettiği ortaya çıktı.

Eski Başbakan t Ecevit, Osmanlı döneminde Mekke Şeyhülislamı olarak görev yapan dedesi Hacı Emin Paşa'nın Suudi Arabistan'daki mirası için 1992 yılında İstanbul Şişli Sulh Hukuk Hakimliği'nde açtığı davayı 2005 yılında kazanmıştı.  Ecevit, Suudi Arabistan'da kendisine kalan araziyi Türk hacıların konaklama ve ibadet ihtiyaçlarının daha iyi karşılanması için devlete bağışlamıştı.

CHP Kayseri Milletvekili Aşkın Genç, Eski Başbakan ve CHP'nin 3'üncü Genel Başkanı Bülent Ecevit'in Suudi Arabistan'daki mirasının durumunu TBMM gündemine taşıdı. Genç, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz'ın yanıtlaması istemiyle verdiği önergesinde, "Bülent Ecevit'in devlete bağışladığı Medine'deki 110 dönümlük arazi ve külliyenin mevcut durumu nedir?" diye sordu.

"110 DÖNÜMLÜK ARAZİ MİRAS KALMIŞTI"
Genç, konuya ilişkin verdiği soru önergesinde, 'Osmanlı döneminde Mekke Şeyhülislamı olarak görev yapan Hacı Emin Paşa, görev süresi boyunca 5 vakıf, 2 medrese ve birçok kütüphaneden oluşan büyük bir külliye kurmuştur. Bu külliye, Hicaz'da ihrama girilen yerden Kâbe'ye kadar uzanan geniş bir bölgeyi kapsamaktadır. Hacı Emin Paşa'nın torunu olan Bülent Ecevit'e, bu büyük külliyenin 110 dönümlük arazisi miras kalmıştır.

Bülent Ecevit ve yakınları, 1992 yılında İstanbul Şişli Sulh Hukuk Hakimliği'nde açtıkları davayı 2005 yılında kazanmışlardır. Ecevit, mirasın büyük kısmını almış ve bu mirası Türk hacılarının hizmetine sunmak üzere devlete bağışlama kararı almıştır. Bu bağış kararı ile ilgili olarak dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'den yardım talebinde bulunmuş, Sezer de konuyu dönemin Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu'na ileterek ilgilenilmesini istemiştir" ifadelerini kullandı.

"19 YILDA SOMUT BİR ADIM ATILMADI"
Mirasın devlete intikali ve taşınmazlardan doğan hakların kullanımı konusunda bugüne kadar somut bir gelişme olmadığının ifade edildiği önergede "Suudi Arabistan yönetimi, istimlak ettiği arsaların bedeli de dahil olmak üzere, taahhüt ettiği ödemeleri yapmamıştır. Davanın avukatlarından Lale Beşe, bu durumun nedeninin Suudi Arabistan Kralı'nın, İstanbul'dan satın aldığı Sevda Tepesi'ne imar izni verilmemesi olduğunu belirtmiştir.

Bülent Ecevit'in bu mirası bağışlaması, hacıların konaklama ve ibadet ihtiyaçlarının daha iyi karşılanmasını amaçlamaktadır. Mirasın devlete intikal etmesi durumunda, Türk hacıların Medine'deki konaklama ve ibadet süreçlerinde büyük kolaylık sağlanacaktır. Ancak, aradan geçen 19 yıla rağmen bu konuda somut bir adım atılmamış olması, mirasın akıbeti konusunda ciddi soru işaretleri yaratmaktadır. Bu durumun çözülmesi hem Ecevit'in vasiyetine saygı gösterilmesi hem de Türk hacıların yararına olacaktır' denildi.

CHP'li Genç'in, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Yılmaz'a yönelttiği sorular şöyle;
* Bülent Ecevit'in devlete bağışladığı Medine'deki 110 dönümlük arazi ve külliyenin mevcut durumu nedir?
* Suudi Arabistan yönetimi ile bu konuda herhangi bir görüşme yapılmış mıdır? Yapıldıysa, bu görüşmelerin sonuçları nelerdir?
* Suudi Arabistan yönetiminin, istimlak ettiği arsaların bedelini ödemediği ve bu konuda herhangi bir taahhütte bulunmadığı doğru mudur?
* Sevda Tepesi'ne imar izni verilmemesinin, Bülent Ecevit'in bağışladığı mirasın devri üzerindeki etkisi nedir?
* Türk hacılarının bu araziden faydalanabilmesi için Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından herhangi bir çalışma yapılmış mıdır?
* Mirasın devlete intikali ve taşınmazlardan doğan hakların kullanımı konusunda bugüne kadar somut bir gelişme olmamasının nedenleri nelerdir?

 

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/11/bulent-ecevit-28-mayis-1925-5-kasim-2006.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/11/bulent-ecevit-28-mayis-1925-5-kasim-2006.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/11/bulent-ecevit-28-mayis-1925-5-kasim-2006_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/11/bulent-ecevit-28-mayis-1925-5-kasim-2006.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/bulent-ecevit-lukse-karsi-bir-lider-28-mayis-1925-5-kasim-2006/55147/</link>
			<pubDate>Tue, 05 Nov 2024 17:23:42 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>İbn-i Sina’nın modern tıbbı bile şaşırtan bin yıllık şifa reçeteleri: 9 hastalığa 9 mucizevi çözüm</title>
			<description><![CDATA[İslam düşünce tarihinin en büyük bilim insanlarından İbn-i Sina, bugün bile modern tıbbı etkileyen şifalı reçeteleriyle sıkça gündeme geliyor. İbn-i Sina’nın bu eşsiz önerileri, yüzyıllar sonra bile sağlıklı bir yaşam için güçlü bir rehber olmaya devam ediyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Baş ağrısından astıma, cilt sarılığından böbrek taşına kadar birçok hastalık için geliştirdiği doğal çözümlerle insanlık tarihine katkıda bulunan İbn-i Sina’nın 9 farklı rahatsızlık için önerdiği tarifler, adeta bir sağlık hazinesi niteliğinde. İşte İbn-i Sina’nın bin yıllık reçetelerinden hayatınıza ışık tutacak çözümler!
1. Sindirim zayıflığı i̇çin sarımsaklı reçete
Çocukların sindirim zayıflığı şikayetlerinde İbn-i Sina, sarımsağı öneriyor. Ayva suyu ile karıştırılan sarımsak çocuklara ağız yoluyla verildiğinde sindirimi güçlendirmeye yardımcı oluyor. Özellikle karlı havalarda soğuktan etkilenenler için de sarımsak ısıtıcı etkiye sahip.
2. Göz hastalıkları i̇çin haşhaş ve gül yağı
İbn-i Sina, göz ağrıları ve iltihapları için haşhaş suyunu damla olarak öneriyor. Göz kapağı sorunlarında ise gül yağı, anzorot ve hiltit karışımını tavsiye ediyor. Gece körlüğü için karaciğer tüketiminin faydalı olduğunu, böylece A vitamini desteği sağlanabileceğini belirtiyor.
3. Cilt sarılığına parlayan cilt reçetesi
Sağlıklı ve güzel bir cilt görünümü için İbn-i Sina, nohut, reyhan, rafadan yumurta ve incir gibi doğal ürünleri öneriyor. Kanı temizleyen besinler olarak ise 'itrifîl-i sagîr' (yaprak) ve 'helilec murebbai' (meyve bazlı jelatin) tavsiye ediyor.
4. Böbrek taşı ağrısını azaltan karpuz çekirdeği
Böbrek taşı ağrısını dindirmek için İbn-i Sina’nın reçetesi oldukça etkili: Kabuksuz karpuz çekirdeği, üzüm çekirdeği ve kereviz tüketimi. Ağır yiyeceklerden uzak durmayı öneren İbn-i Sina, böbrek sağlığını desteklemek için acı badem yağı ve siyah nohut öneriyor.
5. Astım i̇çin bal ve i̇ncirle şifa
Astım ve nefes darlığı için zengin bir reçete sunan İbn-i Sina, geven, kabuksuz badem, bal ve incir ile hazırlanan karışımı öneriyor. Bu doğal karışım, nefes darlığı çekenlerin rahatlamasına yardımcı oluyor.
6. Ağız kokusuna özel macun tarifi
Ağız kokusuna karşı İbn-i Sina, limon kabuğu, zencefil, karanfil ve tarçını bal ile macun kıvamına getirerek hazırlıyor. Bu karışım hem ağız kokusunu gidermekte hem de sindirim sistemine destek sağlamakta oldukça etkili.
7. Baş ağrısını gideren hacamat ve doğal besinler
Baş ağrısı için hacamat öneren İbn-i Sina, yumurta sarısı, sirke ve hindiba karışımının da ağrıyı dindirmede etkili olduğunu belirtiyor. Bu doğal reçete, kronik baş ağrısı çekenler için rahatlatıcı bir çözüm sunuyor.
8. Uçuk ve mantar i̇çin meyan kökü kürü
Uçuk ve mantar gibi cilt sorunları için meyan kökü ve sarı terminalia özünü öneren İbn-i Sina, hastalıklı bölgeye bu karışımı uygulamayı tavsiye ediyor.
9. Cinsel i̇steksizlik i̇çin zencefil ve balık tüketimi
Cinsel isteksizlik sorununu çözmek için zencefil, şekerli süt ve kuş eti gibi besinleri öneren İbn-i Sina, yasemin yağı ile yapılan masajın da faydalı olduğunu belirtiyor. Bu reçete, sağlıklı bir cinsel hayat için doğal destek sağlıyor.
İbn-i Sina kimdir? Eserleri ve kitaplarıyla modern tıbba yön veren bilim i̇nsanı
İbn-i Sina, tıp ve felsefe alanlarında yaptığı çalışmalarla "Tıbbın Babası" unvanını kazanan ünlü bir İslam düşünürü ve bilim insanıdır. 980 yılında Buhara yakınlarında doğan İbn-i Sina, genç yaşlarda bilimle ilgilenmeye başlayarak büyük başarılara imza atmış ve yazdığı eserler günümüz modern tıbbının temelini oluşturmuştur. İşte, İbn-i Sina’nın hayatı, kökenleri ve ölümsüz eserleri hakkında merak edilenler…

İbn-i Sina nereli ve hayatı nasıl geçti?
İbn-i Sina, günümüzde Özbekistan sınırları içinde bulunan Buhara bölgesinde doğmuş bir bilim insanıdır. Genç yaşlarında kendini bilim, tıp ve felsefe alanında geliştirerek döneminin en yetkin doktorlarından biri haline geldi. İbn-i Sina, özellikle felsefe, tıp, kimya ve fizik gibi pek çok disiplinde derinlemesine bilgiye sahipti ve bu alanlarda sayısız eser bıraktı.



İbn-i Sina'nın en önemli eserleri ve kitapları
İbn-i Sina, sayısız eseriyle bilinir. Ancak bunların içinde özellikle iki kitabı öne çıkar:
1.El-Kanun fi't-Tıb (Tıbbın Kanunu): İbn-i Sina’nın tıp alanında yazdığı bu eser, Orta Çağ’dan Rönesans dönemine kadar tıp eğitiminde ana kaynak olarak kullanıldı. Beş ciltten oluşan bu kitapta insan anatomisi, hastalıklar, tedavi yöntemleri ve ilaçlar detaylı şekilde ele alınmıştır. “Tıbbın Kanunu” olarak bilinen bu eser, modern tıbbın kurucularından biri olarak anılmasına yol açtı.
2.Kitabü’ş-Şifa (Şifa Kitabı): Felsefe, mantık, matematik, doğa bilimleri ve metafizik alanlarında yazdığı bu dev eser, insan bedeninin ve ruhunun şifa bulmasına dair temel bilgiler sunar. Bu eser, sadece tıp değil, aynı zamanda İbn-i Sina’nın geniş kapsamlı felsefi görüşlerini içermektedir ve Batı felsefesinde de önemli bir kaynak olmuştur.

İbn-i Sina'nın kitaplarının modern tıptaki etkisi
İbn-i Sina'nın eserleri, Batı dünyasında Avicenna adıyla tanınmasını sağladı. Tıp ve felsefeye yaptığı katkılar, eserlerinin Avrupa üniversitelerinde uzun yıllar ders kitabı olarak okutulmasına yol açtı. "Tıbbın Kanunu" eseri, anatomi ve hastalıkların tedavisinde kullanılan bilgileri detaylandıran bir başvuru kitabı haline geldi.

İbn-i Sina'nın bilime ve tıbba bıraktığı miras
İbn-i Sina’nın El-Kanun fi't-Tıb adlı eseri, İslam dünyasında olduğu kadar Batı dünyasında da etkili oldu. Modern tıp ve eczacılıkta kullanılan temel kavramlar ve yöntemler, onun eserlerinden ilham alınarak geliştirilmiştir. İbn-i Sina’nın bilgi birikimi, tıp ve felsefeyi birleştirerek insanlık tarihine büyük bir miras bıraktı.
İbn-i Sina, bilime yaptığı katkılarla hem İslam dünyasında hem de Batı'da "Tıbbın Babası" unvanını hak etmiş, yaşadığı dönemden günümüze kadar ilham kaynağı olmaya devam eden bir bilim insanıdır.





 ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/10/ibn-i-sina-nin-modern-tibbi-bile-sasirtan-bin-yillik-sifa-receteleri-9-hastaliga-9-mucizevi-cozum.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/10/ibn-i-sina-nin-modern-tibbi-bile-sasirtan-bin-yillik-sifa-receteleri-9-hastaliga-9-mucizevi-cozum.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/10/ibn-i-sina-nin-modern-tibbi-bile-sasirtan-bin-yillik-sifa-receteleri-9-hastaliga-9-mucizevi-cozum_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/10/ibn-i-sina-nin-modern-tibbi-bile-sasirtan-bin-yillik-sifa-receteleri-9-hastaliga-9-mucizevi-cozum.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/ibn-i-sina-nin-modern-tibbi-bile-sasirtan-bin-yillik-sifa-receteleri-9-hastaliga-9-mucizevi-cozum/55003/</link>
			<pubDate>Wed, 30 Oct 2024 16:44:34 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Türk kültüründeki gelenek ve göreneklerimiz</title>
			<description><![CDATA[Türk kültüründeki gelenek ve göreneklerimize Sünnet Düğünü (Kirvelik), Evlenme (Kız İsteme), Nişan, Düğün, Taziye.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Bir toplum ve medeniyeti güçlü kılan en önemli unsurlar arasında gelenek ve görenekler gelir. Tarihi unutturmayacak ve gelecekte toplumu daha güçlü biçimde ileri taşıyacak unsur gelenek ve göreneklerdir.

Gelenek ve Göreneklerimiz Nelerdir?
Toplumu bir arada tutan bazı manevi ve milli değerler bulunur. Bunlar gelenek ve görenek olarak bilinir. Yüzyıllardır yaşanmış olan ve toplum tarafından da kabul görmüş, hala büyük değerler şeklinde gelenek ve görenek şeklinde ifade edilmektedir. Barış ve huzur ortamının oluşması ile beraber birlik ve beraberliğin temsili olarak da öne çıkıyorlar.
Türk yapısında yüzyıllardan bu yana birçok farklı gelenek ve görenek yer alır. Çok önemli değerlerdir. Bu doğrultuda gelenek ve görenek, örf ve adete göre daha genel bir yapıdır. Tabii Türkiye'deki coğrafi açıdan bakıldığı zaman, örf ve adet ile beraber gelenek ve görenek aynı etki üzerinden de yaşanabiliyor. Ancak nasıl yaşanırsa yaşansın ortak olarak milli değerler şeklinde, birlik ve beraberliğin sürekliliğini yakalamak amaçlı gelenek ve görenekler büyük bir öneme sahiptir.



Yazılı olmayan ancak bu milletin her kesimi tarafından ele alınan gelenek ve görenekler, aynı zamanda nesilden nesle aktarılan alışkanlıklardır. Tabii toplumun her kesimi tarafından uygulanan bir alışkanlık olmadığını da söylemek mümkündür. Ancak farkında olunmasa bile aslında hayatın her alanında gelenek ve görenekler yer alır. Bu doğrultuda Türk ve Anadolu kültürü açısından bakıldığında birçok farklı gelenek ve görenek bulunuyor.
 - Kız isteme merasimi,

 - Kına gecesi,

 - Bayram ziyaretleri,

 - Sünnet törenleri,

 - Cenaze törenleri,

 - Büyüklerin elini öpmek,

 - Doğum ile bebeğe hediyeler getirmek,

 - Vatani görev için asker uğurlaması,

Gelenek ve görenek açısından maddeler halinde bunları ele almak mümkün. Her biri toplum içerisinde farklı zamanlarda gerçekleştirilen alışkanlıklar bütünüdür. Bu gelenek ve göreneklerin çoğu bilinçli şekilde yapılırken bazı kısımları ise bilinçsiz olarak gündelik yaşamda gerçekleştirilir. Ancak genelde halkın büyük bir kesimi için geçerli olan ve çok önemli gelenek ile göreneklerdir.



Yukarıda sayılan gelenek ve görenekleri devam ettirmek bir toplumun birlik ve beraberliğini oluşturur. Nasıl güçlü kalınacağı ve dağılmadan bütün olunacağını her zaman hatırlatan yapılardır. O yüzden örf ve adetler ile beraber gelenek ve görenekler her zaman Anadolu toplumu noktasında büyük bir potansiyel teşkil etmektedir.
Türkiye, Osmanlı gibi farklı atalardan gelen toplumlarında kök salmış geleneklerle dolu bir kültüre sahip bir ülkedir. Bazıları, diğer ülkelerdekinden farklı olduğu için onları tanımayan insanlar için garip olabilir

Kadınlar
Türkiye'deki kadınların durumu ve uyguladıkları adetler, gideceğimiz ülkenin alanına bağlıdır. Şehirlerde bazıları saçlarını kapatırken diğerleri kapatmazken, kırsal alanlarda hepsi kapatır.
Aynı şekilde, kadınların 1927'den beri oy kullanma hakkına sahip olmasına ve kanun önünde erkeklerle eşit olmasına rağmen, kırsal kesimde durumları oldukça farklıdır, çünkü özellikle yalnızsa, evden neredeyse hiç çıkamazlar. Ayrıca namus cinayetleri ailenin itibarını zedelediği için nadir değildir.
Ülke genelinde kadınların yaklaşık% 30,5'i çalışıyor, çalışan erkeklerin sayısıyla karşılaştırıldığında düşük bir yüzde. Ayrıca, yaklaşık% 42'si aile içi şiddete maruz kalmaktadır.



Su at
Bir kişi seyahate çıktığında, genellikle araba gittikten hemen sonra yere su dökmek normaldir. Belirli bir kapla yapılmaz, bardak, sürahi vb. Olabilir.
Bu hareket, yolculuğun vay güzel, hem dışa hem de dönüşün su gibi düzgün bir şekilde akmasını sağlar. Garip de olsa her yaştan Türk'ün sevdiği biri seyahate çıktığında yapmaya devam ettiği bir eylemdir.



Bodas
İki kişinin evlenmesi için ilk adım tekliftir, bu noktada damadın ailesi gelinin yanına gidip anlaşmayı resmileştirir. Bundan sonra aynı evde nişanı duyurmak ve kadına nişan vermek için bir parti yapılır. taki, bir tür nişan yüzüğü.
Düğünden önceki gün kadınlar organize ediyor kına gecesi. İçinde kırmızı duvak takan gelinin ellerini ve ayaklarını kına ile boyarlar. Ayrıca olayın kahramanı ağlatmak amacıyla dans edip şarkılar söylerler.
Damadın ailesi yardımcı olabilse de, gelinin ailesi tüm düğün masraflarını karşılamakla sorumludur.
Öte yandan kutlama gününden önce ev için kıyafet, mücevher ve objelerden oluşan çeyiz de sergileniyor. Önce kadının evine sonra da erkeğin evine konur.
Düğün dini veya medeni olabilir. Dindar daha gelenekseldir ve imam, Müslümanlar için namaz kıldırmaktan sorumlu olduğu için evliliği yürütmekten sorumludur. Merak olarak, nikah töreninin sonunda, karının kocaya basması tipiktir. Bazen törene gitmek için gelinin evinden bir alay vardır.
Kutlama sırasında, gelin ve damat, misafirlerin hediyelerini bağlamaları için boyunlarına kırmızı bir kurdele takarlar. altın paralar daha büyük veya daha küçük.



Evlilik ve aile
Türkiye'de 18 yaşın altındaki kişilerle evlilik yasadışıdır. Kırsal kesimde oğullarının veya kızlarının kiminle evleneceğini seçenler ailelerdir, bu gerçek artık şehirlerde genellikle görülmez. Üniversite çalışmaları ve zorunlu askerlik hizmeti nedeniyle evlilik yaşı giderek daha yüksek olma eğilimindedir.
Ülkede yasa dışı olduğu için çok eşlilik nadirdir, ancak İslam bir erkeğin dört kadınla evlenmesine izin verir. Ancak, pek hoş karşılanmıyor.
Bazı kırsal kesimlerde bazı karakteristik evlilikler devam ediyor. Örneğin dul bir kadın, çocuklarına daha fazla istikrar sağlamak için kayınbiraderiyle evlenebilir.



Yıl sonu ve tatiller
1 Ocak, Yeni Yıl'ın gelmesi nedeniyle Türkiye'de resmi tatildir. İstanbul gibi büyük şehirlerde, ülkenin geleneksel bir kutlaması olmamasına rağmen farklı festivaller düzenleniyor. Neredeyse hiç Hristiyan nüfusu olmadığı için Noel'i kutlamak tipik değildir.
Bir diğer önemli tarih ise 23 Nisan Çocuk Bayramı ve Ulusal Egemenliktir. Kahramanların olduğu bir partidir çocuklar. 1920'den beri kutlandığı için dünyanın bunlara adanmış en eski festivalidir.
Türkiye resmi olarak laik bir devlet olmasına rağmen, nüfusun büyük çoğunluğu Müslümandır, bu nedenle Ramazan gibi yılın diğer önemli zamanları da dikkate alınmalıdır.



Cenaze
Her kültürün bir insanın ölümüyle ilgili farklı gelenekleri vardır. Türkçe söz konusu olduğunda, tipik olarak adı verilen bir tatlı dağıtmaktır. Helva cenazeye katılanlar arasında.
Ülkenin Asya kısmı olan Anadolu'da cenaze töreni genellikle beyaz giyinen bir kişinin ölümünden 14 veya 15 saat sonra gerçekleşir. Cenaze töreni mezarlıkta veya camide yapılır ve kadınlar genellikle katılamaz.
Daha sonra kişinin defnedileceği yere giderler ve yardımcılar yakınlarına başsağlığı diler. Bazı köylerde ölen kişinin evi iki üç gün yemek yapmadığı için komşular aileye yemek getirir.



Türk kahvesi
Türk kahvesi, bu popüler içeceği hazırlamanın özel ve zanaatkar bir yoludur ve bu nedenle UNESCO tarafından İnsanlığın Somut Olmayan Mirası ilan edilmiştir.
Bu genellikle kalındır, küçük bir bardağa konur ve yanında bir bardak su bulunur. Ek olarak, bazen, gibi bir tatlıyla da gidebilir. rahat lokum veya Türk lokumu.
Sarhoş olduktan sonra, aşağıdaki resimde görebileceğiniz gibi, bardağın dibinde bir kalıntı kalır. Geleneksel olarak, bu içeceğin uzmanı olan kişiler onu okuyabilir ve size gelecek ve sizi bekleyen şans.



Türk gözü
Türkçe olarak bilinen Türk gözü Nazar BoncukTürkiye'nin her yerinde bulunan bir semboldür: hem evlerde hem de arabalarda, takılarda, dekorasyonda vb.
Bu tılsımın nazara karşı bir koruma olması gerekiyordu. Bu nedenle, bir bebek doğduğunda, vermek de gelenekseldir. Binlerce yıldır Yunanistan gibi diğer ülkelerin tipik bir örneğidir.



Mutfak gelenekleri
Arap, İran ve Hint mutfağının karışımı olan Türk mutfağı çeşitlidir. Zeytinyağı, sebze, et ve balık bol miktarda bulunur, ancak domuz eti genellikle pişirilmez.
Jardines de Viveros meze servis edilen tipik mezelerdir meyhane, bir tür taverna. Bazen eşlik ediyorlar rakıanason ile yapılan alkollü bir içecek. Bu yemeklerde bulduğumuz farklı malzemeler arasında patlıcan, peynir ve tavuk var. Yoğurt gibi çorbalar da gelenekseldir.
Türkler zengin bir kahvaltı yapma eğilimindedir. Öğle yemeği için mola verirler ve öğleden sonra ailece akşam yemeği yerler. Yeme alışkanlıkları arasında çay içmek bütün gün



Tüketim alışkanlıkları
Türkler için alışveriş yaparken kalite önemlidir. Ayrıca gençler Batılı zevklere sahipler ve yeni ürünler satın almak için teknolojiyi kullanıyorlar.
Kültürlerinde kökleşmiş bir başka gelenek de pazarlık etmek. Görüşmeler uzun olabilir ve satıcının alıcıya nihayet bir şey satın almasa bile çay ikram etmesi yaygındır.



Öte yandan Türkler, çeşitli tatlarda tütün içmenin geleneksel bir yolu olan nargile ya da nargile gibi. Bazı bar ve kafelerde denemek mümkündür.
Bu ülkenin en tipik nesnelerinden biri, kalitesi ve içlerine dokunan desenlerle karakterize edilen kilimdir. Turistlere en çok satan hediyelik eşyalardan biridir.



Sosyal davranış
Türkiye gelenek ve görenekleri içinde birbirlerini selamlarken, aynı cinsten insanlar yanaklarından iki kez öpüşürler. Yaşlı birine saygı göstermek istiyorsan elini öp ve alnına koy. Yabancılar el sıkışır.
Türkler genç bir kadına hitap ederken, hanim y bey erkekler için. Daha yaşlılarsa, o zaman konuşmak y ağabey. Aynı şekilde yaş farkı varsa kadın Teyze ve adam Amca. Bu kelime ilk ismin hemen sonrasına yerleştirilir.
Türkiye halkı misafirperver insanlardır ve her zaman ziyaretçileri evlerine davet eder. Ayrıca, kötü bir izlenim bırakmak istemiyorsanız kabul edilmesi gereken kahve veya çay da sunulmaktadır. Yemeye davet edildiyseniz, çıkardıkları tüm yemeklerden biraz denemelisiniz.



Hamam
El hamam o Türk hamamı, günümüzde hala dinlenmek için kullanılan, asırlık geleneğe sahip bir yerdir. Bu, farklı odalardan oluşmaktadır. Bazılarında yıkama veya masaj yapabilirsiniz. Tarihsel olarak, bir buluşma yeriydi.
İstanbul veya Ankara gibi bir Türk şehrine seyahat ederseniz, turistler için önemli bir teklif olduğu için otellerin içinde bile Türk hamamı bulabilirsiniz.










 


 
 

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/10/turk-kulturundeki-gelenek-ve-goreneklerimiz.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/10/turk-kulturundeki-gelenek-ve-goreneklerimiz.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/10/turk-kulturundeki-gelenek-ve-goreneklerimiz_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/10/turk-kulturundeki-gelenek-ve-goreneklerimiz.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/turk-kulturundeki-gelenek-ve-goreneklerimiz/54910/</link>
			<pubDate>Fri, 25 Oct 2024 16:15:58 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>TÜRK TARİHİ KÜLTÜRÜNDE RENKLER VE İFADE ETTİKLERİ ANLAMLAR</title>
			<description><![CDATA[Türkler yaşadıkları coğrafyaları renklendirmişler, renklerle bezemişlerdir. Batı, dünyayı iki yönlü olarak görmektedir doğu ve batı. Halbuki Türkler dünyayı beş yönü ile birlikte değerlendirmektedirler; kuzey, güney, doğu, batı ve merkez. Bunları da ayrıca renklerle ifadelendirmişlerdir.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[İslâm öncesi Türk tarihinden başlayarak, İslâmiyet’in kabulü ve sonrasında günümüze kadar yapılan çalışmalar, coğrafî bakımdan da Asya’dan Avrupa’ya ve Anadolu’ya gelmiş Türk milletinin lehçelerinde, kültürlerinde ve ananalerinde yaşayan renk inanışları ve renk kullanımları ile alâkâlı bir çalışma olmuştur. 
Renklere maddî mânâlarının yanı sıra tarihte belki de sadece Türkler’de manevî anlamlar da atfedilmiştir. Misâl olarak karanın sadece yas rengi olarak giysilerde kullanılması, Türkleri yaptıkları seyahatler aracılığıyla tanımış seyyahlar açısından şaşırtıcı bulunmuştur 1. Matem rengi olarak kara renkli elbiselerin giyilmesi âdeti dünyaya Türkler tarafından yayılmıştır.
Ak ve kara’nın zıt kullanımının temelleri sanıyoruz ki eski Türk inanışlarına dayanmaktadır.
Türkler de eskiden beri beş ana rengi esası olarak gördü ve bunların her birini bir yöne verdi.
Merkezi altın rengi sarı, doğu; yeşil veya gök, batı; ak, güney; kızıl, kuzey; kara renkleriyle ifade edildi. Bu renkler aynı zamanda soğuğu ve sıcağı da belirtiyordu. Kara, kuzeyle yönü ifade ettiği gibi “guz” (güneşsiz, gölgeli) yerleri, soğuğu da gösterir. Kızıl renk ise ateşin rengidir ve sıcağı da belirler.
Türklerin renklerle yönleri belirlemesinin yanında bu anlayışa uygun olarak bir takım uygulamaları da görünmektedir. Yapmış oldukları savaşlarda atları bu yön ve renk anlayışına göre dizdikleri dikkat çekmektedir. Örneğin; Asya Hun Ordusu, Çin Ordusunu M.Ö 203 yılında Pe-teng kalesi çevresinde 400 bin atlıdan oluşan ordusuyla kuşatmıştır. Bu kuşatma esnasında ” kuzeyde yağız (=kara) atlılar, batıda ak atlılar, güneyde doru atlılar, doğuda kır atlılar, bulunuyordu.” Atların bu şekilde dizilişleri Türklerde yönlerin renklerle temsiline uygunluk gösteriyordu. Çünkü Türklerde yukarıda da belirttiğimiz üzere batı ak, doğu gök, kuzey siyah ve güney kırmızı renklerle sembolize ediliyordu. Bu anlayışa uygun olarak atların bu renklere en yakın tonda olanları ilgili yönde olanları ilgili yönlere dizilmişti. Daha da önemlisi yön ve renklere göre dizilen atlar ve atlılar karışıklığı önlemek, uygulanacak taktikleri başarmak açısından da önem taşıyordu.



1-Ak-beyaz
Anlamı: Türklerde baş renk sayılır. Arı, temiz, dürüst, iyi, büyük, yüce, ulu, kutlu, mutlu ve sevgiyi temsil eder: “Alnı ak, yüzü ak, alnının akıyla” gibi… Aynı zamanda yaşlı, koca, saygın, olgun, güvenilir, akıllı, deneyimli, aksakallı ve bilge olmaktır: “Aksakallı ata, akpürçekli ana” gibi…
Yönetimde anlamı: Devletin ulu, adil ve güçlü olduğunun sembolüdür. “Ak keçeye oturmak” tahta çıkmak anlamındadır. Ak ve al renkler, eski inanç ve geleneklerimizin içinden süzülüp gelen şanlı bayrağımızın renkleri olup egemenliği temsil eder. Ayrıca bayrağın kutlu ve görkemli olduğuna işaret eder.
Hükümdarların savaş giysilerinin/ elbiselerinin rengidir. Beyaz at; ordudaki yüksek rütbelileri, askerlerden ayıran bir işarettir. Ak Hunlar Devleti’nin adıdır.

2-Kara-siyah
Anlamı: Kara, birçok anlamda kullanılmaktadır. Gecenin, karanlığın, kaygının, zor hayatın, ölümün, yasın, acının, uğursuzluğun ve felaketlerin karşılığıdır. Ölenin ardından “karalar giymek/ bağlamak, ağıt yakmak” veya “kara-toprak, kara-yazı, kara-haber, kara-ölüm, kara-humma, kara-gün, kara-gece” gibi… Soyluluğu, cesareti, gücü, kuvveti, büyüklüğü anlatır; beraberinde korku ve saygıyı getirir. “Kara-yer, kara-orman, kara-dağ” gibi…
İnsanların cesur, yiğit, esmer veya zenci olanına denir. “Kara-oğlan, kara-yağız, gözü kara” gibi… Vücuttaki organlar isimlendirilir. “Kara-kaş, kara-göz” gibi… Yine mecazi anlamda, “Kara-han, kara-cahil, kara-para, kara-propaganda, kara kara düşünmek” gibi…
Eski, kadim, yıkık, harap, virane, köhne, terkedilen yer (mekân), ilk mahal anlamında da kullanılır. “Kara-Samsun, Kara-Maraş, Kara-dağ, Kara-bağ” gibi…
Yönetimde anlamı: Peygamberimizin siyah, beyaz ve yeşil renkte üç ayrı sancağından biridir. Siyah sancak, Abbasiler döneminde de kullanılmıştır. Halifelerin isteğiyle gelenek olarak Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu Devletleri’nde de -diğer bayrakların yanında- taşınmıştır. Karahanlı ve Karakoyunlu Devletleri’nin adıdır. Harzemşahlar Devleti’nin bayrağının rengidir.

3-Kızıl-al-kırmızı
Anlamı: Kızıl, güneşin doğarken ve batarken aldığı renktir. Ateş (od) ve kan rengi olup heyecan, kudret, güçlülük ve akılcılık sembolüdür. Tarihimizin başlangıcından beri kızıl rengin kutsal sayılması, “Ateş Kültü”ne bağlanır. Ateşin ve alevin rengi olan kızıla değer verilmiş, sevilmiş ve sembol yapılmıştır. Türk’ün inancını, duygusunu ve ruhunu yansıtan millî ve manevî bir renk ve karakter olmuştur. Coşkuyu, canlılığı, dinamizmi, uğuru, mutluluğu, temizliği, erginliği (büluğ), ağırbaşlılığı ve hayatı ifade eder.
Orta Asya’da bayrak yerine “yalav” kelimesi kullanılır; aslı alav/ alevdir. Edebiyatımızda sevgiliyi anlatan, aşkın ve tutkunun rengidir. Gelinlik üstüne, bele takılan kırmızı kurdele, bekaretin ve bereketin simgesidir. Oğuzlardaki güveylik (damatlık) elbise kırmızı kaftan, gelinlik ise al duvaktır.
Al rengi, “Al Ruhu”nun adı ile ilişkilendirilmektedir. Albastı olayının izleri, günümüze kadar gelmiştir. Örnek; Albastı’nın kırmızı renkten korktuğu düşünülerek lohusanın başına beyaz yaşmak ve kırmızı tül bağlanır; kırmızı altın takılır ve kırmızı şeker hediye edilir.
Yönetimde anlamı: Eski Türk kaynaklarında bayrak; daha çok “Kızıl bayrak” diye adlandırılır ve bağımsızlık, şeref ve şehadetin sembolüdür. Büyük Türk Hakanlığı denilen 2.200 yıllık ölümsüz Türk devletini temsil ve işaret eder.
Al, hakanların rengidir ve uğurlu sayılır. Çin kaynakları, Göktürkler ve Uygurlar döneminde kuzeydeki Kırgız hakanlarının otağında bir kırmızı bayrak bulunduğunu ve herkesin saygı gösterdiğini yazmaktadır.
Bayrak sözcüğünün, XI.yüzyılda Türklerde yaygın şekilde kullanıldığı görülmektedir. Kızıl/ kırmızı renk sancak ve bayraklar, Türklerde genellikle “savaş bayrağı” olarak kullanılmıştır. “Kırmızı ok dağıtmak” savaşa hazırlık alametidir.
Türkmenler; kızıl (al) bayrağın sembolü olarak başlarına “kızıl börk” takar; dünyanın (Ülgen’in sarayının ve tahtının) merkezinin ifadesi olarak da ayaklarına “sarı edik” giyerler.
Türklerin büyük ülküsünün adı “Kızılelma”dır.

4-Yaşil (yeşil)-mavi (gök)-turkuaz
Anlamı: Yaşıl (yeşil) sözcüğünün kökü “yaş” olup genç ve delikanlı anlamındadır; baharın rengidir ve yeniden dirilişi, yaşamı ve ömrü temsil etmektedir. Gök (kök); Tanrı’nın ululuğunun ve yüceliğinin bir sembolü ve rengi gibi kabul edilmiştir. Hem göğün adıdır hem de göğün rengidir. Göğün ve suyun simgesi ve alameti olup kutsal sayılmıştır.
Gök; sonsuzluk, güvenlik, sessizlik, sakinlik, huzur ve duygusallıktır. Güneşin doğudan doğuşu ile bağlantılı olarak; başlangıcı, ilk olmayı, doğumu, türeyişi, varlığı, yaşamayı, yenilenmeyi ve gençleşmeyi ifade eder.
Gök rengi (mavi); dostluğu, sadakati, vefayı, aydınlığı, temizliği, ruhaniliği, refahı, bolluğu, bereketi, ümidi, sevinci ve niyeti anlatır. Nazara karşı koruyucudur.
Gök renginin kapsamı; göğermek ve yaşarmak (yeşermek, yeşillik) dahil çok geniş olup günümüz Türkiye Türkçesi’nde olduğu gibi bazan yeşil bazan da mavi anlamında kullanılır. Köylüler “ekinler göverdi/ göğerdi” derler. Esasen baharda yeşeren, biten, topraktan çıkan taze-canlı yeşil bitkilerin tümüne denir. Vücudun herhangi bir yerinin darbe sonucu morarması da “göğerdi/ göverdi” diye tanımlanır.
Eski Türklerde yağmur, doğayı yaşartan -yani yeşerten- bir tabiat vergisi olarak değerlendirilirdi. Bu yüzden “yaş” sözcüğü hem ıslaklık hem de suyun (yağmurun) canlandırdığı yeşilliklerin adı olmuştur. Dolayısıyla yaşarmak (ıslak olmak, ıslanmak) ile yeşermek, yeşillenmek aynı fiille ve “yaşarmak” olarak ifade edilirdi. Türkler yaşlarını söylerken, “ben 20 yaşarma (yeşerme) gördüm” derlerdi. Yani, “ben 20 yaşındayım” demiş olurdu. Bugün kullandığımız “yaş” sözcüğü, bu gelenekle ilgili söylenmiş bir ifade olmalıdır.
Yönetimde anlamı: Anlamların tamamı, Türklerin eski Gök Tanrı inancından kaynaklanmaktadır. Gök Börü veya Gök Kurt (Bozkurt), Tanrı’nın alameti ve habercisi gibi Türklere yol gösterdiği belirtilmektedir.
Mart 9’u ya da 21 Mart tarihleri, Türkler tarafından “Yılbaşı, Bahar ve Ergenekon’dan Çıkış Bayramı” olarak kutlanıyordu. Yenikün (yenigün), ergenkün (ergenlik, yani olgunluk günü, ergenekon) adlarıyla anılmaktaydı. Bugün de Türk toplulukları tarafından aynı adlar kullanılmaktadır. Türkler, İran’a gelip Fars kültürü ile tanışınca “Nevruz Bayramı” ifadesini kullanmaya başladırlar.
Yaşıl kök (yeşil gök) tabiri, Türklerde gökyüzü anlamında da kullanılmaktadır. Gökyüzü kubbeye benzetilerek “gök kubbe” diye anılmış ve cami, medrese, türbe, minare gibi yapılarda gök renk kullanılmıştır.
IX.yüzyılda Kırgız Türkleri yeşil kumaştan bayrak yapmışlardır. Böylece yeşil, egemenlik sembolü olarak kullanılmaya başlanmıştır.
Peygamberimizin üç ayrı sancağından biri yeşil renkte olup dinin, imanın, ebediyetin simgesidir.

5-Sarı
Anlamı: Sarı, güneşin rengi ve alametidir. Bu yüzden parlaklık, aydınlık, ferahlık, ilim, marifet, zekâ, akıl ve hakikat timsali bilinmiştir.
Türk inanışında Sarı Albastı veya Sarı Albıs adlı koruyucu bir ruhun varlığı anlaşılmaktadır.
Sarı renk; aynı zamanda felaketin, kötülüğün, hastalığın, yabancılığın, düşmanlığın, nefretin, korkaklığın, kıskançlığın, hile ve hıyanetin simgesi görülmüştür. Sarı; edebiyatta beniz, yıldız, çiçek ve giyim için kullanılır.
Yönetimde anlamı: Türk Mitolojisinde; Ülgen’in sarayının ve altın tahtının rengi (altın sarısı=sırma rengi) ve dünyanın merkezi olarak sembolleştirildiğinden, Türkler devletin, ülkenin ve dünyanın merkezi olarak algılamışlardır. Aynı zamanda egemenliğin ve gücün sembolü olarak görmüşlerdir.
Harzemşahlar döneminde sarı renk bayrak kullanılmıştır. Selçuklularda hükümdara mahsus bayrağın sarı olduğu kayıtlıdır. Osmanlılarda da aynı düşünce sürdürülmüştür.



Günümüz'de Türk milletini en iyi hangi renk anlatır?
Sonsuzluğun, yüceliğin, ötelerin rengi gök MAVİ‘si mi? Nevruzda baharın boz çıplakları giydirdiği YEŞİL mi? Dervişin derdini dinleyen çiçeğin SARI’sı mı? Yedi iklimi kuşatan sancakların KIZIL ve BEYAZ rengi mi? Yoksa, düğünlerde salınan boncuklu gelinlerin AL rengi mi?
Çağlar boyunca atlı göçebe bir hayat süren ve tabiatla iç içe yaşayan Türk insanı toprağın, yeşil, boz ve sarı renginden, gökyüzünün mavisinden, atların, kımızın ve ateşin renginden payına düşeni almıştır. Bozkırın bazen esneyen bazen hızla akıp giden mevsimlerinde tabiat, günlük hayatını ayinlerin (=dinsel tören), savaşların, bayramların ve kutlamaların rengine can üflemiştir.
Türklerin renk dünyası özellikle göçebe hayatın beslediği Sözlü Edebiyat‘ta yoğun olarak işlenmiştir. Geleneklerden örf ve adetlere, giyim kuşamdan; yeme içme alışkanlıklarına kadar pek çok kültürel malzemeyle örülen destanlar renklerin çağrıştırdığı anlamlar hakkında önemli bilgiler verir.
Tarih boyuca dilden dile, anlatıcıdan anlatıcıya aktarılan Dede Korkut Hikayeleri‘nde renkler günümüze kadar uzanan gelenekler ve inançlarla ilgili özel anlamlar taşır. Bu hikayelerin hâkim renkleri ak, kara, kızıl, boz, gök ve sarıdır.
Eski kültürlerin bir çoğunda dünyanın dört bölüme ayrılması ve bu yönlerin renklere göre düzenlenmesi fikri vardı.
Türkler de eskiden beri beş ana rengi esası olarak gördü ve bunların her birini bir yöne verdi. Merkezi altın rengi sarı, doğu; yeşil veya gök, batı; ak, güney; kızıl, kuzey; kara renkleriyle ifade edildi. Bu renkler aynı zamanda soğuğu ve sıcağı da belirtiyordu. Kara, kuzeyle yönü ifade ettiği gibi “guz” (güneşsiz, gölgeli) yerleri, soğuğu da gösterir. Kızıl renk ise ateşin rengidir ve sıcağı da belirler.
Türklerin renklerle yönleri belirlemesinin yanında bu anlayışa uygun olarak bir takım uygulamaları da görünmektedir. Yapmış oldukları savaşlarda atları bu yön ve renk anlayışına göre dizdikleri dikkat çekmektedir. Örneğin; Asya Hun Ordusu, Çin Ordusunu M.Ö 203 yılında Pe-teng kalesi çevresinde 400 bin atlıdan oluşan ordusuyla kuşatmıştır. Bu kuşatma esnasında ” kuzeyde yağız (=kara) atlılar, batıda ak atlılar, güneyde doru atlılar, doğuda kır atlılar, bulunuyordu.” Atların bu şekilde dizilişleri Türklerde yönlerin renklerle temsiline uygunluk gösteriyordu. Çünkü Türklerde yukarıda da belirttiğimiz üzere batı ak, doğu gök, kuzey siyah ve güney kırmızı renklerle sembolize ediliyordu. Bu anlayışa uygun olarak atların bu renklere en yakın tonda olanları ilgili yönde olanları ilgili yönlere dizilmişti. Daha da önemlisi yön ve renklere göre dizilen atlar ve atlılar karışıklığı önlemek, uygulanacak taktikleri başarmak açısından da önem taşıyordu.
Türklerin geniş coğrafyalara yayılmaları ile birlikte yönlerin renklerle ilintilendirildiği, anlayışlarının devam ettiği görülmektedir. Onların denizlere verdiği isimler de bu çerçevede değerlendirilebilir. Türkiye’nin kuzeyinde Karadeniz, güneyinde Kızıldeniz, batısında Akdeniz ve doğusunda Gökçe Göl yer almaktadır. Bu isimler geleneğe uygun olarak verilmiş ve Türk kültür çevresinde yerlerini almışlardır. Anadolu’nun doğusunda bulunan Gökçe Göl, Dede Korkut destanlarında hep Gökçe Deniz olarak söz edilmektedir.
Türk kültüründe renklerin asıl anlamı ve kullanımı dışında farklı anlam ve kullanımları da vardır.



KARA MI?
Eski Türklerdeki Şaman inancına göre yeraltı tanrısı Erlik, bütün felâketlerin, kıtlıkların, hastalıkların sebebidir ve kara renkle adlandırılmıştır.
Çok farklı manalarda çok fazla kullanılan ve bütün Türk Lehçelerinde geçen bir renktir. Kara rengi ve kelimesi Devlet Teşkilatı’nda, adlarda, yas durumlarında, hastalık tanımlamalarında, yön ve coğrafya tasvirlerinde, onursuzluk, utanç ve itaatsizlik manalarında, kötü ruhların ifadesinde, bahtsızlık ve kader rengi olarak yoksulluk manasında, düşmanca kötü tutum ve kötü niyetli davranışların ifadesinde, hayvan ve bitki adlarının belirtilmesinde sıkça kullanılır.
Kara, “kara kaş, kara göz” gibi olumlu kullanımlar yanında “kara haber, kara cahil, kara kış, kara yer” gibi olumsuzluk anlamları da taşır. Kara, Orhun Yazıtları’nda yağız olarak belirtilmekte ve “üstte mavi gök, altta yağız yer” şeklinde geçmektedir. Dolayısıyla kara toprak olarak ortaya çıkmaktadır.
Kara yani siyah diğer toplumlarda olduğu gibi, Türkler arasında da mâtem âlameti olarak kullanıldı. Orhun Kitabeleri‘nde olsun, Dede Korkut’ta olsun, kara renk bir yas, bir acının karşılığıdır. Bu yüzden facialar ve ölümler sonrasında karalar giymek, ağıt yakmak gibi yas âdetleri bütün Türk coğrafyalarının geleneksel kültüründe yaşar. Dede Korkut’ta da yas evinden söz edilirken, “Karalı göklü otag” (karalı yeşilli çadır veya ev) deniliyordu.
Türkçemizde bugün bile kullandığımız “kara haber”, “kara ölüm”, “ölüm bir kara devedir, her kapıya çöker” vb. Kullanışlar yüzyılların ötesinden günümüze aktarılan sözlü kültür ürünlerindendir.

AK MI?
Ak rengin, Türklerin en eski inançlarından olan Şamanist dönemle ilgili bazı manevî inanmalarından kaynaklanarak ululuk, adalet ve güçlülük anlamları kazandığı görülmektedir. Ak sözü ve rengi Şamanî Türk inançlarından arılık ve yüceliğin sembolü haline gelmiştir. Bu yüzden ak renk için “baş renk” de diyebiliriz.
Altay Türkleri arasında iyilikler ilahî olan Ülgen’i temsil eden ak cennet anlamına gelir.
Dede Korkut’taki “ak alemler” sözü bu bayrağın kutluluğuna, görkemine işaret eder. Batı Türklerinde “ak sakal” deyimindeki ak sözü yaşlılığı, bilgeliği, büyüklüğü gösterir. Anadolu’da ak sakallı dediğimiz zaman saygın, güvenilir, deneyimli, yaşlı kişiler aklımıza gelir. Bugün kullandığımız “alnı ak”, “yüzü ak”, “alnının akıyla” vb. Kalıp sözlerimiz, deyimlerimiz bize bu eski gelenek kalıntılarından aktarılmış gibidir.
“Aklık” temizliktir, arılıktır, yüceliktir, ululuktur. Yaşlılık, tecrübe ile dolu oluş ve bir kocalıktır, büyüklüktür. Devletin ululuk, adalet ve güçlülüğünün bir sembolüdür. Devlet büyüklerinin özellikle savaşlarda giydikleri bir giysi, elbise rengidir. Askerî birliklerin içinde üst subay veya komutanların kendilerini askerlerden ayırabilmeleri için beyaz giydikleri anlaşılmaktadır. Beyaz rengin Hun büyüklerinin ve subaylarının bir üniforması gibi olduğu görülüyor.

GÖK (MAVİ) MÜ?
Ak gibi göğün de ululuk, kutsallık, anlamı vardır. Türk kültüründe genellikle “gök” rengi olarak ifade edilen mavi kutsal sayılan göğün ve suyun simgesidir. Sonsuzluğu, türeyişi, emniyet ve dinginliği çağrıştırır. Dostluk, sadakat, refah, aydınlık, temizlik ve ruhanilik simgesidir.
Gök rengi aynı zamanda bir yön adı olarak da doğunun, doğumun, varlığın, başlangıcın, ilk olma durumunun ifadesi olarak kabul edilmiştir.
Kültürümüzde gökyüzü kubbeye benzetilir ve gök kubbe olarak anılır. Bu yüzdendir ki cami, medrese, türbe, minare gibi yapılarda gök renk kullanılır.
Sessizlik, sonsuzluk, huzur ve duygusallığı ifade eder. Aynı zamanda mavinin bir tonu olan turkuaz Türk rengi olarak bilinir. Denizin ve gökyüzünün bir rengi olması itibariyle sonsuzluk ve huzur kavramları bu renk ile karşılanır. Karşıladığı bu anlamlar itibariyle de mekanlarda sıklıkla kullanılan bir renktir. Ayrıca mavi nazara karşı da koruyucudur. Mavi nazar boncukları vazgeçemediğimiz aksesuarlar içinde en ön sırada gelmektedir.
YEŞİL Mİ?
Bir taraftan kök (gök) buradan göğermek fiilinde olduğu gibi bir anlamı, diğer taraftan mavi=gök anlamı taşımaktadır.ümit, sevinç, niyet, kutsallık ve bereket bildiren bu kelimenin kökünde yaş(=ıslak) olması dolayısıyla bolluk ve rahatı sağlayan bereketin sembolü olması olağandır. Türk mitolojisinde iyilikler ilahi Ülgen’in koruyucu ruhu olarak bilinen yedi oğlundan birinin adı Yaşıl(=yeşil) Kağan idi ve bitkilerin yetişip büyümesini sağladığına inanılırdı.
9. yüzyılda Kırgız Türkleri yeşil kumaştan bayrak yapmışlardır. Böylece yeşil, bir yerde egemenlik sembolü de olmuştur. Sonraki yüzyıllarda Müslümanlıkta da yeşil kutsal bir renk olarak kabul edilmiştir.

SARI MI?
Merkezin hakimiyetini ve gücü ifade eden sarı, tarihte Türklerin sıkça kullandığı renklerden biriydi. Bu anlayış onların en eski inançlarından olan Şamanizm’den kaynaklandığı görülmektedir. Gerçekten de hayır ilahî Ülgen’in altın kapılı sarayı ve altın tahtı, Türklerde hep sarı renk (altın sarısı- sırma rengi) ile ifade edilmiş ve Ülgen’in tahtı nasıl devletin, ülkenin ve dünyanın merkezinde olarak algılanmış ise, tıpkı onun gibi sarı renk de dünyanın merkezinin sembol rengi olmuştur. Bu yüzden Türk sarısına altın sarısı denirdi. Altın sarısı destanlarda hakimiyet sembolü olarak kullanıldı.
Türk kültüründe sarı aynı zamanda felaketin, kötülüğün, hastalığın, yabancılığın, düşmanlığın ve nefretin simgesiydi.
Sarı, Edebiyatta beniz, yıldız, çiçek ve giyim için kullanılır.


“Sarı saç üstüne sarışın yazma,
Yakışır başına kurban olduğum.”


Dede Korkut’ta geçen “sarı tonlu Selcen Hatun” ifadesi günümüz giysilerinin kökenine de işaret eder.
Uygur türklerinde egemenlik belirten sarı renk, Harzemşahlar Döneminde de bayrak olarak kullanılmıştır. Selçuklular da da hükümdara mahsus bayrağın sarı olduğu kayıtlıdır. Osmanlılarda da aynı düşünce sürdürülmüştür.

AL MI?
Boşuna dememişler, “Türk’ün gözü aldadır” diye. Adeta kutsallaşan bir renktir kırmızı. Tonları ve değişik adlandırmalarıyla al veya kızıl diye de bilinir. Türk kültüründe güneyin rengidir kızıl.
Türklerin en eski inançlar ile ilgili olarak onlarda “Al Ruhu” veya “Al Ateşi” adları verilen bir ateş tanrısının yahut da hamî(=koruyucu) bir ruhun varlığı bilinmektedir. İşte Türklerin en eski devirlerinden beri Al bayrak kullanmalarının bu Al Ateş kültü (=inancı) ile bağlı bir gelenek olacağı hatıra geliyor.
Kazak- Kırgızlar bayrak kelimesi yerine “Yalav” kelimesini kullanırlar ki, aslı alav=alev’dir. Al Ruhu’nun adı ile al rengin münasebeti şüphesizdir. Dolayısıyla al (kızıl) rengin de tarihimizin başlangıcından beri bizde manevi ve milli renk olarak algılandığı ve tarih boyunca inançları yansıtan, aynı zamanda da Türk duygusunu ve ruhunu anlatan bir millî sembol hüviyeti kazandığı görülmektedir.
Ateşin ve alevin rengi kırmızıya daima büyük bir değer verildi ve sevgi gösterildi. Bu renk halk ordu ve savaş geleneği haline getirildi. Sembol yapıldı. Kırmızı renk sancak ve bayraklarda sıkça kullanıldı.
Kaşgarlı’nın “Ağdı kızıl bayrak- Toğdı kara toprak” şeklindeki bir beyitinde bu kızıl bayrağın Türklerde genellikle “savaş bayrağı” olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır.
Osmanlılarda baş sancaklar veya baş alemler her zaman ak ve al (kızıl- kırmızı) sancaklar olarak kalmıştır. Şüphesiz halkın binlerce yıldan beri tuttuğu ve sevdiği bazı renkler vardır. Bayrak diye ancak onların peşinden giderler ve onların altında ölürler. Anlaşıldığına göre, sadece osmanlılar döneminde değil, çok eski zamanlarda da Türkler kırmızı(al) renge büyük değer vermişler ve saygı göstermişlerdir. Bunu bir halk ordu ve savaş geleneği haline getirmişler ve sembol yapmışlar; ancak belki de devlet sembolü olan “Ak” ile halk ve ordu geleneğinin sembolü olan “Al”ı çok eski çağlardan başlayarak yan yana muhafaza etmişlerdir. Bu günkü bayrağımız da ak ve al renkleri bir arada barındırıyor.
Dede Korkut Hilayeleri’ndeki bilgilere göre Oğuzlardaki güveylik (=damatlık) elbise kırmızı kaftan, gelinlik ise al duvaktı. Bu giyim tarzının yansımalarına Orta Asya’dan Balkan’lara kadar tüm kına gecelerinde ve düğünlerde bu gün de rastlıyoruz. Kına gecelerinde kırmızı örtü örtülen kız düğün günü beyaz gelinlik giyer. Kültürümüzde gelin olma işareti beyazdır. Temizliğin, bekâretin, rengi ise gelinlik üstünde bele takılan kırmızıdır. Gelinin beline bağlanan kırmızı kurdele bereketin simgesi olarak görülür. Dinamizmin, coşkunun, canlılığın rengi olan kırmızı edebiyatımızda da sevgiliyi anlatan ifadelerin rengi olmuştur. Aşkın ve tutkunun rengidir.
Azerbaycanlılar, kırmızı rengi çok kullanırlar. Yeni doğan bebeğin göbeği kırmızıyla bağlanır. Kırmızı renkle düğünlerde yeni gelinlerin beli bağlanır. Hatta cenaze merasimlerinde de kırmızı renkli eşyalar kullanılmaktadır. Bunun anlamı ise kırmızı hayatı temsil eder.

SARI– KIRMIZI– YEŞİL RENKLERİ Mİ?
Bu üç renk Türk tarihinin muhtelif devirlerinde beylik ve hükümdarlık sembolleri olarak yan yana veya iç içe kullanıldıklarına dair örnekler verilmiş ve sonra da bugünkü Türk dünyasında bu üç rengin bir arada ve yaygın bir şekilde kullanıldığı görülmektedir.
Sarı, kırmızı ve yeşil üçlüsünün yan yana ve hükümdarlık sembolü olarak sancaklarda kullanıldığına dair en eski bilgimiz Selçuklular Dönemi’ne aittir. Sarı, kırmızı ve yeşil bayrakları vardır ve onları kullanırlar.
Yine sarı, kırmızı ve yeşil gerek yan yana gerekse iç içe olarak Osmanlı Dönemi’nde devletin sona erişine kadar çok yaygın bir biçimde kullanıldığını görüyoruz.
Diğer taraftan, bugün Türkçe’nin muhtelif yörelerinde ve özellikle kadınların giyim kuşamlarında sarı, kırmızı ve yeşil renklere çokça rastlanmaktadır. Belki de bunun ifadesi olarak Anadolu halkı arasında;


“Al yeşil üstüne sarıyı bağla,
Ger yakışmaz ise gel gör beni”


şeklindeki deyişin halk şairlerimizden bu güne devam edip geldiği ifade edilmektedir.



Kaşgarlı Mahmut‘un vermiş olduğu bilgilerden de elbiselerde yeşil ve kırmızı renklerin kullanıldığı ortaya çıkmaktadır. “Kadın güzel görünmeyi, iyi geçinmeyi bilirse kırmızı giyer; naz etmeyi, kırıtmayı bilirse yeşil giyer.” sözlerinde yeşil ve kırmızı renkli elbiselerin önemine dikkat çekilmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti’nde kutlanan Nevruz Bayramı dolayısıyla düzenlenen coşkulu bayram törenlerini gösteren televizyon yayınlarında da, Özbekistan’dan Azerbaycan’a kadar Türk kadınlarının ve erkeklerinin kıyafetlerinde sarı, kırmızı ve yeşil renkli kıyafetleri yaygın bir biçimde kullanılmaktadır. Bu durum aynı kültürel kimliğin, aynı Millî kimliğin unsurlarından sadece bir kaçıdır.
Sonuç olarak; renklerle adlandırmalar aradan binlerce yıl geçse de unutulmadı. Göçlerle renkler de göçtü. Türkler yaşadıkları her sahada yer adlarında renkleri kullandı. Türkistan’dan batıya göç eden Türkler, Anadolu ve Rumeline yerleştikten sonra yerleşim alanlarına ad verirken renkleri kullanmaya devam etti. Bu sebepledir ki Anadolu ve Orta Asya’daki yer adlarının hemen hemen aynı olduğunu görürüz.

“Ak”, “Akça”, “Altın”, “Boz”, “Kara”, “Karaca”, “Kızıl”, “Kızılca” gibi sayısız yer adı Asya, Avrupa hatta Afrika’da da karşımıza aynı şekilde çıkar.



Renkler ve onlara eski insanlar tarafından verilen mânâlar milletlerin dünya ve kâinatı hissetmeleri ile alâkâlıdır. Renkler gözün gördüğü maddî şeyler değildirler, insanların onlara yükledikleri anlamlarla manevîyat kazanmışlar ve maddî maneviyatın da üzerine çıkmışlardır. Insanlar, renklerin manevîyatları ile ilgili düşüncelerini şöyle diyerek dile getirmişlerdir:

“Ağ, gara, sarı, yaşıl, gırmızı,
Heresi bir sınagla baglıdır.
Biri hesretimizi hatırlatır,
Biri derdimizi, biri arzumuzu,
Heresinde bir mâ’nâ arayıp,
Bir sebep gören var.
Kim bilir kim sınamış,
Kim bunu ilk defa demiş.
Gara mâtem,
Gırmızı bayram…”

Ortak kültür coğrafyamızda gökkuşağının tüm renklerini yaklaşık aynı tonda görüyoruz. Hatta bazen renk çarkının çevrilmesiyle nasıl beyaz renk ortaya çıkıyorsa öylece tüm renkler bir oluyor, gönüller bir oluyor. İnsanları bir araya getiren, benzeştiren, ayrıştıran, onları bir eden değerler vardır. Renkler, ayrıştıran değil buluşturan, gönülleri bir eden, uzak coğrafyaları yakın eden değerlerin başında gelir.

Hazırlayan: Zeynep DOKUMACI




 ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/10/turk-tarihi-kulturunde-renkler-ve-ifade-ettikleri-anlamlar_1.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/10/turk-tarihi-kulturunde-renkler-ve-ifade-ettikleri-anlamlar_1.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/10/turk-tarihi-kulturunde-renkler-ve-ifade-ettikleri-anlamlar_t_1.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/10/turk-tarihi-kulturunde-renkler-ve-ifade-ettikleri-anlamlar_1.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/turk-tarihi-kulturunde-renkler-ve-ifade-ettikleri-anlamlar/54890/</link>
			<pubDate>Fri, 25 Oct 2024 11:38:04 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Tarihte ilk savaş uçağını Çılgın Türkler düşürdü</title>
			<description><![CDATA[Dünyanın ilk savaş uçağını İtalyanlar Osmanlı İmparatorluğu’na karşı Trablusgarp Savaşı’nda kaldırdı. O uçak 110 yıl önce bugün Türk askerleri tarafından tüfek atışlarıyla düşürüldü. İşte dünya tarihine geçen o günün hikâyesi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[25 Ekim 1911
İtalyan pilot Yüzbaşı Ricardo Moizo uçağının penceresinden aşağıda uzayıp giden çöle baktı. Trablus’un güneyindeki Ayn Zara bölgesindeydi.
Ekim ayının son günleri olmasına karşın hava sıcaktı. Heyecanlıydı. Henüz çok yeni olan keşif uçuşlarından birini yapıyordu. Osmanlı askerlerini gözleyecek, konumlarını harita üzerinde işaretleyerek istihbarat birimlerine iletecekti.
El Aziziye’ye semalarına geldiğinde bir kez daha aşağılara doğru baktı. Bu kez dürbününden de yardım alarak kümelenmiş askerleri, çadırları ve tabyaları inceledi.
Kuyruk kısmında ‘Kaptan Moizo’ yazan uçağının burnunu aşağı doğru indirdi. İrtifasını azaltırken yerdeki cisimleri daha yakından görmeye çalıştı.
Aşağıda konuşlu Osmanlı askerleri uçağın sesini duymuş komutanlarının öncülüğünde hazırlığa başlamışlardı. Tek bir askerin ateş edip isabet kaydetmesi oldukça güçtü. Askerler bir araya geldiler. Yere sırtüstü yatarak tüfeklerini gökyüzüne doğru çevirdiler.
Sonrasında ‘hava hedefi atış vaziyeti’ denecek olan pozisyonu aldıktan sonra uçağın uçuş yönüne doğru grup halinde ateşe başladılar. Osmanlı askerinin attığı mermilerden üçü uçağı bulmuştu. Hasar alan uçak önce irtifa kaybetmeye başladı, ardından düştü.
Osmanlı askerleri, Wright Kardeşlerin 1903’te ilk motorlu uçuşu yapmalarının üzerinden sadece sekiz sene geçmiş ve ilk kez bir savaşta kullanılmaya başlanmış olan savaş uçağını düşürülerek tarih kitaplarında kendisine geniş bir yer ayırmıştı.



Pilot Moizo
Uçak düştükten sonra yaralanan Ricardo Moizo, Türk askerleri tarafından kurtarılarak Aziziye’deki karargaha getirildi.
Başında Adnan Adıvar’ın bulunduğu Kızılay ekipleri tarafından tedavi edilen Moizo’nun her ihtiyacı ile yakından ilgilenildi. Ailesine sağ ve sağlıklı olduğuna, zarar verilmeyeceğine dair telgraf çekildi.
Tüm bunlar olurken İngilterede yayın yapan "The Illustrated London News" dergisi, İtalyan pilotun öldürüldüğü şeklinde temsili resimler yayımlıyor Osmanlı Devleti aleyhinde kara propaganda yapıyordu.
Moizo’nun Nieuport-4 tipi uçağı da Aziziye’ye getirildi. Durumu düzelen ve dünyanın ilk düşürülen savaş uçağının ilk ele geçirilen pilotu Ricardo Moizo Binbaşı Ali Fethi Okyar tarafından sorgulandı.
Kendisine gayet iyi davranılan Moizo sonrasında ülkesine gönderilecek ve hava generaliğine kadar yükselecekti…

İlklerin savaşı
Osmanlı İmparatorluğu ve İtalya arasında 1911 yılında başlayan Trablusgarp Savaşı, pek çok açıdan ilklerin yaşandığı bir karşılaşma. Savaş uçakları ilk kez bu savaşla devletlerarası mücadelenin araçları oldu.

Türk havacılığı İtalyan havacılığından önce kuruldu
İtalyan havacılığı, Türk havacılığından sonra kurulmasına rağmen Trablusgarp Savaşı’nda 28 uçak ve dört balon kullanabilecek kadar endüstriyel açıdan iyi durumdaydı.
Osmanlı İmparatorluğu da savaşta uçakları kullanmak için birçok tedbir almış ve uçak temin ederek Cezayir sınırına kadar göndermişti. Ancak personelinin henüz yetişmemiş olması, sözleşme yapılan yabancı pilotların isteksizliği gibi nedenlerle bu mümkün olmadı.
Türk havacılık tarihiyle ilgili araştırmaları bulunan Siyaset Tarihçisi Doç. Dr. Osman Yalçın, yıllan beri bu konunun izini sürüyor, bilgi ve belge topluyor.
“Trablusgarp Savaşı’nın başladığı dönemde İtalyan askeri havacılığı 28 uçağa sahipti. Bunların 6’sı Avusturya yapımı Etrich Taube ve İngiliz Bristol uçaklarıydı. Geri kalan 22 uçak Fransız yapımıydı. Bunlar Blérıot XI ve Nieuport 4 tipindeydi. Kuzey Afrika’ya gelen 9 uçak, ‘Trablus 1.Uçak Filotillası’ ismini taşıyan bir birlik oluşturmuşlardı. İtalyan hava gücünde 4 balon bulunuyordu. Balonların saatte 50-75 km. hız yapma gibi özellikleri vardı.”



Yalçın İtalyanlar tarafından ilk uçuşun 22 Ekim günü gerçekleştiğini anlatıyor:
“İtalyan Pilot Yüzbaşı Carlo Piazza, Blériot XI tipi uçağı ile Türk hatları üzerinde bir keşif uçuşu yaptı. Bu bir uçağın, düşman hatları üzerinde ilk defa keşif uçuşu yaptığı tarihi olaydı. Yüzbaşı Piazza, bu uçuşu kimseden emir almadan, kendi inisiyatifiyle yapmıştı. Bu yönüyle hava harp tarihinin bir kişisel inisiyatifle başladığını ve havacılıkta kişisel kararların önemli olduğunu söylemek doğru olur.”

İlk bombardıman
İtalyanlar tarafından uçakla yapılan ilk bombardımanın tarihi 1 Kasım 1911. Doçent Osman Yalçın o güne dair şu ayrıntıları veriyor.
“1 Kasım 1911 tarihinde Teğmen Gavotti havadan ilk bombardımanı gerçekleştirdi. Etrich Taube uçağı ile biri Ayn Zara ve üçü de Tacura’ya olmak üzere 800 m. irtifadan 4 bomba attı. Türklerin yoğun hava savunma yapması sebebiyle uçaklar fazla yere yakın uçamıyordu. Bu nedenle nişan almadan ve yüksekten atılan bombaların herhangi bir zararı olmadı. Yaklaşık 2 kg. olan bu bombaların piminin pilotun dişlerini kullanılarak çekip bırakması ve etkisinin az olması sebebiyle bu savaş içinde farklı yöntemler ve daha etkili bombaların kullanılması yönünde çabalar oldu.”
İtalyanların cephede hava kuvvetlerini kullanması, Osmanlı ordusu tarafından etkin bir hava savunma göreviyle kısıtlansa bile uçağın bütün hareketini engellemek mümkün değildi. Özellikle keşif görevi ile önemli bir istihbarat avantajı kazanılmış oluyordu.
Trablusgarp Savaşı'nda hava savunma sistemini geliştirme yönünde de bazı gelişmeler de oldu. Türklerin, eski bir Avusturya topunun kundağını dikey duruma getirerek uçaksavara çevirmişti.



Savaş anında uçaklardan bildiri atıldı
İtalyanlar uçaklarını sadece savaşmak için kullanmıyorlardı. Uçaklar o dönem propaganda için de havalanıyordu.
15 Ocak günü İtalyanlar uçaklarla bildiri atmaya başladılar. Bu olay da dünya havacılık tarihinde ilkti. Uçaklardan atılan bildirilerde, şöyle yazıyordu:
"Trablus’lu Araplara: Bizimle birlikte olmak için ne bekliyorsunuz? Camilerinizde ibadet etmek isteğini duymuyor musunuz? Ailelerinizle birlikte huzur içinde yaşamak istemiyor musunuz? Bizim de kitabımız var. Biz de namuslu ve dindarız. İtalya babanızdır. Çünkü memleketimiz, anneniz Trablus’la evlenmiştir.”

Doç. Dr. Osman Yalçın, bu bildirileri şöyle değerlendiriyor:
“Havadan atılan bildirilerle yerli halk Osmanlı askeri unsurlarından tecrit edilmeye çalışılıyor, silah ve cephanesiyle birlikte teslim olacak her yerliye 20 Frank para, arpa ve buğday verileceği vaat ediliyordu. Bu durum aynı zamanda Türk subaylarının kısa zamanda bölgede göstermiş oldukları yüksek organizasyon ve yerel halk ile birlikte oluşturdukları yüksek savunma hattının İtalyan ordusunu bölgede hareketsiz hale getirmesinin bir sonucuydu.”



İtalyanlar uçurdu, Türkler vurdu
31 Ocak 1912 tarihinde bir uçuş esnasında rasıt (gözlemci) Yüzbaşı Carlo Montu yerden açılan ateşle yaralandı. Bu olay da dünya havacılık tarihi bakımından önemliydi ve ilklerdendi. Yerden açılan ateşle ilk kez uçak personeli yaralanmıştı. Bu da Trablusgarp savaşında yaşanan başka bir ilkti.
İtalyan ordusu nisan ayı sonlarından itibaren P-1, P-2 ve bunlara sonradan katılan P-3 güdümlü balonları ile yere bomba atmaya devam etti.
Trablusgarp Savaşı devam ettiği süreçte havacılıkta inovatif bazı gelişmeler devam ediyordu. Nitekim Yüzbaşı Alberto Marengo, 11 Haziran’da da ilk gece bombardımanını yaptı.



Savaşta ölen ilk havacı
15 Haziran tarihi ile ulaştırılan bir mesajda, 11 Haziran günü Derne Cephesinde, ordugâh civarını bombalayan bir İtalyan uçağının, Türk birlikleri tarafından açılan tüfek ve topçu ateşi ile Derne Vadisine düştüğü açıklandı.
25 Ağustos’ta Teğmen Piero Manzini bir foto-keşif uçuşu sırasında, uçağı ile denize düşerek yaşamını yitirdi. Böylece dünya havacılık tarihine, savaşta ölen ilk havacı olarak geçti.



Hava savunmanın tarihteki ilk örneği Türklere ait
Trablusgarp Savaşı, dünya havacılık tarihinde ilklerin savaşı oldu. İki devlet arasında yapılan bir savaşta, hava kuvvetleri ilk defa kullanıldı. İtalyanlar uçak ve balonu birlikte kullandı. Bu savaşta hava keşfi, gece uçuşu, gece bombardımanı, havadan yere bomba atma, fotoğraf çekme ve yine ilk olarak uçakla yere bildiri atma gerçekleşti.
Yalçın, her yönüyle ilkleri doğuran savaş, Türk’ün dünyaya örnek olacak bir yönünü daha ispatladığını vurguluyor.
“Osmanlı Devleti bu savaşta karadan harekatla uçak vurdu, rasıt ve pilot yaraladı, zorunlu iniş yapan pilotu esir aldı. Kara toplarını ayarlarında düzenleme yapmak suretiyle hava savunma silahına dönüştürdü. Askerler sırt üstü veya dizüstü çökerek havaya karşı toplu ateş ederek uçaklara isabet ettirme ve yaralama ilkini icra ettiler.”
Osmanlı İmparatorluğu zor şartlarda bulunduğu bir zamanda askeri havacılığı dünyada ilk kuran ülkelerden biri oldu. Harekât alanında uçaklarla mücadele eden ilk ordu Osmanlı ordusu oldu ve tarihe geçecek birçok ilki gerçekleştirdi. Tıpkı bugün olduğu gibi; İtalyanlara karşı uçaklarını uçurmak için pilot bulamayan çılgın Türkler bugün o uçakları üreterek pilotsuz uçuruyor ve pek çok operasyonel görevde kullanıyor. 






 ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/10/tarihte-ilk-savas-ucagini-cilgin-turkler-dusurdu.png</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/10/tarihte-ilk-savas-ucagini-cilgin-turkler-dusurdu.png" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/10/tarihte-ilk-savas-ucagini-cilgin-turkler-dusurdu_t.png"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/10/tarihte-ilk-savas-ucagini-cilgin-turkler-dusurdu.png" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/tarihte-ilk-savas-ucagini-cilgin-turkler-dusurdu/54885/</link>
			<pubDate>Fri, 25 Oct 2024 10:22:30 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Çöl Aslanı Ömer Muhtar Kimdir?</title>
			<description><![CDATA[Libya'nın dağlık bölgesi Cebel Ahdar'da 1860'larda dünyaya gelen Muhtar, eğitimini bölgede etkin Senusi Hareketi medreselerinde aldı. Eğitiminde başarı gösteren ve hareketin önde gelen isimlerinin dikkatini çeken Muhtar, 1899 yılında Çad'da Fransızların sömürge ve misyonerlik çalışmalarına karşı silahlı mücadele verdi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Libya direnişinin öncüsü, Senusi Hareketi’nin lideri çöl aslanı Ömer Muhtar’ın İtalya’ya karşı verdiği destansı mücadele ve şehadeti ile noktalanan hayatı… Ömer Muhtar, defalarca İtalya’nın kabusu olmuş, direnişi ile Çöl Aslanı lakabını almış, Libya’nın kolay teslim olmayacağını tüm dünyaya göstermiştir. İtalya ve maşası olan tüm askerlerinin Libya üzerindeki hayallerini defalarca yıkan, Senusi Hareketi’nin lideri Ömer Muhtar, etkin bir direnişle 22 yıl boyunca mücadelesini sürdürmüştür. 
Ömer Muhtar’ın Doğumu ile Mücadele Yıllarına Kadar Devam Eden Süreç
Libya’nın bağımsızlık mimarı Ömer Muhtar, 1860 yılında Libya’daki Defne bölgesinin Batnan kasabasında doğdu. Annesinin ismi Aişe bint Muharib’tir. Ömer Muhtar’ın ilk öğretmeni babası Muhtar’dır. Babası 1878 yılında Hac vazifesini yerine getirirken vefat etti. Vefatından sonra Ömer Muhtar’ın ve kardeşi Muhammed’in yetiştirilmesini babasının yakın arkadaşı Seyyid El Giryani üstlendi. Giryani, Ömer Muhtar’ı  ve kardeşini Cağbub’taki İslâmi Bilimler Akademisi’ne yazdırdı ve Ömer Muhtar burada sekiz yıl din eğitimi aldı. Ömer Muhtar, gördüğü öğrenimle beraber kendisini marangozluk, demircilik, ziraatçılık, duvar ustalığı, binicilik gibi birçok sanat dallarında yetiştirdi.  Cağbub’taki arkadaşları arasında sevilen ve sorumluluk sahibi biri olan Ömer Muhtar, kısa sürede liderlik vasfıyla ön plana çıktı. Güzel konuşması ve mütevazı hayatıyla, saygın bir şahsiyet haline gelmiş olan Ömer Muhtar, “Sidi(Seyyid) Ömer” lakabını almıştır. Aldığı eğitimler sonucunda Kur’an öğretmeni olmuş ve ömrü boyunca bu Kur’an’ı kendisine yoldaş edinmiştir.

Ömer Muhtar ve Senusi Hareketi
Ömer Muhtar ve birçok Kuzey Afrikalı Müslümanın da aktif olarak yer aldığı Senusi Hareketi, Libya’da da bulunmaktaydı. Tasavvufu özüne döndürme çabası içerisinde olan bu hareket, tasavvufu miskinlikten kurtararak hayatın her alanını kucaklayan bir hareket haline dönüştürme çabasındaydı. Senusi Hareketi, Afrikalı Müslümanları işgal güçlerine karşı daima diri tutmuştur.
Ömer Muhtar’ın aldığı ilmi alanlar, Trablusgarp’a şeyh olarak gönderildiklerinden, Muhtar da, Ubeyd Kabilesi’ne gönderildi. Osmanlı Devleti’ne tam itaat etmeyen bir kabile olan Ubeyd Kabilesi, Ömer Muhtar’ın çabaları sonucu Osmanlı’ya yaklaşmıştır. Ayrıca oradaki Arap kabilelerin arasını düzelterek Ubeyd Kabilesi’ni asker olarak yetiştirmiştir.
Senusi Hareketi’nin ikinci lideri Mehdi es-Senusi’nin dikkatini çeken Ömer Muhtar, Kufra’daki zaviye Çad’ta bulunan Borku beldesine taşınınca onunla beraber gitmiştir. Burada Fransız işgaline karşı yapılan seferlere katılmıştır. Mehdi es-Senusi’nin vefatı üzerine Senusi Hareketi’nin başına yeğeni Ahmed Şerif es-Senusi gelmiştir.



Ömer Muhtar ve 1.Dünya Savaşı
İtalya, 27 Eylül 1911’de Trablusgarp’a saldırınca Buradan tekrar Ubeyd Kabilesi’ne dönen Ömer Muhtar, onlardan 1000 kişilik bir ordu kurmuştur.
İtalya ile süren 22 yıllık mücadelede başından sonuna kadar bulunan Öncü Şahsiyetlerden biri olan Ömer Muhtar, halktan da büyük destek görmüştür. Halk, dağlardan baskınlarla İtalya’yı büyük bozgunlara uğratmıştır. Osmanlı Devleti, İtalya ile 1912’de Uşi Antlaşması imzalamış ve böylece İtalya, Trablusgarp’tan çekilmiştir.

Mısır’ın İhaneti
İdris es-Senusi tedavi bahanesiyle Mısır’a gitmiş ve yerine kardeşi Muhammed’i bırakmıştı. Mısır’dan kendi güvenliği konusunda söz alarak Mısır’ın İtalya ile anlaştığını, yardım edemeyeceğini belirtmiştir.

Ömer Muhtar’ı Direnişten Vazgeçirme Çabaları
Her dönemde olduğu gibi bu dönemde de zalimler, Allah’a gönülden bağlanmış olan Müslümanları dünya ile kandırabileceklerini zannetmişler ve yanılmışlardır. Mısır’dayken kendisine birçok dünyevi tekliflerle gelen İtalyan heyetini eli boş gönderen Ömer Muhtar, onurlu bir Müslüman duruşu sergilemiştir. Muhtar, kendisine yapılan tüm teklifleri reddederek onurlu bir duruş sergilediği için kendisine “çöl aslanı” lakabı verilmiştir. Buna tahammül edemeyen İtalya, Libya’ya dönerken saldırıya geçmiş, ancak Ömer Muhtar sağ kurtulmayı başarmıştır.



İtalyanların Saldırıları ve Kutlu Direniş
İtalya, en modern ve güçlü silahlarla saldırırken Ömer Muhtar ve arkadaşları imanlarıyla karşılık verdiler. İtalya’yı defalarca ağır bozgunlara uğratan Ömer Muhtar, vur kaç taktiğiyle büyük direnişler sergilemiş ve çok sayıda İtalyan askerini esir almıştır.
Topyekun bir işgalin zorunlu hale geldiğini gören İtalya, 1928’de direniş merkezi haine gelen Berka bölgesini işgale başladı. İtalya tarafından tayin edilen ve başarısızlığa uğrayan birçok vali, eli boş İtalya’ya dönmüştür.
Tekrar tekrar Ömer Muhtar’a farklı yollarla gelen İtalyanlar, sürekli onu bu direnişten vazgeçirmeye çalışıyorlar fakat başarılı olamıyorlardı. Kendi arkadaşları eliyle onu ikna etmeye çalışmışlar, bu da olmayınca vali bizzat devreye girmiş ve onu durdurmaya çalışmıştır.
Bütün bu denemelerinde başarısız olan Mussolini, o güne kadar tayin edilenlerin en acımasızı olarak biline Rodolfo Graziani’yi Trablusgarp’a vali tayin etti. Graziani, Ömer Muhtar’ın direnişini zayıflatmak ve bitirmek için, onun, içteki ve dıştaki bütün bağlantılarını koparmasını gerektiğini düşünüyordu. Bunun için Ömer Muhtar ve arkadaşlarının Fizan, Kufra ve Mısır ile bütün bağlantılarını kopardı, direniş siperlerini uçaklarla bombaladı.
Ömer Muhtar’ı vazgeçirmeye çalışan İtalya, bir sonuç elde edemeyince bu defa halkı kamplarda toplamaya başladı. 1930 tarihinde Muhtar’ın yakın arkadaşlarından Fudayl bin Ömer ve 40 kişi şehit oldu, Trablusgarp’ın önemli direniş bölgesi Kufra’nın Tac Köyü İtalya’nın eline geçti.
Acımasız komutan Graziani, mücahitlerin Mısır’dan yardım almalarını engellemek için dikeni tellerle yolu kapattı. Halkla görüşmemeleri için de halkı kamplara doldurdu. Toplama kamplarında çok zor şartlar altında bulunan halk, ya hastalıktan, ya açlıktan öldü; ya da Ömer Muhtar’a yardım ettikleri gerekçesiyle idam edildi. Berika kampında 30 binden fazla insanın öldüğü kayıtlara geçmiştir.

Kutlu Direniş Kutlu Şehadet
Ömer Muhtar, 11 Eylül 1931 tarihinde adamlarıyla birlikte İtalya’nın tuzağına düşmüş ve tutuklanmıştır. Mahkemeye çıkarılmadan önce Graziani ile görüştürüldüğünde söylediği şu sözler tarihte ebedi yerini aldı:
“Biz asla teslim olmayız. Ya kazanırız, ya ölürüz. Bizden sonraki nesillerle de savaşacaksınız. Ondan sonrakilerle de ve sonrakilerle… Bana gelince, ben cellâtlarımdan daha uzun yaşayacağım!”
Çıkarıldığı sözde mahkemede yargılanan Ömer Muhtar, kendisine idam kararı veren hakimin yüzüne ise şu ifadeleri haykırıyordu:
“Hüküm ve karar yalnız Allah’ındır. Sizin bu sahte ve uydurma hükmünüzün hiçbir geçerliliği yoktur. İnna lillah ve inna ileyhi raciun. (Biz Allah’ın kullarıyız ve sonunda ona dönücüleriz.)”
Aynı gün 20 bin kişinin olduğu toplama kampındaki Libya halkının gözü önünde İdam edildi. İdam sehpasına çıkarken dilinden şu ayetler dökülüyordu:
“Ey huzura ermiş nefis! Razı edici ve razı edilmiş olarak Rabbine dön” (Fecr Suresi, 28.Ayet)

Tarihe Kazınan Ömer Muhtar Sözleri
“Çocuklarınıza sütle birlikte Kur’an’dan öğütler verin boyları büyürken kalpleri ve bakış açıları da büyüsün.”
“Ben her isteyenin böyle kolayca yutabileceği bir lokma değilim… Beni kimse imanım, davam ve cihadımdan alıkoymayacaktır. Allah onların iştahlarını kursaklarında bırakacaktır.”
İtalyan Subay: Ne dersin İtalyan hükümeti büyük alicenaplığını takınarak senin hayatını bağışlarsa hayatının geri kalan yıllarını huzur ve barış içinde geçireceğine söz verebilir misin? Ömer Muhtar: “Vallahi sizler memleketimden çekip gidinceye kadar seninle ve senin güruhunla savaşmaktan bir an bile vazgeçmeyeceğim. Bu uğurda ölümse akıbet, hoş geldi sefa geldi… Ve insanını kalbindekini bilen Cenab-ı Hakk’a yemin ederim ki şu anda ellerim bağlı olmasaydı bu yaşlı ve bitkin halimle bile, çıplak ellerimle seninle boğuşmakta bir an bile tereddüt etmezdim.”
“Savaşıyoruz, çünkü düşmanı bu topraklardan atıncaya ya da bu uğurda ölünceye kadar imanımız ve özgürlüğümüz için savaşmak zorundayız. Başka yolu yok. Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz. Kadınlarımızı, çocuklarımızı Mısır’a gönderdik ki, Allah bizi ölüme çağırdığı zaman arkamıza dönüp bakmayalım.”

Çöl Aslanı Ömer Muhtar’ın Şehadeti
Çöl Aslanı Ömer Muhtar hayatı boyunca mücadeleden bir an bile geri durmayan, Kur’an’ı kendisine yoldaş ve rehber edinmiş, hakkın ve hakikatin adamı olarak davasına sahip çıkmış, İslam ümmetine örnek olmuştur. Rabbimiz mücadelesini ve şehadetini kabul etsin…



Çöl Aslanı, beyaz perdede
İtalyanlara karşı sergilediği direnişle Libya'da ulusal kahraman haline gelen Ömer Muhtar'ın mücadelesi Hollywood'un da dikkatini çekti. İslamiyet'in doğuşu konulu "Çağrı" filmiyle tanınan Suriyeli yönetmen Mustafa Akkad, "Çöl Aslanı" (1981) filminde Muhtar'ın İtalyanlara karşı sergilediği mücadeleyi izleyicilerle buluşturdu.
Dönemin Libya lideri Muammer Kaddafi'nin de finanse ettiği filmde Ömer Muhtar'ı, Oscar ödüllü oyuncu Anthony Quinn canlandırmıştı. Filmde Muhtar'a atfedilen "Bizler teslim olmak nedir bilmeyen bir milletiz, ya kazanırız ya da ölürüz." sözleri "Arap Baharı" isimli süreçte düzenlenen gösterilerde Libyalıların taşıdığı pankartlara da yansımıştı.
20 yıldan uzun bir süre İtalyan sömürgecilere karşı mücadele veren ve "şehitlerin hocası", "mücahitlerin hocası" lakaplarıyla da anılan Ömer Muhtar'ın şehadet yılı, Libya'da her yıl "Şehit Günü" adıyla resmi tatil ilan ediliyor.

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/10/col-aslani-omer-muhtar-kimdir_1.png</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/10/col-aslani-omer-muhtar-kimdir_1.png" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/10/col-aslani-omer-muhtar-kimdir_t_1.png"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/10/col-aslani-omer-muhtar-kimdir_1.png" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/col-aslani-omer-muhtar-kimdir/54726/</link>
			<pubDate>Sat, 19 Oct 2024 10:29:35 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Preveze Deniz Zaferi'nin (1538) 486. yıl dönümü</title>
			<description><![CDATA[Preveze Deniz Savaşı, Türk denizcilik tarihinde kazanılmış olan, en büyük zaferlerden bir tanesidir. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Preveze Deniz Savaşı ya da Preveze Deniz Muharebesi, Osmanlı Devleti ile İspanya, Venedik, Ceneviz, Malta ve Papalık kuvvetlerinden oluşan, Andre Doria komutasındaki Haçlı donanması arasında yapılmıştır. Osmanlı Devleti’nin kesin galibiyetiyle sonuçlanan Preveze Deniz Savaşı tarihi, 1538’dir.
1538 yılında gerçekleşen bu savaşta, Osmanlı donanmasını idare eden Preveze Deniz Savaşı komutanı, Barbaros Hayreddin Paşa’dır.

Preveze Deniz Savaşı Özeti
1537 yılında, Barbaros Hayrettin Paşa Ege’de bulunan Venedik’e ait olan birtakım adaları ele geçirmiş ve Nakşa Dükalığı’nı Osmanlı Devleti sınırları içine katmıştı. Ayrıca Korfu adasının da Osmanlı Devleti tarafından kuşatılmış olması bölgenin önemli güçlerinden biri olan Venedik’i tedirgin etmekteydi.
Yaşanan tüm bu gelişmeler üzerine; Papa III. Paulus, bölgede artan Osmanlı tehdidine son vermek adına Venedik, Ceneviz, İspanya ve Malta askerlerinden oluşan bir Haçlı donanması oluşturdu. Oluşan bu Haçlı donanmasına ise Andre Doria komutanlık ediyordu.
Korfu Adası yakınlarında bir araya gelen Haçlı donanması, ilk olarak Preveze yakınlarında karaya çıkmak istediyse de, Osmanlı kuvvetleri buna izin vermedi ve Haçlılar, Korfu açıklarına çekilmek zorunda kaldılar. Preveze’ye yapılan bu Haçlı saldırısının karşılığı olarak da Barbaros Hayreddin Paşa, Kefalonya Adası’nı ele geçirerek Preveze’de donanmasını demirledi.
25 ve 26 Eylül’de iki kez daha karaya asker çıkarabilmek için harekete geçen Haçlılar, bunlarda da başarısız olunca geri çekilerek, Lefkada Adası yakınlarında gemilerini demirlediler.
28 Eylül 1538 günü Barbaros Hayreddin Paşa komutasındaki Osmanlı donanması, Haçlıların üzerine doğru ilerlerdi ve Haçlı donanmasının ön safhasında yer alan kalyonlar imha edildi. Barbaros Hayreddin Paşa’nın, Turgut Reis’e de taarruz emri vermesiyle; kendi birliklerinin de imha edileceğini anlayan Andre Doria geri çekilmek zorunda kaldı.

Yaklaşık 5 saat süren Preveze Deniz Savaşı sonunda; Osmanlı Devleti büyük bir zafer elde ederek, savaşın kazananı oldu.
Konuya ilgi duyanlar arasında, en çok merak edilen hususlardan biri de Preveze Savaşı nerede yapıldı? sorusunun cevabıdır. 1538 tarihinde yapılan Preveze Deniz Savaşı, bugünkü Yunanistan’ın kuzeybatısında yer alan Preveze mevkiinde gerçekleşmiştir.



Preveze Savaşı Nedenleri
28 Eylül 1538 tarihinde yapılan ve Osmanlı Devleti’nin büyük bir zafer kazandığı Preveze Savaşı’nın nedenleri şu şekildedir:
Korfu Adası’nın Osmanlı Devleti tarafından kuşatılması.
Osmanlı Devleti’nin Akdeniz’de artan etkinliğine son verilmek istenmesi.
Osmanlı Devleti’nin bazı Venedik adalarını ve Nakşa Dükalığı’nı kendi topraklarına katması


Preveze Deniz Savaşı Sonuçları
Türk tarihinin, en önemli savaş galibiyetlerinden biri olan Preveze Deniz Savaşı sonuçları şunlardır:

Akdeniz bir Türk gölü haline gelmiştir.
Venedik Osmanlı Devleti’ne savaş tazminatı vermek zorunda kalmıştır.
Batı dünyasının, Akdeniz’deki etkinliği büyük bir darbe almıştır.
Suriye ve Mısır’a giden deniz yollarının güvenliği sağlanmıştır.

Preveze Savaşı Önemi
1538 yılında gerçekleşen ve Osmanlı Devleti galibiyetiyle sonuçlanan Preveze Savaşı’nın önemi; bu savaş sonrasında Akdeniz’deki Türk hâkimiyetinin perçinlenmiş olmasından ileri gelmektedir. Preveze Deniz Savaşı ile birlikte, artık Akdeniz’de Osmanlı Devleti’ne karşı koyabilecek bir donanma gücü kalmamıştır.




 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/preveze-deniz-zaferi-nin-1538-486-yil-donumu.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/preveze-deniz-zaferi-nin-1538-486-yil-donumu.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/preveze-deniz-zaferi-nin-1538-486-yil-donumu_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/preveze-deniz-zaferi-nin-1538-486-yil-donumu.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/preveze-deniz-zaferi-nin-1538-486-yil-donumu/54225/</link>
			<pubDate>Fri, 27 Sep 2024 15:27:23 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Kore Savaşı (1950-1953) - Kore Savaşı'nın nedenleri ve Türkiye neden katıldı</title>
			<description><![CDATA[Kore Savaşı sırasında Kuzey Kore Güney Kore’yi işgal etmiş, sınır hattında büyük çatışmalar yaşanmıştır. Güney Kore’ye ilk desteğe gelenler ise Birleşmiş Milletlerdir. Kuzey Kore’ye savaş boyunca destek veren milletler ise Çin ve Sovyetler Birliği’dir.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Çin’de de komünist rejim kurulunca SSCB, ABD’yi Asya’dan çıkarma planını uygulamaya koydu ve ilk olarak Kuzey Kore kuvvetleri 25 Haziran 1950’de Güney Kore’ye saldırdı. ABD ise Birleşmiş Milletler kuvvetleri oluşturdu ve General MacArthur komutasında savaşa dahil oldu.



Kore Savaşı’nın Başlangıcı
25 Haziran 1950’de, 75.000 Kuzey Koreli asker 38. paraleli geçti ve Güney Kore’yi istila etti. Kore Savaşı, Soğuk Savaş’ın ilk ciddi kapışmasıydı. Dolayısıyla Amerika Birleşik Devletleri de hemen savaşa müdahil oldu. Temmuz 1950’de ABD birlikleri Kore’ye girerek, Güney Kore’yi Kuzey Kore’den ve komünizmden kurtarmayı hedefledi.
Savaşın ilk ayları, ülkenin en sıcak yazlarından birine denk gelmişti ve arazi her iki taraf için de acımasızdı. Başkan Truman, çıkarmanın savunma amaçlı yapıldığını söylese de sonrasında Kuzey’e hücum edildi. Savaş 3 yıl sürdü.
Kore Savaşı, Türkiye’nin de katıldığı bir savaş oldu. Türkiye bölgeye barış gücü altında Tuğgeneral Tahsin Yazıcı önderliğinde 5090 asker gönderdi. Böylece Türkiye ABD’den sonra Kore Savaşı’na en fazla asker gönderen ülke oldu.



Kore Savaşı Tarihi
Kore Savaşı 25 Haziran 1950’de başlayarak 27 Temmuz 1953 yılına kadar devam etmiştir. Kore Savaşı’nın bitmesindeki temel olay Panmunjom Ateşkes Antlaşması’dır.
Bu anlaşmadan sonra iki devlet arasında bir ateşkes imzalanmış ve savaş sona ermiştir. Kore Savaşı 1950 tarihinde Kuzey Kore’nin Güney Kore'yi işgal etmesiyle başladı. Savaşa bu tarihten sonra ABD tarafında olan Birleşmiş Milletler de dâhil oldu. Çin ve Sovyetler Birliği ise 1951 yılında Kuzey Kore için desteğe gelerek savaş süresi boyunca Kuzey Kore’nin yanında savaşa dâhil olmuştur.



Kore Savaşı Özeti
Kore Savaşı, Kuzey Kore’nin Güney Kore’ye bir saldırı başlatmasıyla meydana geldi. Özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında Kuzey Kore Sovyetler Birliği’nin etkisinde kalırken Güney Kore ise Amerika Birleşik Devletleri’nin etkisinde kalmıştır. Bu iki devlet zamanla birbirine rakip duruma düşmüştür. Bazı siyasi anlaşmazlıkların da ortaya çıkması ile beraber savaşın fitili ateşlenmiş oldu.
Savaş aslında pek çok taraftan meydana geliyordu. Kuzey Kore tarafında Çin ve Sovyetler Birliği yer alırken diğer cephede ise Güney Kore, ABD, İngiltere, Kanada, Filipinler, Avustralya, Yunanistan, Güney Afrika ve Tayland gibi ülkeler bulunuyordu. Türkiye ise savaşa bir Birleşmiş Milletler Gücü tarafından katılmıştır. Türkiye, Kore Savaşı’na özellikle NATO’ya daha kolay girebilmek için katılmıştır. Çünkü bu savaşla beraber ABD tarafında olan Türkiye NATO için engelleri daha kolay kaldırabilecekti.
Kuzey Kore, savaşı başlatan ilk taraf olmuştur. Savaş esnasında Kuzey Kore hem askeri yönden hem de silah bakımından Güney Kore'ye göre çok güçlüydü. Bu nedenlerden dolayı Güney Kore savaşın bir kısmında geri çekilmek zorunda kaldı. Fakat Kuzey Kore savaş sonrası tam olarak hâkimiyetini kuramadı. Çünkü Yarımadanın küçük bir bölümü Güney Kore'nin elinde kaldı.



Kore Savaşının Önemi
Kore Savaşı'ndan sonra artık ülkelerde polis kavramı da ortaya çıkmaya başladı. Özellikle Türkiye savaş sonrasında 1952 tarihinde NATO üyesi olmayı başardı. 



Kore Savaşı’nın Nedenleri ve Sonuçları
Kore Savaşı’nın başlangıcındaki ilk neden aslında Kore’nin Soğuk Savaş dönemlerinde iki ayrı hükümete bölünmesidir. Özellikle Sovyetler Birliği ve ABD arasında yaşanan Soğuk Savaş sebebiyle Kore’de ayrı iki hükümet oluşmuştur. Her iki hükümet de Kore üzerinde kendilerine göre hak iddia etmiş ve sınır hattı doğru ve kalıcı olarak devletler tarafından kabul edilmemiştir. Bu sebeplerden dolayı da Kuzey ve Güney Kore arasında hep bir siyasi çekişme söz konusu olmuştur. Daha sonra ise Kuzey Kore, Çin ve Sovyetler Birliği’nden destek alarak 25 Haziran 1950 tarihinde Güney Kore topraklarına girmiştir. Bu işgal büyük savaşın başlamasına da neden olmuştur.



İki hükümet arasında 27 Temmuz 1953 tarihinde imzalanan ateşkes ile beraber savaş sona ermiştir. Savaşın sona ermesiyle bazı durumlar da ortaya çıkmıştır. Özellikle savaş sonrasında iki hükümet için bazı kararlar alınmıştır. Bu kararlardan biri de 337 numaralı karardır. Bu karara göre "Atmosferde, fezada ve su altında nükleer silâh denemelerinin yasaklanması hakkında antlaşma" sağlanmıştır. Kuzey ve Güney Kore'nin ikiye bölünen siyasi durumu ise aynı şekilde devam etmiştir. İki hükümet arasında 38. enlem bir sınır olarak kabul edilmiş ve iki hükümetin de bu sınırı koruması sağlanmıştır.



Türkiye’nin savaşa katılmasında etkili olan faktörlerden bazıları şunlar olmuştur:
Truman ve Marshall yardımlarını yapan ABD ile ilişkilerin kesilmek istenmemesi.
ABD’nin Senatör Cain aracılığıyla Türkiye’nin savaşa katılmasını talep etmesi.
Türkiye’nin NATO’ya katılmak istemesi.
Türkiye ve ABD arasındaki savunma ve güvenliğe yönelik iş birliğinin geliştirilmesi.
Birleşmiş Milletler Paktından doğan taahhütlerine ve Güvenlik Konseyinin kararlarına uymayı vecibe bilen Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Kore hakkında yardım talebini mutazammın 15 Temmuz 1950 tarihli telgrafınızı bu zihniyet içinde ve itina ile tetkik etmiştir. Cumhuriyet Hükümeti bu tetkik neticesinde mezkur kararları dünyanın şimdiki şartları içinde umumi barış hizmetinde müessir ve fiili bir şekilde icra mevkiine vaaz etmekteki lüzum ve ehemmiyeti müdrik olarak Kore’de hizmet etmek üzere 4500 mevcutlu silahlı bir savaş birliğini Birleşmiş Milletler emrine vermeye karar vermiştir.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, BM'nin öncelikli organı haline geldi.
Kore Savaşı ile beraber Türkiye 1952 yılında NATO üyesi oldu.



Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü tarafından Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Trygve Lie’ye çekilen telgraf
Kore Savaşı iki tarafında galip gelemediği bir savaş oldu. Panmunjom Mütarekesi ile savaş sona erdi.
27 Temmuz 1953’te imzalanan mütareke metni ile Kuzey ve Güney Kore arasındaki sınır yine savaşın başlangıcında olduğu gibi 38’inci paralel çizgisi olarak kaldı.
Türkiye bu savaşta özellikle Kunuri’de kahramanlıklar gösterdi. Türkiye bu savaştan 741 Şehit, 2147 yaralı ile çıktı.
(41 subay, 25 astsubay, 826 er) Pusan Şehitliği’nde yatıyor. Ruhları şad olsun…..





 

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/kore-savasi-1950-1953-kore-savasi-nin-nedenleri-ve-turkiye-neden-katildi.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/kore-savasi-1950-1953-kore-savasi-nin-nedenleri-ve-turkiye-neden-katildi.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/kore-savasi-1950-1953-kore-savasi-nin-nedenleri-ve-turkiye-neden-katildi_t.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/kore-savasi-1950-1953-kore-savasi-nin-nedenleri-ve-turkiye-neden-katildi.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/kore-savasi-1950-1953-kore-savasi-nin-nedenleri-ve-turkiye-neden-katildi/54005/</link>
			<pubDate>Wed, 18 Sep 2024 12:24:22 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>TİMURLENK ( 1370 - 1405)</title>
			<description><![CDATA[1370 ile 1405 yılları arasında kurucusu olduğu Timur İmpartorluğu'nu yöneten Timurlenk, zekası ve dahi derecesindeki stratejileri ile döneminin en önemli adamlarından biri.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[8 Nisan 1336'da, şu anda Özbekistanın Kaşkaderya ilinin Şehrisebz ilçesinde doğdu. Babası, yörenin Barlas kabilesinin emiri Turagay, annesi ise Tekina Hatundur. Timur, kimi tarihçilere göre Moğoldur, kimi tarihçilere göre ise Türktür. İsminin sonundaki lenk eki, onun Çağataylarla Moğollar arasındaki mücadelede sağ kolu veya sağ bacağından yaralanması sebebiyledir. Timur-i leng Farsça da Aksak Timur demektir.

Çağataylarla Moğollar arasındaki çatışmalara katıldı. On yıl mücadele ettikten sonra Maveraünnehire hâkim olan Semerkantta 9 Nisan 1370 tarihinde tahta oturdu.



O esnada İran parçalanmış bir hâldeydi. Timur 1373 yılında Harizme saldırdı ve Horasana girip Kertler, Toga Timurlular ve Serbedârîlerin varlığına son verdi. Horasana seferleri sırasında İran'ın vaziyetini daha yakından gören Timur 1386'da buraya yürüdü. Mâzenderan, Luristan ve Gürcistan üzerinden Azerbaycana giderek Karabağa ulaştı. Kuzey İran ve Azerbaycan'ı ele geçirdi. Timur'un desteğiyle Altın Ordada hâkimiyeti ele geçiren Toktamış Han ona karşı gelmeye başladı. Fakat Timur'la Toktamış'ın orduları çatışmadı ve Toktamış'ın askerleri geri çekildi. Timur Güney İranda Şiraz'ı kuşatmaya başladı. Haziran 1391de ise Toktamış Hanı Kunduzca bölgesinde yenilgiye uğrattı.



1392'de beş yıllık sefer denen sefere çıktı. Şiraz'a varıp Muzafferîler Hanedanına son verdi. Bağdat kapılarına dayandı. Artık Anadolu'da ve Suriye kesiminde Memluklar dışında kendisine rakip olabilecek ciddi bir güç kalmamıştı. Osmanlılar ise Anadoluya henüz tam anlamıyla hâkim durumda değildi.

1393'te Timur Bağdat'a indi. Osmanlı, Memluk, Altın Orda ve Kadı Burhaneddin devletleri Timur'dan korunmak için tedbir aldı. Timur Anadolu beyliklerinden, kendisine itaat etmelerini istedi. Memluklular'a bir elçilik heyeti yolladı. Ancak gelecek cevapları beklemeden kuzeye yönelip Musul, Mardin ve Diyarbakır'ı aldı. Memluklar'a gönderdiği elçilerin öldürüldüğü haberini alınca Suriye'ye yürüdü. Tehlikeyi hisseden Kadı Burhaneddin ona karşı cephe kurmaya çalıştı. Yıldırım Bayezid, Memluk Sultanı Berkuk, Altın Orda Hanı Toktamış ve Kadı Burhaneddin arasında bir ittifak kuruldu. Timur bu ittifakı parçalamak amacıyla Sivas'a doğru ilerledi ve Erzuruma ulaştı. Ancak Toktamış'ın hareketini duyunca onun üzerine yürüdü. Timurun amacı, kuzeydeki Toktamış'la güneydeki Memluk Sultanlığı arasındaki bağı kesmekti.

Timur önce Gürcistan'da fetihlere başladı. Sonra Toktamış Hana saldırdı. Onu yendi ve sonrasında Moskova yakınlarına ulaşarak etrafı yağmaladı. Dönüş yolundaki zengin şehirleri ve Berke Sarayını yağmalayıp yaktı. Timurun amacı, bu sefer üzerinden Altın Ordayı bitirmekti. Altın Orda Hanlığını parçaladı. Fakat bu durum Rusların güçlenmesine yol açtı.



Timur 1396'da Semerkanta döndü. Bu şehri dünyanın en büyük şehri hâline getirmek için fethettiği ülkelerden getirdiği mimar ve ustalara Semerkant'ın imarını emretti. Maddi kazanç sağlamak için Hindistan'a gitti. Timur yolu üstündeki Hindulara ağır kayıplar verdirdi ve Delhi yakınında Tuğluk Hükümdarıyla karşılaşıp onu yendi. Bol ganimetle 1399'da Semerkant'a döndü.

Karakoyunlular ve Celayirliler, eski yurtlarını elde etmek için Timurla mücadeleye başladı. Yıldırım Bayezid Anadoluda Karamanoğullarına karşı mücadeleye girişti ve Lârende ve Aksaray'ı ele geçirdi; sonra Amasya'yı ve Sivası ilhak etti; Memluk Sultanının 1399 yılnda vefatı üzerine de Malatya, Darende ve Divriği'yi işgal etti.

Timur, Eylül 1399'da yedi yıllık sefer denen batı seferine çıktı. Bingöl'e ulaştı. Sivas'ı ele geçirdi.

Timur ile Yıldırım Bayezid arasında gidip gelen elçiler, bir anlaşma zemini oluşturamadı. Timur güneye, Memluklara yöneldi. Halep, Hama, Humus ve Dımaşk şehirlerini aldı. Ardından Tebrize döndü. Yıldırım Bayezid'e gönderdiği tehdit mektubunda, onun kendisine itaat etmesini istedi. Bayezid de kendi soyunu ve zaferlerini sayarak savaş için hazır olduğunu bildirdi. Timur buna cevaben, aralarında dostluk sağlanması gerektiğini ve bu dostluğun kâfirlere karşı İslamın gücünü arttıracağını yazdı. Bayezid bütün teklifleri reddetti.

Timur, Mayıs 1402'de hareket etti ve Ankara'yı kuşattı. Yıldırım Bayezid de Ankaraya yaklaşmıştı. Savaş, Çubuk Çayı vadisinde başladı ve batıya doğru yaklaşık 6 km kayarak Kızılcaköy Deresi'nde cereyan etti. Osmanlı ordusu mağlup edildi. Bayezid esir düştü ve Osmanlı Devletinde Fetret Devri başladı.

Timur zafer sonrasında Anadolu'nun çeşitli yerlerine asker yolladı. Kendisi İzmir'e gitti. Türklerin elinden çıkmış olan İzmir'i ve etrafındaki bazı kaleleri aldı, şehri Aydınoğullarına bıraktı. Buradan Rumeli'ye geçmek istediyse de bundan vazgeçti. İzmir'den tekrar doğuya döndü. Bir yıl kadar Anadolu'da kalıp Anadolu beyliklerini canlandırdı ve Temmuz 1404'te Semerkant'a döndü. Kasım 1404'te ise Çin'e saldırmak için Semerkant'tan ayrıldı ve Otrar'a vardı. Burada hastalanarak 18 Şubat 1405 tarihinde öldü.



Timurlenk, Delhi'den Moskova'ya ve Çin'den İzmir'e kadar sefer ve fetih yapmasına rağmen geride geniş bir ülke bırakmadı. Öldükten sonra oğulları ve torunları arasında şiddetli taht mücadeleleri başladı.
Timur Bey kimdir?
Timur (d. 8 Nisan 1336 – ö. 18 Şubat 1405), Maveraünnehirli Türk kökenli veya Türkleşmiş Moğol olan komutan ve hükümdar. Timur İmparatorluğu’nun kurucusudur.

Timur hangi ülkenin hükümdarı?
Timur (Çağatayca: تیمور – Tēmür, Farsça: تیمور Timur), (8 Nisan 1336 – 18 Şubat 1405), Timur İmparatorluğu’nun kurucusu ve ilk hükümdarı.

Timur hangi dine mensup?
1402 Ankara Savaşı’ndan sonra esir ettiği Bayezid Han’ın hemen arkasından ölmüş sayılır. Timur cihangirdi; İslam’ı yaymayı amaçlıyordu. Türk soyundandır ama eşinin Moğol prensesi olduğunu ileri sürerdi ki doğruydu.

Timur nasıl bir hükümdardı?
Emir Timur 34 yaşında Belh hâkimi oldu. Cengiz Han soyundan bir hanımla evlendiği için Gürgân (han damadı) diye tanındı. Evlilik itibarını arttırdı. Kendisini Cengiz Han’ın vârisi gördüğü için Türkistan’ın tamamına hâkim olarak Büyük Türk Hakanlığı tahtına oturdu.

Timur nerede doğdu?
Şehr-i-Sebz, Özbekistan

Timur Devleti kaç yıl sürdü?
Timur, 1370-1405 yılları arasında yaptığı seferlerle, Harezm, Doğu Türkistan, İran, Azerbaycan, Hindistan Delhi Sultanlığı, Irak, Suriye, Altın Orda Devleti ve Osmanlı Devleti‘nin de içinde bulunduğu topraklara hâkim olmuştur.

Timur kimle savaştı?
Timur, 1401 yılına kadar yapılan dört seferle Irak ve Güney Anadolu, 1398-1399 seferleriyle Delhi Sultanlığı’nı, 1401-1402 seferleriyle de Suriye’yi fethetti. 1402 yılında Ankara Savaşı’yla da Yıldırım Bayezid’i yenerek Osmanlı Devleti’ni 11 yıl sürecek Fetret Devri’ne soktu

Timur hangi Türk boyundan?
Tarihe Aksak Timur olarak geçen Timur Han, aslen bir Moğol Kabilesi olan ve özellikle Moğollar üzerindeki yoğun Türk Kültürünün etkisiyle Türkleşmiş olan Barlas Boyuna mensup Moğol Kökenli bir Türk Hükümdarıdır.

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/timurlenk-1370-1405.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/timurlenk-1370-1405.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/timurlenk-1370-1405_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/timurlenk-1370-1405.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/timurlenk-1370-1405/53981/</link>
			<pubDate>Mon, 16 Sep 2024 16:31:05 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Cengiz Han (1206 - 1227)'</title>
			<description><![CDATA[Cengiz Han (diğer bir adıyla Chinggis Khan), 1206 yılından 1227'deki ölümüne kadar hüküm sürdüğü Moğol İmparatorluğu'nun kurucusudur. Temuçin olarak doğdu ve Moğol kabilelerini birleştirdikten sonra 'evrensel hükümdar' anlamına gelen Cengiz Han lakabını aldı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[21 Ocak 1155te doğdu. Deli-ün Boldokta doğdu. Babası Moğol Reisi Yesügay Bahadır, annesi Houlen Ecedir. Doğum adı, demirci anlamına gelen Timuçindir.
On üç yaşında babasını kaybetti. Babasına tabi olan kabileler Cengiz Hanın ailesini terk etti. Aile yalnız kaldı. Bu sıkıntılı dönem yirmi yedi yıl sürdü. Cengiz Han ve ailesi balıkçılık ve avcılık yaparak geçindi. Cengiz Han Tayciyutlar, Merkitler ve diğer kabilelerle mücadeleye girişti. Bu mücadelesi ona tecrübe kazandırdı. 1195te çok sayıda kabile Cengiz Hana katıldı.



Cengiz Han 1197de Merkitleri yendi. 1199da Nayman Hakanı Buyruk Hanı bozguna uğrattı. 1200de Tayciyutlarla anlaşan kavimlerin üzerine yürüdü ve onları yenip kendisine tabi kıldı. 1201de Cengiz Hanın düşmanı olan Enkiras, Kurilas, Dörmen, Tatar, Katagin ve Salciyut kabileleri birleşti ve Cacirat ilinden Camoha Seçeni büyük han ilan etti. Cengiz Han onların da üzerine yürüdü. Camoha ve müttefikleri yenildi. Cengiz Han 1202de Tatar iline sefer düzenledi ve zafer kazandı. Büyük han ilan edilen Camoha-Seçen 1203te Cengiz Hana suikast düzenledi. Cengiz Han bunu önceden duyduğu için suikasttan kurtuldu.



Cengiz Han 1206da, tüm bozkır hükümdarlarını hâkimiyeti altında topladı. Onon Irmağı kıyısında kurultay yapıldı ve Cengiz Han, cihan hükümdarı anlamına gelen Cengiz adını alarak kağan ilan edildi.

1207de Tangutlar üzerine ikinci kez sefer yapıp ganimetle geri döndü. Aynı yıl içinde Kırgız hükümdarını, 1209da Uygur İdikutunu, 1210da Tangut hükümdarını, 1212-1214 arasında Hıtayları kendisine bağladı. 1217de Kırgız ilini hâkimiyeti altına aldı. 1219da tü ordusuyla birlikte Otrarı kuşattı. 1220de Buharayı, Semerkantı, Tirmizi aldı. 1224te Hârizmşah ülkesini tamamen hâkimiyeti altına aldı ve 1225te Moğolistana döndü. Tangutun başkentine bir sefer düzenlerken hastalandı ve Ağustos 1227de öldü.

Cengiz Han yaşamı boyunca tüm kültürlere yabancı kaldığı ve devlet teşkilatında sadece Moğol gelenekleri hâkim olduğu için, hükümdarken kurduğu teşkilat ilkel kaldı ve ölümünden sonra ancak kırk yıl devam edebildi. Cengiz Han, İslam ülkeleri de dâhil olmak üzere, kendisine karşı çıkan herkesi, kabile ve şehirleriyle birlikte ortadan kaldırdı. Moğol askerleri, İslam devletlerinin merkezlerini tahrip etti. Camiler ahır olarak kullanıldı.



Askerî başarısının sebebi, örgütlenme yeteneği, disiplin, süratli hareket ve acımasızlıktı.

Cengiz Hanın Cuci, Çağatay, Ögedey ve Tuluy adlı dört oğlu ile beş kızı oldu. Ölümünden sonra ülke, oğulları arasında bölüşüldü. Altın Orda Devletinin esasını teşkil eden Ak Orda, Batu Han tarafından kuruldu. Çağatay, kendi adıyla anılan bir devlet kurdu. Ögedey ise veliaht olup Moğol liderlerinin katıldığı kurultayda büyük han seçildi. Tuluy ise imparatorluğun merkezini teşkil eden Moğolistanın sahibi oldu.



Cengiz Han, 1205, 1209 ve 1211'de Jin Devletine (diğer bir adıyla Cürçen Jin Hanedanı, 1115-1234) ve Sarı Nehir Ovası'na saldırdı, bu işgal, her biri 50.000 kişi olan iki Moğol ordusundan oluşuyordu. Cürçen, kuzey Çin'in çoğunu 300.000 piyade ve 150.000 süvari ile kontrol ediyordu ancak Moğolların yüksek hızlı yöntemleri sayının her şey olmadığını kanıtladı. Cengiz Han vahşice şehri yağmalayıp geri çekiliyordu ki Jin devleti orayı geri aldığında bir karmaşayla yüzleşmek zorunda kalsın. Bu taktik aynı şehir üzerinde defalarca kez tekrar edildi. Diğer bir yöntem ise bir şehri esir alıp, harap etmek, her bir insanı öldürmek ve sonrasında diğer komşu şehirlere derhal teslim olmazlarsa aynı akıbetin başlarına geleceği uyarısında bulunmaktı. Aynı zamanda esirleri canlı kalkan olarak kullanmak gibi terör eylemleri de vardı. Öyle ki, bir Jin yetkilisi Yuan Haowen (1190-1257) Moğol istilasının yıkımını anlatmak için aşağıdaki şiiri yazdı.
 

Beyaz kemikler dağılmış dört bir yana

karmakarışık kenevirler adeta,

ne zaman dönecek dutlar ve katalpalar

birdenbire ejderha kumlarına?

nehrin kuzeyini gördüm yalnızca

bulamadım yaşamı hiçbir tarafta

darmadağın evler, seyrek baca dumanları

tütüyor birkaç binada.

(Ebrey, 237)

Ölümü ve Mirası
Cengiz Han 18 Ağustos 1227 tarihinde, muhtemelen birkaç ay öncesinde avlanırken attan düşmesinin neden olduğu bilinmeyen bir hastalıktan ötürü öldü. O zamanlarda, Cengiz Han Çin'in kuzeybatısında, Şia eyaletinin başkenti Zhongxing'i kuşatıyordu ve büyük liderin ölümü Moğol ordusu tarafından şehir işgal edilip bütün vatandaşlar kılıçtan geçirilene kadar saklandı. Vücudu daha sonra defin için Moğolistan'a geri götürüldü, ancak mezarının yeri bir sır olarak saklandı, bu karar daha sonraları pek çok spekülasyona yol açtı. Ortaçağ kaynaklarına göre mezarı kutsal Burkan Kuldun dağının civarındadır ve oğlu Ögeday, babasına diğer dünyada eşlik etmeleri için 40 kadın köle ve 40 at kurban eder.

Cengiz Han, ölümünden sonra halefleri arasında Moğol İmparatorluğu'nun kontrolü açısından bir çekişme olacağını biliyordu, bu yüzden önceden tedbirler almıştı. İmparatorluk, oğulları Cuci, Çağatay, Tuluy ve Ögeday arasında bölüşülecek ve her biri bir hanlık yönetecekti (Cuci, 1227 yılında babasından önce ölür). Üçüncü oğul olan Ögeday, 1229'da yeni Büyük Han olur ve bu konumunu 1241'deki ölümüne kadar korur. Bir diğer büyük adım ise, 1275'te Çin'in kalan topraklarının çoğunu fethederek 1279'da Song Hanedanlığı'nın çöküşüne neden olan Cengiz Han'ın torunu Kubilay Han'ın (1260-1294) hükümdarlığı sırasında gelir. Kubilay Han kendisini Çin'deki yeni Yuan Hanedanlığı'nın imparatoru ilan eder. Sonraki yirmi yıl boyunca, Çin tamamen Moğolların egemenliği altına girer. Moğol İmparatorluğu, Orta Doğu, Kore ve Japonya'da çeşitli başarılarla sonuçlanan daha fazla seferlere devam edecek ve nihayetinde tarihteki en büyük imparatorluklardan birini oluşturacaktı.

Ancak Cengiz Han, imparatorluğundan çok daha uzun bir gölge bıraktı; bölgede tanrısal bir figür ve Moğolların atası olarak görülmeye başlandı. Ortaçağ boyunca tapınılan bu Cengiz Han kültüne duyulan saygı, modern dönemde yeniden canlandırıldı ve bugün modern Moğolistan'ın başkenti Ulan Batur'da özel törenlerle onurlandırılmaya devam etmektedir.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/cengiz-han-1206-1227.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/cengiz-han-1206-1227.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/cengiz-han-1206-1227_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/cengiz-han-1206-1227.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/cengiz-han-1206-1227/53980/</link>
			<pubDate>Mon, 16 Sep 2024 15:36:21 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Türkiye demokrasisinin 'kara lekesi' 12 Eylül </title>
			<description><![CDATA[12 Eylül 1980 darbesi sürecinde, 650 bin kişi gözaltına alındı, açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı, 7 binden fazla kişi için idam cezası istendi. 517 kişinin ölüm cezasına çarptırıldığı süreçte, 50 kişi darağacına gönderildi.

]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirilen bu darbe, 27 Mayıs 1960 darbesi ve 12 Mart 1971 muhtırasının ardından silahlı kuvvetlerin yönetime üçüncü kez açık müdahalesi olarak tarihteki yerini aldı.
Türkiye demokrasisinde 'kara leke' olarak anılan 12 Eylül 1980 darbesi sonrası 650 bin kişi gözaltına alındı, 52 bin kişi de tutuklandı.
Sıkıyönetim döneminde, 14 kişi cezaevlerindeki açlık grevlerinde, 171 kişi sorguda ve uğradığı işkencelerde, 49 kişi de idam edilerek hayatını kaybetti.
Tarihler 12 Eylül'ü gösterdiğinde söz konusu plan, aynı isimle sabaha karşı uygulandı ve darbeciler ülke yönetimine el koydu.
Emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirilen bu darbe, 27 Mayıs 1960 darbesi ve 12 Mart 1971 muhtırasının ardından silahlı kuvvetlerin yönetime üçüncü kez açık müdahalesi olarak tarihteki yerini aldı.



12 Eylül 1980 Darbesi Nedenleri
Ülkede yaşanan siyasi cinayetler ve toplum içinde artan şiddet olayları.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin uzun bir süre yeni cumhurbaşkanını seçememesi ile artan siyasi istikrarsızlık.
Ülke genelinde yaşanan güvenlik sorunları ve yaşanan silahlı çatışmalarda öldürülen insan sayısının günde ortalama 10’a ulaşması.
Konya’da düzenlenen Kudüs’ü Kurtarma Günü adlı bir etkinlikte, İstiklal Marşı’nın söylenmesinin engellenmesi ve toplanan kalabalığın şeriat istemesi.
Yaşanan derin ekonomik kriz.



12 Eylül Darbesi Özeti
12 Eylül gecesi saat 03.00’te başlayan askeri darbe; önce iletişim kurumlarının ele geçirilmesiyle başlamış ve son olarak da İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Başbakanlık konutunun kontrol edilmesiyle, saat 4 sularında tüm turda duyurulmuştur.
Darbenin ardından parlamentodaki tüm milletvekillerinin dokunulmazlığı kaldırılmış, Süleyman Demirel’in başbakan olduğu hükümetin faaliyetlerine son verilmiş ve ülke genelinde sıkıyönetim ilan edilmiştir.
Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ile Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri Komutanları olan Nurettin Ersin, Tahsin Şahinkaya ve Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun’dan oluşan Milli güvenlik Konseyi oluşturulmuştur. Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ise hem MGK’nın başkanı hem de devlet başkanı olarak ilan edilmiştir.


Meclis lağvedildi, anayasa kaldırıldı
Darbeciler Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun'dan oluşan Milli Güvenlik Konseyi, bütün yetkileri ele aldı.
Anayasayı uygulamadan kaldıran darbeciler, ardından TBMM'yi lağvederek antidemokratik faaliyetlerine devam etti.
Ülke genelinde sıkıyönetim ilan edildikten sonra sivil toplum kuruluşlarını hedef alan darbeciler, Türk Hava Kurumu, Çocuk Esirgeme Kurumu ve Kızılay dışındaki derneklerin faaliyetlerini durdurdu.
Siyasi partilerin kapısına kilit vuran darbeciler, Süleyman Demirel ile Bülent Ecevit'i Hamzakoy'a, Necmettin Erbakan ile Alparslan Türkeş'i ise Uzunada'ya sürgüne göndererek, siyasi yasaklar getirdi.



"Asmayalım da besleyelim mi?"
Ülkeye karanlık günler yaşatan darbeciler, acısı yıllarca hafızalardan silinmeyecek idam kararlarının da mimarı oldu.
Darbeden sonra ilk idamlar, 9 Ekim 1980 tarihinde gerçekleşti. Sol görüşlü Necdet Adalı, ardından ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu idam edildi.
Darbe öncesinde bir askeri inzibat erini öldürdüğü gerekçesiyle hüküm giyen 17 yaşındaki Erdal Eren, 19 Mart 1980'de idama mahkum edildi.
Darbeci Kenan Evren'in 17 yaşında astırdığı Erdal Eren için söylediği "Asmayalım da besleyelim mi?" sözü ise hafızalardaki yerini koruyor.
Eren'in idam kararı, Yargıtay tarafından iki kez iptal edilmesine rağmen, Milli Güvenlik Konseyi tarafından onaylanan kararla ve yaşı büyütülerek 13 Aralık 1980'de Ankara Ulucanlar Cezaevi'nde infaz edildi.



Kanlı uygulamaların yanı sıra demokrasinin askıya alındığı süreçte 650 bin kişi gözaltına alındı, açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı, 7 binden fazla kişi için de idam cezası istendi. 517 kişinin "ölüm cezasına" çarptırıldığı süreçte, 50 kişi idam edildi.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından 14 bin kişinin çıkarıldığı bu dönemde, yaklaşık 100 bin kişi "örgüt üyesi olma" suçundan yargılandı, 30 bin kişi ise "sakıncalı" olduğu iddiasıyla işlerinden edildi.



Kültür ve sanat hayatının da hedef alındığı bu dönemde, yaklaşık bin film yine sakıncalı bulunduğu için yasaklandı, 4 bine yakın öğretmen ve yüzlerce üniversite görevlisinin işine son verildi. Onlarca gazeteci için de binlerce yıla varan hapis cezaları istendi.
İnsanlık onurunu hiçe sayan uygulamaların mimarları sözde Milli Güvenlik Konseyi üyesi darbeci generallerin belirlediği Danışma Meclisinin hazırladığı anayasa, 1982'de "güdümlü" referandumla yüzde 92'lik "evet" oyu aldı. Darbenin baş aktörü Evren ve diğer darbecilerin ömür boyu yargılanmasını engelleyen "geçici 15'inci madde" de darbe anayasasına dahil edilmişti.



Darbenin sorumluları ilk kez hakim karşısında
"Milli Güvenlik Konseyi üyelerinin yargılanamayacağı"na dair anayasanın geçici 15'inci maddesi, 12 Eylül 2010'daki referandumun ardından kaldırıldı.
Ardından Türkiye'nin dört bir tarafından, darbenin sorumluları ile bu kişilerin emir ve talimatlarını uygulayanlar hakkındaki suç duyuruları yapıldı.
O dönem hayatta olan Evren ile eski Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca soruşturma başlatıldı.
Evren ve Şahinkaya hakkında hazırlanan iddianamenin Ankara 12'nci Ağır Ceza Mahkemesince 10 Ocak 2012'de kabul edilmesiyle Türkiye tarihinde ilk kez bir darbenin sorumluları yargı önüne çıkarıldı.
İki darbeci, ''Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın tamamını veya bir kısmını değiştirmeye veya ortadan kaldırmaya ve anayasa ile teşekkül etmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasına engel olmaya cebren teşebbüs etmek'' ile suçlandı.
Sağlık gerekçesiyle duruşmalara katılmayan Evren ve Şahinkaya, telekonferans aracılığıyla yaptıkları savunmalarında suçlamaları kabul etmedi, kurucu iktidar olduklarını, mevcut mahkemelerin kendilerini yargılayamayacağını öne sürdü.
Devam eden dava, Ankara 12'nci Ağır Ceza Mahkemesi yasayla kapatılınca dosya Ankara 10'uncu Ağır Ceza Mahkemesine devredildi.
Mahkeme, 18 Haziran 2014'te Evren ve Şahinkaya'yı, 1979'da verdikleri muhtırayla "anayasa ve TBMM'yi ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını engellemeye teşebbüs", 1980'de de cebren "anayasayı tağyir, tebdil veya ilgaya ve bu kanun ile teşekkül eden TBMM'yi ıskat ve cebren men" suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırdı.

Mahkeme, takdiri indirimle cezayı müebbet hapse çevirdi
Evren ve Şahinkaya hakkında, Askeri Ceza Kanunu'nun "askeri rütbelerin sökülmesi"ne ilişkin 30'uncu maddesinin de uygulanmasına karar verildi.
Hükmün ardından sanık avukatları, kararı temyiz etti. Dosya Yargıtay'dayken Evren, 10 Mayıs 2015'te 98 yaşında, Şahinkaya ise 9 Temmuz 2015'te 90 yaşında öldü.
Yargıtay 16'ncı Ceza Dairesi, temyiz incelemesinde, sanıkların ölümleri nedeniyle davanın düşürülmesine karar verdi.



Yargıtayın ikinci bozma kararı
Dosyayı yeniden görüşen yerel mahkeme, karara uyarak düşme kararı verdi ve dosya tekrar Yargıtay 16'ncı Ceza Dairesine geldi. Daire, yerel mahkemenin kararını bu kez de usul yönünden bozdu.
Bozma kararında, yerel mahkemenin gerekçesinde lehe olan kanunun 765 sayılı Türk Ceza Kanunu (TCK) hükümleri olduğu belirtilmesine karşın, hüküm fıkrasında 5237 sayılı TCK ve Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri uyarınca karar verilmesi suretiyle gerekçe ile hüküm arasında karışıklığa neden olunmasının kanuna aykırı olduğu belirtildi.
Ceza dairesinin bozma kararına uyan mahkeme, Evren ve Şahinkaya hakkındaki kamu davasının ölüm nedeniyle "ortadan kaldırılmasına" karar verdi.
Yargıtay 16'ncı Ceza Dairesinin sanıklar hakkında verilen hükmü usul yönünden bozmasının ardından 12 Mayıs 2019'da yeniden yargılama yapan Ankara 10'uncu Ağır Ceza Mahkemesi, bu kez Evren ile Şahinkaya hakkında "kamu davasının ortadan kaldırılmasına" karar verdi.
Ayrıca Evren ve Şahinkaya'nın malvarlıklarına el konulması ve sanıkların TSK'den çıkarılması ile rütbelerinin geri alınmasına yer olmadığına hükmedildi.



12 Eylül Darbesi Sonuçları
Tüm yurtta sıkıyönetim ilan edilmiş ve sokağa çıkma yasağı getirilmiştir.
Tüm parlamento ve milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılmıştır.
Tüm siyasi partilerin ve tüm derneklerin faaliyetleri askıya alınmıştır.
Tüm sendikal faaliyetler durdurulmuş; grev ve lokavt yasaklanmıştır.
Birçok kurum ordu tarafından denetim altına alınmıştır.
Dört büyük partinin liderleri olan Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Alparslan Türkeş ve Necmettin Erbakan Ankara’dan uzaklaştırılmıştır.
Siyasi partilerin kapısına kilit vuran darbeciler, Süleyman Demirel ile Bülent Ecevit'i Hamzakoy'a, Necmettin Erbakan ile Alparslan Türkeş'i ise Uzunada'ya sürgüne göndererek siyasi yasak getirdi.
Darbe sonrası çok sayıda sağ ve sol görüşlü kişi tutuklanmıştır ve bu kişiler anarşi yaratmak, şeriat istemek ve bölücülük gibi suçlamalarla yargılanmışlardır.
1980 darbesi sonrası ülkenin tekrar çok partili demokrasiye dönmesi 6 Kasım 1983 tarihinde yapılan seçimler ile mümkün olmuştur.
1980 yılında gerçekleşen askeri darbe sonucu gerçekleşen yargılamalar neticesinde 7000 kişinin idamı istenmiş fakat sadece 48’i idam edilmiştir. Bunun yanında cezaevlerinde yaklaşık 300 kişi hayatını kaybederken bu sayının 171’i işkence sonucu hayatını kaybetmiştir.


]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/turkiye-demokrasisinin-kara-lekesi-12-eylul.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/turkiye-demokrasisinin-kara-lekesi-12-eylul.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/turkiye-demokrasisinin-kara-lekesi-12-eylul_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/turkiye-demokrasisinin-kara-lekesi-12-eylul.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/turkiye-demokrasisinin-kara-lekesi-12-eylul/53894/</link>
			<pubDate>Thu, 12 Sep 2024 13:08:24 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>9 Eylül İzmir'in Kurtuluşu</title>
			<description><![CDATA[Başkomutanlık Meydan Muharebesi'yle düşmanın ana kuvvetlerini yok eden Türk ordusu, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal'in tarihi ''Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri'' emriyle 9 Eylül 1922'de İzmir'in 3 yıl 3 ay 24 gün süren işgaline son vererek, Lozan Barış Antlaşması'na uzanan tam bağımsızlığın yolunu açtı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[izmir'in düşman işgalinden kurtuluşu, Birinci Dünya Savaşı sonunda, itilaf devletleri ile
Osmanlı Devleti arasında 30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması ile işgal
edilen Anadolu'nun kurtuluşunun simgesi oldu.
izmir'in düşman işgalinden kurtuluşunun 102. yıl dönümü
Türk ordusu tarafından 26 Ağustos 1922'de başlatılan Büyük Taarruz, Kurtuluş Savaşı'nın son safhası idi. Kesin sonuç beş gün içinde elde edildi; 30 Ağustos'ta Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ordulara bir bildiri yayımlayarak tarihî "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri!” emrini verdi ve 2 Eylül'de Uşak'a girildi. Dumlupınar Meydan Muharebesi'nde kendisinin de haberdar olmadan Yunanistan Küçük Asya Ordusu'nun Başkomutanlığı'na getirilmiş General Nikolaos, Trikupis Afyonlu Ahmet Çavuş tarafından tutsak edildi.
Türk birlikleri, İzmir'e doğru hızla ilerledi. Yunan birlikleri ve Rum siviller Anadolu'dan çekildiler. 9 Eylül 1922 sabahı Ahmet Zeki Bey komutasındaki 2. Süvari Fırkası, ardından Mürsel Paşa komutasındaki 1. Süvari Fırkası birlikleri İzmir şehrine girdi. Ardından 5. Süvari Kolordusu Komutanı Mirliva Fahrettin Paşa, komutasındaki birliklerle saat 10.00'da İzmir'e girdi. İzmir’e girerek Yunan bayrağını indirip Türk bayrağını göndere çeken kişi ‘Kürt Reşo’ lakaplı Diyarbakırlı Süvari Çavuş Reşat Nazlı'dır.



İZMİR'İN DÜŞMAN İŞGALİNDEN KURTULUŞ DESTANI
Birinci Dünya Savaşı sonunda, İtilâf Devletleri, Osmanlı Devleti ile 30 Ekim 1918'de Mondros Ateşkes Antlaşması'nı imzaladılar ve bu anlaşmaya dayanarak Anadolu'yu işgale başladılar. 15 Mayıs 1919'da İzmir işgal edildi. Türk milleti işgal hareketleri karşısında vatanını kurtarmak için 1919 yılında yer yer direniş hareketlerini başlattı. Bu hareketler, 19 Mayıs 1919 tarihinde Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a ayak basmasıyla kısa sürede merkezi bir nitelik kazandı.
Bu süreçte arka arkaya kazanılan Birinci İnönü, İkinci İnönü, Aslıhanlar-Dumlupınar ve Sakarya Meydan Muharebeleri ile yurdun kurtarılması yolunda önemli adımlar atıldı. 26 Ağustos 1922 sabahı dikkat ve titizlikle hazırlanan taarruz planı uygulamaya konuldu. 26-30 Ağustos 1922’de yapılan Büyük Taarruz, Türk İstiklâl Harbi’nin son safhasıdır. 30 Ağustos “Başkomutan Meydan Muharebesi” nde bir gün içinde Yunan ordusunun en önemli bölümü etkisiz hale getirildi. Böylece kesin sonuç beş gün içinde elde edilmiş ve hazırlanan plan tam bir başarıyla uygulanmış oldu.


31 Ağustos günü Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi (ÇAKMAK), Batı Cephesi Komutanı İsmet (İNÖNÜ) ordu komutanları Yakup Şevki (SUBAŞI) ve Nurettin Paşa’ları karargahını kurduğu Çalköy’ünde toplayarak, kaçabilen Yunan kuvvetlerinin hızla takip edilmesini ve İzmir ile dolaylarındaki kuvvetleriyle birleşmemesi için üç koldan Ege’ye doğru ilerlenmesini doğru bulduğunu belirtti.
1 Eylül’de Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ordulara bir bildiri yayımlayarak şu tarihi emrini verdi: “Bütün arkadaşlarımın Anadolu'da daha başka meydan muharebeleri verileceğini göz önüne alarak ilerlemesini ve herkesin akıl gücünü, yiğitlik ve yurtseverlik kaynaklarını yarışırcasına esirgemeden vermeye devam eylemesini isterim. Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri!”. Böylece düşmanın akıbeti de belirlenmiş oldu. Çalköy’de verilen bu tarihi emir üzerine İzmir’de “Akdeniz”i, Mudanya’da “Marmara” yı görmek için 8-9 günlük bir zaman kâfi gelecekti.



ASKERLERİ ÇİÇEK YAĞMURUNA TUTTULAR
31 Ağustos’ta başlayan amansız takip sonunda Türk kuvvetleri 2 Eylül’de yıkıntılar haline gelmiş Uşak’a girdi. Burada Yunan Ordusu Başkomutanı General Trikopis tutsak edildi.
Takip Harekâtı insan üstü bir hızla ilerledi. Türk askeri dinlenmek ve uyumak istemiyordu. Çünkü kurtardığı her kasabanın, köyün, şehrin Yunanlılar tarafından yakıldığını, bölgedeki Türklerin de acımasızca katledildiğini görmekteydi.
9 Eylül günü 1 nci Kolordu Kemalpaşa’ya, 2 nci Kolordu Manisa’ya, 4 ncü Kolordu Turgutlu’ya ulaştı. Kuzeyde Kazancıbayırı’nda Yunan mevzilerine taarruz eden 3 ncü Kolordumuz düşmanı atarak Bursa’ya ilerledi. Türk süvarileri üç yılı aşkın süredir yas çeken İzmir halkının sevinç göz yaşları arasında İzmir’e girdi. Türk bayrağı Hükümet Konağına ve Kadifekale’ye çekildi. Birinci Süvari Tümeni Komutanı Mürsel Paşa İzmir’e girildiğini Ankara’ya bildirdi. İzmir’de Türk halkının sevinci o denli büyüktü ki askerlerimiz çiçek yağmuru altında kaldı.



9 Eylül günü 3 ncü Kolordumuz Bursa’yı savunan Yunan birliklerini geri atarak şehri kurtardı. Türk Ordusu’nun İzmir ve Bursa’yı alması üzerine Mustafa Kemal Paşa, millete bir beyanname yayınladı. Torbalı ve Menderes Vadisi’nden çekilen Yunan birlikleri, Seydiköy civarında kısa bir çarpışmadan sonra süvarilerimiz tarafından esir alındı. 9 Eylül günü; Menemen yakılmadan kurtarıldı, Seydiköy Türk kuvvetlerinin eline geçti. Akıl almaz bir hızla ilerleyen piyade birlikleri de bir gün sonra Başkomutan ile birlikte İzmir’e gelmişti.
18 Eylül 1922 tarihine kadar yapılan Takip Harekâtı ile bütün Batı Anadolu’daki Yunan askerleri sınırlarımız dışına çıkarıldı.
15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkıp, Anadolu’nun hemen yarısını istila ederek, burada Yunan Asya İmparatorluğu’nu kurmak rüyasıyla üç seneyi aşkın bir süre içinde anayurdumuza saldıran düşman orduları, nihayet 18 Eylül 1922 gününde tek bir er kalmamak suretiyle vatanımızın bu bölgesinden tamamen temizlenmiş oldu.



Takip harekâtının başarı ile sonuçlanması yalnız Batı Anadolu’yu Yunanlılardan temizlemekten ibaret değildir. Türk ordusunun yaptığı bu harekât ile, İzmit bölgesinden İstanbul Boğazı’na, Balıkesir bölgesinden Çanakkale Boğazı’na kadar hayati önem taşıyan diğer stratejik hedefler de büyük bir ustalıkla İtilaf Devletleri’nin işgalinden, olaysız olarak ve barış yoluyla kurtarıldı.
Takip Harekâtı; Türk ordusunun kahramanlığı yanında askeri ve siyasi alanda gösterdiği yüksek sevk ve idare ile birlikte kudret ve kabiliyetini de ispat eden büyük bir eserdir.
Türk Ordusunun kazandığı bu zafer, Mudanya Ateşkes Antlaşması’na giden süreci başlattı. Türkiye, Mudanya Ateşkes Antlaşması’ndan sonra 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması’nı imzaladı. Böylece Türk milleti, varlığını bütün dünyaya kabul ettirmiş, Türk devleti de tam bağımsızlığını kazanmış oldu.



İZMİR'İN KURTULUŞUNUN ÖNEMİ NEDİR?
Mustafa Kemal Paşa'nın ordulara 1 Eylül'de verdiği tarihi emirle başlayan ve 18 Eylül 1922 tarihine kadar yapılan "Takip Harekâtı" ile bütün Batı Anadolu'daki Yunan askerleri, Türk sınırları dışına çıkarılmıştır.
Takip Harekâtı'nın başarı ile sonuçlanması sayesinde İzmit bölgesinden İstanbul Boğazı'na, Balıkesir bölgesinden Çanakkale Boğazı'na kadar Türk ordusu için hayati önem taşıyan diğer stratejik hedeflerde İtilaf Devletlerinin işgalinden, olaysız olarak ve barış yoluyla kurtarılmıştır.
Türk ordusunun kazandığı bu zafer, Mudanya Ateşkes Antlaşması'na giden süreci başlatmış; Türkiye, Mudanya Ateşkes Antlaşması’ndan sonra 24 Temmuz 1923'te Lozan Barış Antlaşması'nı imzalayarak bağımsızlığını kazanmıştır.



İZMİR KURTULDU, TÜRKİYE YENİDEN DOĞDU
İzmir'in kurtuluşu haberleri 10 ve 11 Eylül tarihlerinde Anadolu basınında yer almıştır. Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin ilk sayfasında İzmir'in kurtuluşu haberi “Süvarilerimiz Cumartesi günü öğleden evvel 10:30’da İzmir’e girmişlerdir. İzmirliler bu suretle Yunan kâbusundan kurtulmuşlardır” başlığı ile verilmektedir.
10 Eylül 1922'de New York Times gazetesinde yayımlanan haberde, Fransız Deniz Kuvvetleri Bakanlığı'nın aldığı haberlere göre, İzmir'e giren Türk birliklerinin düzgün davranış sergiledikleri belirtilmiştir.
İzmir'in kurtuluşu ardından Mustafa Kemal Paşa, yabancı basını kabul ederek görüşlerini açıklamıştır. Bunun ardından 1 Ekim 1922 New York Times gazetesinde o zamana kadar olan kendisiyle ilgili en geniş haber-yorum yayınlanmıştır. Gazetede tam sayfa çıkan bu haberde, 41 yaşındaki Mustafa Kemal Paşa portresi ve "Küllerinden Doğan Türkiye" karikatürü de bulunmaktadır.

ZAFER MİTİNGLERİ
İzmir'in Kurtuluşu sonrası ilk miting 10 Eylül 1922 tarihinde Ankara'da yapıldı. Kutlu zaferin ardından, 13 Eylül'de de Trabzon'da geniş katılımlı bir miting düzenlendi. Mitinge Kazım Karabekir Paşa da katıldı. Konya'da düzenlenen mitingin akabinde, 'İzmir yurdu müsameresi' adıyla bir etkinlik gerçekleştirildi. Elde edilen gelir, İzmir'e gönderildi.



 ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/9-eylul-izmir-in-kurtulusu_1.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/9-eylul-izmir-in-kurtulusu_1.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/9-eylul-izmir-in-kurtulusu_t_1.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/9-eylul-izmir-in-kurtulusu_1.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/9-eylul-izmir-in-kurtulusu/53802/</link>
			<pubDate>Mon, 09 Sep 2024 12:13:17 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>COCO CHANEL…kimdir</title>
			<description><![CDATA[Yirminci yüzyıla damgasını vurmuş modacı, kendi kurallarından asla ödün vermeyen stil ikonu, dönemin modasını yerle bir eden devrimci tasarımcı, uğruna hayatlar ve servetler harcanan karşı konulmaz sevgili, zenginliği ve ünü ölçülemeyen patroniçe, geçmişin acılarını peri masalına çeviren prenses, inatçı ve korkusuz kız çocuğu.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Chanel'in doğumundan başlayıp, annesinin ölümüne, rahibelerin gözetimindeki sıkıcı yetimhane yıllarından ağır şartlarda terzilik yaptığı günlere; zengin bir teğmene aşık olup Fransız sosyetesine girmesinden kendi sade tasarımlarıyla inanılmayacak bir servetin sahibi oluşuna; sporcu Boy Capel, Rus besteci Stravinsky ve Westminster Dükü ile yaşadığı derin aşklardan yazar Cocteau ve ressam Picasso gibi kişilerle kurduğu dostluklara dek rüya gibi bir hayat…



Fransız moda tasarımcısı Chanel, 1883 yılında Saumur’da doğmuş, annesi vefat ettikten sonra yetimhanede büyümüş ve kaldığı manastırda kumaş ile tanışmıştır. Aslında tasarımcı kimliğinin başlaması işte bu dönemde olmuştur. Burada terzilik öğrenen Coco, devamında şapka tasarlayarak tasarım gücünü devam ettirmiştir. Tasarladığı şapkaları, dönemin abartılmış süslü şapkalarından çok farklı olmuş; genellikle sade, hatta kadınların pazara ya da kiliseye giderken taktığı şapkalar kadar yalın olmuştur.
 Manastırdan ayrıldıktan sonra gündüzleri Madam Desboutins’in dikim evinde dikiş dikmiş, akşamları da Cafe Chantant’ta çalışmıştır. Aslında ‘Coco’ lakabı da ona buradan, söylediği bir şarkı üzerinden kalmıştır.



1910 yılında Paris’te şapka dükkânı açarak kariyerine başlamıştır. Tasarladığı farklı tarzda şapkaları, prenses Victoria Melita değişik bularak satın almış, bunun üzerine Chanel da özgün stilini sürdürmeye devam etmiştir. Zamanla sahip olduğu dükkanların sayısı artmıştır.
1917’de Chanel, denizcilerin kıyafetlerinden esinlenerek mavi çizgili denizci kıyafetleri tasarlamıştır. Bu parça, pek çok stil ikonunun da favorisi haline gelmiştir.
1920’lerde Chanel, “Omuz askılı çanta en iyisidir çünkü elleri serbest bırakır” düşüncesi ile ince askılarla çantalar tasarlamış, bu çantalarda asker çantalarının askılarından ilham almıştır.



Coco Chanel, tasarımlarını sadeleştirerek, geometrik kalıplara yönelmiş; siyah, beyaz, bej, kırmızı renklerin kombinasyonları ile modern bir görünüm yakalamıştır. Modern çağı önceden sezen bir tasarımcı olan Chanel, dönemin etkili akımlarından Art Deco ve caz hareketinin görsel efektlerini de kıyafetlerinde kullanmıştır. Dönemin sanatçıları ile sıkı dostluklar kurmuş, tiyatro oyunlarının kostüm tasarımlarını yapmıştır.
1923’te Chanel, kendi ismi ile andığı tüvit takımını tanıtmıştır, 1954’te Chanel takımı, diz hizasında etek ve siyah işlemeli hırka tarzındaki ceketi ile yeniden tasarlanmıştır. Chanel takım, Coco’nun en ikonik yaratımlarından biri olmuştur.


Coco Chanel, 1926 yılında her kadının zevkine hitap edecek olan küçük siyah elbiseyi tasarlayarak, günümüz gardıroplarında vazgeçilmez hale getirmiştir. Koyu tonları ile döneme damga vuran elbise, kadınlar için bir devrim niteliğinde olmuştur. Çünkü o zamana kadar yas ile özdeşleştirilen siyah rengi, bu görüşü yıkmıştır.
Chanel, Paris’te ilk mağazasını açtığında, tasarladığı pek çok kıyafeti jarse ile birlikte sunmuştur. Genellikle erkek giyiminde kullanılan bu kumaş, kadın kıyafetlerinde de rahat kullanım sağlamıştır.



Chanel, sadece kıyafet tasarlamakla kalmamış, aynı zamanda Rus parfümör Ernest Beaux ile tanışarak onun sunduğu kokulardan uğurlu sayısı 5.örneği seçmiş ve Chanel’in dünyaca ünlü No.5 parfümü ortaya çıkmıştır.
Chanel her zaman kadınların yalnızca özgürlüğünü önemsemiş ve rahat kıyafetler tasarlamak istemiştir. Kadınları korseden kurtarmış, maskülen tarzda giyinerek pantolon giyiminin önünü açmıştır.
Coco Chanel 1971 yılında hayata veda etmiş, arkasında dünya moda tarihine ismini altın harflerle yazdıran bir modaevi bırakmış, yenilikçi ve girişimci ruhu ile Chanel markasını ve moda anlayışına kattığı birçok yeniliği dünyaya kazandırmıştır.

“Moda, geçicidir; stil, kalıcı.”
“Moda, sadece elbiselerden oluşmaz. Moda gökyüzünde, moda sokakta; moda düşündüklerimiz ve yaşadığımızdır.”
“Bir kadının en çıplak hali, en iyi giyindiği halidir.”







 

 ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/coco-chanel-kimdir.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/coco-chanel-kimdir.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/coco-chanel-kimdir_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/coco-chanel-kimdir.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/coco-chanel-kimdir/53768/</link>
			<pubDate>Fri, 06 Sep 2024 16:43:42 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Tarihin Akışını Değiştiren Kadın: Mısır Kraliçesi ''VII. Kleopatra Philopator''</title>
			<description><![CDATA[Antik Mısır’ın son Helenistik Kraliçesi olan Kleopatra, yüzlerce kitaba, tiyatro oyununa ve filme konu olmuş tarihe yön veren kadınlar arasındadır. Zira kendisi, döneminin hem türlü entrikaları hem de skandalları ile adından söz ettirirken, 39 yaş gibi kısacık hayatına sadece dillere destan güzelliği değil, kurnazlığı ile de dünya tarihinin en büyük krallıklarından biri olan Mısır’ı yönetmesiyle tanınır. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Ptolemaios hanedanının son hükümdarı Kleopatra VII Thea Philopator, MÖ 69 civarında Mısır'ın İskenderiye şehrinde doğdu. Kleopatra'nın babası Kral Ptolemy XII idi. Kleopatra'nın annesi hakkında ise çok az şey biliniyor fakat bazı spekülasyonlar annesinin Kleopatra V Tryphaena olabileceğini ileri sürüyor.

Makedon Hanedanını yöneten Büyük İskender, MÖ 332'de Mısır'ı fetheden ve İskenderiye şehrini inşa eden bir Makedonya kralıydı. Ptolemaios Hanedanı, Büyük İskender'in ölümünün ardından kuruldu. İskender'in generallerinden biri olan Ptolemy, kendisini Mısır kralı ilan etti. Kleopatra'nın çocukluğu ise İskenderiye'de geçti.



MÖ 51'de kral Ptolemy XII hayatını kaybetti. Bunun sonucunda taht, 18 yaşındaki Kleopatra ve 10 yaşındaki kardeşi XIII Ptolemaios'a bırakıldı. Kleopatra VII Thea Philopator, tahtta kardeşine kıyasla daha baskındı.

O dönem Mısır'da hükümdar olan Yunanlar, Mısır toplumuna karışmak istemiyordu. Bu nedenle kendi soylarından kişiler ile evliliğe adım atıyorlardı. Bu bilgiden dolayı Kleopatra'nın kardeşi XIII Ptolemaios ile evlenmiş olabileceği düşünülüyor.



Ptolemaios hanedanının önceki yöneticileri yalnızca Yunanca konuşuyorlardı ve Mısırca öğrenmeyi reddediyorlardı. Kleopatra ise Mısır dilini öğrenme ve konuşma ihtiyacı hissetti. Kraliçe, çocukluğu boyunca Etiyopyaca ve Latince dahil olmak üzere çeşitli diller öğrendi.

Mısır'ın son gerçek firavunu olan Kleopatra ayrıca matematik, felsefe ve astronomi alanlarında da çeşitli çalışmalar gerçekleştirdi. Geleneksel Mısır kıyafetleri giymeye başlayan Kleopatra, MÖ 51-31 yılları arasında Antik Mısır'da hüküm sürdü.

Kleopatra ve kardeşi Ptolemy XII, tahta çıktıktan sonra aralarında bazı problemler ortaya çıktı. Bunun sonucunda Kelopatra sürgüne gönderildi.

Çok zeki bir hükümdar olan Kleopatra, bilgisini güç için kullandı. Tahttan zorla indirilip sürgüne gönderildikten sonra oldukça güçlü ittifaklar kurdu. Roma'nın desteğini isteyen Kleopatra, birçok ülke ile ticari ilişkiler kurarak Mısır ekonomisinin gelişmesine katkıda bulundu.



Roma, Pompey ve Sezar arasında bir iç savaşla karşı karşıyaydı. Pompey, Mısır'ın İskenderiye kentine sığındı fakat Ptolemy'nin emriyle bir süre sonra öldürüldü. MÖ 48'de Jül Sezar, rakibi Pompey'i İskenderiye'ye kadar takip etti.

Sezar, İskenderiye'de Kleopatra ile tanıştı ve ona âşık oldu. Kleopatra artık kardeşini tahttan indirecek ve tek hükümdar olarak Mısır üzerindeki kontrolünü sağlamlaştıracak yeterli askeri güce sahipti. Tahtı bırakmak istemeyen Ptolemy XIII, Sezar'ın sarayını kuşattı ancak Sezar'ın ordusu karşısında yenilgiye uğradı.

Sezar, bunun üzerine Kleopatra'nın küçük kardeşi Ptolemy XIV'i eş hükümdar yaptı. O dönemde hükümdar olan Kleopatra da tahta yeniden getirildi. Kleopatra, MÖ 47'de Sezar'dan Caesarion isimli bir çocuğu oldu.

Jül Sezar'ın öldürülmesinin ardından MÖ 44 yılında MÖ 41'de Kleopatra ile Mark Antony arasında bir duygusal bağ oluştu. Antony, Kleopatra'ya âşık oldu. Kleopatra ile Antony çiftinin Alexander ve Kleopatra isimli ikizleri oldu. MÖ 36'da ise çiftin Ptolemy Philadelphos isimli bir çocuğu daha dünyaya geldi.

Romalı komutan Antony, Sezar'ın ölümünden sonra iktidarı ele geçirmek için mücadele ediyordu. Antony tıpkı Sezar gibi Roma'nın kontrolünü sağlayabilmek için bir savaşa karıştı. Roma'nın doğu bölgelerine liderlik eden Antony, Kleopatra'da imparatorluk üzerindeki kendi egemenliğini güvence altına alabilmek için maddi ve askeri destek şansını gördü.



Kleopatra ve Antony, MÖ 31'de Yunanistan'ın batı kıyısında yer alan Actium'da oldukça şiddetli bir deniz savaşında Octavianus'u yenebilmek için ordularını birleştirdi fakat savaştan beklenen sonuç elde edilemedi. Bu savaş, Mısırlılar için maliyetli bir yenilgi oldu.

İkili, elde edilen yenilginin ardından kaçmak zorunda kaldı. Kleopatra, saray arazisine inşa ettiği bir anıta saklandı. Kısa süre sonra kendini öldürdüğüne dair bir söylenti yaydı. Haberi duyar duymaz dehşete kapılan Antony, kendi kılıcıyla kendini öldürmek için hamle yapmasına rağmen Kleopatra'nın hâlâ hayatta olduğunu öğrenecek kadar uzun süre hayatta kaldı.

Tarihci Cassius Dio, Antony'nin, Kleopatra'nın hayatta olduğunu öğrenince sanki yaşama gücü varmış gibi ayağa kalktığını ifade etti. Çok kan kaybeden ve bu nedenden ötürü hayatta kalamayacağını düşünen Antony, çevresindekilerden kendisini anıta taşımalarını rica etti. Anıta götürülen Antony, Kleopatra'nın kollarında hayatını kaybetti.



Kleopatra'nın kendisini bir kobra yılanına sokturarak intihar ettiği söyleniyor ancak son zamanlarda paylaşılan bilgilere göre kolayca yapılan bir zehir ile hayatına son verdi. Bu zehirin acı çektirmeden yalnızca birkaç saat içerisinde öldürdüğü ileri sürülüyor. Kleopatra öldüğünde 39 yaşındaydı.

MÖ 30'da hayatını kaybeden Kleopatra, Antony'nin yanına gömüldü. Mısır, Kleopatra'nın ölümünün ardından Roma İmparatorluğu'na dahil edildi.



Tarihin Akışını Değiştiren Kadın: Mısır Kraliçesi Kleopatra Hakkında Az Bilinen 10 Gerçek
Dünya tarihinin en tanınmış kadınları arasında yer alan, bugün hâlâ sayısız filme, diziye ve belgesele konu olan VII. Kleopatra Filopator; hayatı ve kararları ile Antik Mısır’a damga vurmuştu.

1. Mısır Kraliçesi Kleopatra Mısırlı Değildi
Kleopatra Mısır’da doğmuş olsa da kökenleri Antik Makedonya’ya ve Büyük İskender’in generallerinden biri olan I. Ptolemaios’a dayanıyor. Ptolemaios, M.Ö. 323 yılında İskender’in ölümünden sonra Mısır’da tahta çıktı ve Yunanca konuşan hükümdarlardan oluşan yaklaşık 300 yıl sürecek bir hanedanlığının kurucusu oldu. Kleopatra etnik köken olarak Mısırlı olmasa da ülkesinin geleneklerini benimsedi ve Ptolemaios Hanedanı’nın Mısır dilini öğrenen ilk hükümdarı oldu.

2. Kleopatra’nın Annesi ve Babası Kardeşti
Diğer pek çok hanedanlık gibi Ptolemaios Hanedanlığı da soylarının saflığını korumak için aile içi evlilikler yapıyordu. Kleopatra’nın atalarının çoğu kuzeniyle veya kardeşiyle evlenmişti. Bu yüzden kendi anne ve babası da kardeşti. Bu geleneği sürdüren Kleopatra da iki küçük erkek kardeşiyle de evlendi.

3. Kleopatra’nın En Güçlü Silahı Güzelliği Değildi
Roma propagandası Kleopatra’yı “çekiciliğini politik bir silah olarak kullanan bir kadın” olarak resmetti. Fakat Mısır Kraliçesi görünüşünden çok zekâsıyla tanınmış biriydi. Bir düzine dil konuşabiliyordu ve matematik, filozofi, astronomi, hitabet eğitimleri almıştı. Mısır kaynakları onu bilginlerin rütbelerini yükselten ve onların arkadaşlığından keyif alan bir lider olarak tanımlıyordu.

Öte yandan Kleopatra’nın söylendiği kadar çekici olmadığına dair bazı iddialar da mevcut. Kraliçenin madeni paraların üstünde yer alan portrelerinde erkeksi yüz hatları ön plana çıkıyor. Fakat bazı uzmanlar bu portrelerin güç göstergesi amaçlı kasıtlı olarak daha erkeksi tasvir edildiğini de iddia ediyor. Antik çağlarda yaşamış bir biyografi yazarı olan Plutarch ise Kleopatra’nın güzelliğinin benzersiz olmadığını; onun bu kadar arzu edilen biri hâline gelmesinin asıl nedeninin yumuşak ses tonu ve karşı konulmaz çekiciliği olduğunu iddia etmişti.

4. Kardeşlerinden Ölümünde Parmağı Vardı
İktidar mücadelesi ve cinayet planları, Ptolemaios Hanedanlığı’nda aile içi evlilik kadar yaygındı. Kleopatra ve kardeşleri de bu aile geleneğine sadık kalmışlardı. İlk evlilik yaptığı kardeşi III. Ptolemaios, Kleopatra tahtın tek sahibi olmaya çalıştığı için Mısır’dan sürgün etmişti. İkili daha sonra bir iç savaşa sebep olmuştu. Kleopatra, Jül Sezar ile iş birliği yaparak üstünlüğü elde etti. Ptolemy ise savaşta yenik düştükten sonra Nil Nehri’nde boğuldu.
Savaşın ardından Kleopatra, bu sefer de küçük erkek kardeşi olan XIV. Ptolemaios ile evlendi. Genel kanıya göre Mısır Kraliçesi onu da kendi oğlunu eş yönetici yapabilmek için öldürmüştü. Ayrıca M.Ö. 41 yılında tahtın rakibi olarak gördüğü kız kardeşi Arsinoe’nin de idamını kendi planlamıştı.



5. Kleopatra, Karşısındakini Etkilemeyi Çok İyi Biliyordu
Kleopatra yaşayan bir tanrıça olduğuna inanıyordu. Bu yüzden de potansiyel müttefikleri etkisi altına almak ve ilahi statüsünü güçlendirmek için pek çok numarası vardı. Bu dramatik yeteneklerinin ünlü bir örneğini M.Ö. 48 yılında kardeşi XIII. Ptolemy ile olan kavgasından dolayı İskenderiye’ye gelen Sezar’a kullanmıştı. Ptolemaios’un adamlarının Romalı generalle görüşme girişimlerini engelleyeceğini bilen Kleopatra, kendisini bir halıya -bazı kaynaklara göre keten bir çuvala- sararak Sezar’ın özel kamarasına gizlice soktu. Kraliçeyi kraliyet kıyafetleri içinde gören Sezar’ın gözleri kamaştı ve ikili kısa süre içinde müttefik ve sevgili oldu.
Kleopatra benzer bir taktiği M.Ö. 41 yılında Mark Antony ile karşılaştığında da uygulamıştı. Tarsus’ta Romalı Triumvir ile buluşmasına ise mor yelkenlerle süslenmiş ve gümüşten yapılmış küreklerle dolu altın bir saltanat kayığıyla gelmişti. Tanrıça Afrodit’e benzeyecek şekilde hazırlanmıştı ve yaldızlı bir tente altına oturmuştu. Eros gibi giyinmiş görevlileri ise bir yandan onu yelpazeliyor, bir yandan da hoş kokulu tütsüler yakıyordu. Kendini Yunan tanrısı Dionysus’un vücut bulmuş hali olarak gören Mark Antony ise bu görüntü karşısında oldukça etkilenmişti.

6. Sezar’ın Suikastı Sırasında Roma’daydı
Kleopatra, M.Ö. 46 yılında Sezar’ın yanında yaşamak için Roma’ya taşınmıştı. Bu durum da şehri biraz karıştırmıştı. Sezar, Kleo’nun bir metres olduğunu saklamamıştı hatta Kleo şehre Sezar’dan olan çocuğu Kaisarion ile beraber gelmişti. Sezar’ın Venus Genetrix tapınağına Kleopatra’nın yaldızlı bir heykelini dikmesi pek çok Romalı tarafından büyük bir skandal olarak görülmüştü.
M.Ö. 44 yılında Sezar’ın bir suikast sonucunda ölmesinin ardından Kleopatra Roma’dan kaçmak zorunda kalmıştı. Şehirde kaldığı süre boyunca şehirde büyük bir iz bırakmış, egzotik saç stilleri ve inci takıları bir moda akımı hâline gelmişti. Tarihçi Joan Fletcher’a göre pek çok Romalı kadın Kleopatra’nın tarzını benimsediği için bu kişilerin heykelleri sıklıkla Kleopatra ile karıştırılmaya devam ediyor.

7. Mark Antony ile Beraber Bir İçki Kulübü Kurmuştu
Kleopatra ve Romalı general Mark Antony arasındaki dillere destan aşk M.Ö. 41 yılında başlamıştı. İlişkilerinin politik bir yanı da vardı. Çünkü Kleopatra tahtını korumak ve Mısır’ın bağımsızlığını sürdürebilmek için Antony’ye ihtiyacı vardı. Antony’nin de Mısır’ın zenginliklerine ve kaynaklarına olan ihtiyacı bir sır değildi. Bununla birlikte ikili birbirlerine karşı yoğun duygular da besliyorlardı.
Eski kaynaklara göre ikili M.Ö. 41-40 yıllarının kışını Mısır’da boş zaman ve aşırılık içinde geçirmişler, hatta Inimitable Livers (Eşsiz Ciğerler) olarak bilinen kendi içki topluluklarını kurmuşlardı. Grup gece ziyafetleri ve şarap alemleri düzenliyor, üyeler için zaman zaman oyunlara ve yarışmalar gerçekleştiriyordu. Antony ve Kleopatra’nın en sevdiği aktivitelerden birinin İskenderiye sokaklarında kılık değiştirerek dolaşmak ve halka şakalar yapmak olduğu söyleniyordu.

8. Bir Deniz Savaşında Filoya Liderlik Etti
Kleopatra, Mark Antony ile evlenmişti ve ondan üç çocuğu olmuştu. Ancak ilişkileri Roma’da büyük bir skandala da yol açmıştı. Antony’nin rakibi Augustus, onu entrikacı birinin etkisi altında bir hain olarak göstermek için propaganda düzenlemiş ve M.Ö. 32’de Roma Senatosu Kleopatra’ya savaş ilan etmişti.
Harp ertesi yıl Actium’daki ünlü deniz savaşında doruk noktasına ulaşmıştı. Kleopatra bizzat birkaç düzine Mısır savaş gemisini Antony’nin filosunun yanında savaşa sokmuştu. Ancak Augustus’un donanmasıyla boy ölçüşememişlerdi. Savaş kısa sürede bir bozguna dönüşmüştü ve Kleopatra ile Antony Roma hattını aşıp Mısır’a kaçmak zorunda kalmışlardı.

9. Kleopatra Bir Yılan Isırığından Öldüğü İddiası Gerçeği Yansıtmıyor Olabilir
M.Ö. 30 yılında Kleopatra ve Antony, Augustus’un ordusunun onları İskenderiye’ye kadar takip etmesinin ardından kendi canlarına kıymışlardı. Antony’nin kendi karnını bıçaklayarak öldüğü biliniyor. Fakat Kleopatra’nın ölüm nedeni Antony’ninki kadar kesin değil.

Efsanelere göre Kleopatra bir engerek veya Mısır kobrasına kolunu ısırtarak kendini zehirlemişti. Fakat tarihçi ve yazar Plutarch’a göre gerçekte ne olduğunu kimse bilmiyor. Söylenenlere göre Mısır kraliçesinin saç taraklarından birine ölümcül bir zehir sürmüş olabileceğine de inanılıyor. Tarihçi Starbo ise Kleopatra’nın zehirli bir merhem sürdüğünü iddia ediyor. Günümüzde ise pek çok bilim insanı, tarihin en güçlü kadınının kendisine zehirli bir iğne batırarak öldürdüğünden şüpheleniyor.

10. 1963 Yapımı “Cleopatra” Filmi Tüm Zamanların En Yüksek Bütçeli Filmlerinden biri
Nil Kraliçesi beyaz perdede Claudette Colbert ve Sophia Loren gibi isimler tarafından canlandırıldı. Ancak en ünlü yapım 1963 yapımı kılıç ve sandalet filmi Cleopatra’da Elizabeth Taylor tarafından canlandırıldı. Prodüksiyon ve senaryo sorunlarıyla boğuşan yapımın bütçesi 2 milyon dolardan 44 milyon dolara kadar yükselmişti. Bunun 200.000 doları yalnızca Elizabeth Taylor’ın kostümüne harcanmıştı. O zamanlarda çekilen en yüksek bütçeli film oldu ve gişede bir servet elde etmesine rağmen stüdyosu batma tehlikesiyle karşılaştı. 1963’ten günümüze gelişen enflasyon oranları da göz önüne alınırsa Cleopatra hâlâ çekilmiş en yüksek bütçeli filmlerden biri.
 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/tarihin-akisini-degistiren-kadin-misir-kralicesi-vii-kleopatra-philopator.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/tarihin-akisini-degistiren-kadin-misir-kralicesi-vii-kleopatra-philopator.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/tarihin-akisini-degistiren-kadin-misir-kralicesi-vii-kleopatra-philopator_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/tarihin-akisini-degistiren-kadin-misir-kralicesi-vii-kleopatra-philopator.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/tarihin-akisini-degistiren-kadin-misir-kralicesi-vii-kleopatra-philopator/53766/</link>
			<pubDate>Fri, 06 Sep 2024 15:49:29 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Sabiha Gökçen kimdir?</title>
			<description><![CDATA[Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün ileri görüşlülüğü ve kadınlara verdiği önemle yurt dışına gönderilerek pilotluk eğitimi alan Sabiha Gökçen, Türkiye'nin yanı sıra dünyanın da ilk kadın savaş pilotu olma başarısı gösterdi. 12 yaşında Atatürk tarafından evlat edinildi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[SABİHA GÖKÇEN'İN HAYAT HİKAYESİ
Bursa Vilayet Başkatibi Hafız Mustafa İzzet Bey ile Hayriye Hanım'ın kızları Sabiha Gökçen, 22 Mart 1913 tarihinde Bursa'da dünyaya geldi. Sabiha Gökçen aslen Bursalıydı.

Edirne Deftardarı olan babası Hafız İzzet Bey, 'Jön Türk' olduğu gerekçesiyle Bursa'ya sürüldü. Anne ve babasını küçük yaşta kaybeden ve abisi Neşet tarafından büyütülen Sabiha Gökçen, 1925 yılında henüz 12 yaşındayken, Bursa ziyareti sırasında evlerinin yakınındaki Hünkar Köşkü'nde konaklayan dönemin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'e ulaşarak okumak istediğini dile getirdi.
Atatürk, ağabeyinden izin alarak, zor şartlar altında yaşayan Sabiha'yı evlat edindi ve Ankara’ya götürdü.
Sabiha, Çankaya İlkokulu, Arnavutköy Amerikan Kız Koleji ve Üsküdar Amerikan Lisesi’nde eğitim gördü. Rahatsızlığı nedeniyle öğrenimini yarıda kesip Heybeliada ve Viyana’da tedavi gördü. Bir süre Fransızcasını ilerletmek amacıyla Paris’te bulundu.



1934'te Soyadı Kanunu'nun çıkmasından sonra Mustafa Kemal, Sabiha'ya "Gökçen" soyadını verdi.

Sabiha Gökçen, 1935'te Türkkuşu'nun açılış töreninde yapılan planör gösterilerinden etkilenerek havacılığa ilgi duydu. Atatürk’ün de destek vermesi ile 1935'te Türk Hava Kurumu'nun Türk Kuşu Sivil Havacılık Okulu'na girdi, Ankara'da yüksek planörcülük brövelerini aldı.
Gökçen, yedi erkek öğrenciyle birlikte Kırım'a gönderilerek altı aylık yüksek planörcülük eğitimini Koktebel Yüksek Planör Okulu'nda tamamladı. Moskova'ya motorlu uçak okuluna gitmeyi planlıyordu. Ancak manevi kız kardeşi Zehra'nın ölüm haberini alınca bu düşünceden vazgeçerek ülkesine döndü.



Bir süre dünyaya küsen Sabiha, Atatürk'ün ısrarları ile yeniden çalışmalara başladı. Eskişehir Havacılık Okulu’nda Savmi Uçan ve Muhittin Bey’den özel uçuş eğitimi aldı. 25 Şubat 1936'da ilk defa motorlu uçak ile uçmaya başladı.

Gökçen'in, uçuş eğitimde gösterdiği başarılardan dolayı, Atatürk kendisine şunları söyledi: “Beni çok mutlu ettin… Şimdi artık senin için planladığım şeyi açıklayabilirim… Belki de dünyada ilk askerî kadın pilot olacaksın… Bir Türk kızının dünyadaki ilk askerî kadın pilot olması ne iftihar edici bir olaydır, tahmin edersin değil mi? Şimdi derhal harekete geçerek seni Eskişehir’deki Tayyare Mektebi’ne göndereceğim. Orada özel bir eğitim göreceksin.”



İLK ASKERİ KADIN PİLOT
O yıllarda kızlar askerî okullara alınmadığı için özel bir üniforma giydirilerek Eskişehir Uçuş Okulu’nda, 1936-1937 döneminde 11 ay boyunca özel eğitim aldı. Bu eğitim sırasında kendisine ilkokul öğretmeni Nüveyre Uyguç eşlik etti. Gökçen, brövesini aldıktan sonra Eskişehir’deki 1. Hava Alayı’nda altı ay görev yaptı, bu sırada Trakya ve Ege manevralarına katıldı.
Sabiha Gökçen, 1937 yılında Tunceli'de çıkan ayaklanmayı bastırmak için düzenlenen askeri harekatta uçak pilotu olarak yer aldı. Bu harekatta gösterdiği başarı dolayısıyla kendisine 'Türk Hava Kurumu İftihar Madalyası' verildi. 30 Ağustos 1937 tarihinde de askeri uçuş brövesi aldı.



Manevi babası Atatürk öldükten sonra hayatını yeniden düzene sokan Gökçen, kadınların orduda görev yapmasına ilişkin yasa çıkmadığı için ordudan ayrıldı ve Türkkuşu Uçuş Okulu'na başöğretmen tayin edildi. 1955'e kadar bu görevini başarıyla sürdürdü. Türk Hava Kurumu Yönetim Kurulu Üyesi oldu. Hayatı boyunca toplam 22 değişik hafif bombardıman ve akrobatik uçakla uçtu.
Gökçen, 1940 yılında Hava Okulu’nda askerî coğrafya ve topoğrafya öğretmeni Üsteğmen Kemal Esiner ile evlendi ve eşine kendi soyadını verdi; ancak üç yıl sonra, 12 Ocak 1943'te eşini kaybetti.



1953 ve 1959'da davet edildiği ABD'ye Türk toplumu ve Türk kadınını tanıtmak amacıyla giden Gökçen için büyük bir Amerika turu düzenlendi. Son uçuşunu 1996'da 83 yaşında iken Fransız pilot Daniel Acton eşliğinde Falcon 2000 uçağıyla yaptı.
1996'da havacılık kariyerinin en büyük ödülünü aldı. Amerikan Hava Kurmay Koleji'nin mezuniyet töreni için düzenlenen "Kartallar Toplantısı"nın onur konuğu olarak katıldığı Maxwell Hava Üssü'ndeki törende "dünya tarihine adını yazdıran 20 havacıdan biri" seçildi. Bu ödüle layık görülen ilk ve tek kadın havacı oldu.
Ölümünden 2 yıl önce Hukukun Egemenliği Derneği tarafından onuruna verilen törende, adına bestelenen, klasik rock opera tarzındaki eseri dinledi.
Sabiha Gökçen 22 Mart 2001 tarihinde Gülhane Askerî Tıp Akademisinde 88 yaşında kalp yetmezliği sebebiyle hayatını kaybetti.


 

SABİHA GÖKÇEN'İN ÖDÜLLERİ VE MADALYALARI 

* Türk Hava Kurumu'nun bir numaralı Övünç (Murassa) Madalyası ve beratı,

* Yugoslav Ordusunun en büyük nişanı olan Beyaz Kartal Nişanı ve ordu brövesi,

* Romanya Ordusu Havacılık Brövesi,

* Trakya ve Ege manevralarından dolayı verilen hatıra madalyalar,

* Türk kadınının seçme ve seçilme hakkı kazanmasının 50. yılında TBMM'deki törende verilen mesleklerinde öncü kadınlar plaketi,

* Selçuk Üniversitesi'nin fahri doktorluk payesi,

* THK tarafından 1989'da verilen altın madalya,

* 1991'de Uluslararası Havacılık Federasyonu'nun havacılığın bütün dallarında üstün başarı gösteren havacılara verdiği FAI altın madalyası,

* 1996'da ABD'nin Maxwell Hava Üssü'ndeki törende "dünya tarihine adını yazdıran 20 havacıdan biri" unvanı,

* Ordu, çeşitli dernek ve kuruluşların verdiği 28 adet plaket.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/sabiha-gokcen-kimdir.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/sabiha-gokcen-kimdir.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/sabiha-gokcen-kimdir_t.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/09/sabiha-gokcen-kimdir.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/sabiha-gokcen-kimdir/53763/</link>
			<pubDate>Fri, 06 Sep 2024 13:59:11 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Türk ordusunun kahramanlık destanı: 30 Ağustos</title>
			<description><![CDATA[Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk komutasında, 26 Temmuz 1922'de başlayan ve 30 Ağustos Zaferi ile sonuçlanan Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi'nde Türk ordusu, tarihin en büyük kahramanlık destanlarından birini yazdı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[1919'da Birinci Dünya Savaşı sonrası İtilaf Devletleri, Mondros Ateşkes Antlaşması hükümlerine dayanarak Türk ordusunun cephanesini elinden aldı ve Anadolu'yu işgale başladı.
Halide Edip Adıvar'ın "Türk'ün Ateşle İmtihanı" kitabında anlattığı işgal günlerinde, itilaf donanması İstanbul'a, Fransızlar Adana'ya, İngilizler Urfa, Maraş, Samsun ve Merzifon'a, İtalyanlar, Antalya ve Anadolu'nun güneybatısına yerleşti.
15 Mayıs 1919'da İtilaf Devletlerinin izniyle Yunan Ordusu İzmir'e çıkarma yaptı.
Bu durum karşısında Türk milleti, tarih boyunca gösterdiği "millet olma bilinci" ile işgallere karşı Kuvayımilliye hareketini başlattı. İki seçenek vardı, ya işgal güçlerine teslim olunacak ya da yıkılan yakılan bir ülke yeniden ayağa kalkacak ve küllerinden doğacaktı.
1920'de TBMM'nin açılması üzerine işgal güçleri tüm baskıcı politikalarını Atatürk ve silah arkadaşları üzerine yoğunlaştırdı, özellikle Batı Cephesi'nde hareketlilik başladı. Yunan ordusu 1921'de Polatlı'ya kadar geldi. Polatlı'da tarihin en uzun sürecek meydan muharebesinin hazırlıkları yapılıyordu.



"Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır"
Türk ordusunun Yunan ordusu ile Sakarya boylarında yaptığı Sakarya Meydan Muharebesi 23 Ağustos'ta başladı. Bu tarihten itibaren gece gündüz aralıksız süren savaşta, Mustafa Kemal Paşa, yeni bir savaş stratejisi uygulayarak ordularına, "Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz." emrini verdi.
Türk askeri, bu emre uyarak vatanını canla başla savundu. Bu amansız mücadele, bütün şiddetiyle 22 gün 22 gece sürdü. Bütün cephe boyunca saldırıyı sürdüren Türk ordusu, 13 Eylül 1921'de Sakarya ırmağının doğusundan Yunan kuvvetlerini temizledi.
Sakarya Meydan Muharebesi, Türk milletinin savunma durumundan taarruz durumuna geçtiği dönüm noktalarından biri olarak tarihteki yerini aldı.
Düşman ordusunu tamamen yurttan atmak amacıyla bir yıl kadar süren hazırlık döneminden sonra 26 Ağustos 1922'de Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Büyük Taarruz'u başlatan harekat emrini verdi.



26 Ağustos sabahı
Başkomutan Mustafa Kemal, 26 Ağustos sabahı Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa (Çakmak), Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa (İnönü) ile muharebeyi yönetmek üzere Afyonkarahisar sınırlarında kalan Kocatepe'de yerini aldı.
Topçu ateşleriyle şafak vakti başlayan harekatın devamında Türk askeri, sabahın ilk ışıklarıyla hücuma geçip Tınaztepe'yi ele geçirdi ve Belentepe ile Kalecik Sivrisi'nden düşmanı uzaklaştırdı.
Taarruzun ilk gününde 1. Ordu birlikleri, Büyük Kaleciktepe ile Çiğiltepe arasındaki 15 kilometrelik alanda, düşmanın birinci hat mevzilerini ele geçirdi. 5'inci Süvari Kolordusu, düşman gerilerindeki ulaştırma kollarına başarılı taarruzlarda bulundu, 2'nci Ordu ise cephede tespit görevini aksatmadan sürdürdü.
Türk ordusu, 27 Ağustos sabahı bütün cephelerde yeniden taarruza geçti ve aynı gün Afyonkarahisar, 8'inci Tümen tarafından düşman işgalinden kurtarıldı. 28 ve 29 Ağustos'ta başarıyla sürdürülen taarruz, düşmanın 5'inci tümeninin etkisiz kılınmasıyla neticelendi.
29 Ağustos gecesi durum değerlendirmesi yapan komutanlar, hemen harekete geçilip taarruzun kısa sürede sonuçlandırılmasında hemfikir oldu ve planın 30 Ağustos'ta aksamadan uygulanması için gerekli önlemler alındı.

Büyük Zafer
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Türk ordusunun Kurtuluş Savaşı'nda kazandığı en önemli zaferin arifesinde, 30 Ağustos sabahında şimdi belde olan Kütahya'nın Altıntaş ilçesine bağlı Zafertepe Çalköy'de birliklere taarruz emrini verdi.
Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk komutasındaki Türk ordusunun, 26 Ağustos'ta başlayan Meydan Muharebesi'nde Dumlupınar'da Yunan birliklerini Allıören, Keçiler, Kızıltaş Deresi yolunun iki yanında tamamen sarıp imha etmesiyle zafere ulaşıldı. Kızıltaş Deresi bölgesinde açık kalan alandan bazı Yunan birlikleri, General Trikopis, General Diyenis ve birçok Yunan komutanı kaçtı.
Büyük Zafer'in ertesi günü, 31 Ağustos'ta Zafertepe Çalköy'de bir evin bahçesindeki kırık kağnının üzerine muharebe alanlarının haritasını koyan Başkomutan Mustafa Kemal, Fevzi Paşa ve İsmet Paşa ile durum değerlendirmesi yaparak, Yunanlıların yeniden savunma düzenine geçmesini önlemek ve onları mağlup etmek için İzmir'e girme görüşünde birleşti.



"Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!"
Mustafa Kemal Paşa, Büyük Zafer sonrası 1 Eylül'de Dumlupınar'da, Batı Cephesi'ndeki tüm subay ve erlere okunmak üzere yayımladığı bildiride, şu ifadelere yer verdi:
"Türkiye Büyük Millet Meclisi orduları, Afyonkarahisar-Dumlupınar Büyük Meydan Muharebesi'nde, zalim ve mağrur bir ordunun temel varlığını, inanılmayacak kadar az bir zamanda yok ettiniz. Büyük ve seçkin ulusumuzun fedakarlıklarına layık olduğunuzu kanıtladınız. Sahibimiz olan büyük Türk ulusu, geleceğine güvenmekte haklıdır. Savaş alanlarındaki başarı ve fedakarlıklarınızı yakından görüp izliyorum.
Ulusumuzun size olan övgülerinin iletilmesine aracılık etme görevinin arkasını bırakmayacak, sürekli olarak yerine getireceğim. Ödüllendirme için Başkumandanlığa öneride bulunulmasını, Cephe Kumandanlığına buyurdum. Bütün arkadaşlarımın, Anadolu'da daha başka meydan muharebeleri de verileceğini göz önünde bulundurarak ilerlemesini ve herkesin akıl gücünü ve yurtseverliğinin kaynaklarını kullanarak, yarışmayı bütün gücüyle sürdürmesini talep ederim. Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!"
Bu emir doğrultusunda üç koldan ilerleyen Türk ordusu 1 Eylül'de Gediz ve Uşak'ı, 2 Eylül'de Eskişehir'i, 6 Eylül'de Balıkesir ve Bilecik'i, 7 Eylül'de Aydın'ı, 8 Eylül'de Manisa'yı geri aldı. 9 Eylül'de İzmir'de Yunan ordusunu denize döken Türk ordusu, Mustafa Kemal Paşa'nın emrini büyük bir başarıyla yerine getirdi.

"Sözümü yapamamış olduğumdan dolayı yaşayamam"
Büyük Taarruz'dan akıllarda kalan en önemli olaylardan biri, 57'nci Tümen Komutanı Albay Reşat Bey'in, 27 Ağustos'ta Çiğiltepe'nin alınmasının yarım saat gecikmesi üzerine, görevini yerine getirememenin üzüntüsüyle kendisini vurarak intihar etmesiydi.
Mustafa Kemal Paşa'ya, Çiğiltepe sırtlarında çarpışan 57'nci Tümen Komutanlığını yeniden telefonla aradığında Albay Reşat Bey'in intihar ettiği söylendi ve yazdığı "Yarım saat zarfında o mevkiyi almaya size söz verdiğim halde, sözümü yapamamış olduğumdan dolayı yaşayamam." notu okundu.
Çiğiltepe, Albay Reşat Bey'in ölümünün 15 dakika sonrasında düşman askerlerinden kurtarıldı.



"Türk Cumhuriyeti'nin ölümsüz yaşayışı burada taçlandırıldı"
Büyük Önder Atatürk, Büyük Zafer'den 2 yıl sonra, 30 Ağustos 1924'te, Şehit Sancaktar Mehmetçik Anıtı'nın temel atma törenine katılmak üzere Zafertepe Çalköy'e geldi.
Törene katılanlara iki yıl öncesini hatırlatan Atatürk, Büyük Zafer'i şu cümlelerle anlattı:
"Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Savaşı ve onun son parçası olan 30 Ağustos Zaferi, Türk tarihinin en önemli dönüm noktasıdır. Ulusal tarihimiz çok büyük, çok parlak zaferlerle doludur ama Türk ulusunun burada kazandığı zafer kadar kesin sonuçlu, yalnız bizim tarihimize değil, dünya tarihine yeni bir adım vermekte kesin etkili bir meydan savaşı hatırlamıyorum. Besbellidir ki yeni Türk devletinin, genç Türk Cumhuriyeti'nin temeli burada sağlamlaştırıldı, ölümsüz yaşayışı burada taçlandırıldı. Bu alanda akan Türk kanları, bu göklerde uçuşan şehit ruhları, devletimizin, Cumhuriyet'imizin ölümsüz koruyucularıdır. Türk ulusu burada kazandığı zaferle, açığa vurduğu gücü ve istemiyle, bu belli gerçeği bir kere daha tarihin bağrına çelik kalemle koymuş bulunuyor."
İlk kez 1926'da Zafer Bayramı olarak kutlanmaya başlanan 30 Ağustos, her yıl yurt geneli ve KKTC'de çeşitli etkinliklerle kutlanıyor.

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/08/turk-ordusunun-kahramanlik-destani-30-agustos_2.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/08/turk-ordusunun-kahramanlik-destani-30-agustos_2.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/08/turk-ordusunun-kahramanlik-destani-30-agustos_t_2.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/08/turk-ordusunun-kahramanlik-destani-30-agustos_2.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/turk-ordusunun-kahramanlik-destani-30-agustos/53616/</link>
			<pubDate>Fri, 30 Aug 2024 11:29:35 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Dünya tarihine yön veren zafer: Malazgirt 26 Ağustos 1071</title>
			<description><![CDATA[Malazgirt Meydan Muharebesi, 26 Ağustos 1071 tarihinde, Büyük Selçuklu Hükümdarı Alparslan ile Bizans İmparatoru IV. Romen Diyojen arasında gerçekleşen muharebedir. Alp Arslan'ın zaferi ile sonuçlanan Malazgirt Muharebesi, "Türklere Anadolu'nun kapılarında kesin zafer sağlayan son muharebe" olarak bilinir.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[26 Ağustos Cuma sabahı çadırından çıkan Alp Arslan Malazgirt'le Ahlat arasındaki Malazgirt ovasında, kendi ordugahının 7-8 km uzağında, ovaya yayılmış durumdaki düşman birliklerini gördü. Savaşı önlemek için imparatora elçiler göndererek Sultan barış teklifinde bulundu. İmparator, Sultanın bu önerisini ordusunun büyüklüğü karşısında bir korkaklık olarak yorumladı ve teklifi reddetti. Gelen elçileri soydaşlarını Hristiyan topluluğuna geçmelerine ikna etmek üzere ellerine birer haç tutuşturarak geri yolladı.

Düşman ordusunun büyüklüğünün kendi ordusundan daha büyük olduğunu gören Sultan Alp Arslan savaştan sağ çıkma ihtimalinin düşük olduğunu sezdi. Askerlerinin de hasımlarının sayı fazlalığı karşısında tedirginliğe düştüğünü fark eden Sultan bir Türk-İslam adeti olarak kefene benzeyen beyaz kıyafetler giydi. Atının da kuyruğunu bağlattı. Yanındakilere Şehit olduğu takdirde vurulduğu yere gömülmesini vasiyet etti. Komutanlarının savaş alanından kaçmayacağını anlayan askerlerin maneviyatı arttı. Askerlerinin Cuma namazına İmamlık eden Sultan atına binip ordusunun önüne çıkıp moral yükseltici ve maneviyat artırıcı kısa ve etkili bir konuşma yaptı. Allah'ın Kur'an'da zafer vadettiği ayetleri okudu. Şehitlik ve Gazilik makamlarına erişileneceğini söyledi. Tamamı Müslüman olan ve büyük çoğunluğu Türklerden oluşan Selçuklu ordusu savaş pozisyonuna geçti.

Bu sırada Bizans ordusunda dinsel ayinler yapılmakta ve Papazlar askerleri kutsamaktaydı. Romen Diyojen de bu savaşı kazanması durumunda (ki buna inancı tamdı) ününün ve saygınlığının artacağından emindi. Bizans'ın eski ihtişamlı günlerine döneceğini hayal ediyordu. En ihtişamlı zırhını giydi ve inci beyazı atına bindi. Ordusuna zafer durumunda büyük vaatlerde bulundu. Tanrı tarafından şeref, şan, onur ve kutsal savaş sevapları verileceğini duyurdu. Alp Arslan savaşı kaybetmesi durumunda her şeyini ve atalarından miras kalan Selçuklu devletini de kaybedeceğini çok iyi biliyordu. Romen Diyojen ise savaşı kaybetmesi halinde devletinin çok büyük güç, prestij ve toprak kaybedeceğini biliyordu. Her iki komutan da kaybetmeleri durumunda öleceklerinden emindi.

Romen Diyojen ordusunu geleneksel Bizans askerî kaidelerine göre düzenlemişti. Ortada birkaç sıra derinlikte çoğu zırhlı, piyade birlikleri ve bunların sağ ve sol kollarında süvari birlikleri yerleştirilmişti. Romen Diyojen merkeze; General Bryennios sol kanada ve Kapadokyalı General Alyattes ise sağ kanada komuta ediyordu. Bizans ordusunun gerisinde büyük bir rezerv bulunuyordu ve bu özellikle taşra eyaletlerinde nüfuzlu kişilerin özel ordularının mensuplarından oluşuyordu. Geri rezerv ordusunun komutanı olarak genç Andronikos Dukas seçilmişti. Romen Diyojen'in bu tercihi biraz şaşırtıcı idi çünkü bu genç komutan eski imparatorun yeğeni ve Caesar İoannis Dukas'ın oğlu olup, bu kişiler açıkça Romen Diyojen'in imparator olmasının aleyhindeydiler.



Savaş öğle saatlerinde Türk atlılarının toplu ok saldırısına geçmesiyle başladı. Türk ordusunun çok büyük çoğunluğu atlı birliklerden oluştuğundan ve neredeyse hepsinde de ok olduğundan bu saldırı Bizanslılarda önemli miktarda asker kaybına neden olmuştu. Ama yine de Bizans Ordusu saflarını bozmaksızın korudu. Bunun üzerine ordusuna yanıltıcı bir çekilme buyruğu veren Alp Arslan gerilerde gizlediği küçük birliklerinin tarafına doğru çekilmeye başladı. Bu gizlediği birlikler az miktarda organize olmuş askerlerden oluşuyordu. Türk ordusunun arka saflarında bir Hilal biçiminde yayılmışlardı. Türklerin hızlıca çekildiğini gören Romen Diyojen Türklerin saldırı gücünü yitirdiğini ve sayıca fazla olan Bizans ordusundan korktukları için kaçtıklarını düşündü. En baştan beri Türkleri yeneceğine inanmış imparator bu bozkır taktiğine kanıp kaçan Türkleri yakalamak için ordusuna Saldır buyruğu verdi. Çok az zırhları olduğu için hızlıca geri çekilebilen Türkler, zırh yığınına dönmüş Bizans süvarileri tarafından yakalanamayacak kadar hızlıydı. Ancak buna rağmen Bizans ordusu Türkleri kovalamaya başladı. Yan geçitlerde pusu kurmuş Türk okçuları tarafından ustaca vurulan ama buna aldırmayan Bizans ordusu saldırıya devam etti. Türkleri iyice kovalayıp yakalayamayan, üstüne bir de çok yorulan (üstlerindeki ağır zırhların etkisi büyüktü) Bizans ordusunun hızı durma noktasına geldi. Türkleri büyük bir hırsla kovalayan ve ordusunun yorulduğunu anlayamayan Romen Diyojen yine de takip etmeye çalıştı. Ancak bulundukları mevziden çok ileri gittiklerini ve çevreden saldıran Türk okçularını görüp kuşatıldığını çok geç zamanda anlayan Diyojen geri çekilme buyruğu verme ikilemindeydi. Tam da bu ikilemdeyken geri çekilen Türk süvarilerinin yönlerini tam Bizans ordusu üzerine geçip hücuma kalkmaları ve geri çekilme yollarının da Türkler tarafından kapatıldığını gören Diyojen paniğe kapılarak 'Çekil' buyruğu verdi. Ancak ordusu çevrelerindeki Türk hatlarını yarıncaya kadar yetişen Türk ordusunun ana kuvvetleri Bizans ordusunda tam bir panik başlattı. Kaçmaya kalkan generalleri görüp daha da paniğe kapılan Bizans askerleri en büyük savunma güçleri olan zırhlarını da atıp kaçmaya çalıştı. Bu sefer de ustaca kılıç kullanan Türk kuvvetleriyle eşit duruma düşüp büyük çoğunluğu yok oldu.
Türk Soyundan gelen Uzlar, Peçenekler ve Kıpçaklar; Afşin Bey, Artuk Bey, Kutalmışoğlu Süleyman Şah gibi Selçuklu komutanları tarafından verilen Türkçe emirlerden etkilenen bu süvari birlikleri de soydaşlarının yanına katılınca Bizans ordusu süvari gücünün önemli bir kısmını kaybetti. Sivas'ta soydaşlarına yaptıklarının acısını çıkartmak isteyen Ermeni askerleri her şeylerini bırakıp savaş alanından kaçınca Bizans ordusu için durumun vahameti arttı.



Ordusunu komuta etme olanağının kalmadığını gören Romen Diyojen yakın birlikleriyle kaçmaya kalktıysa da artık bunun imkânsız olduğunu gördü. Sonuçta tam bir bozgun havasına giren Bizans ordusunun büyük bölümü akşam hava kararıncaya kadar yok edildi. Kaçamayıp sağ kalanlar teslim oldular. İmparator omzundan yaralı olarak ele geçirildi.

Tüm dünya tarihi için büyük bir dönüm noktası niteliğinde olan bu savaş zafer kazanan komutan Alp Arslan'ın yenik İmparator IV. Romen Diyojen'le antlaşma yapmasıyla son buldu. İmparatoru bağışlayan ve ona iyi davranan Sultan antlaşmaya göre İmparatoru serbest bıraktı. Antlaşmaya göre imparator kendi fidyesi için 1.500.000 denarius, vergi olarak da her yıl 360.000 denarius ödeyecek; ayrıca Antakya, Urfa, Ahlat ve Malazgirt'i de Selçukluya bırakacaktı. Tokat'a kadar kendisine verilen Türk birliği eşliğinde Konstantinopolis'e doğru yola çıkan imparator Tokat'ta toplayabildiği 200.000 kadar denariusu kendisiyle birlikte gelen Türk birliğine verip Sultan'a doğru yola çıkardı. Tahta kendi yerine VII. Mikhail Dukas'ın çıktığını öğrendi.

Romen Diyojen ise geri dönmekte iken Anadolu'ya dağılmış ordunun kalanlarından derme çatma bir ordu düzenlemiş ve kendisini tahttan indirenlerin ordularına karşı iki çatışma yapmıştır. Her iki muharebede yenilerek Kilikya'da bir küçük bir kaleye çekildi. Orada teslim oldu; keşiş yapıldı; katır üzerinde Anadolu'dan geçirildi; gözlerine mil çekildi; Proti (Kinalıada)'daki manastıra kapatıldı ve orada birkaç gün içinde yaraları ve enfeksiyon nedeni ile öldü.

MALAZGİRT ZAFERİ SONUÇ
VII. Mikhail Dukas, Romanos Diyojen'in imzaladığı antlaşmanın geçersiz olduğunu ilan etti. Bunu haber alan Alparslan da ordusuna ve Türk Beylerine Anadolu'nun fethi emrini verdi. Bu emir doğrultusunda Türkler Anadolu'yu fethe başladılar. Bu saldırılar, sonu Haçlı Seferleri ve Osmanlı İmparatorluğu'na varacak bir tarihi süreci başlamıştır.

Bu savaş, Anadolu'nun Türklerin tam olarak eline geçmesi için, savaşçı olan Türklerin, eski Cihad Akınlarını tekrar başlatacağını gösteriyordu. Abbasiler döneminde biten bu akınlar, Avrupayı İslam tehdidinden kurtarmıştı. Ancak Anadolu'yu ele geçiren ve Hristiyan Avrupa ile Müslüman Ortadoğu arasında tampon bölge oluşturan Bizans devletinin çok büyük bir güç ve toprak kaybına neden olan Türkler, aradaki bu bölgeyi ele geçirerek Avrupa'ya başlayacak yeni akınların habercisi oluyordu. Ayrıca İslam dünyasında büyük bir birlik sağlamış olan Türkler bu birlikteliği Hristiyan Avrupa'ya karşı kullanacaktı. Bütün İslam dünyasının Türklerin önderliğinde Avrupa'ya akın başlatmalarını önceden gören Papa, önlem olarak Haçlı Seferlerini başlatacak ve bu da kısmi olarak işe yarayacaktı. Ancak yine de Türklerin Avrupa'ya yaptığı akınları durduramayacaktı. Malazgirt savaşı, Türklere Anadolu'nun kapılarını açan ilk savaş olarak kayıtlara geçti.



]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/08/dunya-tarihine-yon-veren-zafer-malazgirt-26-agustos-1071.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/08/dunya-tarihine-yon-veren-zafer-malazgirt-26-agustos-1071.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/08/dunya-tarihine-yon-veren-zafer-malazgirt-26-agustos-1071_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/08/dunya-tarihine-yon-veren-zafer-malazgirt-26-agustos-1071.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/dunya-tarihine-yon-veren-zafer-malazgirt-26-agustos-1071/53575/</link>
			<pubDate>Mon, 26 Aug 2024 12:22:14 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Turgut Özal (13 Ekim 1927-17 Nisan 1993)</title>
			<description><![CDATA[Turgut Özal, 13 Ekim 1927 tarihinde Malatya'da doğdu. 4 yaşındayken ailesiyle birlikte Bilecik'in Söğüt ilçesine taşındı. İlk tahsilini burada tamamladı. Ortaokulu Mardin'de bitirdi. Konya Lisesi ve Kayseri Lisesi'nde öğrenim gördü. İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği Bölümü'nden mezun oldu. Daha sonra Amerika'da Texas Tech Üniversitesi'ne ihtisas yapmaya giderek burada ekonomi branşında eğitim aldı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Turgut Özal elektrik mühendisi olarak çalıştığı 1950 yılında Ayhan İnal ile evlenmiş, ancak iki yıl sonra boşanmıştır. Daha sonra Semra Özal ile tanışmış, 31 Mayıs 1954 tarihinde de evlenmiştir. Bu birliktelikten Zeynep, Efe ve Ahmet isimli üç çocukları olmuştur.
Turgut Özal, 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından askere alındı. Terhis olduktan sonra da Devlet Planlama Teşkilatı'nda (DPT) çalışmaya başladı. 1965 Türkiye genel seçimlerinde de Süleyman Demirel'in danışmanı olarak görev aldı. 1971-1973 yılları arasında da Dünya Bankası Sanayi Dairesi'nde danışmanlık yaptı. Bunun yanında Sabancı Holding olmak üzere çeşitli şirketlerde yönetici olarak çalıştı.



Turgut Özal, 1977 Türkiye genel seçimlerinde Milli Selamet Partisi'nden İzmir milletvekili adayı oldu, ancak seçilemedi. Daha sonra 43. Hükümet döneminde Başbakanlık Müsteşarlığı ve Devlet Planlama Teşkilatı müsteşar vekilliği görevlerini yürüttü.

1965’te Süleyman Demirel hükümeti kurulunca başbakanlık müşavirliğine tayin edildi. 1967’de Devlet Planlama Teşkilâtı’nın başına getirildi. Bu görevinin yanında Ereğli Demir-Çelik Fabrikaları Yönetim Kurulu üyeliği, Para Kredi başkanlığı, Ekonomik Koordinasyon Kurulu başkanlığı, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Bölgesel Kalkınma ve İşbirliği Örgütü kurul başkanlığı yaptı. 12 Mart 1971 muhtırasının ardından görevden alınınca Dünya Bankası’ndan gelen teklifi kabul ederek Dünya Bankası Başkanı McNamara’nın özel danışmanı oldu. 1975’te Türkiye’ye dönüp Sabancı Holding’de genel koordinatör olarak işe başladı. Daha sonra çeşitli firmalarda değişik görevlerde bulundu. Aynı dönemde Madenî Eşya Sanayicileri Sendikası üyesi oldu. Bir süre sonra Madenî Eşya Sanayicileri Sendikası’nın önce yönetim kurulu başkanlığını, ardından genel başkanlığını üstlendi. 1977 seçimleri öncesinde Millî Selâmet Partisi’nden İzmir’den milletvekili adayı olduysa da seçilemedi. Süleyman Demirel 12 Kasım 1979’da bir azınlık hükümeti kurunca hükümetin planlama ve başbakanlık müsteşarlıklarına getirildi. 24 Ocak 1980 tarihinde yayımlanan ve “24 Ocak kararları” diye anılan Türkiye’nin en köklü ekonomik reformuyla ilgili kararların alınmasında başta gelen isimler arasında yer aldı.

12 Eylül 1980 darbesinde Kenan Evren tarafından çağrılarak 24 Ocak kararlarının uygulanacağı ve beraber çalışma isteği kendisine bildirildi. 20 Eylül’de kurulan Bülent Ulusu hükümetinde ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı oldu ve 13 Temmuz 1982’de istifasına kadar görevini sürdürdü. Halk oyuna sunulan yeni anayasa 8 Kasım 1982’de kabul edilip parti kurma çalışmaları başlayınca 20 Mayıs 1983’te Anavatan Partisi’ni oluşturdu. 6 Kasım 1983’te yapılan genel seçimlerde tek başına iktidar olacak çoğunluğu elde etti. 13 Aralık 1983’te kurduğu hükümet 24 Aralık 1983’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden güven oyu aldı. Böylece başbakan olarak Türkiye’nin 1980’li yıllarına damgasını vuracağı yeni bir dönemi başlattı. Şubat 1987’de Amerika’da “koroner by-pass” ameliyatı oldu. Aynı yıl gerçekleştirilen erken genel seçimlerde de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde tek başına hükümeti kuracak çoğunluğu sağladı. Anavatan Partisi’nin 18-19 Haziran 1988 tarihinde yapılan II. olağan büyük kongresindeki konuşması esnasında kendisine düzenlenen suikastta parmağından hafif şekilde yaralandı. Kürsüden bu durumda yaptığı konuşma kamuoyunda derin etki bıraktı. Kenan Evren’in yerine 31 Ekim 1989’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde cumhurbaşkanı seçildi ve 9 Kasım’da cumhurbaşkanlığı görevini devraldı.



Tabiki bu dikkatleri üzerine çekmesi için yeterliydi , Turgut Özal, 18 Haziran 1988 günü Ankara Atatürk Spor Salonu'nda Kartal Demirağ isimli saldırgan tarafından düzenlenen suikasttan yaralı olarak kurtuldu. Bu girişim sırasında Özal sağ elinden yaralandı. Turgut Özal'ın başbakanlığı döneminde suikaste uğramasının ardından kürsüde yaptığı konuşmasında "Allah'ın verdiği ömrü ondan başka alacak yoktur. Biz de ona teslim olmuşuzdur." dedi. Bu onun dirayeti ve dik duruşunu perçinlemişti
Ekonomide serbest piyasa düzenini esas alan yapısal değişim programı Özal hükumeti döneminde uygulamaya konuldu. Turgut Özal, Türkiye'yi ithal ikamesi modelinden ihracat önderliğinde büyüme modeline dönüştürmeyi başarmış ve Türk Ekonomisi rekabete açılmıştır. Bunun yanında Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde de pek çok sanayi tesisi kurulmuştur. 
Turgut Özal, 1989 yılında yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde aday oldu.. İlk turda 247, ikinci turda 256, üçüncü turda da 263 oy alan Özal, Türkiye Cumhuriyeti'nin 8. cumhurbaşkanı oldu. Bu seçimden akılda kalan ise alışamadık diyenlere, alışırsınız, alışırsınız demesidir.



BÜROKRATLIK DÖNEMİ
Geri döndüğünde EİEİ Genel Müdür Yardımcısı (ya da Genel Direktör Teknik Müşaviri; kayıtlar arasında ikilem mevcut) oldu ve Türkiye'de elektrifikasyon üzerine projelerde çalıştı. 1958 yılında Planlama Komisyonu'nda sekretarya görevini yaptıktan sonra 1959 yılında Ankara Ordonat Okulunda yedek subay oldu. Dönemin Devlet Su İşleri Genel Müdürü (ve 33 sene sonra 9. Cumhurbaşkanı seçilecek olan) Süleyman Demirel de, 27 Mayıs Darbesi'nden hemen sonra askere alındı.

Askerliği sonrasında Devlet Planlama Teşkilatının kuruluşunda çalıştı. 1965 seçimlerinden sonra Süleyman Demirel'in danışmanı olarak görev yaptı. 1967 yılında DPT Müsteşarı oldu. 1971 yılından 1973 yılında kadar Dünya Bankası Sanayi Dairesi'nde danışman olarak çalıştı. Yurda döndükten sonra başta Sabancı Holding olmak üzere birçok sektördeki, birçok şirket için yönetici olarak çalıştı. Sabancı Holding'deki görevinin Genel Koordinatörlük olduğu belirtilmektedir.



SİYASİ YAŞAMI
1977 genel seçimlerinde Millî Selamet Partisi'nden İzmir milletvekili adayı oldu; ancak seçilemedi. 43. Hükümet döneminde Başbakanlık Müsteşarlığı ile DPT Müsteşar Vekilliği görevlerine getirildi. 24 Ocak Kararları'nı hazırladı. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra, bu politikaları devam ettirmek amacıyla Bülend Ulusu Hükümeti'nde ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcılığı görevine getirildi. Bu göreve getirildikten 22 ay sonra, 14 Temmuz 1982 yılında istifa etti.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinin hem DPT Müsteşarlığı hem de Başbakanlık Müsteşarlığı yapmış tek başbakanı ve cumhurbaşkanıdır.



BAŞBAKANLIĞI
20 Mayıs 1983 tarihinde Anavatan Partisi'ni kurdu. 1983 Türkiye genel seçimlerinde tarihindeki seçimlerde 400 kişiden oluşan parlamentoda 211 milletvekili çıkararak tek başına iktidar ve 45. Hükümet'in Başbakanı oldu. 1984 yerel seçimlerinden de başarıyla çıktı. 13 Nisan 1985 tarihinde yapılan ilk kongrede tekrar genel başkanlığa seçildi.
1987 yılında yapılan genel seçimlerde de 292 milletvekili çıkartarak tekrar çoğunluğu sağladı ve 46. Hükümet'in başbakanı oldu. İktidarda bulunduğu 1983-1991 döneminde Türkiye ekonomisi ortalama yıllık yüzde 5,2 oranında büyüdü. Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunu'nu değiştirerek Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığını kurdu.

Özal 1987’de Avrupa Ekonomik Topluluğu’na tam üyelik için başvurdu. Avrupa Birliği ile kurumsal iş birliğini gerçekleştirerek Türkiye’nin modernleşme ve demokratikleşme konusundaki açıklarının kapatılmasına gayret etti. Demokratik kurumsallaşmanın önündeki engelleri kaldırmaya çalışan Özal bilhassa din ve vicdan hürriyeti, düşünce hürriyeti, teşebbüs hürriyeti üzerinde durmakta ve bir ülkenin kalkınması ile bireysel özgürlükler ve demokratik haklar arasında sıkı bir ilişki görmekteydi. 1987’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkının kabul edilmesi, 1991’de 141, 142 ve 163. maddelerin kaldırılması, düşünce hürriyeti ve hukuk anlayışında vatandaşlara tanınan haklar Özal’ın hânesine yazılan olumlu uygulamalardır. Genel anlamda, iç politikada temel özgürlüklerin geliştirilmesine yönelik icraatlarla hizmetin devlete değil topluma ve bireye yapılmasını sağlayan insan merkezli politik bir söylem geliştirmesiyle önemli bir zihnî değişim ortaya koyan Özal iç ve dış politikadaki icraatlarında ve öngörülerinde her zaman haklı çıkmamış, özellikle ekonomik politikaları eleştirilmiş, geleneksel değerlerin maddiyatçılık karşısında giderek bozulduğu, çıkarcı bir hayat tarzının toplumun bünyesinde derin yaralar açtığı belirtilmiştir.
Turgut Özal bir devlet adamı olarak bazan mütevekkil, kaderci, bazan da inatçı bir karakter sergilemiştir. Kafasına koyduğu işi mutlaka başarmak isteyen bir kişiliğe sahipti. Kazanma arzusu, kaybetmeyi kabullenmemesi ve tez canlılığı ile dikkat çekiyordu. Bürokratik işlemlerin uzamamasını ister, sürekli yenilik peşinde koşardı, yeni teknolojiye karşı özel bir merakı vardı. Siyasî hayatında ve davranışlarında liberal düşünce tarzı onun en önemli özelliğiydi. O zamana kadar Türkiye’de alışılmamış bir siyasetçi profili çizmişti. Konuşmaları, mimikleri, davranışları ve insanlara yaklaşım tarzı ile sade bir insan görüntüsü ortaya koymuş, halka yakın davranışlarıyla geniş kitlelerin sempatisini kazanmıştı. Bu durumuyla halkın gözünde her gün karşılaşılan bir insan profili çizmekteydi. Siyaset sahnesinde asık suratlı, üstten bakan devlet adamı yerine sevimli ve sempatik bir görünüm sergilemişti. Türk halkının çoğunluğu Özal’ın şahsında kendi kimliğiyle iktidara ortak olduğuna inanmıştı. Özal, devletin geleceğe yönelik kimlik tasavvuru ile halkın tarihsel süreçten gelen geleneksel kimliği arasında bağlantı kurma becerisini de göstermişti. Bir yönüyle Türkiye’yi çağdaş dünyanın rasyonel değerleriyle buluşturmaya çalışırken diğer yönüyle Türk insanının yerel değerlerine evrensel ufuklar açma çabasındaydı.




CUMHURBAŞKANLIĞI
1989'daki Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday oldu. Sosyaldemokrat Halkçı Parti ve Doğru Yol Partisi meclise girmeyerek seçimi boykot etti. İlk turda Turgut Özal 247, ANAP Burdur Milletvekili Fethi Çelikbaş 18 oy aldı. 17 oy boş çıkarken 3 oy geçersiz sayıldı. İkinci turunda 284 milletvekilinin katıldığı oylamada adaylardan Başbakan Turgut Özal 256 oy alırken, Çelikbaş 17 oy aldı. 2 oy geçersiz sayılırken 9 oy boş çıktı. 31 Ekim 1989 tarihinde yine muhalefetin katılmadığı 3. tur oylamasında Turgut Özal 263 oy alarak Türkiye Cumhuriyeti'nin 8. Cumhurbaşkanı oldu. 9 Kasım 1989 tarihinde resmi olarak görevine başladı. Bu seçimden akılda kalan ise alışamadık diyenlere, alışırsınız, alışırsınız demesidir.



TURGUT ÖZAL NEDEN HAYATINI KAYBETTİ?
Turgut Özal, 17 Nisan 1993 tarihinde 5 ülkeyi kapsayan 12 günlük Türkistan gezisinden sonra öldü. Cenazesine Türkiye'nin dört bir yanından yüzbinlerce kişi akın etti. Tören televizyonlardan canlı yayınlandı, ülkede 3 günlük yas ilan edildi. Dönemin Amerika Birleşik Devletleri Başkanı, Turgut Özal ile de yakın dost olan George H. W. Bush beklentilerin aksine cenaze törenine katılmadı. "Öldükten sonra beni İstanbul’a defnedin, kıyamete kadar Fatih Sultan Mehmed'in manevi ruhaniyeti altında bulunmak istiyorum." şeklindeki vasiyetine uyularak kendisi tarafından yaptırılan eski Başbakan Adnan Menderes'in anıtmezarının bulunduğu Topkapı'da, Vatan Caddesi üzerinde kendisi adına hazırlanan anıt mezara defnedildi.



Bir suikasta kurban gitmiş olabileceği de yıllardır tartışılmaktadır. Turgut Özal'ın limonatasına katılan arsenikle zehirlendiği iddiasını ortaya atan eşi Semra Özal, delil olarak da saç örneğini ABD'de tahlil ettirdiğini belirtmektedir. 2 Ekim 2012 tarihinde Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın 19 yıl aradan sonra kabri açılmış olup ölümünün bir suikast olup olmadığının belirlenmesi için yapılan otopsi sonucunda Adli Tıp Kurumu araştırmalar ve bulgular sonucu zehir bulunduğunu ancak Özal'ın zehirden mi yoksa başka sebepten mi öldüğünü tespit edemediklerini açıklamıştır.

Turgut Özal, 17 Nisan 1993 tarihinde 5 ülkeyi kapsayan 12 günlük Türkistan gezisinden sonra rahatsızlanarak hayatını kaybetti. Cenazesi'ne Türkiye'nin dört bir yanından yüzbinlerce kişi akın etti ve ülkede 3 günlük genel yas ilan edildi.
Bunun yanında  "Öldükten sonra beni İstanbul’a defnedin, kıyamete kadar Fatih Sultan Mehmed'in manevi ruhaniyeti altında bulunmak istiyorum" şeklindeki vasiyetine uyularak Vatan Caddesi üzerinde kendisi için hazırlanan anıt mezara defnedildi.



Turgut Özal’ın Siyasi Mirası
 Neşeli ve şakacı bir tabiata sahipti. İnançlı bir insandı. Bir derviş gönlüne ve ruhuna sahipti. Turgut Özal, 6 Kasım 1983 tarihinde başlayan devam eden siyasi hayatı boyunca, Türkiye’yi içine kapalı ve kabuğuna hapsolmuş bir durumdan alarak dünyaya açılan, dünyadaki siyasî, ekonomik ve teknolojik değişimleri ve gelişmeleri doğru okuyarak, yüksek bir dinamizme açan, çağ atlatan temel reformları gerçekleştiren bir siyaset ve devlet adamıdır. Başarısının arkasında yatan en önemli unsur, siyaset anlayışıdır. Turgut Özal, Türk siyaset tarihine “Çağı doğru okuyan bir lider” olarak ismini yazdırmıştır. O aynı zamanda halkı ile bütünleşmiş, milletinin müştereklerini yine milleti ile paylaşmış bir devlet adamıdır.birçok konuda bizlere fikir ve düşüncelerini miras olarak bırakmıştır.

Güçlü devlet,
Güçlü devlet, memurları çok olan devlet değildir. Güçlü devlet harcamaları çok; fakat iki yakası bir araya gelmeyen devlet değildir. Güçlü devlet, memurları az; fakat kabiliyetli ve seçkin kimselerden müteşekkil bir devlettir. Güçlü devlet, harcamaları hak ölçüler içinde, fakat hazinesi dolu olan devlettir. Asıl olan devletin zenginliği sonucu milletin zenginliği değil, milletin zenginliği sonucu devletin zengin olmasıdır.”

Millyetçilik
Milliyetçilik anlayışımız, Anayasamızda ifadesini bulan, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve Demokrasiyi koruyan bir muhtevaya sahiptir. Türk milletini, Türk vatanını ve Türk insanını sevmeden, benimsemeden, Türk Devleti’nin iyi idare edilebileceğine inanmıyoruz. Atatürk’ün milliyetçilik konusundaki görüşlerine bağlı Türk milliyetçiliği anlayışımız, icraatımızın temel düşüncesini teşkil edecektir

Muhafazakarlık
Muhafazakârlık anlayışımız, millî, manevî ve ahlakî değerlerimize, kültürümüze, tarihimize, örf, âdet ve geleneklerimize bağlığımızın bir ifadesidir… Asla tutucu, mutaassıp ve yeniliklere kapalı değiliz. Aksine, ilerlemeye açık, medenî, müreffeh, büyük ve kudretli  bir Türkiye, en büyük idealimizdir.



Sosyal adaletçilik
Sosyal adaletçilik, sadece belirli ideolojilerin, peşin hükümlü, kalıplaşmış formüllerin inhisarında değildir. Sosyal adaletçilik, fukaranın yanında bulunmak, lâfla olmaz. Aziz milletimizin mukaddes addettiği değerler sosyal adaletçiliğe büyük önem vermektedir. Bizim kıymet hükümlerimiz içinde, komşusu aç yatarken tok uyumanın kötülüğü vardır. Kişinin kendi nefsi için istediğini başkası için de istemesi şart koşulmuştur.

İktisâdi gelişimin hızlandırılması, sosyal dengeni iyileştirilmesi, fertlerin kabiliyet ve çalışmalarına göre arzularının teşvik edilmesi, gruplar arasındaki gelir dağılımı farklılıklarının pratik ölçüler içinde azaltılması, bölgeler arası gelişmişlik farklılıklarının asgariye indirilmesi, fakirliğin kaldırılarak refahın yaygınlaştırılması, iktisâdi gelişme politikamızın esaslarını teşkil eder.



 Devlet ve Millet Bütünleşmesi
“Devlet millet için vardır. Devletin millet ile bütünleşmesi esastır. Devlet, hiçbir zaman vatandaşın karşısında veya vatandaşın rakibi değildir. Devlet, vatandaşın yardımcısıdır. “

Huzur ve Güven
 “Ülkede huzur ve güvenin temini, vatandaşın can ve mal emniyetinin sağlanması, devletin ilk aslî görevidir. Bu görev yerine getirilmeden devletin varlığından bahsedilemez. Huzur ve güvenin sağlam ve kalıcı temellere oturtulması, siyasî, iktisadî ve sosyal politikaların bir bütünlük içinde uygulanmasına, birbiriyle ahenkli ve dengeli yürütülmesine bağlıdır. Huzur ve güvenin bedeli demokratik nizamdan, insan hak ve hürriyetlerinden vazgeçmek değildir. “

Hürriyetçi Demokratik Nizam
“Hürriyetçi demokratik nizama gönülden bağlıyız. Millet hâkimiyetinin tek esas olduğuna inanıyoruz.Demokratik nizam, insan hak ve hürriyetlerine saygının en yüksek olduğu, insan hak ve hürriyetlerinin en iyi şekilde korunduğu rejimdir.Temel vasıfları adalet ve hukukun üstünlüğü olan demokratik nizam, insan şeref ve haysiyetinin, söz, düşünce, kanaat, din ve vicdan hürriyetinin en güvenilir teminatıdır.

 Demokratik nizamı, insan hak ve hürriyetlerini zedelemeye, tahrip etmeye, ortadan kaldırmaya matuf her türlü hareketin karşısındayız. Demokratik düşünce ve haklara karşı olan her türlü rejimi ve tasarrufu reddederiz.



 Millete en iyi hizmet verilebilmesi, devlet idaresinde milletin en iyi şekilde temsil edilebilmesi, ancak demokratik bir nizam ile mümkün olabilir. Cumhuriyet, devlet ve demokrasi anlayışımızı mükemmel olarak ahenkleştiren bir idare şeklidir. Toplumun maddî ve manevî olarak yükselmesinde ve yüceltilmesinde temel unsur insandır. Herkesin, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahip olduğu inancındayız.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde ifadesini bulan bu hak ve hürriyetlerin sağlanması ve teminat altına alınması için hukuka bağlı ve hukukun üstünlüğünü esas alan devlet nizamını temel şart görürüz.Herkes Anayasamızın teminatı altında vicdan, dini inanç ve ibadet hürriyetine sahiptir. Maddî ve manevî gelişmeyi birlikte sağlamanın zaruretine inanıyoruz.

 Laikliği, manevî değerlerin korunmasında, vicdan, dini inanç ve ibâdet hürriyetinin uygulanmasında ve dinî kültürün geliştirilmesinde kısıtlayıcı unsur olarak anlamıyoruz.”

“Demokrasiyi tam anlamıyla yerleştirme sürecindeki Türkiye’miz insan haklarını da evrensel boyutta yerleştirme gayreti içinde olmalıdır. “



 Manevî Kalkınma
  “ Ekonomik kalkınmanın muharrik gücü manevî kalkınma ile artar.
 İslâm ahlâkı ve bunu veren İslâm terbiyesinin insanoğlunu yücelten bir ahlâk ve terbiye sistemi olduğu, bu ahlâkı kendine düstur edinmiş milletlerin tarihinde açık bir surette görüldüğü gibi, son 150 senede bu terbiye sisteminden uzaklaşarak ne hâle geldiğimiz kendi tecrübelerimizle açık bir sûrette ortadadır. 

  Birbirlerini seven, sayan, dostluk ve kardeşliği kendine düstur edinen, herkesin hakkına riayet eden, etrafına daima iyiliği telkin eden, gördüğü kötülüklerle gücü yettiği kadar mücadele eden ve bütün bu hareketlerinde tek ölçüsü Hakk’ın rızasını temin etmek olan, netice itibari ile insanoğlunu yaradılışının gayesine ulaştıran bir ahlâka sahip fertlerden müteşekkil bir milletin aşamayacağı engel yoktur. “

Ekonomik İstikrar
“Kalkınmanın ilk şartı belirli program ve hedefler çerçevesinde gayretle çalışmaktır. Ekonomik programların başarısı, gösterilecek sabır ve fedakârlık yanında, çizilen yolda sapmalara gitmeden, programa, dolayısıyla ekonomik gelişmeye istikrar kazandırılmasına bağlıdır. Gelişmiş ülkelerin ancak bu şekilde başarıya ulaştıklarına ve ancak bu sayede durumlarını koruyabildiklerine inanmalıyız

İnsan gücü ve tabii kaynaklar yönünden her türlü varlığa sahip Türkiye’nin yegâne ihtiyacı çok çalışmak, iyi bir idare ve iktisadî sistemin kurulması ve bunun tecrübeli, bilgili, kabiliyetli kadrolar elinde işler hale getirilmesidir. “

Millî Eğitim
“Millî bütünlüğümüz tartışma konusu dahi yapılmamalıdır. Anarşi ve terörle, hiçbir noktaya varılamayacağını acı ve çok pahalı tecrübelerle öğrendik… Önemli olan, kendisini kontrol eden ölçülü ve seviyeli bir nesil yetiştirebilmektir. Bunun için Millî Eğitim sistemimizde kemiyet meselelerinin yanı sıra, keyfiyet meselemizi de ele almalıyız. Gençliğimizi, düşman oyunlarına gelmeyecek kadar bilgili, sokakta hiçbir meselesinin çözülemeyeceğini anlayacak kadar seviyeli, vatanın birlik ve bütünlüğünün önemini kavrayacak kadar kültürlü, örf ve âdetlerimize saygılı, hepsinden önemlisi faydalıyı zararlıdan ayırt edecek kadar ölçülü, herkese karşı sevgi ve şefkat besleyen medenî bir insan olarak yetiştirmeliyiz.”  

Millî Kültür
“Kültür ve sanat Milletlerin gelişmesinde başta gelen bir değerler manzumesidir. Millî bütünlüğümüzün her yönü ile araştırılmasına, işlenmesine, geliştirilmesine, benimsetip yayılmasına ve tanıtılmasına çalışılacaktır. Yurtdışında çalışan vatandaşlarımızın, soydaşlarımızın ve çocuklarının millî kültürümüzden kopmamaları için gerekli tedbirler alınacaktır.
İlim adamlarımızın, din âlimlerimizin ve sanatçılarımızın maddî ve manevî değerlerimizin korunmasında ve geliştirilmesinde önemli hizmetler ifa ettiklerine inanıyoruz.



Ana Dil
 “Türkçemizin yapısını ve güzelliğini zedeleyecek hareketlere izin verilmemesi, ana dilimizin tabii seyri içinde gelişmesi gerektiği düşüncesindeyiz.”

  Dış Politika
“Ülkemizin güvenliğinin en müessir bir şekilde korunması, bütün ülkelerle ve özellikle komşularımızla her sahadaki işbirliğinin geliştirilmesi, dünya barışının muhafazası,  hükümetimizin dış politikasının temel hedefleridir.

 Batı dünyasıyla mevcut bağlarımız ile Ortadoğu ve İslâm âlemiyle sürdürdüğümüz yakın ilişkileri dış politikamızın tabii bir köprü teşkil eden coğrafî mevkii, öte yandan müşterek bir tarih ve kültür mirası, Türkiye’nin İslâm âlemine büyük önem göstermesini gerektirmektedir. Bu itibarla, bütün Arap ve İslâm ülkeleriyle mütekabiliyet esasına dayanan iyi ilişkiler geliştirmek ve verimli bir işbirliğini daha da arttırmak hususunda özel bir gayret sarf edilecektir. “

Milliyetçi Değerlere Bağlılı
  “… Milliyetçiyiz demekle milliyetçi olunmaz. Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasî ve ekonomik gücünü arttırmak, dünyada itibarlı bir güç hâline getirmek gerçek milliyetçiliğin ilk ve en önemli şartıdır.”

   Küresel Güç
  “Milletlerarası medeniyet yarışında mutlaka yerimizi almalıyız. Türkiye, kendi kabuğuna çekilmiş, sadece kendine yeterli bir ülke olmamalıdır. Hür, demokratik ve gelişmiş bir Türkiye, dünya ülkeleri karşısında ve beşeriyetin ilerlemesinde çok önemli bir role sahip olacaktır. “

Laiklik, Din ve Vicdan Özgürlüğü
 “Türkiye’nin laik bir ülke olduğunun altını çizmek isteriz. Laiklik ilkesi Cumhuriyetin temelinde yatmaktadır. Bu sadece bir anayasa maddesinden ibaret değildir. Tarihi süreç içinde halk tarafından bütünüyle kabul edilmiş bir ilkedir. Tabii ki, laiklik, din ve vicdan özgürlüğüne bir engel değildir ve yüzde 99’u İslâm olan Türk halkı dinlerine özgürce sahiptirler. 



İnsan Yetiştirmek ve Gençlik
“Kalkınmada yetişmiş, kültürlü ve vasıflı insan unsurunun önemi son derece büyüktür. Milletimizin ve devletimizin teminatı olan Türk Gençliği’nin ilme ve teknolojiye sahip, milli kültürümüzün esasları ile eğitimi, hükümetimizin üzerinde hassasiyetle durduğu en önemli husustur. Çünkü milletimizin ve devletimizin bekası, gençliğe vereceğimiz değer nispetinde teminat altına alınmış olacaktır.”

 “Çocuklarımız ve gençlerimiz cemiyetimizin geleceğinin teminatı ve en değerli varlıklarıdır. Süratle kalkınan ve refah seviyesi yükselen Türkiye’mizi millî, manevî ve kültürel değerleri mükemmel olarak yetiştirilen ve eğitilen gençlerimize devretmek en önemli hedeflerimizden birisidir. “ 

  Milli ve Manevi Değerlerimiz
“Milletçe millî ve manevi değerlere olan bağlılığımızı, gelenek ve göreneklerimize gene milletçe verdiğimiz büyük önemi, tarihin belirli dönemlerinde meydana gelen zengin kültür birikimlerimizin nesilden nesile, hiçbir dejenerasyona uğramadan geçişini sağlamanın teminatı olarak görmekteyiz

Buradan bütün memlekete ilan ediyoruz ki, insanlarımız arasında farklılık, ayrılık yoktur. Bu mavi gök altında Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan bütün vatandaşlarımız aynı haklara sahiptirler.”

Üç Temel Hürriyet
 “21. Yüzyıla doğru giderken, üç büyük, üç temel hürriyeti geliştirmenin, sımsıkı korumanın uygar dünyanın önde gelen devletlerinden biri olmamızın vazgeçilmez şartı olduğunu görmeliyiz.

 Bu üç hürriyetin birincisi  Düşünce hürriyetidir.Bir toplumun bütünleşmesinin temel taşı, her kurumun bir diğerinin düşüncesine saygı göstermesidir. Eğer, düşünce hürriyeti, düşünmeyi ifade hürriyeti ve düşünceye saygı bilinci oluşmazsa, işte o zaman, kutuplaşmalar, kamplaşmalar, bölünme ve parçalanmalar da doğar. Millî birliğimizi korumanın vazgeçilmez gereği, düşünce hürriyeti, ifade hürriyeti ve düşünceye saygı bilincidir.

 İkinci hürriyet ise evrensel kapsamda ve evrensel anlamda, insanın, insana duyduğu sevginin, saygının simgesi ve göstergesidir.Bu hürriyet de, evrensel anlamda din ve vicdan hürriyetidir. Laik ve demokratik olma iddiası ve iradesindeki gelişmiş ülkeler, bu hürriyete sımsıkı sarılabilmeyi başarmış ülkelerdir.

Ve üçüncü büyük hürriyet, teşebbüs hürriyetidir. Uygar bir rekabet ortamı içinde insanların daha çok çalışma, daha çok kazanma isteklerinin önüne engel konmamalıdır. Asla yasakçılığa sapmamalı, devlet müdahaleciliğini şartların el verdiği oranda, asgari seviyede tutmak kalkınmanın ilk ve temel gereğidir… Derin inancım o dur ki, Batı’nın gelişmiş ülkelerine ekonomik alanda bir an önce yetişmemizin ana motoru, hızlandırıcı motoru, teşebbüs hürriyetidir… “



  Kadın ve Aile
 “Türkiye’nin parlak geleceği için sosyal hayatımızda, siyasî hayatımızda, iş hayatımızda kadınlarımıza çok daha geniş imkânlar tanıma zarureti vardır. Türk toplumunun ana direği ailedir. Türk ailesinin orta direği ise kadındır, anadır. Bu bakımdan Türk milletinin temel direği olan aileye çok büyük önem vermek zorundayız. “

Teknoloji ve Bilgi Çağı
 “21. asır ileri teknoloji ve bilgi çağıdır. 80’li yıllarda başlayan teknoloji ihtilali, başta elektronik ve biyoteknoloji olmak üzere bilimde sağlanan baş döndürücü gelişmeler, insanoğlunun beyin gücünü çok daha iyi kullanmasını sağlayarak önüne inanılmaz sonsuzluk açmaktadır. Önümüzdeki asır ferdin asrıdır, bilgi asrıdır… Mutlaka idrak etmemiz gereken husus, 21. yüzyılı şekillendirecek olan hizmet sektörünün daha kabiliyetli, daha bilgili insana ihtiyaç gösterdiğidir. Değişim, ferdin bizzat kendisinden başlayacaktır. İleri ülkeler arasına girebilen milletler, bu değişimi gerçekleştirebilen, insanını 21. yüzyılın gerekleri doğrultusunda eğitebilen milletler olacaktır. Türkiye’nin bundan böyle hedefi, binlerce kişinin çalıştığı, devasa tesisler değil, bilgi çağının arkasında kalmayacak insan yetiştirmek olmalıdır. “

Türk Dünyası 
Türk dünyası olarak, bu yeniden inşa ameliyesine çok ciddi katkılarda bulunabileceğimize inanıyoruz. Türkiye, bugün sürdürdüğü siyasî ve ekonomik istikrarla sahip olduğu teknik bilgi ve tecrübe birikimiyle etrafındaki bütün komşuları için örnek alınan bir ülke hâline gelmiştir… Biz, ülke, toplum ve devlet olarak siyasî, ekonomik ve kültürel tecrübemizi, en başta kardeş Türk cumhuriyetleri ve topluluklarıyla paylaşarak büyütmeliyiz. İşte, bizlerin bu barışçı anlayış ve halis düşüncelerle oluşturmakta bulunduğumuz model uluslararası siyasî düzenin oluşumu sürecine de gerçek bir katkı niteliğindedir.



Hizmetleri
1980 ile 1990’lı yıllara teknisyen ve siyasetçi olarak damgasını vuran isim hiç şüphe yok ki Turgut Özal’dır. Özal, iflas noktasına gelmiş Türk ekonomisini kurtarma operasyonu kabul edilecek “24 Ocak 1980 Ekonomik İstikrar Tedbirleri”nin mimarıydı. Başbakanlık Müsteşarı ve Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşar Vekili olarak, o güne kadar hiç kimseye verilmeyen yetkilerle donatılmıştı. Hiç şüphe yok ki 24 Ocak kararları Türkiye için yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur.

1983 yılı sonunda iktidara gelen Özal Hükûmeti, Türkiye’nin çağdaş medeniyet seviyesine hızla erişmesi için cesur ve köklü hamleler yapmıştır. Turgut Özal’ın ısrarla piyasa ekonomisini savunması ve iktidara gelince bu sistemi kararlılıkla yürürlüğe koyması ülkeye yeni bir ufuk ve süratli kalkınmanın yolunu açmıştır. Özal ile birlikte, içine kapalı ve devletçiliğin hâkim olduğu bir ekonomik sistem yerine, dışa açık ve dünya ekonomisi ile entegre olabilecek bir ekonomik sisteme geçilmiştir.

Turgut Özal’ın on yıllık iktidarı döneminde maddeler hâlinde sıralarsak şu önemli hizmetlerin gerçekleştirilmiş olduğu görülür:

1-Ferdi, devletin karşısında imtiyazlı kılan serbest piyasa ekonomisi işlerliğe kavuşturulmuştur.

2-Türk parası bakımından çok önemli bir hedef olan konvertibiliteye geçilmiştir.

3-İthalât serbestîye kavuşmuştur.

4-İleri ülkeler bankaları ile rekabet edebilecek bir bankacılık sistemi kurulmuştur.

5- 1981’de kalkınma ve gelişmemizi durdurma boyutlarına ulaşmış olan altyapı ve enerji eksikliğimiz giderilmiştir.

6-Telekomünikasyon.

7-Elektrik.

8-Karayolları.

9-Hava ve deniz limanlarındaki büyük gelişmeler, altyapı meselelerimizi daha sonraki yıllar için de rahatlığa kavuşturmuştur.

10- 150 yıldır ekonomik kalkınmanın önünde en büyük engel olan döviz dar boğazı meselesi halledilmiştir.

11-Türk turizmi, Batı standartlarında tesislere kavuşurken, gelirleri 300 milyon dolardan 3,5 milyar dolara çıkmıştır.

12-İhracatımız eski yıllara göre beş misli artmış, çok kısa sürede önemli ölçüde bünye değişikliği sağlanmıştır.

13-Türk Silâhlı Kuvvetleri, Cumhuriyet döneminin hiçbir devrinde görülmediği şekilde modernize edilmiş, bu arada Savunma Sanayi Teşkilâtı kurulmuştur.

14-Şehirleşme ve konut meselelerinde çok önemli mesafeler kat edilmiş, Topu Konut Fonu teşkilâtı hizmete sokulmuştur.

15- Gelir idaresi yeniden düzenlenmiş, vergi reformları yapılmıştır.

16-Sermaye Piyasası oluşturulmuş, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası kurulmuştur.

17-Bütün bu gelişmeler, 1980’li yılarda çevresindeki bütün ülkelerden geri durumda olan Türkiye’yi bu ülkelerden 10-15 sene öne geçirmiştir.

18-Türkiye bölgesinde önemli bir siyasî iktisadi güç olarak öne çıkmıştır.

19-Türkiye her sahada dışa açılmış, dünya ile bütünleşmiştir. Turgut Özal’ın ifadesi ile “300 senelik ezikliğimiz ortadan kalkmıştır.”

20-Türk Cumhuriyetleri ve bütün Türk toplulukları ile çok önemli bir yakınlaşma sağlanmış, siyasî ve iktisadi gelişmelere ortak imzalar atılmıştır. Türk dünyası ile her alanda işbirliğine gidilmiştir.

Devletçi modernleşme döneminin Atatürk’ten sonraki ikinci modernlik döneminin lideri hiç kuşkusuz Turgut Özal’dır. Özal. Türk ekonomisini ve toplumu, resmi ideolojiden ve statükocu zihniyetten kurtaran bir liderdir. Özal, Türk toplumunu yeni kavramlarla tanıştırmış ve Türk toplumunun düşünce yapısını değiştirmiştir. Türkiye 1980 sonrasında yeni bir vizyona ve misyona Turgut Özal’ın liderliğinde ulaşmıştır.

Turgut Özal, Türkiye’nin yenileşme tarihinin dönüm noktalarından birinin sembol adı olarak hep hatırlanacaktır. Hiç şüphe yok ki, Turgut Özal, Türkiye’nin geçirdiği büyük değişimlerde imzası olan bir liderdir. 



BİBLİYOGRAFYA

Osman Ulagay, Özal Ekonomisinde Paramız Pul Olurken Kim Kazandı Kim Kaybetti, Ankara 1987.

Başbakan Turgut Özal’ın Dış Gezilerinde Konuşmaları 1987-1988, Ankara 1988.

Anavatan Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Turgut Özal’ın 2. Olağan Büyük Kongrede Yaptığı Konuşmalar, Ankara 1988.

Hasan Cemal, Özal Hikayesi, Ankara 1989.

Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın 21. Asır Türkiye’nin ve Türklerin Asrı Olacak Konulu Konuşmaları, Ankara 1991.

“Geleceğe Bakış, Değişim”, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın Marmara Kulübü Toplantısı’daki Konuşmaları, Ankara 1992.

“Türkiye’de Gerçekleşen Büyük Değişim, İkinci Değişimin Hedefi 15 Batı İleri Ülkesinin Arasına Katılmak”, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın İş Dünyası Vakfı Toplantısındaki Konuşmaları, Ankara 1992.

Yavuz Gökmen, Özal Sendromu, Ankara 1992.

Nokta Dergisi, “Turgut Özal Özel Eki”, 17 Nisan 1993.

Kutlay Doğan, Turgut Özal Belgeseli, Ankara 1994.

Nail Güreli, Gerçek Tanık Korkut Özal Anlatıyor, İstanbul 1994.

Mehmet Barlas, Turgut Özal’ın Anıları, İstanbul 1994.

Devlet ve Siyaset Adamı Turgut Özal (ed. İhsan Sezal), İstanbul 1996.

Ercüment Yavuzalp, Liderlerimiz ve Dış Politika, Ankara 1996.

Engin Güner, Özal’lı Yıllarım, İstanbul 2000.

M. Ali Birand – Soner Yalçın, The Özal: Bir Davanın Öyküsü, İstanbul 2001.

Cengiz Çandar, “Türklerin Amerika’ya Bakışından Örnekler ve Amerika’nın Türkiye’ye Bakışı”, Türkiye’nin Dönüşümü ve Amerikan Politikası (ed. Morton Abramowitz, trc. Faruk Çakır), Ankara 2001, s. 169-219.

Şaban H. Çalış, “Ulus, Devlet ve Kimlik Labirentinde Türk Dış Politikası”, Türkiye’nin Dış Politika Gündemi (der. Şaban H. Çalış v.dğr.), Ankara 2001, s. 3-34.

M. Hakan Yavuz, “Değişen Türk Kimliği ve Dış Politika: Neo-Osmanlıcılığın Yükselişi”, a.e., s. 35-63.

Muhittin Demiray, “Özal Dönemi Türk Dış Politikasının Temel Anlayışları”, Türkler (nşr. Hasan Celal Güzel v.dğr.), Ankara 2002, XVII, 291-300.

Kim Bu Özal: Siyaset, İktisat, Zihniyet (ed. İhsan Sezal – İhsan Dağı), İstanbul 2003.

Tanıl Bora, “Turgut Özal”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Liberalizm (ed. Tanıl Bora – Murat Gültekingil), İstanbul 2005, s. 589-601.

Emin Akdağ, “Özal-Vefatının 10. Yılında Turgut Özal Belges


 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/08/turgut-ozal-1983-1989.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/08/turgut-ozal-1983-1989.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/08/turgut-ozal-1983-1989_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/08/turgut-ozal-1983-1989.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/turgut-ozal-13-ekim-1927-17-nisan-1993/53519/</link>
			<pubDate>Tue, 20 Aug 2024 16:54:59 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>''Başbuğ'' Alparslan Türkeş ( 25 Kasım 1917 - 4 Nisan 1997)</title>
			<description><![CDATA[Alparslan Türkeş, Türk siyaset tarihine belli bir dönem damgasını vurmuş, Milliyetçi Hareket Partisinin kurucusu ve yaşadığı sürece genel başkanlığını yapmış siyasetçidir.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[25 Kasım 1917 tarihinde Kıbrıs Lefkoşe’de dünyaya geldi. Seçmen kitlesinin kendisine olan bağlılığı sonucunda zamanla başbuğ olarak anılır oldu. Yaşadığı süre boyunca bir çok kitabı kaleme almış olan Türkeş’in en tanınmış eseri ise Türk milliyetçiliğinin ilkelerini belirleyen 9 Işık Doktrin kitabıdır.
Türkeş, aslen Kayseri kökenli olup, Dedelerinin sultan Abdülaziz’e yakınlığı ile bilinen Koyunoğlu ailesi ile toprak kavgasına tutuşması sonucunda ailece Kıbrıs’a sürülmüşlerdi.
İlk öğretimini Kıbrıs’ta tamamlayan Türkeş, asıl adı Ali Arif olmasına karşın, kendisini yetiştiren önemli yazarlardan biri olan Osman Zeki Bey tarafından Türkeş olarak adlandırılmıştır. 1933 yılında adanın İngilizler tarafından işgal edilmesi nedeni ile İstanbul’a yerleşti. İstanbul da çocukluğundan veri hayalini kurduğu subaylık için Kuleli Askeri lisesine kayıt oldu. 1938 yılında Teğmen rütbesi ile mezun oldu.



Askeri okulu bitirir bitirmez Muzaffer hanımla evlendi ve bu evlilikten, Ayzit, Umay, Selcen, Sevenbige Yıdırım Tuğrul adında beş çocuğu oldu. Türkeş’in bundan sonraki hedefi harp akademisi oldu. 1944 yılında buradan  mezun olduktan sonra Ankara da arkadaşları ile birlikte yaptığı bir gösteri yürüyüşünde tutuklanarak hayatında ilk kez ceza evine girdi.
Hüseyin Nihal Atsızla birlikte ırkçılık ve turancılık davasından yargı çıktı, mahkemece 9 ay hapis cezası verildi. Ancak karar Askeri yargıtay tarafından bozulunca davadan beraat etmiş oldu.



1948’de Genel Kurmay Başkanlığı tarafından açılan sınavları kazanarak öğrenim görmek için Amerika’ya gitti burada 2 yıl boyunca askeri eğitim aldı. Eğitim sonrası 1955‘de binbaşı olmaya hak kazanan Alparslan Türkeş, Washington’da yerleşik NATO Daimi komitesinde Türk Genelkurmayı’nın temsil heyeti üyeliğine atandı. 1957 yılının sonuna kadar buradaki görevini sürdürürken bir yandan da University of America’da uluslararası ekonomi eğitimi aldı. 1959 yılında Almanya’da Atom ve Nükleer Okulu’nda öğrenimine başlayan Türkeş,bu önemli eğitimin ardından  albaylığa terfi etmiştir. Bir sonraki aşamada ise Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na NATO şube müdürü olarak görevine atanacak, uzun yıllar görev yapacaktı.



Alparslan Türkeş Darbe dönemi;
27 Mayıs 1960 darbesinden kısa bir süre önce Elazığ’daki görev yerinden Ankara’ya Milli Birlik Komitesi’ne atanmıştır, darbeyi planlayıp yürütecek olan 38 kişilik subay grubun içerisinde görev aldı. Türkeş, bu darbenin milli bir darbe olduğunu, ve sonrasında yurtta milli birliğin sağlanabileceğini düşünmekteydi. 27 Mayıs tarihinde darbeyi radyodan kendi sesi ile ilan etti. O tarihten sonra popüleritesi iyice artmıştı. 25 Eylül 1960 tarihine kadar Başbakanlık Müsteşarlığı olarak görev yaptı. Türkeş bu görev sırasında Devlet Planlama Teşkilatının kurulması için yapılan tasarıyı kanunlaştırdı.



Türkeş, ondörtler olarak bilinen iktidarın sivil yapılanmalara teslim edilmemesi gerektiğini savunan grubun üyesiydi. Milli Birlik Komitesinde yer alan diğer subaylarla fa keskin görüş ayrılıkları mevcuttu. Bu fikir ayrılıkları 22 Eylül 1960’ta Milli Birlik Komitesi’nden çıkartılmasına neden oldu. Resmen emekli edilen Türkeş, Yeni Delhi ye büyük elçilik görevlisi olarak Hindistan‘a gönderildi. Yurtdışında iken Türkiye ile ilişkilerini koparmamaya özen gösterdi ve MBK Başkanı Cemal Gürsel‘e, Adnan Menderes ve arkadaşlarının idam edilmelerinin doğru olmayacağı yönünde bir mektup gönderdi. Söz konusu  Mektup Milli Yol isimli dergide de yayımlanmıştı.

Sürgünde ki Türkeş’in 1963 yılına kadar yurda dönmesine izin verilmemişti. 23 Şubat 1963 günü Gümülcine sınır kapısında yurda ayak bastı ve çok sayıda taraftarı ile karşılandı. Aynı yıl Türkiye Huzur ve Yükselme Derneği’nin kurucusu oldu. Darbe  yapmayı planlayan Talat Aydemir- Fethi Gürcan ile iletişime geçti. Ancak Talat Aydemir’le anlaşamadı. Bu nedenle darbe olacağını hükümete duyuran Türkeş, konuyla ilgili olarak tutuklandı ve Mamak ceza evinde  dört ay boyunca  hücrede  yattı. Ancak darbe girişimini hükümete bildirdiğinden beraatına karar verildi ve 5 Eylül 1963’te tahliye edildi.



Alparslan Türkeş siyaset hayatı;
31 Mart 1965’te, eski MBK üyeleri ve 14’ler Dündar Taşer, Ahmet Er, Muzaffer Özdağ, Rıfat Baykal, Mustafa Kaplan ile birlikte Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi‘ne üye oldu. Ardından partinin genel müfettişliği görevini yapmaya başlayan Türkeş, 1 Ağustos 1965’te parti üyeleri tarafından genel başkanlığa seçildi. Uzun tartışmalardan sonra parti tüzüğünde 9 Işık Doktrini yer almasını kabul ettiren Türkeş, bu dönemde kendisini sevenler tarafından Başbuğ olarak adlandırılmaya başlamıştı. Aynı yıl CMKP’den Ankara milletvekili de seçilen Türkeş, 8- 9 Şubat 1969 tarihlerinde CKMP’nin Adana‘da gerçekleşen kongresinde partinin adının Milliyetçi Hareket Partisi olarak değiştirilmesini talep etti. Bu olay sonrası Türk siyaset sahnesine MHP adımlarını attı.



Alparslan Türkeş evlilik hayatı;
1966 yılında mecliste cumhurbaşkanlığına aday olan Türkeş, Cevdet Sunay’a rakip oldu ve sadece 11 oy alarak seçimi kaybetti. 1969 ve 1973 yıllarında MHP ‘den Adana milletvekili olarak seçildi. 1974‘te hayat arkadaşı Muzaffer Türkeş’i kaybettikten sonra 1976 yılında Seval Türkeş ile evlendi. Bu evlilikten Ayyüce ve Ahmet Kurtarılmış isimli iki çocuğu oldu.

31 Mart ila 13 Haziran 1975 ve ikincisi de 1 Ağustos ila 31 Aralık 1977 tarihleri arasında  iki kez Süleyman Demirel başkanlığında kurulan ve Milliyetçi Cephe adı verilen koalisyon hükümetinde MHP Genel Başkanı olarak, Başbakan Yardımcılığı ve Devlet Bakanlığı yaptı. Türkeş bu dönemde MHP için ileride çok önemli olacak Ülkü ocaklarını yapılandırmıştı.



12 Eylül 1980 darbesi ile yeniden tutuklanan Türkeş, heyet tarafından idam ile cezalandırılsa da cezası sonrasında hapis cezasına çevrildi. Hapishanede geçen Dört yılın ardından 1985 yılında tahliye edildi. 6 Eylül 1987 siyasi yasağı kalkınca Milliyetçi Çalışma Partisi‘ne (MÇP) katıldı.



4 Ekim 1987 tarihinde yeniden MÇP Genel Başkanlığı’na seçilen Türkeş, 1991 genel seçimlerinde IDP ve RP ile seçim ittifakına girerek Yozgat milletvekili olarak yeniden meclise girdi. 15 Kasım 1991 tarihinde 18 arkadaşı ile ittifaktan ayrılarak bağımsız milletvekili olarak millet vekilliği görevini sürdürdü. Türkeş, 25 Aralık 1991 tarihinde Demokratik Hareket Partisi‘ni kurdu ama kısa bir süre sonra parti kurucular kurulu kararıyla kapatıldı. 29 Aralık 1991 tarihinde Milliyetçi Çalışma Partisi’nin Genel Başkanlığı’na yeniden seçildi.

1980 darbesi ile birlikte eski partilerin amblem ve isimlerin kullanılması yasaklanmıştır, 1993 yılında partisinin ismi MHP olarak değiştirildi. Alparslan Türkeş 4 Ocak 1993 tarihinde yapılan kongrede MHP’nin genel başkanlığına yeniden seçildi.



1995 seçimlerinde Adana’dan milletvekili olmasına rağmen partinin barajı geçememesi üzerine seçilemedi ve meclisin dışında kaldı bu dönemde siyaset sahnesinde uzlaşmacı bir rol oynayan Türkeş,bir çok kitabı kaleme alma fırsatını da yakaladı.

Alparslan Türkeş, 4 Nisan 1997‘de geçirdiği kalp krizi sonucu 79 yaşında iken Ankara’da sevenlerinden ayrıldı. Cenaze töreni için Türkiye’nin her tarafından yüz binlerce insan Ankara’da buluştu. Başbuğ Alparslan Türkeş’in mezarı, kabri, Emniyet Mah. Konya Yolu (Mevlana Bulvarı) Beşevler – Beştepe Kavşağı Alparslan Türkeş Cad. Yenimahalle, Ankara’dadır.


 

ESERLERİ
Gönül Seferberliğine, Temel Görüşler, Türkiye'nin Meseleleri, Bunalımdan Çıkış Yolu, Kahramanlık Ruhu, Yeni Ufuklara Doğru, 1944 Milliyetçilik Olayı, Yaylacık Matbaası, İstanbul, 1968, 27 Mayıs ve Gerçekler, Fırtınalı Yıllar, MHP ve Bozkurtlar, Türklük Gururu ve Şuuru, Her Türlü Emperyalizme Karşı, Bir Devrin Perde Arkası, 9 Işık ve Türkiye, 9 Işık, 9 Işık/ Millî Doktrin, Milliyetçilik, Ahlakçılık, Türk Milliyetçilerinin Zaferi, Ülkücülük, Basılan Kervanımız, Dış Politikamız ve Kıbrıs, Milliyetçilik-Ülkücülük Üzerine Konuşmalar, Toplumculuk, Dış Meseleler, Savunma, Sorgu, Millî Devlet Güçlü İktidar, Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik, İlimcilik, 27 Mayıs, 13 Kasım, 21 Mayıs ve Gerçekler.




]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/08/basbug-alparslan-turkes-25-kasim-1917-4-nisan-1997_1.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/08/basbug-alparslan-turkes-25-kasim-1917-4-nisan-1997_1.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/08/basbug-alparslan-turkes-25-kasim-1917-4-nisan-1997_t_1.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/08/basbug-alparslan-turkes-25-kasim-1917-4-nisan-1997_1.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/basbug-alparslan-turkes-25-kasim-1917-4-nisan-1997/53496/</link>
			<pubDate>Sat, 17 Aug 2024 17:10:35 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>MUSTAFA BÜLENT ECEVİT ''KARAOĞLAN'' (28 Mayıs 1925 -  5 Kasım 2006) </title>
			<description><![CDATA[Mustafa Bülent Ecevit, 28 Mayıs 1925 tarihinde İstanbul’da doğdu. Babası Kastamonu doğumlu Fahri Ecevit, Ankara Hukuk Fakültesi’nde adli tıp profesörüydü. İstanbul doğumlu olan annesi Fatma Nazlı Hanım ise ressamdı.  Biri ABD'de Rumlar tarafından olmak üzere siyasi hayatında 6-7 kere suikaste uğradı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[ Mustafa Bülent Ecevit 1944 yılında Robert Koleji’nden mezun oldu ve aynı yıl içinde çalışma hayatına Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nde çevirmenlik yaparak başladı. Ecevit ayrıca 1946 yılında, Robert Kolej’den sınıf arkadaşı olan Rahşan (Aral) Ecevit ile hayatını birleştirdi.



Ecevit’in Rahşan Hanım’a karşı beslediği aşk, şiirleri ve ikilinin 60 yıllık birlikteliği her zaman Türk halkı tarafından gıptayla takip edildi. Önce Ankara Hukuk Fakültesi sonra da Dil Tarih Coğrafya Fakültesi İngiliz Filolojisi bölümüne kayıt yaptırmasına rağmen yüksek öğrenimine devam etmedi. 1957’de Rockefeller Foundation Fellowship Bursu ile ABD’ye giden Bülent Ecevit Harvard Üniversitesi’nde sekiz ay sosyal psikoloji ve Orta Doğu tarihi üzerine incelemeler yaptı. Bu sırada Ecevit’in sürekli “hocam” diye bahsettiği Henry A. Kissinger Harvard Üniversitesi rektörü idi. Harvard’da 1957 yılında, 1950-1960 arasında verilen antikomünizm seminerlerine sürekli Olof Palme, Bertrand Russell gibi kişilerle katıldı.
1950'lerde "Forum" dergisinin yazı işleri kadrosunda yer aldı. 1965'de "Milliyet" gazetesinde günlük yazılar yazdı. 1972'de aylık "Özgür İnsan", 1981'de haftalık "Arayış", 1988'de aylık "Güvercin" dergilerini çıkarttı.
Biri ABD'de Rumlar tarafından olmak üzere siyasi hayatında 6-7 kere suikaste uğradı.
Türkiye'ye döndükten sonra 1957 senesinde milletvekili seçilmiştir. 1959 yılında parti meclisi üyeliğine seçilen Ecevit, 1960'tan sonra oluşturulan Kurucu Meclis'te görev almıştır.
1961 yılında bir kez daha milletvekili olarak meclise giren Ecevit 1961 ve 1965 yılları arasında İsmet İnönü başkanlığında kurulan koalisyon hükümetlerinin üçünde de çalışma bakanı olarak görev almıştır.



Bülent Ecevit henüz 41 yaşında iken, 18 Ekim 1966’da yapılan genel kurulda CHP Genel Sekreterliğine seçilmişti. CHP tarihinde ilk kez bir genel sekreter ilçelerden köylere bütün CHP örgütlerini tek tek gezerek partililer ve delegelerle tanıştı. Çalışkanlığı, hitabet gücü ve parti içindeki “demokratik sol duruşu”yla giderek daha çok tanındı. Ancak Türk Silahlı Kuvvetlerince hükümete verilen 12 Mart 1971 muhtırasından sonra, CHP’nin tutumu konusunda parti içinde önemli görüş ayrılıkları belirdi ve İnönü, partisinin genel sekreteri Bülent Ecevit’le anlaşmazlığa düştü. Çünkü İnönü, Ecevit’in tersine, müdahaleye açıkça karşı çıkılmasını onaylamıyordu. Muhtıradan sonra kurulacak yeni hükümete CHP’nin üye verip vermeyeceği konusunda beliren anlaşmazlık sonucunda da Ecevit genel sekreterlikten istifa ederek İnönü ile yoğun bir mücadeleye girdi. 4 Mayıs 1972’de toplanan CHP 5. Olağanüstü Kurultayı’nda yapılan güven oylamasında, Merkez Yönetim Kurulu’ndaki Ecevit taraftarlarının güvenoyu alması üzerine, 8 Mayıs 1972’de genel başkanlıktan istifa eden İsmet İnönü’nün yerine 14 Mayıs 1972 tarihinde CHP Genel Başkanlığına Bülent Ecevit seçildi.



CHP DÖNEMİ
1957-1980 arasında, önce Ankara, sonra Zonguldak'tan Cumhuriyet Halk Partisi'nin Milletvekili oldu. 1960’ta Kurucu Meclis Üyesi, 1961’de Çalışma Bakanı oldu. Bakanlık görevini 1965’e kadar sürdürdü. 1965’te Zonguldak’tan milletvekili seçildi. Bu seçimleri Süleyman Demirel’in başında bulunduğu Adalet Partisi kazanınca, CHP muhalafet partisi oldu. Bu tarihten sonra da Bülent Ecevit, “Ortanın Solu” fikrini benimsemeye ve bu akımın öncüsü olmaya başladı. Ama zaman zaman komünizme kaymakla suçlandı. 1971'de partisinden istifa etti. İsmet İnönü’nin 12 Mart Muhtırası’na karşı tavrı, Ecevit’i bu davranışa itti.



GENEL BAŞKAN SEÇİLDİ
1972 yılında yapılan 5. Olağanüstü Kurultay’da güvenoyunu Ecevit’in alması üzerine İsmet İnönü istifa etti. Böylece Ecevit, 4 Mayıs 1972’de CHP Genel Başkanı seçildi. 1973 seçimlerinde en çok oyu aldığı halde hükümet kuramayan Ecevit, 1974 yılında CHP-MSP (Milli Selamet Partisi) koalisyonunun başbakanı oldu.
20 Temmuz 1974′te Kıbrıs Barış Harekâtı'nı gerçekleştirerek Türk ordusunun adaya çıkmasını sağlar. 1977 senesinde Cumhuriyet Halk Partisi azınlık hükümetinde yeniden başbakan olur.



Bülent Ecevit, 12 Eylül (1980) askeri darbesinde, öteki parti genel başkanlarıyla birlikte siyasetten uzaklaştırıldı ve bir süre eşi Rahşan Hanımla birlikte Çanakkale / Zincirbozan’da gözetim altında tutuldu. Daha sonra diğer bütün partilerin ileri gelenleriyle birlikte 10 yıl süreyle siyasete girmesi yasaklandı. Bu dönemde yeniden gazetecilik yaptı. Demokrasinin kesintiye uğradığı 21 Şubat 1981’den itibaren 54 sayı çıkardığı Arayış dergisi 1982’de askeri yönetim tarafından kapatıldı.
1987'de yapılan halk oylaması ile siyaset yasağı kaldırılınca Demokratik Sol Parti genel başkanlığına getirilmiştir.



1973 seçimlerinde CHP'nin seçim kampanyasında, yaşlı bir kadının "Karaoğlan nirede ha evlatlar, Karaoğlan'ı görmek istiyom." şeklindeki sorusundan sonra Karaoğlan adı CHP'liler tarafından benimsenmiş ve ilerleyen yıllarda da Türkiye'de Bülent Ecevit için kullanılmaya başlanmıştır.Ecevit, başbakanlık dönemlerinde yapılan Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında "Kıbrıs Fatihi", Abdullah Öcalan'ın yakalanışı sonrasında da "Kenya Fatihi" olarak anılmıştır.



Bülent Ecevit’in cumhurbaşkanı Fahri Korutürk onayıyla 1977’de kurduğu azınlık hükümeti güvenoyu alamayınca, “2. Milliyetçi Cephe“, Demirel başkanlığında AP, MHP ve MSP ile kuruldu. Aynı zamanda 5 Haziran 1977 seçimlerinde CHP’nin aldığı %41’lik oy oranı, Ecevit’i tek başına iktidara getiremese de, Türkiye tarihinde sol bir partinin aldığı en yüksek oy oranı olarak tarihe geçti. 21 ay boyunca bu hükümetin başbakanlığını yürüttü.



3 KEZ HAPSE GİRDİ
Ülkede gittikçe tırmanan gerginlik, şiddetli sol-sağ çatışmaları ve eleştiriler bir yandan darbe yolunu açarken, bir yandan da Ecevit’in 1979 ara seçimerlerinde başarısız olmasına yol açtı. Bunun sonucunda Süleyman Demirel, MHP ve MSP ile bir azınlık hükümeti kurdu. 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında, askeri darbelerin antidemokratik olduğunu düşünerek karşı çıktığı askeri yönetim tarafından üç kez hapse mahkum edildi, birçok siyasetçi ile birlikte 10 yıl süreyle politikadan uzaklaştırıldı. Bu çalkantılı dönemde Ecevit, gazeteciliğe dönmeye karar verdi ve 1981’de “Arayış Dergisi“ni çıkartmaya başladı ancak dergi askeri yönetim tarafından kapatıldı.



DEMOKRATİK SOL PARTİ DÖNEMİ
1985 yılı, Ecevit’in isminin yanında her zaman hatırlanacak olan bir olaya şahit oldu; Demoktarik Sol Parti, Ecevit siyasi yasaklı olduğu için eşi Rahşan Ecevit’in başkanlığında kuruldu.
1987 yılında yasağı kalkan Ecevit, partinin başına geçti. Ancak 1987’de yapılan seçimlerde partisi barajı aşamayınca siyasetten çekilme kararı aldı. 1989’da Genel Başkanlık koltuğu boşalınca, Olağanüstü Kurul’da tekrar DSP’ye dönmesine ve Genel Başkan olmasına karar verildi ve 1991 seçimlerinde Zonguldak’tan milletvekili oldu.



Bu seçimler sonucunda Demirel önderliğindeki Doğru Yol Partisi ve Erdal İnönü’nin Sosyal Demokrat Halkçı Partisi bir koalisyon hükümeti kurdu. Bu hükümet, AP’yi ve CHP’yi siyaset sahnesine tekrar kazandırdı; AP kendisini feshettiyse de CHP Deniz Baykal’ın girişimleriyle yoluna devam etti. Bunun sonucunun solun parçalanması olduğu düşünüldüğü için CHP ve DSP’yi birleştirme girişimleri, Ecevit’in Baykal’inkinden farklı kulvardaki siyasi tarzı nedeniyle gerçekleşmedi.



2002 YILINDA SİYASETTEN ÇEKİLDİ
1994 seçimlerinden sonra DSP, solun en büyük partisi konumuna geldi. DTP ve ANAP ile kurulan hükümette başbakan yardımcısı, daha sonraki DSP-DYP-ANAP azınlık hükümetinde de başbakan oldu. 1999 seçimleri sonrasında ise 2002 yılına kadar DSP hükümeti ile başbakan oldu. Ancak 2002 seçimlerinde DSP barajı aşamadı ve Ecevit, yaşının da oldukça ilerlediğini ve sağlığının bozulduğunu göz önüne alarak siyasetten çekilme kararı aldı.



ŞAİR VE YAZARDI
Bülent Ecevit, dürüstlüğüyle tanınan bir siyasetçi olmasının dışında aynı zamanda bir şair ve yazardı. Birçok yapıtı Türkçe’ye çevirdi, İngilizce, Sanskritçe ve Bengalce çalışmaları ve incelemeleri yürüttü.
1976’da “Şiirler“, 1978’de “Işığı Taştan Oydum“, 1997’de “El Ele Büyüttük Sevgiyi” ve 2005’te “Bir Şeyler Olacak Yarın” isimli şiir kitaplarını çıkarttı. Şiir kitapları dışında, siyaset konulu kitapları işe şöyleydi; “Ortanın Solu” (1966), “Bu Düzen Değişmelidir” (1968), “Atatürk ve Devrimcilik” (1970), “Kurultaylar ve Sonrası” (1972), “Demokratik Sol ve Hükümet Bunalımı” (1974), “Demokratik Solda Temel Kavramlar ve Sorunlar” (1975), “Dış Politika” (1975), “Dünya – Türkiye – Milliyetçilik” (1975), “Toplum – Siyaset – Yönetim” (1975), “Türkiye / 1965 – 1975” (1976), “İşçi – Köylü Elele” (1976) ve “Umut Yılı” (1977).

Mekke’de beş vakfı vardır. Şişli 3. Sulh Hâkimliğinin 1992 yılındaki kararına göre Hacı Emin Ağa’nın mirası Bülent Ecevit’e intikal etti. Ecevit, 2005 yılında kendisine Mekke’de kalan arazileri Türk hacılarına hizmet vermesi koşuluyla Türkiye Cumhuriyeti’ne bağışladı.



ÖLÜMÜ
Bülent Ecevit, 18 Mayıs 2006 tarihinde geçirdiği beyin kanaması sonucunda GATA’da tedavi altına alındı. Yaklaşık 6 ay boyunca bu hastanede tedavi gördü, yoğun bakımda kaldı. 5 Kasım 2006’da, 81 yaşında, solunum yetmezliği nedeniyle hayatını kaybetti. Devlet Mezarlığı’na gömülebilmesi için 9 Kasım’da yapılan kanun değişikliği sonucu 11 Kasım 2006’da buraya defnedildi.
Ecevit çekingen, kibar, nazik, içine kapalı, hitabeti kuvvetli, ancak inatçı bir kişi olarak tanınmış, maddî hırslardan uzak sade bir hayat sürmesiyle takdir görmüştür. Yazar ve şair olarak da öne çıkan bir kimliği vardır. Telifleri, şiirleri yanında İngilizce çevirileri de bulunmaktadır. Zonguldak’taki Karaelmas Üniversitesi’ne 2012 yılı başlarında onun adı verilmiştir.



ÖZEL HAYATI
Bülent Ecevit, Türk siyasetinde ayrı bir yere sahip olan bir siyasetçidir. Edebiyata düşkünlüğü, siyasetçi kimliği kadar ilgi görmüştür. Siyaset ve şiir kitaplarının dışında “Özgür İnsan” (1972), “Arayış” (1981), “Güvercin” (1988) gibi dergiler çıkartmıştır. “Bitlis” ve “Meclis” sigaralarını içer, klasik Batı müziğini ve Türk halk müziğini sever. Kendisine 6 kez suikast girişiminde bulunulmuştur. En göze batan noktalardan biri de, eniştesi İsmail Hakkı Okday’ın ona hediye ettiği 70 yıllık “Erika” marka daktilosudur. Bu daktiloyu ODTÜ Bilim ve Teknoloji Müzesi’ne armağan etmiş, kendisini de yazılarını hep bu daktilonun başında yazarken hafızalara kazımıştır. 1973 yılında, CHP’nin seçim kampanyası sırasında yaşlı bir kadının sarf ettiği “Karaoğlan nirede ha evlatlar, Karaoğlan’ı görmek istiyom” cümlesinden sonra Ecevit, Türk siyasi sahnesinin “Karaoğlan”ı olarak anılmaya başlamıştır.



BÜLENT ECEVİT ŞİİRLERİ

YAPAMADIĞIMIZ
Rahşan´a-
akşam kapı eşiğinde bir terli giysi gibi
soyunmak vardı derdinden evrenin
bir entari serinliğini giyinmek
kendi derdini tespih gibi çekmek elinde

yün örmen vardı akşamları koltuğa gömülü
karşında polisiye roman okumak vardı
sorgusuz bakışmak yoruldukça gözlerimiz
sevinçsiz gülmek üzüntüsüz ağlamak

oturmağa konuklar gelmesi bazen
çevresinde bir masanın kaygısız
sıcacık konularda bir demli çay gibi
bilmedik komşularla konuşmak

dünyamızla uyuşmak vardı
oyunda sonunu görmeden oynamak
sevinebilmek kazandığına
yitirdiğine yerinebilmek

düşünmiyebilmek yoruldukça düşünmekten
kamaştıkça örtebilmek gözlerini
düşlerde bile ışıktan sakınarak kendini
uyayabilmek vardı vaktinde rahat

YARIN
birşeyler olacak yarın
duruşundan belli
kırdaki atların
bulutların koşuşundan belli
kazışından köstebeklerin toprağı

karıncaların telâşından belli
birşeyler olacak yarın
belki bir tomurcuk
belki bir ağacın düşen yaprağı
belki de bir çocuk

pek o kadar göremesek de uzağı
kuşların uçuşundan belli
birşeyler olacak yarın
öbürgünden önemsiz
yarından önemli

İNSAN
elbette senden guzel olacakti
cizdigin resim
yaptigin heykel
senden buyuk olacakti
senden yakisikli

elbette senden dogru soyleyecekti
yazdigin siir

elbette senden cok duyacakti
soyledigin turku

sen oldugundan buyuksun
sen oldugundan iyisin
sen oldugundan guzel

ELELE BÜYÜTTÜK SEVGİYİ
Birlikte öğrendik seninle
avcumuzda yüreği çarpan
kuşa sevgiyi

elele duyduk kumsalda denizin
milyon yılda yonttuğu
taşa sevgiyi

tırtılları tanıdık seninle baharda
tırtılken daha sevmeyi öğrendik
sevgiden üreyen kelebeği

toprağı evimiz gibi sevdik seninle
birlikte sevdik kuru toprakta
ev küren köstebeği

köstebeğinden toprağına taşına
tırtılından kelebeğine kuşuna
elele sevdik bu dünyayı

acısıyla sevinciyle sevdik
yazıyla kışıyla sevdik
köy-köy ülke-ülke

gökler gibi sardı dünyayı
yağmur gibi sızdı dünyaya
dünya kadar oldu sevgimiz

elele büyütüp elele derdik
elele derip insana verdik
verdikçe çoğalan sevgimizi

MAĞARA
mağaranın duvarına
hayvanları taştan oydum
kükrediler karanlıkta
türkülerle karşı koydum

karanlıktı mağara
ışığı taştan oydum
üşüyordum
bir de güneş koydum

aşk oydum mağaranın duvarına
aşk oydum
ağrıdı taşlar
yarıldı mağara

BACH SONATI
ne ben sorayım seni
ne sen beni sor
soyunmuş seslerimiz tenden
boşlukta bir aşk örüyor

ses olmuş duygular
yaklaşır dalga dalga zamansız
kavuşsa da seslerimiz birbirine
biz kavuşamayız

ne kollarımız var saracak
ne öpecek dudaklar
ne görülecek yüzümüz var
ne görecek göz

biz aşk örüyoruz boşlukta
çizgiden soyut
zerreden öz

YARGI
öldürenle katiliz çalanla hırsız
tümümüz sanığız tümümüz savcı
tümümüz suçlu tümümüz yargıç

kimi aklar kimi suçlarız
kimi bağışlar kimi asarız
kendimizi başkasında

hergün bıçak saplı
birinin arkasında
vurulan da biziz vuran da



Kitaplar:
Şiir kitapları
Bir Şeyler Olacak Yarın (Tüm şiirleri), Doğan Kitapçılık (2005)
El Ele Büyüttük Sevgiyi, Tekin Yayınevi (1997)
Işığı Taştan Oydum (1978)
Şiirler (1976)

Siyasi kitapları
Ortanın Solu (1966)
Bu Düzen Değişmelidir (1968)
Atatürk ve Devrimcilik (1970)
Kurultaylar ve Sonrası (1972)
Demokratik Sol ve Hükümet Bunalımı (1974)
Demokratik Solda Temel Kavramlar ve Sorunlar (1975)
Dış Politika (1975)
Dünya-Türkiye-Milliyetçilik (1975)
Toplum-Siyaset-Yönetim (1975)
İşçi-Köylü Elele (1976)
Türkiye / 1965-1975 (1976)
Umut Yılı: 1977 (1977)


 ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/08/bulent-ecevit-karaoglan-28-mayis-1925-5-kasim-2006.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/08/bulent-ecevit-karaoglan-28-mayis-1925-5-kasim-2006.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/08/bulent-ecevit-karaoglan-28-mayis-1925-5-kasim-2006_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/08/bulent-ecevit-karaoglan-28-mayis-1925-5-kasim-2006.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/mustafa-bulent-ecevit-karaoglan-28-mayis-1925-5-kasim-2006/53492/</link>
			<pubDate>Sat, 17 Aug 2024 11:48:09 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>"Mücahit Erbakan" (29 Ekim 1926 – 27 Şubat 2011)</title>
			<description><![CDATA[1926 Yılında dünyaya gelmiş Türk siyasetçi, Akademisyen ve Başbakandır.Sinop Kadı Vekili Mehmet Sabri ile Kamer Hanım'ın dört çocuklarının en büyüğü olarak dünyaya geldi. 
 Anne tarafı Çerkez, baba tarafı ise, 19. yüzyılın sonlarında Adana'nın Kozan, Saimbeyli ve Tufanbeyli bölgelerinde hüküm sürmüş Kozanoğlu Beyliği'ne dayanır. İlk öğrenimine Kayseri'de başlamasına karşın babasının tayin olması dolayısıyla Trabzon'da tamamladı. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Türk siyasetine ideolojisi ve üslubuyla yeni bir heyecan getiren Necmettin Erbakan, 29 Ekim 1926'da Sinop'ta doğdu. Babasının ağır ceza reisi olması dolayısıyla çocukluğu farklı şehirlerde geçen Erbakan, Kayseri  Cumhuriyet İlkokulu'nda başladığı ilkokul eğitimini Trabzon'da tamamladı.
Erbakan,  İstanbul Erkek Lisesi'ni 1943'te birincilikle tamamlamasının ardından, sınavsız geçiş hakkına rağmen İstanbul Teknik Üniversitesine sınavla girdi. Sınav sonucuna göre doğrudan ikinci sınıftan başlatılan Erbakan, 1948'de mezun olduğu üniversitenin Makine Fakültesi Motorlar Kürsüsünde asistan oldu.
1951 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi tarafından Almanya'daki Aachen Teknik Üniversitesine ilmi araştırmalar yapmak üzere gönderilmesi, Erbakan'ın hayatındaki dönüm noktalarından biri oldu.
Alman ordusu için  araştırma yapan DVL Araştırma Merkezinde, biri doktora olmak üzere 3 tez hazırlayan Erbakan, bu tezleriyle Alman Ekonomi Bakanlığının dikkatini çekti.
Motorların daha az yakıt harcaması konusunda kendisinden istenilen raporu hazırlayan Erbakan, doçentlik tezini de "Dizel motorlarda püskürtülen yakıtın nasıl tutuştuğunun matematiksel izahı" üzerine hazırladı.
Erbakan, çalışmalarıyla Leopard tanklarının üretiminin yapıldığı Almanya'nın en büyük motor fabrikasına davet edildi, daha sonra burada başmühendis olarak tank motorları üzerine çalışmalar yaptı.



Ağır sanayi hamlesinin ardından ilk yerli motor üretildi
Türkiye'de başlattığı ağır sanayi hamlelerini Almanya'da kaldığı sürede tecrübe eden Erbakan, bunu aynı zamanda Milli Görüş'ün önemli hedeflerinden birisi olarak da belirledi.
Necmettin Erbakan, o yıllarda düzenlenen otomobil kongresinde, "Şeftaliden başka bir şey üretemeyiz" görüşünü savunanlara inat, bir araya geldiği arkadaşlarıyla 1956'da Türkiye'nin ilk yerli motorunu üretmek için Gümüş Motor Fabrikası'nı kurdu.
Burada, Avrupa'daki benzerlerinden düşük saatte 5,5 litre motorin harcayan bir ve iki silindirli motorların üretimi yapılmaya başlandı.
Fabrika hisselerinin çoğunluğu pancar kooperatifi ve şeker fabrikasına geçince Gümüş Motor'un adı "Pancar Motor" olarak değiştirildi.
Pancar Motor, Mart 1960'ta seri üretime başladı.



Odalar birliğinden siyasete
Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanlığına 1966'da getirilmesinin adından Genel Sekreter olan Erbakan, önce Odalar Birliği İdare Heyeti üyeliğine, bir yıl sonra da Odalar Birliği Başkanlığına seçildi.
Erbakan o dönem tanıştığı Nermin Saatçioğlu ile evlendi. Nermin ve Necmettin Erbakan çiftinin evliliğinden çocukları Zeynep, Elif ve Muhammed Fatih dünyaya geldi.
Erbakan, Odalar Birliğinde de aktif dönem geçirdi, Anadolu sermayesini desteklemek için çalıştı.
Geçersiz sayılan Odalar Birliği Başkanlığı seçimi Danıştay'a taşınınca Erbakan, bu görevinden Ankara Valiliğinin emriyle uzaklaştırıldı.
Bu karar, Erbakan'ın siyaset yolculuğunu başlattı.



"Her bahar bir çiçekle başlar"
Erbakan, milletvekili seçiminin yapıldığı 12 Ekim 1969'a giden süreçte, güçlü bir siyasi parti olan Adalet Partisinden (AP) milletvekili olmak istedi ancak kabul edilmedi.
Bunun üzerine Konya'dan bağımsız aday olan Erbakan, üç milletvekili seçilebilecek kadar oy alarak milletvekili oldu.
Erbakan, Konya'daki milletvekilliği çalışmaları sırasında kendisine yönelik "Bir çiçekle bahar olmaz" değerlendirmeleri üzerine, "Evet, bir çiçekle bahar olmaz ama her bahar bir çiçekle başlar" ifadesini kullandı.



Milli Nizam Partisini kurdu
Konya Milletvekili Erbakan, 26 Ocak 1970'te 17 arkadaşıyla Milli Görüş hareketinin ortaya çıkmasını sağlayacak ilk parti olan Milli Nizam Partisini kurdu.
Parti kurulduğunda ilk üyenin kim olacağı konusunda karar vermek üzere toplanan yönetim, Erbakan'dan ilk üye olmasını istedi.
Bu teklif üzerine arkadaşlarına tebessümle bakan Erbakan, "Ecdadımız Anadolu'ya, Malazgirt Meydan Muharebesi ile Muş/Malazgirt'ten girmişti. O ilimizdeki bir caminin imamı, bizim birinci kurucu üyemiz olacak." ifadesini kullandı.
Genel Başkan Erbakan, partisinin kuruluşundan sonra kapitalizm ve Batıcılık karşıtı siyaset yürüttü.
Erbakan'ın siyasetinde "siyonizm" ile mücadele ön planda yer aldı. Erbakan ile Türk siyasetinde ve kamuoyunda "Filistin davası" konusunda hassasiyet oluştu.
Milli Görüş hareketi lideri Erbakan, "önce ahlak ve maneviyat" vurgusunu da Milli Nizam Partisinin çalışmalarıyla gençlere ve partililere aktardı.



Ayasofya'da namaz daveti parti kapatma gerekçesi oldu
Erbakan ve arkadaşlarının izlediği siyaset tarzı pek çok çevrenin dikkatini çekti. 12 Mart 1971 muhtırasının ardından mayıs ayında "laikliğe aykırı çalışmalar yürüttüğü" iddiasıyla Milli Nizam Partisi kapatıldı.
Partinin kapatılmasına ilişkin mahkeme kararının gerekçesinde, Erbakan'ın konuşmalarında halkı Ayasofya'da namaz kılmaya davet etmesi de yer aldı.
Partisinin kapatılmasının ardından Erbakan, arkadaşlarıyla 11 Ekim 1972'de Milli Selamet Partisini (MSP) kurdu. Parti, 1973'teki seçimde 48 milletvekilliği ve 3 senatörlük kazanarak 51 parlamenterle Meclise girdi.
Seçimlerden hemen sonra Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Bülent Ecevit ile yapılan görüşmelerin ardından CHP-MSP koalisyon hükümeti kuruldu.
Erbakan, bu hükümette başbakan yardımcısı olarak görev aldı.



"Mücahit Erbakan"
Bu dönemde Kıbrıs sorunu gündeme gelirken, siyasilerce ülkedeki sorunlardan daha fazla Ada'daki gelişmeler üzerine stratejiler üretildi.
Kıbrıs'a 20 Temmuz 1974'te düzenlenen Barış Harekatı'nı güçlü şekilde savunan Erbakan'ın ismi bu dönemde "Mücahit" sıfatıyla kullanılmaya başlandı.
Bülent Ecevit ile Erbakan'ın Kıbrıs meselesi üzerindeki görüş ayrılıkları nedeniyle CHP-MSP hükümeti, 17 Eylül 1974'te dağıldı. Erbakan'ın liderliğindeki MSP, o yıllarda kurulan yeni hükümetlerde ortak oldu.
"11'ler hükümeti", "Milletvekili pazarlığı" ve "Güneş Motel" şaibeleri 1978'de siyasette gündemi belirlerken, 12 Eylül 1980 askeri darbesinde Erbakan ve siyasi hareketi de hedef alındı.



Cezaevi süreci
Milli Selamet Partisince 6 Eylül 1980'de Konya'da düzenlenen Kudüs Mitingi büyük ses getirirken, bu miting partinin kapatılma sebeplerinden birisi olarak gösterildi.
Erbakan'ın bu sürede verdiği mücadele "dava" olarak adlandırıldı. Erbakan'ın "dava" için yetiştirdiği nesil, yeni Türkiye inşasında bunu temel aldı.
Darbeden sonra İzmir'de uzun süre gözaltında kalan Erbakan, daha sonra çıkarıldığı mahkemece tutuklandı ve 9 ay cezaevinde kaldı.
Erbakan, cezaevinden çıktıktan sonra yeni parti kurma çalışmalarını başlattı.



Refah Partisi kuruldu
Siyasi yasaklı Erbakan, kapatılan MSP'nin yerine Refah Partisinin (RP) 19 Temmuz 1983'te kurulmasını sağladı.
Partinin genel başkanlığı koltuğuna Ahmet Tekdal oturdu. Siyaset yasağının referandumla kalkmasının ardından Erbakan, Refah Partisinin 11 Ekim 1987'de yapılan kongresinde oy birliğiyle genel başkan oldu.
Bu tarihten sonra yapılan yerel seçimlerde Refah Partisinin kazandığı belediyelerdeki hizmetler, Erbakan ve siyasetine olan ilgiyi artırdı.
Milli Görüş fikri, Türkiye'de bu dönemde yeni bir model oldu. 27 Mart 1994 yerel seçimlerinde Milli Görüş, İstanbul ve Ankara büyükşehir belediyeleri dahil birçok kentin yerel yönetimlerinde iş başına geldi.



Refah Partisi birinci parti oldu
Necmettin Erbakan, 20 Ekim 1991 seçimlerinde Konya'dan yeniden milletvekili seçildi.
Parti, 1995'teki genel seçimlerde yüzde 21,7 oy oranıyla sandıktan birinci çıktı. Erbakan, Meclise Konya milletvekili olarak girdi. Cumhurbaşkanlığı koltuğundaki Süleyman Demirel, hükümeti kurma yetkisini Refah Partisine vermedi. Daha sonra kurulan DYP-ANAP hükümeti 3 ay sürdü.



54. Hükümet'te başbakanlık yaptı
Hükümet kurma görevini Cumhurbaşkanı Demirel'den alan Erbakan, Tansu Çiller'in genel başkanlığındaki Doğru Yol Partisi ile 54. Hükümeti kurarak 28 Haziran 1996'da başbakanlık koltuğuna oturdu.
Başbakan Erbakan, dış politikada G-7'lere karşı gelişmekte olan Müslüman ülkeleri bir araya getirmek için D-8'leri kurdu.



28 Şubat ve "postmodern darbe" süreci
Medya üzerinden 54. Hükümet'in faaliyetlerine ilişkin başlatılan algı operasyonları, 28 Şubat sürecinin temel taşlarını oluşturdu.
28 Şubat sürecinde bazı üniversiteler, iş dünyası ve sendikalar da Erbakan siyasetine karşı misyon üstlendi. Erbakan'ın Mısır ziyaretindeki bayrak krizi, Libya ziyaretinde Kaddafi'nin açıklamaları da yine Erbakan aleyhinde kullanılmaya başlandı.
Günlerce kamuoyunda oluşturulan propagandalar sonrası, 28 Şubat 1997'de "postmodern darbe" olarak anılacak müdahale gerçekleşti.
Başbakan Erbakan'ın o gece ulusa seslenmek için hazırlık yaptırdığı, Milli Güvenlik Kurulu toplantısından geç saatte "gergin ve üzgün" geldiği için bu yayının iptal edildiği sonradan ortaya çıktı.



Başbakanlıktan istifa etti
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş tarafından 27 Mayıs 1997'de Anayasa Mahkemesine iktidar partisi Refah Partisinin temelli kapatılması istemiyle dava açıldı.
Koalisyon ortağı Doğru Yol Partisinin protokol gereği başbakanlık koltuğunu alması için Necmettin Erbakan, 30 Haziran 1997'de Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e istifasını sundu.
Demirel, DYP Genel Başkanı Tansu Çiller yerine 55. Hükümet'i kurma görevini Anavatan Partisi Genel Başkanı Mesut Yılmaz'a verdi.
Anayasa Mahkemesinde görülen Refah Partisinin kapatılması davası 16 Ocak 1998'de sonuca bağlandı.
Refah Partisinin kapatılmasına ve aralarında Necmettin Erbakan'ın da bulunduğu 6 kişiye 5 yıl süreyle siyaset yasağı getirilmesine karar verildi.
Erbakan, partisinin kapatılması kararının ardından yaptığı konuşmada, "Bu alınmış olan karar, tarihin akışı içerisinde basit bir noktadır. Böyle bir kararın yürürlüğe girmesiyle Türkiye'de halkımızın muazzam bir bölümünün partisi olan Refah Partisi ve onun davası, bu kararlardan zerre kadar etkilenmez. Bu kararlardan bir tek sonuç çıkar, o da refah inancının tek başına iktidarı. Bu olayın arkasından Refah Partisi davasının, camiasının çok daha büyüyüp gelişeceği kesinlikle açıktır." ifadesini kullandı.



Refah Partisi kapanmadan Fazilet Partisi kuruldu
Refah Partisinin kapatılması sürecini beklemeyen partililer, 17 Aralık 1997'de Milli Görüş hareketinin dördüncü partisi olan Fazilet Partisini kurdu. Partinin genel başkanlık görevini de Recai Kutan üstlendi. Fazilet Partisinin 14 Mayıs 2000'deki kongresi, gelenekçi ve yenilikçi kanat şeklinde isimlendirilen parti içi grupların yarışmasına sahne oldu. Abdullah Gül yenilikçi kanadın, Recai Kutan ise gelenekçi kanadın oylarını aldı.

Bu arada Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, Fazilet Partisinin de kapatılması için dava açtı.
Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer'in Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmasının ardından Vural Savaş'ın yerine atanan Sabih Kanadoğlu'nun hazırladığı delillerle Fazilet Partisi 22 Haziran 2001'de kapatıldı.
Erbakan, Refah ve Fazilet partilerinin kapatılması üzerine, "Atımızı alan yolumuzu da almadı ya" ifadesini kullanmıştı. Bir ay sonra partililer, Milli Görüş'ün beşinci partisi olan Saadet Partisini kurdu.
Milli Görüş'ten ayrılan isimlerin kurduğu Adalet ve Kalkınma Partisi, 2002'deki erken seçimde tek başına iktidar oldu. Saadet Partisi ise seçim barajını geçemeyerek TBMM dışında kaldı.
Erbakan, 5 yıllık siyaset yasağının kaldırılmasının ardından Mayıs 2003'te Saadet Partisi Genel Başkanı oldu.



Kayıp trilyon davası
Kamuoyunda "kayıp trilyon davası" olarak bilinen Refah Partisinin mali hesaplarına ilişkin davada kendisine verilen hapis cezasından dolayı Erbakan, 30 Ocak 2004'te Saadet Partisi Genel Başkanlığı ve üyeliğinden ayrılmak zorunda kaldı.
Erbakan'ın, sağlık sorunları sebebiyle başvurusundan dolayı cezanın infazı ertelendi.
Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi, Erbakan'ın 2 yıl 4 aylık hapis cezasını, yeniden yargılama sonunda değiştirmedi ancak cezasını konutunda çekmesine karar verdi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından Milli Görüş lideri Necmettin Erbakan'ın "sürekli hastalık" nedeniyle aldığı ev hapsi cezası 19 Ağustos 2008'de kaldırıldı.
Saadet Partisi Olağanüstü Büyük Kongresi'nde 17 Ekim 2010'de yeniden genel başkan olan Erbakan, 28 Şubat postmodern darbenin 14. yılı arifesinde solunum yetmezliğine bağlı, kalp ve çoklu organ yetmezliği sebebiyle 27 Şubat 2011'de vefat etti.
Erbakan, 1 Mart 2011'de, vasiyeti üzerine devlet merasimi yerine İstanbul Fatih Camisi'nde düzenlenen cenaze töreninin ardından son yolculuğuna uğurlandı.



NECMETTİN ERBAKAN YAZDIĞI KİTAPLARI...

	Arkasındakilerle ve Türkiye’nin Kayıplarıyla Darbe
	Davam Ne Yaptıysam Allah Rızası İçin Yaptım
	Milli Görüş İktidarı: Niçin ve Nasılİslam ve İlim
	Adil Ekonomik Düzen
	Yeni Bir Dünya ve Adil Düzen

NECMETTİN ERBAKAN SÖZLERİ
Adam kalkıyor, "Efendim! Avrupa bizi, Avrupa Topluluğu'na layık gördü." diyor. Bu söz ve yaklaşımlar, bütün ecdadımızın kemiklerini sızlatan ifadelerdir. Ne demek bu! Kimmiş Avrupa? Nereye gir­memize layık görüyormuş! Biz tarihin en şerefli mille­tiyiz. Biz Avrupa'yı bir şeye layık görürüz veya görme­yiz.
Akıl, İslam ve imanın emrinde olursa en büyük ni­met, nefsin ve şeytanın elinde olursa en büyük felaket olur. Dünya hayatı, çok önemli bir imtihandır. Mümin­ler için esas olan ahirete imandır. Nefeslerimiz sayılıdır, bunlar Allah yolunda harcanmalıdır. Çünkü ölüm bize çok yakındır. İslam'ın temeli olan hakiki bir iman ancak sahibini kurtarabilir.
Allah'ına kul olmayan davasına er olamaz.
Asıl marifet, yük altında ve hizmet esnasında sadık ve sağlam kalabilmektir. Yoksa çay sohbetlerinde ve edebiyat kürsülerinde kahramanlık satmak kolaydır.
Aziz Atatürk, bu ülke yaptıklarınızı asla unutmayacaktır! (Anıtkabir defterinden.)
Bazen bize soruyorlar: "Bütün okulları birincilikle bitirmişsiniz. Deha seviyesinde bir beyne sahipsiniz. Bilim dünyasında büyük buluşlara imza atmışsınız. Bir bilim adamı olarak kalıp, ilmî buluşlara imza atsaydınız, insanlığa bu şekilde hizmet etseydiniz daha iyi olmaz mıydı?" Bizim cevabımız şudur: "Bir üniversitede profesör olabilirsiniz. Nobel ödülleri de alabilirsiniz; ama ülkenizin insanı bugün olduğu gibi açsa, sefalet ve zorluklar içerisindeyse, dünyada 300 bin çocuk yoksulluk içinde, açlıktan ölüyorsa, sizin Nobel ödülleriniz ne işe yarar?"
Ben kesinlikle inanıyorum ki önümüzdeki yıllarda bütün dünyada en gür sada, hakkın ve hakka inananların olacaktır.
Bir çiçekle bahar olmaz; ama her bahar bir çiçekle başlar.
Bir milletin asıl gücü; topu, tüfeği yahut tankı değil imanlı ve inançlı gençliğidir.
Bir Müslüman zekatını götürüp fakire veremez. Zekatını Beyt'ül-Mal'a, cihad ordusunun karargahına verecektir. Sen kendi kendine zekat veremezsin. Beyt'ül-Mal dağıtır. Parti çalışmaları için zekat parasından harcama yapılır. Zara'ya ilçe müşahitleri seçmeye gideceksin. Atladın arabaya. Arabanın benzini yok. İşte bu zekat parası ile arabanın benzinini alabilirsin. Zekatı Refah'a vereceğiz. O uygun yere dağıtacak. (13 Mayıs 1990 tarihinde Sivas'ta partisinin eğitim seminerindeki sözleri.)
Biz Refah Partisi olarak, sadece Türkiye'deki 60 milyon memleket evladının değil, bir buçuk milyar İslam aleminin ve yeryüzündeki 6 milyar insanın hepsinin saadeti bakımından ne kadar büyük bir so­rumluluk taşıdığımızı biliyoruz. Kazakistan'daki insan da saadetini Refah Partisi'nin iktidara gelmesinden bekliyor. Cezayir'deki insan da saadetini Refah Partisi'nin iktidara gelmesinde bekliyor.



Biz seçimler için değil, gelecek nesiller için çalışıyoruz.
Biz yüzlerce yıl tek bir vücut hâlinde, bedenlerimizi birbirine siper ettik. Çünkü bizi birbirimize İslam kar­deşliği bağlıyor idi. Bu ülkenin evlatları, asırlar boyu mektebe, besmeleyle başladılar. Besmele kaldırılıp ye­rine "Türk'üm, doğruyum, çalışkanım!" denilince, öbür taraftan Kürt bir Müslüman evladı; "Ya, öyle mi? Ben de Kürt'üm, daha doğruyum, daha çalışkanım!" demeye başladı ve böylece bu ülkenin insanları birbirlerine ya­bancılaştırıldı. Kendi millî ve dinî değerlerimizi bırakıp inkârcı, ırkçı ve materyalist politikalara sapıldığı için ülkemiz onlarca yıl bir felaketin içine sürüklendi. Dil meselesi bunun en bariz örneğidir.
Bize düşen gayret etmektir. Onlar nasıl ki iki bin yıl­dan beri bâtıl davaları için inançla ve gayretle çalıştılarsa, biz de onlardan daha büyük bir gayretle, cihat şuu­ruyla, bütün insanlığın saadeti için canla başla çalışmak zorundayız.
Bizim inancımızda kimse kendisi için yaşamaz, kar­deşi için yaşar. Menfaatçiliği öldürmenin yolu budur. Hadis-i şerifte de buyurulduğu gibi "Gerçek iman sahibi kişi, kendisi için sevip istediğini mümin kardeşi için de isteyendir." Çünkü "İnsanların hayırlısı insanlara fay­dalı olandır." Ancak, iyilik kendi kendine olmaz. İyilik çalışmakla olur, cihat etmekle olur.
Bizim temel ilkelerimize göre Müslüman ülkeler, aralarındaki ihtilafları görüşme yoluyla çözmeli, gere­kirse hakeme müracaat edilmeli, fakat hiçbir zaman şid­dete başvurulmamalıdır.
Bizim yaptığımız iş cihad. Cihad bir insanlık vazifesidir, ibadetlerin en büyüğüdür.
Bugün bizim, içinde bulunduğumuz şartlar itibarıy­la yapmamız icap eden hareket, tıpkı Sultan Fatih'in İstanbul'u fethindeki azim ve iradeyle meselelerin üze­rine yürümesine benzemelidir. Asıl bu ruh ve meşale­ye ihtiyacımız var. Bu ruhu canlandırmazsak, kâğıtlar üzerindeki planlarda özlediğimiz ve beklediğimiz neti­ceyi alamayız. Milletimizin tarihte layık olduğu mevkiye erişemeyiz. Çünkü o mevkiye ulaşmanın sırrı, kâğıt üzerindeki planlarda değil, bin yıldan beri içimizde ya­şattığımız ruhta gizlidir.



Bugün Hollanda'da bir inekten günde 50 kilogram süt alacak noktaya ulaşılmıştır. Halbuki bizim yerli ineğimizden hala en fazla 5 kilogram süt alınmaktadır. Bu nedenle şayet biz adalet adına kuracağımız bir düzende, kendi ineğimizden en az 50 kg süt alacak ilmi ve teknolojik şartları hazırlamazsak, öyle topa tanka bile gerek yok, Hollanda gâvuru bizi sütle boğar ve peynirle kafamızı kırar!
Bugünkü nüfusumuz kadar, cephelerde şehit ver­di bu millet. Biz Çanakkale Harbi'ni neden yaptık? Bu memleket götürülüp Avrupa'ya vilayet yapılacak idiy­se Çanakkale Harbi'nde onca şehidi niye verdik? Ça­nakkale Harbi'ni kaybetmiş olsaydık İngilizler gelip bü­tün ülkeyi işgal edecekti, sonra istediği yeri satın alacak ve bizi garson, çırak olarak kullanacaktı. Şimdi Avrupa Birliği yoluyla aynı şeyi yapıyor. Haçlı Seferleri ile elde edemediklerini şimdi Roma Antlaşması ile gelip aldata­rak tatbik etmek istiyorlar. Hadise bu kadar mühimdir.



Bunu dile getirmeye mecburum çünkü ben vatanımı seviyorum, çünkü haksızlıkların karşısındayım, bana oy versinler diye yapmıyorum. Ben bunu Allah rızası için yapıyorum, Allah rızası için!.. (Hiddetli bir meclis konuşması.)
Bütün ehl-i sünnet ve'l-cemaat olarak, Refah'ın emrine itaat edeceğiz. Bu orduya dahil olacağız. Olmayanlar patates dinindendir. Dahil olmak kalben niyet etmektir. Refah bu ordudur. Bütün gücünle bu ordunun büyümesi için çalışacaksın. Çalışmaz isen patates dinindensin. Cihad emrine uymak farzdır. Refah cihad ordusudur. Ona katılmak zorundayız. Sen gözünle emirin günah işlediğini görsen bile emire itaat edeceksin. Mesela içki içtiğini gördün, sonra da ayıkken sana geldi emir verdi. İtaat edeceksin. Herkes bölgesindeki Refah Partisi'nin başkanına itaat edecek. (...) Cihada para verilmeden Müslüman olunmaz. Kişinin Müslümanlığı cihada verdiği para ile ölçülür. (13 Mayıs 1990 tarihinde Sivas'ta partisinin eğitim seminerindeki sözleri.)
Cenab-ı Hakkın en sevdiği insan, sorumluluğunu bilen ve kendi görevini en iyi şekilde yerine getiren insandır. Görevini ciddiyet ve titizlikle yapmak İhsan makamıdır.



Cennete girmek için, mutlaka Müslüman olmak gereklidir. Ancak bu dünyada, adil bir düzenin himayesinde, huzur ve emniyet içinde yaşamak için, sadece "insan" olmak yeterlidir.
Davamızın esası şefkat, gayesi ise bütün insanlığın saadetidir.
Düşmanlar ve canavarlarla dolu ıssız ve karanlık bir ormandan kurtulmak için; tehlike bölgelerini ve güvenlik yollarını gösteren bir haritaya, doğru yön tayinine yarayan bir pusulaya, çevremizi aydınlatacak bir ışığa ihtiyaç vardır. İşte, haksızlık ve şeytanlıklarla kaplı bir dünyada, selamet yolunu bulmak için de Kur'an bir harita, akıl bir pusula, iman ise önümüzü aydınlatan bir fener hükmündedir.
Ey yürekleri dağlar kadar büyük ve azimleri kayalar kadar sağlam Milli Görüşçüler, Saadet Partililer!.. Ne olursa olsun, gelecekten asla ümit kesilmeyecektir. Tarihe bakın, inancınıza sarılın, Milli Görüş'e sarılın. Zulüm ebedi olamaz, kötülük mutlaka hüsrana uğrayacaktır!
Fırtınalara yön veren kelebeklerin kanat çırpışıdır.



Gazi Mustafa Kemal Atatürk, milletimizin bağımsızlık konusundaki vazgeçilmez kararlılığını arkasına alarak Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmuştur. Öncülük ettiği Milli Mücadele hareketi ile milletimizin esarete asla boyun eğmeyeceğini bütün dünyaya göstermiştir. Milletimiz tıpkı Milli Mücadele günlerinde olduğu gibi bu sinsi planları boşa çıkaracak inanç, azim ve kararlılığa sahiptir. Sahip olduğu tecrübe ile bu oyunları boşa çıkaracaktır. Bizler tarih boyunca, dünyaya huzur ve saadet getirmiş bir ecdadın varisleriyiz. Yiğit düştüğü yerden kalkar. Bugün dünyaya hakim olan açlık, sefalet, kan ve gözyaşına son verecek iradeyi yine milletimiz ortaya koyacaktır. 'Uydu değil, lider ülke' vizyonu doğrultusunda önce Yeniden Büyük Türkiye, ardından Yeni Bir Dünya mutlaka kurulacaktır. Bu vesileyle vefatının 72'nci yılında Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü, Milli Mücadele kahramanlarımızı ve bu vatan için canını vermiş bütün şehitlerimizi rahmet ve şükranla anıyorum. (10 Kasım 2010'da yayınladığı mesaj.)
Gulu gulu dansı zencilerin yaptığı danstır. Zenciler de kültürsüzdür, bilgisizdir.
Hakk'ı üstün tutmak her zaman saadet getirir.
Hakk'ın tesisi için çalışmamakla batılın hakimiyeti için çalışmak arasında fark yoktur.
Haksız bir davada zirve olmaktansa, hak davada zerre olmayı tercih ederiz.
Hayat; iman ve cihattır. Bu iki değere kim sahipse zaferi onlar kazanacaktır.
Her yerde, her halde ve her meselede, mutlaka İslâm'a göre, yani İslâmca düşünmek zorundayız.
İçeride irtica, dışarıda fundamantalist gelişmeler denilerek işte bu insanlığı kurtarıcı Saadet Nizamından insanımız uzaklaştırılmak istenmiştir.
İlla Avrupa diye tutturanlarla, üniversiteye giden kız çocuklarına başını açtırmaya çalışanlar aynı adam­lardır. Avrupa'yı ilerici görüp İslam'ı gerici görenler aynı adamlardır.
İman varsa her şey vardır.
İman varsa imkan da vardır, Milli Görüşçü asla vazgeçmez.
İmanla küfür bir kalpte birleşmez ve barışmaz. Her gece en son kıldığımız vitir namazındaki Kunut duasını okurken, Allah'a şu sözü vermeden başımızı yastığa koymuyoruz:
"Ya Rabbi, facir ve fasık kimselerle bütün bağlarımızı kestik ve senin dinini yıkmak isteyenleri terk ettik." diyoruz...
Facir; itikâdı bozuk, görüşü batıl olan kişilerdir. Fasık ise, ameli bozuk, ahlâkı berbat kimseler demektir. Acaba biz Müslümanlar, Allah'a verdiğimiz bu sözü tutuyor muyuz?
İslam, bütün insanlığı eşit haklara sahip görür, hak­kı üstün tutar, sömürüyü reddeder, kimsenin kimseye kul ve köle olmasını kabul etmez. Bu yüzden Siyonizm tarihi boyunca, hep hakkı üstün tutan İslam'ı hedef al­mıştır.
İslâm dini bir bütündür. Ona bir şey katılamaz ve ondan bir şey çıkarılamaz. Baştan sona Hak'tır hayırdır ve hepsi, herkes için ve her yerde lazımdır.
İslâm, dünya ve ahiret saadetinin tek ilacıdır.
İslam en yücedir ve ondan yüce hiçbir şey yoktur. Bu geçek peygamber hadisiyle ve Allah'ın kitabıyla hükümleşmiştir. Bunda tartışma olmaz. Bu tür iddia ve ithamlarda bulunanları ben iki kısma ayırıyorum. Biri, kendilerine İslami tebliğin ulaşmadığı insanlar, diğeri ise İslam'ın yüceliğini bildikleri halde ona dil uzatan ve onu bilerek gericilikle eş gören kalpleri mühürlü insanlar.
İslam savaşları bütün insanların saadeti için yapılmıştır.
İslam'ın dışında, hiçbir hak ve hakikat yoktur. Fen ve hikmet, sanat ve sanayi dahi İslam'ın içindedir ve onun bir şubesidir. İlhamını Kur'andan almayan hiçbir ilim ve teknik asla hayra mazhar olamaz. Şerden ve zarardan arınmış sayılamaz. Mutlaka yeterli ve yararlı olduğu savunulamaz.
İslamsız bütün nimetler ve saadetler eksiktir. Bu nedenle "Bugün dininizi ikmal ettim ve nimetlerimi tamamladım." ayeti en son indirilmiştir.
Kâbe'yi yıkmaya gelen Ebrehe'nin filleri nasıl sahiplerini ezdiyse, bugün zalim devletlerin uçak, gemi ve tank filoları da birbirini ezecek ve kendi sahiplerini yiyecektir.



Kadayıfın altı kızarmadan bu hükûmeti uzaklaştıracak olursanız, bu zihniyet milleti aldatmanın gene fırsatını bulacaktır. Onun için kadayıfın altının kızarmasını bekleyeceğiz. (Necmettin Erbakan, 13 Mart 1980 tarihli basın toplantısından. Bu sözünden sonra Erbakan zaman zaman "Kadayıfçı Erbakan" diye de anılmıştır.)
Kanunlar ve nizamlar ne kadar mükemmel olursa olsun, onu tatbik edecek insanın içerisine hak ve adalet sevgisi girmemişse, netice tersine tecelli edecek, adalet yerine adaletsizlik, sosyal adalet yerine sosyal istismar hâkim olacaktır.
Kırk çürük yumurta bir tane sağlam yumurta etmez.
Köylerde dağılıp temsilci ve müşahitleri tespit etmek ve çalışmayı cihad biliniz. Bunlar çalışırsa, cihad ettiklerinden dolayı İslam hakim olur. Cihad delisi olmadan mümin olunmaz. Cihadı takatinizin sonuna kadar yapacaksınız. Oyunuzu Refah Partisi'ne verin diye üç köye gitmiş birisine ahrette biz sana beş köye gidecek takat verdik, diğerlerine niçin gitmedin diye yanacaksın denilecek. Cihad farzı ilk önce eda edilecek farzdır. Bir emir seçip ona biat edip orduyu oluşturmak ilk farzdır. (13 Mayıs 1990 tarihinde Sivas'ta partisinin eğitim seminerindeki sözleri.)
Maddî ve manevî buhranlarla karşı karşıya kalmış olmamızın kabahati millet değil, milletin fıtratına aykırı yollara gitmek isteyen fikir, sistem ve politikacılarda­dır. Bugün bir kısım gençliğimiz millî değerlerimizden uzaklaşarak çeşitli "izm"lerin peşinden gidiyorsa, ma­teryalist, anarşist oluyorsa, hippiliğe ve gayriciddi yaşa­yışa özeniyorsa, anaya, babaya asi oluyorsa, bütün bun­ların sebebi körü körüne yürütülen Batı taklitçiliğidir.



Milletimizin fıtratındaki yüksek ahlak ve fazilet kuvveden fiile çıkacak, Milli Nizam Partisi'nin muntazam kanallarından dört bir yana dağılarak yurt sathında refah, saadet ve selamet götürmeye başlayacaktır.
Milli Görüş; bu milletin inancıdır, tarihidir, kimliğidir, ruh köküdür.
Milli Görüş çağdaş bir medeniyet projesidir. Milletimizin kendi görüşüdür. Sultan Fatih'in İstanbul'u fethederken kalbindeki inanç ne ise Milli Görüş odur.
Milli Görüş hayra motor, şerre fren olmaktır.
Millî Görüş tekeden süt çıkarır.
Muhatabımız bütün insanlardır. Görüşü ve görüntüsü ne olursa olsun, davamız herkese anlatılmalı, davet her kesime yapılmalıdır. Davet bizden, hidayet Allah'tandır.
Müslüman; Hakkın hakimiyeti için motor, şerrin yok olması için fren olma görevlisidir.
Namaz dinin direği, cihad ise zirvesidir. Biz siyaset değil, cihad yapıyoruz.
Okullarda çocukları "Ne mutlu Türk'üm diyene!" diye bağırtıyorlar, bu yanlış. Türk böyle derse Kürt'ün de "Ne mutlu Kürt'üm" deme hakkı doğar.
Onları bazı dış güçler buraya getirdi. Şu andaki dünya düzeninin ve ırkçı, siyonist emperyalizmin güçleri. Batılı, siyonist dünya düzenine bilmeden destek oluyorlar. Yaptıklarının çoğu yanlış. Vergiler ve borçlarla siyonistlere para kazandırıyorlar. Erdoğan siyonizmin veznedarı oldu. O benim öğrencimdi; ama şimdi amacımız onu devirmek.[15]
Siyaseti önemsemeyen Müslümanları, Müslümanları önemsemeyen siyasetçiler yönetir.
Siyonizm bir timsaha benzer. Bu timsahın üst çenesi Amerika ise alt çenesi Avrupa Birliği'dir. Beyni Siyo­nizm, gövdesi ise işbirlikçilerdir.
Son zamanlarda fikir kirlenmesi olarak; modern Müslüman, ılımlı İslam, light İslam, çağdaşlık diye birtakım kavramlar kullanılıyor. Dünyayı ifsat eden odaklar birkaç asır önce nasıl Hristiyanlığı Protestanlaştırdılarsa şimdi de bu kavramlarla İslam'ı Protestanlaştırmak için çalışıyorlar. Ne demek ılımlı İslam! İslam'ın ılımlısı, ılımsızı olmaz. İslam, İslam'dır.



Şimdi önemli dış politika konularımıza birer cümleyle cevap getiriyorum. Meselenin aslı ortaya kondu mu çözüm kolay olur. Bakınız bir Kıbrıs; ne yapacağız biz Kıbrıs'a derhal federe devlet görüşmelerine son vereceğiz. Neymiş bu federe devlet görüşmesi. Yahu bizim bağımsız bir devletimiz var. Gidiyoruz bir yandan bu bağımsız devleti sözde Müslüman ülkelere ne olursun siz de bunu kabul edin diyoruz, öbür taraftan işte Birleşmiş Milletler şunu dedi de bunu dedi de... Vay canına yav biri hipnotize mi ediyor sizi Allah aşkına, bırakın şunu. Efendim Amerika'nın hoşuna gitmez. Bana ne Amerika'dan, bana ne Amerika'dan. Amerikan bizi yönetecek. Neymiş bu federe devlet şu hale bakın sözde bağımsız devletiz biz. Bu devlete tanımışız senelerden beri niçin uğraşıyoruz Rumlarla bir devlet kuracağız, kendi bağımsız devletimizin bağımsızlığını ortadan kaldıracağız. Bu nasıl iş kim zorluyor? Rum bizim peşimizde koşsun bırakın bu görüşmeleri kesin, kesinde sizi 60 milyon alkışlasın sizi 1,5 milyar alkışlasın size 6 milyar insan selam dursun. Bırakın bu safsataları. Bak Refah Partisi meclise girdi, sesleniyor ve ben de huzurlarınızda Rabbime şükrediyorum ki ilk defa bunu burada bas bas bağırıyorum. Kıbrıs devletini tanıttırın. Bırakın bu federe devlet saçmalıklarını Allah aşkına! Neymiş bunlar? Bak şu anda eğer Rauf Denktaş televizyonun başında ise gözünden yaş akıyordur. Yaşa Erbakan bir sen varsın zaten burada diyordur.
Şimdi, uğraştılar, uğraştılar, uğraştılar, meğer kimlikleri neymiş biliyor musunuz? Milliyetçi solmuş! Abovv! Şuna bakın ya! (RP Kongresinde DSP'ye çatarken.)
Türkiye'de farmasonluk, siyonistlik, komünistlik ve şahsiyetsizlik saltanatı mutlaka yıkılacaktır.
Türkiye'nin kurtuluşu için Refah Partisi iktidar olacak adil düzen gelecek. Sorun ne? Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı olacak? Tatlı mı olacak, kanlı mı olacak? Altmış milyon buna karar verecek! (Lideri olduğu Refah Partisi'nin kapatılmasına sebep olan sözleri.)
Unutmayalım; insanı hayvanlardan ayıran ve faziletli kılan bazı özellikler vardır. Bunlar:
Doğru ile yanlışı ayırma; bu meziyetten "ilimler" doğmuştur.
Faydalı ile zararlıyı ayırma; bu meziyetten "ekonomi" doğmuştur.
Adalet ile zulmü ayırma; bu meziyetten "siyaset ve hukuk" doğmuştur.
Güzel ile çirkini, iyi ile kötüyü ayırma; bu meziyettense "ahlak ve sanat" doğmuştur.
Yahu burada güneş dururken ampule ne hacet?
Yanlışın en tehlikelisi, doğruya en yakın olan yanlıştır. Çünkü, doğruyla karıştırılması ve insanların daha kolay aldatılması ihtimali taşımaktadır.
Yaşanabilir bir Türkiye, yeniden büyük Türkiye ve adil bir dünya mutlaka kurulacaktır.
Zor bir yolda yürümek mecburiyetinde olan insanlar, yolda yürümeye başlamadan önce gönüllerinde ve zihinlerinde yürümek ve yol almak zorundadırlar. Evvela, bu yolu ben nasıl aşarım, korkusundan kurtularak yola çıktıklarında görürler ki, yol zor da olsa bir müddet sonra aşılmış yürünmüş ve hedeflenen yere gidilmiştir. İşte o zaman, insanların yüreklerinde, aslında yolun zannedildiği kadar zahmetli olmadığına ve bütün sıkıntılı yolların aşılabileceğine dair bir iman doğar.

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/08/mucahit-erbakan-29-ekim-1926-27-subat-2011.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/08/mucahit-erbakan-29-ekim-1926-27-subat-2011.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/08/mucahit-erbakan-29-ekim-1926-27-subat-2011_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/08/mucahit-erbakan-29-ekim-1926-27-subat-2011.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/mucahit-erbakan-29-ekim-1926-27-subat-2011/53486/</link>
			<pubDate>Fri, 16 Aug 2024 17:08:01 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Türkiye Cumhuriyeti'nin 9.Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel (1 Kasım 1924 - 17 Haziran 2015)</title>
			<description><![CDATA[Türkiye Cumhuriyeti'nin 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in, Çoban Sülü'den Türkiye'nin Babası'na dönüşen 91 senelik yaşamı... 40 yılı aşkın siyasi hayatında kendi deyimiyle "altı kez gittiği başbakanlığa yedi kez gelen" parti lideri, Devlet Su İşleri'nin "barajlar kralı" ve ''çoban sülü'' lakaplı inşaat mühendisi genel müdürü, Türk siyasetinin fötr şapkalı "baba"sı Süleyman Demirel, 91 yaşında hayatını kaybetti.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Çocukluk yıllarında çobanlık yaptığı için "Çoban Sülü" olarak da anılan "Türkiye'nin babası" Demirel, 50'den fazla üniversiteden fahri doktora aldı, yabancı ülkelerin devlet nişanlarına layık görüldü. Memleketi Isparta'da adını taşıyan Süleyman Demirel Üniversitesi kuruldu, Isparta'daki havalimanına ve Türkiye'nin farklı yerlerindeki pek çok okula adı verildi.

Demirel, Türkiye'nin en genç genel müdürü, en genç başbakanı, İsmet İnönü ve Recep Tayyip Erdoğan'dan sonra en uzun süre başbakanlık yapan siyasetçisi oldu. Demirel, altı dönem Isparta milletvekilliği yaptı, yedi yıl yasaklı kaldı, yedi kez hükümet kurdu.



Tam adı: Sami Süleyman Gündoğdu Demirel / Süleyman Demirel
Doğum tarihi: 1 Kasım 1924
Doğum yeri: Isparta, İslamköy / Türkiye
Boyu: 1,70 m
Ailesi: Ummuhan Demirel – Yahya Demirel
Eşi: Nazmiye Demirel
Çocuk (ları): Ali Çetin Şener (Manevi oğlu)
Mesleği: Siyasetçi, mühendis, devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin 9. Cumhurbaşkanı
Aktif Yılları: 1965 – 2015

Süleyman Demirel kimdir? Süleyman Demirel, 1924 yılında Isparta İslamköy’de dünyaya geldi. İlkokulu bu köyde okudu. Ortaokulu Isparta, liseyi ise Afyon’da bitirdi.
Üniversite eğitimi almak için İstanbul’a gitti. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde inşaat mühendisliği bölümünde okudu. 40 yıllık siyasi hayatı boyunca birçok olaya denk geldi.
Hem başbakanlık hem de cumhurbaşkanlığı yapan Demirel, 1948 yılında Nazmiye Şener ile evlendi. Bir dönem elektrik idaresinde işe girdi.



Daha sonra araştırma yapmak üzere ABD’ye gönderildi. 1953  yılında Seyhan Barajı inşaatında görevlendirildi. Proje mühendisliği görevindeyken Adnan Menderes’in ilgisini çekti. Hem projesindeki başarısı hem de çalışkanlığı sayesinde Barajlar Dairesi Başkanlığı’na atandı. 1 yıl sonra ise Devlet Su işleri Genel Müdürlüğü’nde göreve başladı.

Adnan Menderes bir gün toplantıdayken Süleyman Demirel’i göstererek “Bu çocuğa çok dikkat edin. Çünkü o gelecekte başbakan olacak” diyerek öngörüde bulunmuştur. 1962 senesi siyasi kariyerine girişin ilk adımıdır. O yıllarda Adnan Menderes’i haklı çıkararak Adalet Partisi Genel İdare Kurulu üyesi olarak kendini göstermeye başladı.



Demirel, siyasete profesyonel ilk adımını 1962’de, Adalet Partisi’ne (AP) katılarak attı. Aynı yıl düzenlenen I. Kongre’de Genel İdare Kurulu’na seçilmişti. İlk adımının etkileri uzun sürmedi. AP’liler, af kampanyası ile Eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar, 22 Mart 1963’te şartlı olarak serbest bırakılmıştı. Hemen ardından meydana gelen olaylarda AP Genel Merkezi de saldırıya uğradı. Demirel de bu olay üzerine aktif siyasi yaşamında geri çekildi. Bu durum da uzun sürmeyecekti. Ancak bu tavrı hiç unutulmayacak ve yıllar sonra parti içindeki muhalifler bu durumu aleyhinde propagandaya dönüştürecekti. Demirel hakkında söylemleri ise şöyleydi:

“Şapkasını alıp kaçtı!”
Demirel, 1964 Haziran’ında AP Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala’nın ani ölümünün ardından gözlenen parti içi bunalım sırasında siyasete geri döndü. Dönüşü muhteşem olmuştu. Çünkü Demirel, 28 Kasım 1964’te yapılan AP Genel Kongresi’nde Ali Fuat Başgil, Sadettin Bilgiç ve Tekin Arıburun ile yarıştığı seçimde, geçerli 1679 oydan 1072’sini alarak partiye genel başkan seçildi.

İsmet İnönü Hükümeti’nin düşürülmesinin ardından Şubat 1965’te Suat Hayri Ürgüplü başkanlığında kurulan 29. Türkiye Cumhuriyeti Koalisyon Hükümeti’ne TBMM dışından Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı olarak görevlendirildi. AP ile birlikte Millet Partisi (MP), Yeni Türkiye Partisi (YTP) ve Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) de bu koalisyona katılmıştı.

Siyasette başarılı adımlar atmaya başlayan Demirel’in babası Hacı Yahya Bey de aynı yıl memleketlerine, İslamköy Belediyesi’ne başkan seçildi. Şimdi baba oğul siyasi yaşamın bir parçasıydılar…



Türkiye’nin 12. Başbakanı Süleyman Demirel
1965 Genel Seçimleri’ne geldiğimizde, YTP’nin silinmesinin ardından AP, DP çizgisinin tek mirasçısı konumuna gelmişti. Ve Adalet Partisi yüzde 52,8 oy alarak tek başına iktidar oldu. Demirel de bu seçim sonuçlarına göre Isparta Milletvekili olarak ilk kez TBMM’ye girdi.
Demirel 27 Ekim 1965’te, 27 Mayıs 1960’ta gerçekleşen ve Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki ilk askeri darbe sonrasında ilk koalisyonsuz hükümeti, 30. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni kurdu. Ve evet, Adnan Menderes’in de öngördüğü gibi Demirel, Türkiye’nin 12. Başbakanı oldu…



Demirel; İsmet İnönü ve Ragıp Gümüşpala gibi Türk Kurtuluş Savaşı kahramanlarının yavaş yavaş siyasetten çekildiği bu dönemde, 1920’lerde dünyaya gelmiş ‘Cumhuriyet Kuşağı’ olarak adlandırılan siyasetçilerin ilk örneklerinden biriydi. Başında şapkası, şahsına münhasır tavırları ve konuşması ile hep dikkat çekti.
1965 senesinin 10 Ekim tarihinde yapılan genel seçimlerde tek başına iktidar oldu. Bu seçimlerde %52 oy aldı. 41 yaşına geldiğinde ise başbakan olarak seçildi. Demirel, siyasetin babası olarak anıldı.



İkinci hükümete giden zor yollar
Demirel, 1965-1971 yılları arasında Başbakan idi. Bu süreçte Boğaziçi Köprüsü, Keban Barajı, Ereğli Demir Çelik İşletmeleri gibi büyük yatırımlar yapıldı. Ve bu dönemde Türkiye’nin enflasyon oranı yüzde 5 iken, kalkınma hızı yüzde 7’ydi. Bu iyi bir orandı. Öyle ki bu kalkınma hızı petrol ülkeleri dışında, Japonya’dan sonra dünyanın ikinci yüksek kalkınma hızıydı. Bu iyi gelişmeler dahi AP iktidarının, toplumun aydın kesimi ve özellikle öğrenci örgütleri tarafından, DP iktidarının 27 Mayıs sonrası devamı olarak görülmesine engel olamıyordu…

1961 Anayasası’nın sağladığı bazı temel haklar ve bunların kullanılması, tepkilerin artmasına sebep olmuştu. 27 Mayıs öncesi yaşanan gençlik protestolarının aynısını şimdi AP iktidarı da yaşıyordu. Üniversite gençliğini etkileyen bir diğer etmen ise, 1968’de Avrupa ve Amerika’da yaygınlaşan gençlik hareketleriydi. Sosyalist düşünce yeni yeni bağ kurdukları şu dönemde, Türkiye’deki ilk önemli öğrenci eylemi Haziran 1968’de, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde boykotla baş gösterdi. Ardından başka üniversiteler ve fakülteler de geldi. Başta akademik amaçla başlayan bu eylemler, her gün biraz daha siyasileşti ve bu durum, AP iktidarını oldukça tedirgin ediyordu. Olmalılardı da. Çünkü sonunda sağ ve sol görüşlü öğrenci grupları daha sert çatışmaya başladı; kan dökülüyordu.



AP’nin huzursuzluğu, onu DP’nin bir uzantısı olarak gören TSK içinde ses getirmeye başladı ve ardından askeri müdahale söylentileri de yayıldı. Kuvvet Komutanları, Hükümet Başkanı Demirel’e ülkenin içinde bulunduğu durumu konu alan mektuplar gönderiyordu ve bunlar artık sıradan gelişmelerdi…

Sonra daha büyük adımlar atmaya karar verildi. 1969’da, 27 Mayıs’ın ardından 1961 Anayasası’ndaki 68. madde ile DP’ye getirilen siyaset yasağının kaldırılması için İsmet İnönü ve Celal Bayar karşılıklı olarak, Mayıs ve Haziran aylarında tarihi ziyaretlerde bulundular. Bu ziyaretlerin ardından, TBMM,  Anayasada değişiklik için CHP’nin de desteğini alan AP’nin önerisini onayladı.

Ancak bu kez de TSK bu gelişmeleri 27 Mayıs’ın restorasyonu olarak okumuştu. TSK’nın gösterdiği tepkinin ardından Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay da Anayasa değişikliğine karşı tavır aldı. Buna karşın AP de, Anayasa değişikliği konusunu  12 Ekim 1969’da gerçekleşecek seçimler öncesinde bir gerginlik oluşturmasın diye Cumhuriyet Senatosu’nda görüşülmesini, seçim sonrasına bırakmaya karar verdi.



Celal Bayar’ın kızı Nilüfer Gürsoy ve eski DP’li bakanlardan Samet Ağaoğlu’nun eşi AP Manisa Milletvekili Neriman Ağaoğlu, AP’nin af konusunda tutum değiştirmesinin parlamentonun itibarının zedelenmesine sebep olduğunu düşünüyordu. Bunun için 31 Temmuz 1969’da, partilerinden ve görevlerinden istifa ettiler. Bu durum, eski DP’lilerin, Ap’liler ile ihtilaf içinde olduklarının su yüzüne çıkması şeklinde yorumlandı…

Seçimlere çok az bir zaman kalmıştı ve gerginlikler durulmuyordu. 12 Ekim 1969’da gerçekleşen Genel Seçimler’de AP, adlığı yüzde 47’lik oy ile yine tek başına iktidar oldu. Demirel, 3 Kasım 1969’da resmen ikinci hükümetinin kurdu…



Başbakanlıktan istifa etti
Evet, halk desteğini göstermişti. Ancak bu durum AP’nin bölünmesine engel olamadı. Demirel, parti dışından gelen eleştirilere ne kadar hoşgörülü olsa da, parti içinde başlayan muhalefete karşı kayıtsız kalamadı. Ülkede her gün biraz daha artan toplumsal, siyasi ve iktisadi karışıklıklara son verilmesi, kendisine bağlı Yeminliler hizbindeki kişilerin kayırılması, eski DP mensuplarının siyasi haklarının  iadesi sorununun çözülmesi gibi istekleri dile getiren milletvekilleri, AP’den çıkarıldı. Her şey bıçak kadar keskindi.

Ancak yine de 12 Ocak 1970’te, 72 AP’li senatör ve milletvekili, Demirel’e aynı istekleri içeren bir muhtıra verdi. Demirel’in tepkisi ise, ‘Biz muhtıra ile iş görmeyiz!’ oldu. İsteklerin görmezden gelindiği bu sert tepki karşısında 11 Şubat’ta, Faruk Sükan ve Saadettin Bilgiç’in başı çektiği 41 milletvekili, CHP ve diğer muhalefet partileri ile birlikte bütçe görüşmelerinde ret oyu vererek Demirel’i istifaya çağırdılar. 41 milletvekili karşı oyu ile bütçe, 214 kabul oyuna karşılık toplamda 224 ret oyu ile güvenoyu alamadı. Demirel ise, ertesi gün Başbakanlıktan istifasını açıkladı.

Yaşananların ardından Celal Bayar çevresindeki AP milletvekilleri istifa ederek Demokrat Parti’nin gerçek mirasçısı olma savı ile Demokratik Parti’yi kurdu. Yine aynı dönemde AP’nin İslamcı kanadının önemli bir kısmı ayrılıp Necmettin Erbakan’ın kurduğu Milli Nizam Partisi’ne katıldı. Ap’nin günden güne bu kopuşu, hükümetin zayıflığından yakınanları da haklı çıkarıyordu…

Demirel ise, stratejisinde ilerledi ve Mart 1970’te yeni bir hükümet kurarak yapılan 5. Kongre’de tekrar Genel Başkan seçildi.

1969 senesinde genel seçimlerde %48 oy aldı. Yine tek başına başkan olsa da bu defa görevi uzun sürmedi ve 1971 senesinde görevi bırakmak zorunda kaldı.



12 Mart muhtırası
Bir başka sorun da haşhaştı; evet, haşhaş. 1970’te, Richard Nixon yönetimindeki Amerika, Demirel’den haşhaş üretiminin yasaklanmasını istemişti. Ancak Demirel bu talebi kabul etmedi ve zaten yolunda gitmeyen Türkiye-Amerika ilişkileri daha da gerildi. Haşhaş, 12 Mart’ı tetikleyen temel sebeplerden biri olmuştu.

Ve konu yine anayasaya geldi. iktisadi durum bozulmuş, 15-16 Haziran 1970 Olayları olarak kayda geçecek Türkiye tarihindeki en büyük işçi eylemlerinden biri gerçekleşmiş, 10 Ağustos 1970’e geldiğimizde Türk Lirası’nın değeri yüzde 66 oranına düşürülmüştü. 68’deki öğrenci olayları ve grevler de cabasıydı. Demirel, 1961 Anayasası’nı suçluyor ve bu anayasa ile ülkenin yönetilemeyeceğini savunuyordu.

Ardından Milli Demokratik Devrimciler bu konu üzerine de yoğunlaştı ve 9 Mart darbe teşebbüsüne (1971) kalkıştı. Bunun üzerine hükümet, 12 Mart muhtırası ile istifaya zorlandı ve Demirel, aynı gün istifasını verdi. Ve Nihat Erim hükümeti kuruldu.

Demirel’in Anayasa’da istediği değişiklikler 12 Mart döneminde hayata geçirilmişti…



I. Milliyetçi Cephe Hükümeti
14 Ekim 1973 Genel Seçimleri’nde Demirel, siyasi rakibi Bülent Ecevit ile karşı karşıyaydı. Ecevit liderliğindeki CHP, AP’den daha çok oy almıştı. AP, oylarındaki yüzde 17’lik gerileme ile 11 yıldan sonra ilk kez ikinci parti konumuna düştü. Bunun ardında Ecevit’in popülaritesi ve AP içindeki bölünmeler vardı.

Seçimlerden sonra kurulan CHP-MSP koalisyonu Kıbrıs Barış Harekatı’nı gerçekleştirmişti. Ancak yine de Kıbrıs başta olmak üzere birçok konuda kendi içinde anlaşmazlıktaydı. Başbakan Ecevit, erken seçime gitme stratejisiyle 18 Eylül 1974’te istifa etti. Ancak amacına ulaşamadığı gibi Mart 1975’e dek 200’ü aşkın gün süren bir hükümet krizine de neden olmuştu. Sonunda 31 Mart 1975’te, güvenoyu alamayan Sadi Irmak hükümetinin ardından AP Genel Başkanı Demirel’in başkanlık ettiği, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), Cumhuriyetçi Güven Partisi (CGP), Milli Selamet Partisi’nden (MSP) oluşan koalisyon hükümeti kuruldu. Sol güruha karşı neredeyse bütün sağ partileri bir arada olduğu Demirel Hükümeti, ‘I. Milliyetçi Cephe Hükümeti’ olarak anıldı…

Demirel, 4 yıl aradan sonra Başbakanlık koltuğuna tekrar oturmuştu. Bu dönem, ülkede yeniden terör olayları yaşandı ve toplumsal hareketlerin baş gösterdi. Ayrıca dış ödemeler ve hızlı enflasyondan kaynaklanan bir ekonomik bunalım da söz konusuydu…



II. Milliyetçi Cephe Hükümeti
1977 Seçimleri’ne geldiğimizde AP, aldığı yüzde 36,9 oy ile yüzde 41,4 oy oranına sahip CHP’den sonra ikinci parti olabilmişti. Seçim sonrasında kurulan Ecevit Hükümeti, güvenoyu alamayınca bu kez MSP ve MHP’nin katılımıyla oluşan II. Milliyetçi Cephe Hükümeti’nin Başbakanı oldu.

Bu hükümet, 31 Aralık 1977’de, Güneş Motel Olayı adı ile anılan operasyonla CHP’nin AP’den seçilmiş 13 milletvekilini bakanlık vaadiyle transfer etmesi üzerine, CHP’nin gensoru önerisiyle düşürüldü. 1978 başlarken, Ecevit tek başına iktidar oldu. Ve evet, AP’den transfer edilen milletvekillerinin çoğuna da bakanlık verildi.

Demirel çok kızgındı. CHP ağırlıklı hükümet ile iletişimi reddetmiş, Ecevit’e karşı hırçın bir muhalefete girişmişti. Öyle ki Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e, 21 Şubat 1979’da, sıkıyönetimin uzatılmasına karşı olduklarını açıkladı.

Ülkede yaşanan pek çok olumsuz olay, Ecevit iktidarının halkın güvenini kaybetmesine sebep olmuştu. Devrimci grupların boykotunun da etkisiyle 14 Ekim Ara Seçimleri’nde oy kaybeden CHP, iktidardan çekildi. AP ise, büyük bir farkla seçimi kazanmıştı. Demirel, bu kez Milliyetçi Cephe Hükümeti’nin olumsuzlukları gölgesinde olmak istemedi ve dışarıdan desteklenen bir azınlık hükümeti kurdu.

6. Demirel Hükümeti ile Demirel, MHP ve MSP’nin desteğiyle Kasım 1979’da tekrar Başbakan oldu ve 12 Eylül 1980’e kadar görevinin başındaydı…



12 Eylül 1980 ve DYP Genel Başkanlığı
Demirel’in başbakanlığı, 12 Eylül 1980’de gerçekleşen askeri darbe ile sona erdi. 13 Eylü-11 Ekim arasında Gelibolu, Hamzakoy’da gözetim altındaydı. Demirel, 16 Ekim 1981’de partisi kapatılana dek başkanlığa devam etti. 1982 Anayasası’nın geçici 4. Maddesi ile de 10 yıl siyaset yasağına alındı.

Siyasetten yasaklıydı; ama partisinin eski yöneticileri bağlantısını kesmedi. Mayıs 1983’te, siyasi partilerin kurulmasına çıkan iznin ardından 20 Mayıs’ta AP’nin devamı olarak Büyük Türkiye Partisi (BTP) kuruldu. Ancak Milli Güvenlik Konseyi tarafından AP’nin devamı olduğu gerekçesiyle 31 Mayıs’ta kapatıldı. Demirel de siyaset yasağını çiğnediği gerekçesiyle Çanakkale, Zincirbozan’da 4 ay zorunlu ikamete gönderildi.

6 Eylül 1987’de Demirel’in yasağı halk oylaması ile kaldırıldı. Kurulduğu dönemde desteklediği Doğru Yol Partisi’nin (DYP) o dönemdeki genel başkanı Hüsamettin Cindoruk, istifa etmişti. Demirel, 24 Eylül’de DYP Genel Başkanlığı’na seçildi.

Demirel, siyasete attığı ilk adımdan başlamış gibiydi. 29 Kasım 1987 Seçimleri’nde Isparta’dan milletvekili seçildi ve tekrar meclise girdi. 1988 ve 1990 büyük kongrelerinde yeniden DYP Genel Başkanı idi. Bu dönemde 24 Ocak Karaları’nı beraber hazırladıkları Turgut Özal’a karşı sert bir muhalefet sürdürüyordu…



Yeniden ve son kez Başbakan
20 Ekim 1991 Genel Seçimleri’nde DYP, oyların yüzde 27’sini alarak 178 milletvekili çıkardı ver meclisteki birinci parti oldu. Demirel de, hükümet kurması için görevlendirildi ve 20 Kasım’da, Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) ile bir koalisyon hükümeti kurdular.

Bu dönemde siyasetin gündeminde Demirel ile Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın arasındaki yetki çatışması vardı. Parlamenter sistemde, Cumhurbaşkanı’nın konumuyla ilgili bir sistem tartışması söz konusuydu.

Hükümetin attığı en önemli adımlar şöyleydi: ‘Kürt realitesinin tanındığı’ açıklandı, 27 Mayıs’tan sonra kapatılan DP ile 12 Eylül’den sonra kapatılan partilerin açılması ve sendikal özgürlüklerle ilgili bazı uluslararası sözleşmelerin onaylanması, Ceza Mahkemeleri Usulü Kanunu’nun yeniden düzenlenmesi…

Demirel başkanlığındaki koalisyon hükümeti, enflasyon konusunda söz verdiği başarıyı gösterememişti. Ancak bununla birlikte ekonomik büyümeyi canlandırmakta başarılıydı. 1992’de ‘Yeşil Kart’ uygulaması başlatıldı. Sosyal güvencesi olmayan vatandaşların sağlık giderlerini karşılanacaktı.

Buna benzer başka adımlar da atan hükümet, büyük şehirlerdeki aşırı sol terör eylemlerinin de denetim altına alınmasında ilerleme kaydetmişti. Ancak öte yandan da gazeteci yazar Uğur Mumcu’nun 24 Ocak 1973’te bombalı bir suikast ile öldürülmesi sonucunda, kendini de bir sınanmanın ortasında bulmuştu.



Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel
8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal, 17 Nisan 1993’te, kalp ve koroner yetmezliğine bağlı tansiyon düşmesi sebebiyle yaşamını yitirdi. Bu ani ölümün ardından Demirel, 4 Mayıs’ta, Cumhurbaşkanlığı’na adaylığını açıkladı. Demirel, 8 Mayıs’ta meclisteki seçimin ilk turunda 234 oyla yeterli çoğunluğa ulaşamadı. İkinci turda da 225 oy aldı. 16 Mayıs’ta düzenlenen üçüncü turda koalisyon ortağı MHP ve SHP’nin de desteği ile 244 oy alarak Türkiye’nin 9. Cumhurbaşkanı oldu.



Demirel, 18 Mayıs 1996’da, İzmit’te katıldığı bir alışveriş merkezinin temel atma töreninde İbrahim Gümrükçüoğlu adlı bir eylemcinin suikast girişiminden yara almadan kurtuldu. Koruma Müdürü Şükrü Çukurlu kolundan yaralanırken bir gazeteci de ayağından yaralandı.

28 Şubat Süreci’ne geldiğimizde bir kesim Refahyol Hükümeti’ne karşı oluşan cephenin başaktörü olarak Demirel’i görürken, bir kesim de onun gerginliği yumuşatıp darbeyi önlediğini düşünüyordu…
Demirel, 16 Mayıs 2000’de, görevini Ahmet Necdet Sezer’e devretti.



1993 senesinde TBMM tarafından cumhurbaşkanı olarak seçildi. Türkiye Cumhuriyeti’nin 9.Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel, 2000 senesinde kadar görevini icra etti.
Siyasi hayatı boyunca hem yükselişlere hem de makamdan uzaklaştırmalara tanık oldu. 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 tarihlerinde yaşanan olaylar Demirel’in görevinden uzaklaştırılmasına sebep oldu. 80 ihtilali ise 7 yıl siyasetten uzaklaştırılmasına sebebiyet verdi.



28 Şubat tarihinde portmodern darbe yapıldığında cumhurbaşkanı koltuğunda Demirel vardı. Darbe süreci, onun ilk kez siyaset babası olarak anılmasını sağlamıştır.
Siyasi hayatındaki görevi bittikten sonra yeniden evine döndü. Güniz Sokak’ta hayatına devam etti. O dönem eşi hastaydı. Tedavi gören eşini hiçbir zaman yalnız bırakmadı. Ancak eşi Nazmiye Demirel hastalığa daha fazla dayanamadı ve 2013 senesinde hayata gözlerini yumdu. Süleyman Demirel eşinin ölümü karşısında çok üzüldü, ayakta durmakta zorlandığı görüntüler adeta acının yansımasıydı.



Süleyman Demirel’in hiç çocuğu olmadı. Ama o Ali Çetin Şener’i manevi oğlu olarak bilirdi. Ali Çetin Şener, aile ile birlikte kalır, onlara evlat hasreti yaşatmazdı. Aynı zamanda Demirel çifti de Ali Çetin’e aile özlemi çektirmeden yanlarında büyüttüler. Fakat 25 Nisan tarihinde Ali Çetin Şener, corona virüs nedeniyle hayata gözlerini yumdu.

"Barajlar kralı", "Morrison Süleyman", "Baba", "Çoban Sülü" olarak anılan ve Cumhuriyet tarihinin kilit dönemeçlerinde hep adı geçen siyasetçilerden 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel 17 Haziran 2015'te, saat 02.05'te yaşamını yitirdi.

91 yaşındaki Demirel, o yıl 13 Mayıs'ta hastaneye kaldırılmıştı. Ankara Güven Hastanesi, yazılı bir açıklama yaparak Demirel'in solunum ve kalp fonksiyonlarının kötüleşmesi sonucu hayata veda ettiğini duyurdu.

Demirel hayata gözlerini yummadan önce anıt mezar yaptırılmıştır. Türkiye’nin en büyük ikinci mezarı olan Çalca Tepe Süleyman Demirel Anıtı’na gömülmüştür.


Şapkası ve üslubu akıllarda yer etti
Türk siyasetinde "Binaenaleyh" denildiğinde akla gelen tek isim Süleyman Demirel oldu. Kimseye kaptırmadığı şapkası ve fotoğraf karelerine de yansıyan "kaptırmama mücadelesi" ile Demirel, Türk siyasi tarihine unutulmaz bir simgeyle kazındı. Demirel şapkanın demokraside bir simge haline geldiğini söyleyerek, "Şapka benim değil milletin şimdi" değerlendirmesini de yaptı.



Süleyman Demirel, "Bir takım yürüyüşler oluyor diye asabınız bozulmasın, yürümekle sokaklar eskimez", "Memlekette benzin vardı da biz mi içtik", "Bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz", "GAP'ı gaptırmam", "Elektriğin komünisti olur mu", "Ege bir Yunan gölü değildir, Ege bir Türk gölü de değildir, binanaleyh Ege bir göl değildir", "Dün dündür, bugün bugündür" sözleriyle de hafızalarda yer etti.
9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in, 1949 yılında başladığı memurluk görevinden, cumhurbaşkanlığının sona erdiği döneme kadar geçen sürede okuduğu kitaplar, fotoğrafları ve kullandığı eşyalar, İslamköy'de geçen yıl açılan Süleyman Demirel Demokrasi ve Kalkınma Müzesi'nde sergileniyor.





Demirel anlatıyor: “39 yaşında Başbakan oldum. Ana muhalefet lideri İnönü idi. Yeminle söylüyorum. Onunla görüşmeye giderken dizlerim titrerdi. Ben alt tarafı Çoban Sülü. O ise Garp Cephesi kumandanı, Cumhuriyet’in İkinci Adamı idi…”
Bir anektod da benden…
Seçimlerden %50 oy alarak başbakan olan Süleyman Demirel, meclisin ilk günü meclis binasında İsmet İnönü ile karşılaşır.
İnönü sorar;
– Meclisin kaç merdiveni var, Süleyman biliyor musun?
Demirel,
– Bilmiyorum!..
Beklemediği bir soruyu yanıtsız bırakan Demirel içten içe bozulmuştur.
Birkaç gün sonra yine mecliste İnönü’nün yanına giden Demirel kulağına eğilerek;
“Efendim, meclisin 220 merdiveni var!” der.
– Kime saydırdın? diye sorar İnönü.
Demirel:
– Bizzat ben saydım efendim! der.
Ve bunun üzerine İnönü’den tarihi bir söz duyar;
“Bak Süleyman, lider odur ki zor işlerle uğraşsın.
Lider basit işleri kendi yapmaz. Bak mesela ben meclisin kaç merdiveni olduğunu bilmiyordum.
Sana saydırdım…”



27 Mayıs 1960 darbesiyle görevden alınan Başbakan Adnan Menderes'in mirasına sahip çıkan ve merkez sağın lideri olan Demirel, siyasi kimliği dışında çeşitli sözleriyle de Türkiye siyasetine damgasını vurdu.

Haklı tarafından kimi zaman sert eleştirilere maruz kalsa da kendine has uslubuyla bunların hepsini geçiştirdi. Şapkasıyla öyle bir özdeşleşmişti ki bir seçim için ‘Şapkamı koysam o bile seçilir’ dedi.

Türk siyasetinin unutulmaz isimlerinden biri olan Süleyman Demirel icraatlerinin dışında daha çok şapkası ve kendine has uslubuyla anılacak. İşte Süleman Demirel’in efsaneleşen sözlerinden bir kısmı:

Kıbrıs meselesi nedeniyle İngiltere’yle Türkiye’nin arası kötü. Tam da bu sırada Demirel İngiltere’ye ziyarete gidiyor. Dönüşte gazetecilerle arasında geçen diyalog ise şöyle:
-Efendim, neden İngiliz Dışilişkiler Bakanı’nın elini sıktınız?
-Neresini sıkacaktım kardeşim?

Yunanistan’ın Ege Denizi’nin bir Yunan gölü olduğunu iddaa ediyor diyen gazeteciye
“ Ege bir Türk gölü değildir. Ege bir Yunan gölü de değildir. Ege zaten bir göl de değildir!!!” demişti.
Su mu daha değerlidir benzin mi? Tabii ki su, benzin içilmez ama su içilir.

Benzin vardı şeker vardı, şerbet yapıp biz mi içtik? 

Aksini diyenin alnını garışlarım!

Gap,’ı gaptırmam

Enflasyon düşüyor domatesten biberden buluyorlar.Çıkıyor benden buluyorlar.

Şapkamı koysam o bile seçilir.

Üniversite ziyaretleri sırasında sol görüşlü bir öğrenci Demirel’i sıkıştırır:
– Türkiye’de yapılan her türlü işi sahiplenme gibi bir işiniz var.
Demirel cevap verir:
– Sen nerde oturuyorsun?
– Kadıköy’de, niye ki ?
– Hah işte buraya gelmek için her gün üstünden geçtiğin köprü varya
– Ee evet
– Onu işte ben yaptım!

Başbakanken bir programda kendisine “sizi o bulunduğunuz yerden altı defa indirdiler, hala orada nasıl duruyorsunuz?” diyen gazeteciye verdiği cevap: Ben altı kere gittiysem yedi kere geldim

Patlayan cephane fabrikasına “Kimin aklına gelir patlayacağı?”

Dün dündür, bugün bugündür.

Bülent Ecevit’e: Dört kaz teslim etsen, akşama üçünü kaybedip gelir 

Yazın biz Bulgaristan’dan elektrik alıyoruz. Kışın Bulgaristan bize elektrik veriyor.

Nerde kalmıştık?

(Çay'a yapılan zammı soran muhabirlere) "Çay'a yapılan zam değildir. Kalite ayarlaması yapıldı. Çayın kalitesi yükseltildi"

Ne veriyorlarsa benden beş fazlası

Yıldırım Akbulut için ne düşünüyorsunuz? diye soran gazeteciye: Bulut buluttur, bulutun akı da buluttur garası da, binaenaleyh, üzerine gonuşmaya değmez. 

Görünen köy uzak değildir. 

Genelevleri kapatalım da bizi mi sevsinler. 

Verdimse ben verdim…

"Memleket meseleleri bir parkta oturarak halledilseydi, çok büyük bir park yaptırır, hep beraber içinde otururduk"

"Mizah bir yumruktur, ne zaman kime vuracağı belli olmaz"

"Dünkü güneşle bugünkü çamaşır kurutulmaz"

(1978'de CHP'nin 40 günde Türkçe bilmeyen öğretmenleri alıp öğretmen yapması üzerine) "Kırk günde kabak yetişmez"

(CHP'nin planlı kalkınma önerisine verdiği yanıt) "Bize plan değil, pilav lazım"

(17 Ağustos deprem sabahı) Binaenaleyh, Türkiye'nin altı çürüktür, Türkiye'nin altı çürüktür diye bırakıp gidecek değiliz, bununla yaşamasını öğreneceğiz









 ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/08/turkiye-cumhuriyeti-nin-9-cumhurbaskani-suleyman-demirel-1-kasim-1924-17-haziran-2015_1.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/08/turkiye-cumhuriyeti-nin-9-cumhurbaskani-suleyman-demirel-1-kasim-1924-17-haziran-2015_1.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/08/turkiye-cumhuriyeti-nin-9-cumhurbaskani-suleyman-demirel-1-kasim-1924-17-haziran-2015_t_1.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/08/turkiye-cumhuriyeti-nin-9-cumhurbaskani-suleyman-demirel-1-kasim-1924-17-haziran-2015_1.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/turkiye-cumhuriyeti-nin-9-cumhurbaskani-suleyman-demirel-1-kasim-1924-17-haziran-2015/53483/</link>
			<pubDate>Fri, 16 Aug 2024 12:42:16 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Nuri Demirağ: ''Türkiye'nin ilk yerli uçak üreticisi''</title>
			<description><![CDATA[Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları inşaatının ilk müteahhitlerin olan iş insanı Nuri Demirağ aynı zamanda ilk muhalefet partisi olan Millî Kalkınma Partisi’nin de kurucusudur. Atatürk Nuri Demirağ'a ve kardeşine Demiryolu inşaatında başarılarından dolayı ''Demirağ'' soyadını verdi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[NURİ DEMİRAĞ KİMDİR?
Nuri Demirağ, Mühürzâde Mehmed Nuri Bey (1886; Divriği, Sivas - 13 Kasım 1957, İstanbul), Türk iş adamı, siyasetçi.

Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları inşaatının ilk müteahhitlerindendir. Türkiye’nin 10.000 kilometrelik demiryolu ağının 1250 km’lik bölümünün inşasını gerçekleştirmiş ve bu nedenle kendisine Mustafa Kemal Atatürk tarafından “Demirağ” soyadı verilmiştir. Cumhuriyet döneminin sayılı zenginleri arasına girmiş ve hayırseverliği ile tanınmış bir iş adamıdır.
Türkiye’de ilk uçak fabrikasının kuruluşu, ilk sigara kağıdı üretimi, ilk yerli paraşüt üretimi gibi ilkleri gerçekleştiren, İstanbul Boğazı üzerine köprü yapılması, Keban’a büyük bir baraj yapılması düşüncelerini ilk kez gündeme getiren kişidir. Özellikle havacılık sanayisinde başarıları ile anılır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk muhalefet partisi olan Millî Kalkınma Partisi’nin kurucusudur.

Yaşamı
1886 yılında, Sivas’ın Divriği ilçesinde Dünya’ya geldi. Babası Mühürzâde Ömer Bey, annesi Ayşe Hanım’dır. Üç yaşında iken babasını kaybetti, annesi tarafından büyütüldü.
Ortaöğrenimini Divriği Rüştiye Mektebi’nde tamamladıktan sonra okuldaki başarısı nedeniyle öğretmen yardımcısı olarak bir süre kendi okulunda görev yaptı. 1903'te Ziraat Bankası’nın açtığı memurluk sınavını kazanarak Kangal kazasındaki şubeye, bir yıl sonra ise Koçgiri Şubesi’ne atandı.[1]. 1906-1909 arasında Erzurum vilayetinde kıtlık yaşanmıştı [2]. Nuri Bey, 1909’da, depolarda bırakılan buğday ve tahılları kişisel inisiyatifini kullanarak halka uygun bedelle sattı. Bu yüzden hakkında soruşturma açıldı ve aklandı.

1910’da Maliye Bakanlığı’nın sınavını kazandı ve maliye memuru oldu. Beyoğlu Gelirler Müdürlüğü’nde memur olarak İstanbul’a atanmıştı. Kısa süre sonra Hasköy Mal Müdürü oldu. Maliyenin her kademesinde çalıştı. Bir yandan da Maliye Mekteb-i Âlisi’nde gece derslerine katılarak yüksek öğrenimini yaptı. 1918’de maliye müfettişi oldu. Beyoğlu ve Galata dolaylarında görev yaparken I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmış bir devletin memuru olarak bazı hakaretlere maruz kalmıştı. Bu hakaretleri sindiremediği için istifa etti.

Mesude Hanım ile evlenen Mehmet Nuri Bey’in bu evlilikten Galip ve Kayı Alp adlı iki oğlu, Mefkure, Şukufe, Süveyda, Süheyla, Gülbahar ve Turan Melek adlarında kızları Dünya’ya geldi.[1] Drexel Üniversitesi biyomedikal mühendisliği bölümü kurucusu Profesör Doktor Banu Onaral torunudur.



İlk Türk sigara kâğıdı
Maliye müfettişliğini bıraktıktan sonra ticaret yapmanın yollarını arayan Nuri Bey, 1918’de, yabancıların tekelinde olan sigara kağıdı işine girdi. Eminönü’de küçük bir dükkânda ilk Türk sigara kağıdı yapımını başlattı. Ürettiği sigara kağıdına “Türk Zaferi” adını verdi. Türk Zaferi sigara kâğıtları Kurtuluş Savaşı vermekte olan Türk halkı tarafından büyük ilgi gördü. Nuri Bey, bu ilk girişiminden büyük kazanç elde etti.

Millî Mücadele yılları
Mehmet Nuri Bey, milli mücadele döneminde İstanbul’da sigara üretimi ve ticaretle uğraşırken bir yandan da Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin Maçka Şubesi’nin yönetti.

Demiryolu inşaatı
Kurtuluş Savaşı’ndan bağımsız bir devlet olarak çıkan Türkiye Cumhuriyeti, ülkenin ulaşım sorununa demiryolları ile el atmıştı; amaç, en kısa sürede demiryolu ağını genişletmekti[5]. 1926’da Samsun-Sivas demiryolu yapımını üstlenen Fransız şirketi işi bırakınca ilk etapta yapılacak yedi kilometrelik kısım için açılan ihaleye giren Mehmet Nuri Bey, çok düşük bir fiyat vererek ihaleyi aldı. İşin geri kalan kısmı da denemek üzere kendisine verildi.[3] Tapu dairesinde mühendis olan kardeşi Abdurrahman Naci Bey’i de memuriyetinden istifa ettirip kendisine ortak yapan Mehmet Nuri Bey artık Türkiye Cumhuriyetinin ilk demiryolu müteahhidi olmuştu. Kardeşi ile birlikte çalışarak Samsun-Erzurum, Sivas-Erzurum ve Afyon-Dinar hattını 1012 kilometrelik demiryolunu bir yıl gibi kısa bir sürede tamamladı. Çok dağlık ve kayalık arazide balyozlarla dağları delerek tünel açmak zorunda kalmalarına rağmen işlerini zamanında tamamladılar. Başarılarından ötürü 1934 yılında Atatürk kendisine ve kardeşi Abdurrahman Naci Bey’e Demirağ soyadı verdi.



İnşaat işleri
Nuri Bey, demiryolu yapımı sürerken çeşitli büyük inşaat projelerine de başladı. Karabük Demir Çelik, İzmit Selüloz, Sivas Çimento ve Bursa Merinos tesislerini, Eceabat Havalimanı’nı, Haliç kenarında İstanbul Hal Binası’nı inşa etti.

Boğaz Köprüsü projesi
1931 yılında İstanbul Boğazı’na köprü inşası projesini başlattı. Yurtdışından uzmanlar getirerek incelemeler yaptırdı; San Francisco’daki Golden Gate Köprüsü ile aynı sistemde bir köprü inşa etmeleri için Golden Gate’i inşa eden firmayla anlaştı.Tüm hazırlıkları bitmiş olan projeyi 1934’te cumhurbaşkanı Atatürk’e sundu. Cumhurbaşkanı tarafından beğenilse de proje hükümetten onay alamadı ve proje gerçekleşmedi. Bu, Nuri Demirağ’da çok büyük bir hayal kırıklığı yarattı.

Siyasî yaşamı
Nuri Demirağ, THK aleyhine açtığı davasını kaybettikten sonra, Türkiye’de adalet kavramının gelişmesi için tek-partili yönetim anlayışının değiştirilerek çok-partili demokratik düzenin getirilmesi gerektiğine inanmıştı. Bu düşünceyle siyasete atıldı. 1945 yılında Türkiye’nin ilk muhalefet partisi olan Millî Kalkınma Partisi’ni kurdu. Parti, 1946 ve 1950 seçimlerinde meclise giremedi. 1954 seçimlerinde Demokrat Parti’den adaylığını koydu, Sivas milletvekili oldu. Çölleşme, tarım ve hayvancılıkta gerileme, enerji, barajlar, köprüler, limanlar hakkında çalışmalar yaptı.



Uçak fabrikası ve gök okulu
Devrin en zengin iş adamı olan Demirağ., 1936 yılında uçak fabrikasına kurma girişimine başladı. O yıllarda ordunun uçak ihtiyacı halktan ve zengin işadamlarından toplanan bağışlarla karşılanmaktaydı. Kendisinden uçak satın almak için başlatılan bir bağış kampanyasına katılması istendiğinde “Benden bu millet için bir șey istiyorsanız, en mükemmelini istemelisiniz. Madem ki bir millet tayyaresiz yaşayamaz, öyleyse bu yaşama vasıtasını başkalarının lütfundan beklememeliyiz. Ben bu uçakların fabrikasını yapmaya talibim” sözleriyle karşılık vermişti.

Fabrikayı memleketi Divriği’de kurmayı planlamıştı. Ancak öncelikle İstanbul’da bir deneme atölyesi kurulacaktı. Bu amaçla Çekoslovak bir şirketle anlaştı. İstanbul’da Barbaros Hayrettin Paşa İskelesi’nin yanında atölye binası inşa edildi (Deniz Müzesi’nin solunda bulunan büyük sarı bina). Deneme uçuşlarını yapabilmek için Yeşilköy’deki Elmas Paşa Çiftliği’ni satın aldı ve üzerinde büyük bir uçuş sahası, hangarlar ve uçak tamir atölyesini yaptırdı. Uçuş sahası, Avrupa’nın en büyük havalimanı olan Amsterdam Havalimanı büyüklüğünde idi.[4] Bu alan, günümüzde Uluslararası İstanbul Atatürk Havalimanı olarak kullanılır.



Uçakları kullanacak Türk pilotların yetişmesi için bir havacılık okulu kurmak gerekiyordu. Pistin bulunduğu arazide Gök Okulu kuruldu. Okul, 1943 yılında kadar 290 pilot yetiştirdi. Yeşilköy’deki Gök Okulu’ndan önce Divriği’de de bir Gök Ortaokulu açtı. Sivas’ın hiçbir ilçesinde ortaokul yokken açılmış bu okulda öğrencilerin tüm masrafları karşılanıyor; öğrenciler havacılığa özenmeleri için İstanbul’a getirtilip uçuş dersleri veriliyordu.
Beşiktaş’taki uçak fabrikasında üretilecek uçak ve planörlerin planını Türkiye’nin ilk uçak mühendislerinden Selahattin Reşit Alan çizdi. 1936’da ilk tek motorlu uçak üretildi ve Nu.D-36 adı verildi. 1938’de Nu.D-38 adlı çift motorlu altı kişilik yolcu uçağı yapıldı. NuD-38, 1944 yılında Dünya havacılığı yolcu uçakları A sınıfına alındı. İlk uçak siparişini 1938 yılında Türk Hava Kurumu (THK) verdi.



Nuri Demirağ, havacılık alanında çalışmalarına 1939’da Türkiye’nin ilk yerli paraşüt üretimini gerçekleştirerek devam etti. 1941’de tamamen Türk yapımı ilk uçak İstanbul’dan Divriği’ye uçtu. Nuri Demirağ’ın oğlu ve Gök Okulu’nun ilk mezunlarından olan Galip Demirağ, bu uçuşta pilot idi.[4].
THK tarafından sipariş edilen 65 planör kısa sürede teslim edildikten sonra; NuD-36 adlı 24 eğitim uçağı tamamlanmış, deneme uçuşları İstanbul’da gerçekleşmişti.




İLK SEFER İSTANBUL'DAN ANKARA'YA
Türkiye’nin ilk uçak mühendislerinden Selahattin Reşit Alan, uçak ve planörlerin planını çizdi. Böylece 1936’da ilk tek motorlu uçak üretildi: “Nu.D-36”. 1938’de ise “Nu.D-38” adıyla Türkiye’nin ilk yolcu uçağı üretildi.
Motorları hariç tüm aksamı Türk teknisyen ve işçileri tarafından yapılan uçak, saatte 325 km sürat yapabiliyordu. Uçak, çift kumandalı, 2200 devirli 2 adet 160 beygir gücünde motorla donatıldı. 1200 kilo ağırlığındaki uçak 700 kiloya kadar yolcu ve bagaj taşıyabiliyordu. Tam depo yakıt ile 1000 km menzile sahip olan uçak, 3.5 saat havada kalabiliyordu. Tavan irtifası ise 5500 metreydi.
İlk deneme uçuşları pilotlar Basri Alev ve Mehmet Altunbay tarafından gerçekleştirildi. Test uçuşlarına devlet görevlileri de katıldı. Nu.D-38, 1944 yılında dünya havacılığı yolcu uçakları A sınıfına alındı. Uçağın çok önemli bir özelliği ise gerektiğinde askeri amaçlı nakliye ve bombardıman uçağına çevrilebiliyor olmasıydı.

Sonunda beklenen gün geldi… 6 kişi kapasiteli ilk yerli yolcu uçağı, 26 Mayıs 1944’te ilk seferini yaptı. Uçakta 2 pilot, Tasvir-i Efkar gazetesi sahibi Ziyat Ebuzziya, Vatan Gazetesi muhabiri Faruk Fenik ve Nuri Demirağ vardı. Saat 9:45’te İstanbul’dan havalanan uçak, 1,5 saat sonra Ankara Etimesgut Havaalanı’na başarı ile indi. İlk uçuşun yolcuları, Ankara’da, Hava Yolları Umum Müdürü Ferruh Bey tarafından karşılandı. Sonuç mükemmeldi…
Nu.D-38, daha sonra Bursa, İzmir, Kayseri ve Sivas gibi şehirlere deneme seferleri yaptı. Ne var ki Nuri Demirağ, üretimin devamı için gerekli siparişleri bir türlü alamadı.



Uçak fabrikasının kapanması
THK’nın siparişi olan ve son olarak İstanbul’dan Eskişehir’e uçan uçakların teslimi için Eskişehir’de bir kez daha test uçuşu yapılması talep edilmiştir. Selahattin Reşit Alan, 1938’de Nu.D-36 uçağıyla iniş yaparken, çevredeki hayvanlar hava alanına girmesin diye pistte açılan hendeği görmez ve hendeğe düşer. Reşit Alan bu kazada vefat eder. Bu kazadan sonra THK siparişi iptal etti. Nuri Demirağ, mahkemeye verdiği THK ile yıllar süren bir mahkeme sürecine girdi. Mahkeme THK lehine sonuçlandı. Ayrıca uçakların yurt dışına satılamaması için bir de kanun çıkartılır. Bu yüzden sipariş alamayan fabrika 1950’li yıllarda kapanır. Beşiktaş’ta üretilen uçakların uçuş deneme testleri ve gök okulu için yapılan pistler, hangarlar, üzerlerindeki bütün yapılı binalar o yıllarda dünyanın en büyük havalimanı Amsterdam Havalimanı büyüklüğündeki bütün kurulu tesisler istimlak edildi. Bu havalimanı günümüzdeki Atatürk Havalimanı’dır.
İspanya, İran ve Irak’tan alınan siparişler engellendi; elde kalan uçaklar hurdacıya satıldı.Nuri Demirağ’ın davayı kaybettikten sonra hükümet üyeleri ve cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye mektuplar yazarak yanlışlığın düzeltilmesi için yaptığı girişimler başarısız oldu; fabrika tekrar açılamadı.



Siyasi Kariyeri ve Ölümü
Demirağ, Türkiye'nin ilk muhalefet partisi olan Millî Kalkınma Partisi'ni 1945 yılında kurarak siyasi hayata atıldı. Ancak, partisi 1946 ve 1950 seçimlerinde meclise giremedi. 1954 seçimlerinde Demokrat Parti'den aday olarak Sivas milletvekili oldu. 13 Kasım 1957'de İstanbul'da şeker hastalığı nedeniyle hayatını kaybetti.
Demirağ, Türkiye'nin demiryolu ve havacılık sektörlerine yaptığı katkılarla tanınan bir iş adamıdır. Uçak fabrikasının kapanışının ardından yaşadığı zorluklara rağmen, Türk havacılık tarihine önemli bir iz bırakmıştır. 


]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/07/nuri-demirag-kimdir.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/07/nuri-demirag-kimdir.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/07/nuri-demirag-kimdir_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/07/nuri-demirag-kimdir.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/nuri-demirag-turkiye-nin-ilk-yerli-ucak-ureticisi/53244/</link>
			<pubDate>Thu, 25 Jul 2024 10:31:09 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>105. Yıl dönümünde Erzurum Kongresi; " Vatan Bir Bütündür Parçalanamaz"</title>
			<description><![CDATA[23 Temmuz 2020, 101. Yıl dönümünü kutladığımız “Erzurum Kongresi”, Anadolu’da Amasya Genelgesi’nden sonra Milli Mücadele’nin ikinci adımı olarak atılan bağımsızlık meşalesidir.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Havza ve Amasya’da milli direnişin askeri temeli atılmış, siyasi karşılığını Erzurum Kongresi yaratmıştır. Toplanma şekli bakımından bölgesel nitelikli bir kongre olmasına karşın önemli kararlar almıştır. Bunların en önemlisi sömürgeciliğin bir başka biçimi olan “Manda ve Himaye”, binlerce yıl bağımsız yaşamış bir millet için kabul edilemez olduğundan kesin bir şekilde reddedilerek ilk kez “Ulusal Egemenliğin” koşulsuz olarak gerçekleştirilmesine karar verilmiştir. Kongre, Sivas Kongresi’nin ön hazırlığı niteliğini taşımıştır.
Mustafa Kemal Atatürk, en az kongre kadar ondan çok “Kuvayı Milliye” örgütlerinin ülke düzeyinde gelişip yayılması için uğraşmıştır. Alınan kararların yaşama geçirilmesinde eylemin, eylemin gerçekleşmesinde ise birlikte davranmanın değerini bildiği için örgüt oluşturmaya büyük önem vermiştir.



Askeri ve siyasi özellik taşıyan “Kuvayı Milliye ve Müdafaa-i Hukuk” örgütleri; Rum ve Ermeni terörüne karşı yayılıp yoğunlaşan, halkın temsil ettiği ve kurup yaşattığı silahlı bir güç ve Milli Mücadele’nin ilk direniş birimleri olmuştur.
Mustafa Kemal Atatürk,Erzurum Kongre’sine katılmak için Amasya’dan yola çıktığı saatlerde, İstanbul’daki hükümet tarafından acilen geri dönmesi için telgraflar almıştır. Ancak, bu telgrafları dikkate almamış ve Erzurum Kongresi’ne gitmek kararından vazgeçmemiştir. 3 Temmuz 1919’da Ilıca-Erzurum’a gelmiş, halkın ve askerin içten gelen samimi gösterileri arasında 15.Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa, Vilayatı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Teşkilatı kurucusu Cevat Dursunoğlu ve Kurmay heyeti tarafından karşılanmıştır. 8 Temmuz’da, emirlere uymadığı için Bakanlar Kurulu kararı ile müfettişlik görevinden alındığı bildirilmiştir. Aynı gün, Savunma Bakanlığınca görevden alınması Padişah tarafında uygun görülmediği, onur kırıcı bir davranışa maruz kalmaması için 1 veya 2 ay süre ile tercih edeceği şehir ve kasaba da,hava değişiminde istirahat etmesi istenmiştir.Atatürk, bu teklifi kabul etmemiş, 8-9 Temmuz 1919 gecesi saat 22.50’de çok sevdiği askerlik mesleğinden ve 3’ncü Ordu Müfettişliği görevinden istifa etmiştir.



Bu kararını, 9 Temmuz’da Savunma Bakanı ve Padişaha telgraf ile bildirmiştir.
Aynı gün,halka ve Kolordu Komutanlıklarına; “Vatan ve milleti parçalanma tehlikesinden kurtararak, Yunan ve Ermeni emellerine kurban etmemek için verilecek Milli Mücadele’de, milletle beraber serbestçe çalışmaya, resmi ve askeri sıfatım artık engel olmaya başladı. Bu kutsal amaç için milletle beraber sonuna kadar çalışmaya, kutsal saydığım inançlarım adına söz verdiğim ve büyük bir tutkuyla bağlı olduğum yüce askerlik mesleğine bugün veda ve istifa ediyorum. Bundan sonra,resmi sıfat yetkilerden sıyrılmış olarak yalnız milletin sevgi ve fedakârlığına güvenerek ve onun tükenmez bereket ve kuvvet kaynağından ilham ve güç alarak, kutsal milli amacımız için her türlü fedakârlıkla çalışmak üzere millet içinde mücadele eden bir fert olacağımı saygıyla açıklar ve duyururum.”Sözleri ile kararını açıklamıştır. Askeri ve mülki yetkilerinden tamamıyla arınmış olarak çalışmalarına herhangi bir gücün altında kalmadan özgür bir birey olarak milletle birlikte ve onların arasında mücadeleye devam edeceğini belirtmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün istifasından sonra 10 Temmuz’da iki önemli olay gerçekleşmiştir. Önemli olaydan birisi Kurmay Başkanı Kazım Bey’in; “Paşam, siz askerlikten istifa ettiniz. Benim bundan sonra emrinizde bu vazifeme devam imkânım kalmadı. Evrakı kime teslim edeyim”.Diyerek istifa etmesi,hayatında en çok üzüntü veren an olmuştur. Yine aynı gün yaşanan tarihsel değeri olay ise ‘Vilâyat-ı Şarkıye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’Yönetim Kurulu üyeleri ilk toplantısını yaparak aldığı karar, gösterdikleri güven ve yakınlık ile gelecek dönem için unutulmaz hatıra, ümit ve müjde vermiştir. Cemiyet;“Vatanı parçalanmaktan, milletin haklarıyla saltanatı ve hilafet makamını çiğnenmekten kurtarmak yolunda açılan milli mücadeleye, askerlikten istifa suretiyle iştirak buyurulacağına dair beyanları ile heyet, kendilerini Başkanlığa ve Rauf Beyi ikinci Başkanlığa seçmiştir”. Atatürk’ün önünde yeni bir yol açılmış ve bu yol,“Milli Mücadele” yolu olmuştur. Toplantıda yaptığı konuşmada, girişeceği mücadelenin ana hatlarını ve görüşlerini kapsamlı şekilde açıklamıştır. Masaya önce bir Avrupa haritası sererek elini üzerine koymuş, büyük bir ciddiyetle dünyanın o günkü askeri ve siyasi durumunu en ince ayrıntısına kadar açıklamıştır. Batı’daki savaş yorgunluğunun milli mücadele için uygun koşullar yarattığını, İngiliz ve Fransız ordularının savaşacak durumda olmadığını ve milletlerin artık savaş istemediğini belirterek;“Dayanacağımız ana güç, hiç tutsak olmamış Türk ulusunun bağımsız yaşama konusundaki azim ve kararlılığıdır.Büyük savaştan henüz çıkmış galip devletler;yeniden savaşacak durumda değildir. Bu koşullar altında karşımızda yalnız Yunan kuvvetleri kalacaktır. Eğer,3 yıl dişimizi sıkarsak, düşmanı yurdumuzdan atarız. Türk milletini tek bir direniş cephesinde birleştirebilir ve ordumuzu kısa zamanda düzenleyip güçlendirirsek, çok sürmeden Yunanı denize dökeriz. Ülkeyi işgalden kurtarıp tam bağımsızlığına kavuştururuz”. Bu düşünce,9 Eylül’de sonlanacak olan Milli Mücadele’nin stratejik temelini oluşturmuştur. Başarı olasılığını yüksek gördüğü ulusal direnişin dayanacağı iç ve dış olguları açıklamış, ülke ve dünya koşullarını çözümleyerek atacağı adımın yönünü belirlemiştir.
Mustafa Kemal Atatürk, resmi görevinden ayrıldıktan sonra aynı günlerde,“Erzurum Kalesi Muhafızlığının” küçük binasında yakın arkadaşları ile yaptığı özel toplantıda üç fikir oluşmuştur. Bu fikirler; galip devletlerle savaş edilemeyeceğine göre, uysal, fedakâr ve uyuşkan hareket etmek veya Padişah etrafında toplanmak. Düşman devletlerin Padişah ve Halife için hükümranlık hakkı tanıyacağı bölgede Osmanlı Devletini idareye etmeye gayret eylemek. Osmanlı Devleti’nin taksimi kararlaştırılmış olduğuna göre, ırk ve bölge hususiyetlerine ehemmiyet verdiği imkândan faydalanarak mevzii kurtuluş çareleri aramak olmuştur. Ancak, Atatürk; “Tek hedef ulusal egemenliğe dayanan, kayıtsız şartsız bağımsız bir Türk devleti teşkil etmek ve bu hedefi her ne olursa olsun gerçekleştirmektir. Hedefin kolay olmadığını,  idealin gerçekleştirmek yolunda şimdiden şahıs olarak herkesin yükleneceği görevin ağır, zor ve hatta tehlikeli olacağını, hatta ölmek ve öldürmek ihtimalleriyle doludur. Milli Mücadele’de bütün milletin maddi ve manevi seferberliği ile mücadelesi, savaşması ve muzaffer olması lazımdır”.Parolası ile temel amacı ortaya koymuş,Türk milletinin ölmeyeceğini, kurtuluş için milli mücadelenin esas olduğunu ve başka bir çare bulunmadığını, bunun da Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri ile mümkün olacağını belirtmiştir.Bu gelişmeler yaşanırken 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa,bütün rütbe ve görevlerinden ayrılan Atatürk’e, “Emrinizdeyim Paşam. Ben, subaylarım, erlerim ve Kolordum, hepimiz emrinizdeyiz” diyerek ilk ve en önemli büyük bir manevi desteği vermiş ve bağlılığını bildirmiştir. Bu sözler ile ilk zafer kazanılmıştır. Bu an yaşanan olumsuz gelişmeler karşısında,Milli Mücadele’nin tarihinde kader tayin edici bir an olmuştur. Kazım Karabekir Paşa'nın tavrı, Atatürk’e büyük bir güç ve destek vermiştir. Ali Fuat ve Cafer Tayyar Paşa, diğer ileri gelen komutanlar da bağlılıklarını bildirmişlerdir. Atatürk, üzerindeki üniforma ve kendisine verilen yetkilere dayanarak liderlik yapmamış, Türk Milleti kendisinde bağımsızlığa taşıyacak kudreti gördüğü için büyük lider olmuştur.Mesleğini, rütbelerini, nişanlarını feda ederek milletin sinesinde bir mücahit fert olarak kelleyi koltuğa alarak sahneye atılmıştır. Padişah tarafından elinden alınmış bütün yetki, iade ettiği bütün rütbe ve nişanların yerini, halkın verdiği görevler ve yetkiler almıştır.
İtilaf Devletleri, Doğu Anadolu illeri için “Ermenistan Vilayetleri” ifadesini kullanmış ve bir Ermenistan Devleti’nin kurulmasını hedeflemiştir. Erzurum Kongresi, Ermeni Devletinin kurulmasına ve Ermeni saldırılarına engel olmak, Doğu Anadolu’nun Türk yurdu olarak kalmasını sağlayacak tedbirleri almak amacıyla,bölgesel çalışan Vilayet-i Şarkiye Osmaniye Milliye Cemiyeti ile Trabzon Müdafaa-i Hukuku Milliye ortak çalışması için 10 Temmuz’da toplanmasına karar verilmiştir. Ancak bir kısım temsilcilerin Erzurum’a gidişine Valilerin gerekli izni vermemesi üzerine gecikmeli olarak 23 Temmuz 1919 saat 10.00’da Yapı Usta Okulu’nda toplanmıştır. Kurtuluş Savaşı ve yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun temeli ilk bu salonda atılmıştır. Kongreye çoğunluğu işgal altındaki 5 doğu vilayeti olan Trabzon, Erzurum, Sivas, Bitlis ve Van 'dan gelen din adamları, şeyh, emekli memur, subay, serbest meslek sahibi, iş ve ticaretle uğraşan çeşitli mesleklerden 54 delegenin katılımı ile çalışmalarına başlamıştır.Elazığ, Diyarbakır ve Mardin’den seçilen delegeler, Elazığ Valisi Ali Galip’in baskı ve tehditleri nedeniyle kongreye gelememiştir.
Erzurum Kongresini Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Şube Başkanı Hoca Raif Efendi,geçici başkan olarak açmıştır. Atatürk, kongreye askeri bir kişi olarak değil, ilk kez sivil kişi olarak katılmıştır. Kongreye katılmak için bir yerden delege olmadığı için Cevat Dursunoğlu ve Kazım Bey, kendi delegeliklerinden istifa ederek Atatürk ve Rauf Orbay’ın delege olarak katılmasını sağlamıştır. Kazım Karabekir dâhil en yakın arkadaşları, değişik gerekçeler ileri sürerek, kongre başkanı olmaması istemişlerdir. Ancak,yapılan oylamada başkanlığa oy birliği ile Atatürk seçilmiş ve yaptığı konuşmada;“Tarih; bir milletin kanını, hakkını, varlığını hiçbir zaman inkâr edemez. Bundan dolayı, böyle bir yalan örtüsünün arkasından vatanımız ve milletimizin aleyhinde verilen hükümler, kanaatler kesinlikle iflas etmeye mahkûmdur. Bütün bu iğrenç zulümlerden ve bu talihsiz zavallılardan, tarihimize karşı uygun görülen haksızlıklardan üzüntü duyan millî vicdan, sonunda sesini yükselterek haykırmıştır. Müdafaa-i Hukuk-i olarak değişik isimlerle fakat aynı kutsal değerlerin korunması için ortaya çıkan millî akım, bütün vatanımızda artık bir elektrik şebekesi hâline girmiş bulunuyor. İşte bu kararlılıkla meydana getirdiği kahramanlık ruhudur ki vatan ve milletin kutsal bildiklerini kurtarma ve korumaya dayanan son sözü söyleyecek ve hükmünü uygulattıracaktır. Milletin mukadderatına hâkim bir milli irade, ancak Anadolu’da doğacaktır. Milli iradeye dayanan bir Millet Meclisi’nin meydana getirilmesi ve gücünü milli iraden alacak bir hükümetin kurulması kongre çalışmalarının ilk hedefi olacaktır.”Cemiyetlerin ortak hedefi, öncelikle Osmanlı hükümetinin mağlubiyetinden cesaret alan Rum ve Ermeni gibi azınlıklara karşı Türk halkının haklarını korumak, sonra ise yabancı işgal tehlikesi karşısında Milli Mücadele ruhunu uyandırmak olmuştur.

Erzurum Kongresi’nde alınacak kararlar ve ilkeler ortaya konurken Sadrazam Damat Ferit Paşa, 23 Temmuz 1919’da yayınladığı demeçler ile dünyaya; “Anadolu’da karışıklık çıktı. Kanun-ı Esasî’ye aykırı olarak Meclis-i Meb’usan adı altında toplantılar yapılıyor. Bu hareketin askerî ve sivil memurlar tarafından önlenmesi gerekir.”direktifine rağmen, kongre çalışmaları sürdürmüştür.30 Temmuz’da Savunma Bakanı Nazım Paşa, Kolordu karargâhlarına; “Mustafa Kemal Paşa ile Albay Refet Bey, hükümetin emirlerine başkaldırmaları nedeniyle hemen tutuklanarak İstanbul’a gönderilmesi kararı alınmıştır. Yerel makamlara gerekli emirler verilmiş olduğundan, komutanlığınızın bu emri derhal yerine getirmesi ve sonucun bildirilmesi tebliğ olunur”emrini vermiştir. Atatürk, baskılara rağmen Cevat Dursunoğlu ve arkadaşlarına; “Ben milletle kumar oynamam. Muvaffak olacağımızı biliyorum, artık milletlerin kendilerini kurtarma devri gelmiştir. Sömürge devri sona ermiştir”. Sözü ile gelecek dönemlerde haklılığında ve öngörüsünde yanılmadığı görülmüştür.

Erzurum Kongresi; 14 gün sürmüş,çalışmalarının sonucunda,tüzük ve bildiri metni ile birtakım köklü ve geniş çaplı ilkelere ve kararlara varılmıştır. Ulusal bağımsızlığı ve halkın birliğini amaç edinerek,Milli Mücadele'de izlenecek ilke ve çizgide önemli belirleyici olmuştur.7 Ağustos 1919’da,bütün dünyaya Türk milletinin varlık ve birliği gösterdiği kongrede; Millî sınırlar içinde bulunan vatan parçaları bir bütündür. Birbirinden ayrılamaz. Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı ve Osmanlı Hükümeti’nin dağılması halinde, millet kendini birlik halinde savunacak ve direnecektir. İstanbul Hükûmeti vatanı koruma ve istiklâli elde etme gücünü göstermediği takdirde, bu maksadı gerçekleştirmek için geçici bir hükûmet kurulacaktır. Bu hükûmet üyeleri millî kongrece seçilecektir. Kongre toplanmış değilse, bu seçimi “Temsil Heyeti” yapacaktır.Milli Kuvvetleri tek kuvvet olarak tanımak ve millî iradeyi hâkim kılmak esastır. Hristiyan azınlıklara, siyasî hâkimiyetve sosyal dengemizi bozacak imtiyazlar verilemez. Manda ve Himaye kabul olunamaz. Millî Meclis’in derhal toplanmasını ve hükûmetin yaptığı işlerin Meclis tarafından kontrol edilmesini sağlamak için çalışılacaktır.”Kararları alınmıştır.



Erzurum Kongresi, toplanış şekli bakımından yerel karakterli olmasına karşın aldığı kararlar ve ilkeler ile ulusal nitelikte ve milli karakterde bir kongre olmuştur.Türklerin yaşadığı topraklardan ilk defa milli sınırlar olarak adlandırılmıştır. Türk vatanı olan topraklarının parçalanamayacağı net bir dille açıklanmış,sonuna kadar savunulacağını ve bu sınırlardan hiçbir koşulda ödün verilmeyeceği açıklanmıştır.Bu karar,“Misakı Milli”ye ışık tutmuş ve bir bildiri haline getirilerek yabancı devlet temsilcilikler de kapsayan tüm kurum ve kuruluşlara yayımlanmıştır.Milli Mücadele’ye soylu bir ruh ve çok sağlam bir inanç kazandırmıştır. Maddi varlığı ve gücü itibarıyla değilse de, temsil ettiği veya getirdiği fikir ve prensiplerle, sağladığı yetkiler bakımından Milli Mücadele’nin bir hareket ve çıkış noktası olmuştur. Örgütlenmeye başlanmış,Doğu Anadolu’daki Milli direniş örgütlerini birleştirerek burada tek bir cemiyetin ve tek bir heyetin hareket etmesini sağlamış ve örgütlenme yöntemi ülkenin bütününe örnek teşkil etmiştir.Siyasi, idari ve hukuki ilkeler ve kararlar ile Müdafaa Hukuk örgütlerini; Sivas’ta yapılacak kongrede bir merkezde toplamayı, ülke genelinde gerekli olan düşünsel ve örgütsel temeli oluşturmayı ve gerçek niteliğini hiç değiştirmeden uygulamayı gerçekleştirmek hedeflenmiştir.Milli sınırlar olarak kabul edilmesiyle artık imparatorluktan vazgeçilmiş, Tam bağımsızlık ilkesi ile yeni Türk Devletinin temelleri atılmıştır.

Erzurum Kongresi, fikir ve çalışma esaslarını kabul ettikten sonra tüzüğü gereğince 24 Ağustos 1919’de, 9 kişilik “Temsil Heyetini” seçmiştir.Müdafaa-i Hukuk, liderini Mustafa Kemal Atatürk olarak belirlemiştir. O,”Tarih, itiraz edilemez bir şekilde ispatlamıştır ki, büyük davalarda başarı için kabiliyet ve kudreti sarsılmaz bir önderin varlığı şarttır”sözleri ile liderliğin önemini belirtmiştir.Milli Direniş Hareket’inin artık bir lideri ve merkezi olmuştur.Atatürk, kapanış konuşmasında; “Esaslı kararlar alındığını ve dünyaya, milletin beraberliğinin gösterildiğini belirtilerek tarih, bu kongremizi ender ve büyük bir eser olarak kaydedecektir”sözü ile kongrenin tarihi bir öneme sahip olduğunu belirtmiştir.


 

Amasya Genelgesi’nde temeli atılan ve belirlenen esaslar ile başlayan Milli Mücadele, Erzurum Kongresi ile bölge çapında da olsa halkı temsil ettiğini ileri sürebilecek bir tabana ve teşkilata sahip olmuştur. Milli Mücadele’nin rengi, gelişmeleri ve Türk milletinin geleceği için kader taşıyıcı anlam ve etkiler taşımıştır. Emperyalist devletlerin işgalleri karşısında İstanbul Hükümeti, vatanın bağımsızlığını koruyamazsa, millet silahlı güç kullanımı dâhil olmak üzere her türlü yöntemle kendi haklarını savunacağı açıklanmıştır.Milli iradenin ortaya konması, milletin geleceğini belirleme doğrultusunda çalışma yapması, milletin istek ve arzularının yönetime aktif olarak yansıtılması amacıyla etki ve baskı altında kalmayacak Anadolu’da milli meclisin acilen toplanması için hemen seçimler yapılması istenmiştir. Devletin yönetimi milletin seçtiği temsilciler eliyle millet adına yönetilmesi belirtilmiş ve ilk defa milli egemenliğin koşulsuz olarak gerçekleştirilmesi geçici bir hükümetin kurulması kararlaştırılmıştır.Böylece vatanı bir bütün halinde kurtarmak için en önemli adımı atılmış ve kurtuluş hedefine biraz daha yaklaşılmıştır. Temsil Heyeti, bir hükümet gibi millet adına karar vermeye ve uygulamaya yetkili kongrenin yürütme organı gibi görev yapmış ve TBMM'nin açılmasına kadar devam etmiştir.Bu mücadelenin her aşamasında ihtiyaç duyulan meşruiyet kaynağı milletin iradesi olmuş,laik ve demokratik devlet talebinin ilk tarihi belgesini oluşturmuştur.

Mustafa Kemal Atatürk ve kafile, 29 Ağustos 1919'a kadar Erzurum’da kalmış ve 22 gün süren çalışmalardan sonra bu inanç ve kararlılıkla Sivas Kongresi için Erzurum’dan ayrılmıştır. Samsun’dan başlayıp, Amasya’da sürdürdüğü çalışmaların daha ileri adımı ve üst aşaması tamamlanmıştır. Kafile, büyük tehdit ve zorluklar içerisinde, 2 Eylül'de Sivas’a gelmiştir.



KAYNAKÇA:

ATATÜRK, Gazi Mustafa Kemal, NUTUK (1919-1927), 2006.

AYDEMİR,Şevket Süreyya, Tek Adam, C-II, 1919-1922, Remzi Kitapevi, 1987, İstanbul.

AYDOĞAN, Metin, Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı, İnkılap Yayınevi, 2017, İstanbul.

ATAY, Falih Rıfkı, Çankaya, Pozitif Yayınları, İstanbul.

MEYDAN,Sinan, ATATÜRK Etkisi, İnkılap Yayınevi, İstanbul, 2019.

MÜTERCİMLER,Erol, Fikrimiz Rehberi, Alfa Yayınları, 2008.



 ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/07/105-yil-donumunde-erzurum-kongresi-vatan-bir-butundur-parcalanamaz.png</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/07/105-yil-donumunde-erzurum-kongresi-vatan-bir-butundur-parcalanamaz.png" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/07/105-yil-donumunde-erzurum-kongresi-vatan-bir-butundur-parcalanamaz_t.png"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/07/105-yil-donumunde-erzurum-kongresi-vatan-bir-butundur-parcalanamaz.png" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/105-yil-donumunde-erzurum-kongresi-vatan-bir-butundur-parcalanamaz/53212/</link>
			<pubDate>Tue, 23 Jul 2024 11:35:56 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>'Sarı Çizmeli Mehmet Ağa' için mezarı yanında inşa edilecek anıt ve müzenin temeli atılıyor</title>
			<description><![CDATA[Herkes tarafından bir efsane olarak bilinen aslında gerçek olan ‘Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’ için mezarı yanında inşa edilecek anıt ve müzenin temeli, kısa süre içinde atılacak.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Kuzey Kıbrıs’ın Göçeri köyünde yapılacak müzede bilinmeyen hikâyesini belgelerle göz önüne sereceklerini belirten Sarı Çizmeli Mehmet Ağa Kültür ve Dayanışma Derneği As Başkanı Osman Alpay, “Daha şimdiden Türkiye ve Avrupa ülkelerinden merak edip gelen ziyaretçilerimiz var. Ayrıca ileride burada kuracağımız yöresel pazar ile köy ürünlerimizi de ziyaretçilerimizle buluşturacağız” dedi.

''Kerpiç taş usulü evler yapacağız”
Gelecek nesillere 500 yıllık köylerinin gerçek hikâyesini, tarihini anlattıklarını belirten Osman Alpay, “İlerisi için bundan başka projelerimiz de var. Bu vesileyle köyümüz hem turizm açısından gelişecek hem de kalkınacak. Köyümüzde bal, reçel, hellim üretimi var. Bunları da insanlara duyurmayı amaçlıyoruz. Kerpiç taş usulü evler yapıp orada yöresel ürünlerimizin satışını yapacağız” dedi.

“İngilizler Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’yı Ortaköy’deki evinin önünde astı”
Alpay, “Hala bize ‘Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’nın bir efsane olduğunu düşünen kişi sayısı çok. Biz belgelerimizi topladık. Çanakkale esirlerini kaçırıp Ergenekon mağarasında sahip çıktıkları için de İngilizler Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’yı Ortaköy’deki evinin önünde astılar. Oğlu da oradaymış. Ona vasiyet etmiş. ‘Ben asılıyorum, lütfen cenazemi Göçeri’ye götür.’ Oğlu da getirip kendi elleriyle gömmüş. Ayrıca amcasının oğlunu da öldürüp kuyuya attılar. Çizmeleri sarı olduğu için cesedin onun olduğu fark edildi. Buradaki mezarlıkları da yıktılar ancak biz oraları şuanda koruyoruz” şeklinde konuştu.



“Barış Manço’ya ait objeleri sergileyeceğiz”
Derneği tam bir yıl önce kurduklarını belirten Dernek Başkanı Hüseyin Köroğlu ise, “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa mezarı yanında; anıt, müze ve yol yapımı çalışmaları için başvurduk. Kısa süre içinde anıtın temelini atıyoruz. Müzenin içinde Barış Manço’ya ait objeleri sergileyeceğiz. Yanında da Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’nın objeleri yer alacak. Köyümüzde ve civar köylerde Sarı Çizmeli Mehmet Ağaya ait objeleri bize vermek isteyen çok fazla insan var” dedi.

“Kafemiz açıldı”
Köroğlu, “Şimdiden buraya Türkiye ve Avrupa’nın birçok ülkesinden gelen ziyaretçilerimiz var. Gelenler şimdiden buradan çok memnun olduklarını söylüyorlar. Onlara gerçek hikâyeyi muhakkak anlatıyoruz. Kafe hizmetini insanlara sunmuş bulunmaktayız. Şu anda ziyaretçilerimiz gelip dualarını edip burada bulunan kafede oturabiliyor. İhtiyaçlarını görebiliyor. Anıtın temeli atılınca da belediye başkanımızla çalışıp burayı dört dörtlük yapacağız” şeklinde konuştu.

Misafirhane de yapılacak
Derneğin Başkan Yardımcısı Savaş Bozalanlar ise şunları söyledi:
“Burası ülkemiz, bölgemiz, köyümüz için yararlı olacak. Buranın geçim kaynağı arasında; hellim peyniri, kuru tarım ürünleri yer almaktadır. Müze tamamlandıktan sonra burada yöresel pazar açmayı da hedefliyoruz. Bu vesileyle köyümüzün meşhur ürünlerini de ziyaretçilere tanıtma fırsatı bulacağız. Gelecek nesillerimize de bu mirasımızı aktarmış olacağız. Ayrıca bir misafirhane de yapacağız.”

Sarı Çizmeli Mehmet Ağa hikayesi nedir?
Mehmet Ağa, özellikle durumu olmayanlar için yardım yapmayı seven, evlenecek olanlara toprak ve ev sahibi bağışlamasıyla bilinen, Çanakkale Savaşı zamanı da Osmanlı Devleti'ne yapmış olduğu yardımlar dolayısıyla İngilizler tarafından hapis edilen gerçek bir halk kahramanıydı. 1970'li yıllarda da konser için Kuzey Kıbrıs'a gelen Barış Manço da yerel halktan dinlediği Sarı Çizmeli Mehmet Ağa'ya sadece şarkı yazmakla kalmamış aynı zamanda sonrasında Mehmet Ağanın memleketi olan Göçeri köyüne yıllar sonra gelerek yaptığı bağışla mezarını yaptırmış.

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/06/sari-cizmeli-mehmet-aga-icin-mezari-yaninda-insa-edilecek-anit-ve-muzenin-temeli-atiliyor_3.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/06/sari-cizmeli-mehmet-aga-icin-mezari-yaninda-insa-edilecek-anit-ve-muzenin-temeli-atiliyor_3.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/06/sari-cizmeli-mehmet-aga-icin-mezari-yaninda-insa-edilecek-anit-ve-muzenin-temeli-atiliyor_t_3.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/06/sari-cizmeli-mehmet-aga-icin-mezari-yaninda-insa-edilecek-anit-ve-muzenin-temeli-atiliyor_3.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/sari-cizmeli-mehmet-aga-icin-mezari-yaninda-insa-edilecek-anit-ve-muzenin-temeli-atiliyor/52803/</link>
			<pubDate>Fri, 14 Jun 2024 16:53:35 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>'Dassault Rafale' savaş uçağı</title>
			<description><![CDATA[1970’lerin sonunda Fransız Hava Kuvvetleri ve Donanması elindeki uçakları (Jaguar, Mirage F1, Crusader ve Super Etendard) değiştirmek için yeni nesil bir uçak ihtiyacı içindedir.  O yıllarda Hava kuvvetleri ve Donanma farklı tipte uçaklar kullanmaktadır. İki kuvvetin benzer ihtiyaçları olması ve maliyeti düşürmek amacıyla aynı uçağı kullanmaya karar verirler.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[1979 yılında Dassault firması European Combat Aircraft (ECA) projesine dahil olur. 1981 yılına gelindiğinde proje katılımcısı ülkelerin farklı operasyonel ihtiyaçları olduğu için proje çöker. 1983 yılında İngiltere, Batı Almanya, Fransa, İspanya ve İtalya Future European Fighter Aircraft (FEFA) projesini başlatır. Fransa, Donanması için uçak gemisinde görev yapabilecek çok rollü bir uçak üzerinde ısrar eder. Diğer katılımcıların bu yönde bir ihtiyacı olmadığı için Fransa 1985 yılında bu projeden de ayrılır. Diğer katılımcılar projeyi devam ettirir ve böylece Eurofighter Typhoon doğumu gerçekleşir. Fransa kendi ihtiyaçları doğrultusunda tamamen milli imkanlarıyla bir jet uçağı geliştirmeye karar verir. Bu kapsamda Dassault firması, Avion de Combat expérimental (Experimental Combat Airplane, ACX) projesi altında, özgün tasarım yapmak için seçilir ve Fransa FEFA’dan ayrılmadan önce 1984 yılında kendi prototipini üretmeye başlar. 4 Temmuz 1986’da Rafale A (ACX prototipi) ilk uçuşunu gerçekleştirir. Bu uçuşta, Rafale A, Snecma M88 Turbofan motoru geliştirme aşamasında olduğu için General Electric F404-GE-400 Turbofan motoru kullanılmıştır. 27 Şubat 1990’da Rafale A ilk kez Snecma M88-2 motoruyla uçuşunu yapar ve 31 Aralık 1992’de testleri tamamlanan M88’in üretimi için ilk sipariş verilir.



21 Nisan 1988’de Fransız hükümeti Dassault ile dört adet Rafale prototipi için sipariş verir. Bu siparişler Hava Kuvvetleri için birer adet Rafale C (Chasseur/Avcı) ve Rafale B (Biplace/İki kişilik) ile Donanma için iki adet Rafale M (Marin/Denizci)’den oluşmaktadır. C prototipi 19 Mayıs 1991’de, M prototipi 11 Aralık 1991’de ve son olarak B prototipi 30 Nisan 1993’te ilk uçuşunu yapar. Fransa’da kara konuşlu katapult tesisi olmadığından dolayı 8 Temmuz – 23 Ağustos 1992 tarihleri arasında Rafale M USC1 doğrulama testleri için Lakehurst (New Jersey, ABD) ve Patuxent River (Maryland, ABD)’da bulunan test merkezlerine gider. Burada 39 katapult kalkışı, 69 tel yakalayarak iniş denemesi yapılır. 15 Ocak – 18 Şubat 1993 tarihlerinde USC2 testlerine katılır. 19 Nisan 1993’te uçak gemisi uyumluluk programı (PA1) başlar. Foch uçak gemisine 31 iniş-kalkış yapılır. Testler 7 Mayıs’a kadar devam eder. Bu testleri PA2 ve USC3 testleri takip eder. Testlerin başarıyla sonuçlanmasıyla, 17 Şubat 1994’te üç modelde seri üretim için sipariş alır. 1997 yılında Rafale M Ön Harekat Kabiliyeti (Initial operating capability) kazanır. Başta 250 adet üretilmesi planlanan Rafale, bütçe kesintileri nedeniyle Fransa için 180 adet (Hava Kuvvetleri için 63 Rafale B ve 69 Rafale C, Donanma için 48 Rafale M) üretilir. Kabiliyet olarak rakiplerine göre üstün bir uçak olmasına rağmen hiçbir zaman istenen ticari başarıyı sağlayamaz. Bunda ekonomik sebepler kadar Fransa’nın eski politik gücünün kalmamasının da muhakkak etkisi olduğunu söyleyebiliriz.



16 Şubat 2015 yılında Mısır 24 adet (8 adet tek kişilik Rafale EM ve 16 adet çift kişilik Rafale DM) Rafale için ilk uluslararası siparişi verir. Bunu 30 Nisan 2015 de Katar’ın 24 adet Rafale DQ/EQ siparişi takip eder. Katar daha sonra 12 adet daha ek uçak siparişi verir. 23 Eylül 2016’da Hindistan 36 adet Rafale DH/EH siparişi verir. Son olarak geçtiğimiz aylarda Doğu Akdeniz’de artan gerginliğin ve siyasi kazanım nedeniyle Yunanistan 18 adet Rafale tedarik etmek için Fransa’ya siparişte bulunur. Acil ihtiyaç kapsamında geçilen bu siparişle 12 adet Rafale Fransız Hava Kuvvetlerinden, Yunan Hava Kuvvetlerine kaydırılması ve geri kalan 6 uçağın ise yeni üretim olması planlanmaktadır.

Rafale’in geliştirme-imalat ve üretim süreçlerine kısaca göz attıktan sonra asıl önemli noktaya uçağın tasarımına ve kabiliyetlerine değinelim.
Rafale, kanarta sahip delta kanatlı çift motorlu yüksek güç-ağırlık oranına sahip bir uçaktır. Bu tasarım, yüksek hücum açılarında bile kıvraklığını kaybetmeden uçuşunu gerçekleştirmesine imkân verir. Radar kesit alanının azaltmak için hava alıkları özel olarak tasarlanmıştır. Üretiminde yoğun olarak kullanılan kompozit malzemeler ve kanopinin kaplaması radar izini azaltmaktadır. Fırlatma sandalyesi F-16’da olduğu gibi pilotun G direncini arttırmak için 29° geriye yatıktır. Bu sayede kalp ile beyin arasındaki yükseklik farkı azaltılmış olmaktadır. Gene F-16’da olduğu gibi fly-by-wire sistemiyle çalışan lövye pilotun bacakları arasında değil kokpitin sağ tarafına yerleştirilmiştir. Sol tarafta ise Hands on Throttle and Stick (HOTAS) sistemi vardır. Bu sistem sayesinde pilot hem gaz kolu olarak motoru kontrol ederken hem de üstündeki tuşlar yardımıyla elini koldan çekmeden aviyonikleri ve silah sistemlerini kontrol edebilmektedir. Kokpit tasarımında uçuş esnasında pilotun iş yükünü azaltmaya büyük önem verilmiştir. Yüksek düzeyde dijitalleştirilmiş kokpitin özellikleri arasında, pilotun birçok kontrole erişimini basitleştiren ve bir dizi işlevin sesli komutlarla kontrol edilmesine olanak tanıyan bütünleşmiş bir DVI (Direct Voice Input/doğrudan ses girişi) sistemi bulunmaktadır. DVI, radyo iletişimini, karşı önlem sistemlerini, silahları, radar modlarının seçimini ve seyir işlevlerini kontrol etme yeteneğine sahiptir. Kokpitte geniş açılı (30° x 20°) baş üstü ekranı (HUD) ile baş seviyesi ekranı (Head-Level Display-HLD) bulunmaktadır. HLD konum itibariyle HUD’ın hemen altındadır. Pilot başını eğmeden sadece göz hareketleriyle iki ekran arasında geçiş sağlayabilir. Ayrıca iki adet çok fonksiyonlu dokunmatik ekran (MFD) ile pilot uçağın tüm sistemlerini kontrol edebilir ve sensörlerden gelen bilgilere ulaşabilir.



Bu sensörlerin en önemlisi hiç kuşkusuz RBE2-AA AESA (Active electronically scanned array – Aktif faz dizinli radar) radarıdır. Mevcut RBE2-AA radarında GaAs (Galyum arsenit) T/R (gönderme/alma) modülü kullanılmaktadır. Radar 140° tarama yapabilmekte ve menzili 200 km.’nin üstündedir. Radarın yüksek çıkış gücü ve uzun menzili Rafale’e Meteor gibi uzun menzilli havadan-havaya füzeleri kullanma kabiliyetini kazandırmıştır. Hareket eden bir anten yerine T/R modülleri elektronik olarak birbirinden bağımsız olarak yönlendirilmektedir ve bu sayede radar aynı anda birden fazla modda çalışabilmektedir. Hava hedeflerini ararken ve takip ederken aynı anda alçak uçuş için arazi takibi yapabilir. Navigasyon ve hedefleme için yüksek çözünürlüklü yer haritaları oluşturabilir. AESA radarların bir diğer özelliği de uçağın mevcut dahili Elektronik Harp (EW) sistemi SPECTRA (Self-Protection Equipment to Counter Threats for Aircraft) ile çalışabilme kabiliyetidir.

SPECTRA, Rafale’e en son hava ve kara tehditlerine karşı olağanüstü beka kabiliyeti sağlar. Uçaktaki diğer sistemlerle tam entegredir ve düşman radarlarına, füzelerine ve lazerlere karşı çoklu spektral tehdit uyarı özelliği sağlar. Uzun menzilden tehditleri tespit ve teşhis ederek pilota zamanında bu tehditlere karşı önlem alma imkânı verir. SPECTRA sensörleri sayesinde hedeflerin ve tehditlerin yüksek hassasiyetle açısal konumunu tespit edebilir. Bu özellik iki nedenle çok önemlidir. İlk olarak, uçağın aktif sensörleri yani radarı kapalıyken, pasif olarak düşman unsurlarını çok uzak mesafelerden tespit ve teşhis edebilmektedir. Bu kabiliyet sayesinde düşman tarafından uçağın tespit edilme ihtimali azaltılmış olur. İkinci kritik kazanım ise pilota tamamen pasif durumsal farkındalık yeteneği kazandırmasıdır. Uçağın taktik durumunun belirlenmesine önemli ölçüde katkı sağlar ve doğru tehdit konumunu mürettebata bildirerek onlara operasyonel avantaj sağlar. Güçlü elektronik alıcıları sayesinde sistem sadece RWR (Radar uyarı alıcı/ Radar Warning Receiver) olarak çalışmaz. Ayrıca uçağa ESM (Electronic Support Measure/Elektronik destek önlemleri) imkânı verir. Yayının gücüne bağlı olarak 250 km. mesafeden 1°lik hassasiyetle coğrafi konumunu tespit edebilmektedir. Bu Rafale ek bir pod taşımadan ELINT/SIGINT (Electronic intelligence and Signal intelligence) kabiliyeti kazandırmıştır. Tespit ettiği yayınları karıştırmak için uçakta üç adet AESA anteni vardır. Bunlar kuyrukta ve kanartların gövdeyle birleştiği yerdedir. Her bir anten 120° kapsama alanına sahiptir. DRFM (Digital Radio Frequency Memory) özelliği sayesinde etkili bir karıştırma yapabilmektedir. Kendisine atılan füzeleri tespit etmek için kuyrukta iki adet IR füze ikaz alıcısı bulunmaktadır. Ayrıca lazer ikaz sistemi de uçakta mevcuttur. Sensörlerden gelen birleştirilmiş veriler, kokpitte görüntülenebilen silah sisteminde tehdit izleri oluşturur. Bu izler, savunma bastırma rolünde tehditleri hedef almak için kullanılabilir. Tüm sensor paketlerinden alınan veriler ve sinyaller, yerleşik tehdit kütüphanesindeki verilerle karşılaştırılır. Merkezi bilgisayar bu karşılaştırmaya dayalı olarak ilgili karşı önlemleri otomatik olarak devreye sokar. Radar frekanslarını karıştırmak için sinyaller aktif faz dizinli antenler aracılığıyla iletilir. Bu gelişmiş teknolojinin kullanılması, sinyal bozucu sinyalin ihtiyaç duyulan sektörde yoğunlaşmasını sağlar. Bu yalnızca karıştırmanın etkinliğini artırmakla kalmaz, aynı zamanda düşmanın kendi sensörleri tarafından karıştırmanın tespiti olasılığını da azaltır.



FSO (Front Sector Optronics) sistemi tamamen uçağa entegre edilmiştir. Sistem, Rafale’e hava, deniz ve yer hedeflerini pasif olarak uzun menzilden algılama, teşhis etme, yüksek çözünürlüklü açısal takip ve lazer ile mesafe hesaplama imkânı sağlar. FSO herhangi bir radyasyon yaymaz ve karıştırmaya karşı duyarsızdır. Uçağın navigasyon ve saldırı sistemine entegre olarak, taktik bilgi ve hedefe angajman imkânı sağlar. FSO iki ayrı optik sistemden oluşur. İlki IRST (Infra-red search and track) ve diğeri TV-Laser Rangefinderdır. IRST ile 100 km.’den fazla bir mesafede hava hedeflerinin teşhisi ve takibini yapılabilmektedir.

Sahip Olduğu Gelişmiş Silah Sistemleri
Rafale 14 adet salana (Rafale M'de 13 adet) sahiptir. Bunların beşi ağır yük ve yakıt deposu taşımaya uygundur. Harici yük kapasitesi dokuz tondan (20.000 lb.) fazladır. Tabi ilk nesil olan Rafael teslimatları F1 standardındaydı, bunlar önleme görevleri için sadece havadan havaya mühimmatlar ile donatılabilmekteydi. Havadan karaya operasyonları için herhangi bir mühimmat ve füze faydalı yükü yoktu. Daha sonraki teslimatlar hem havada havaya hem de havadan yere görevleri icra etmesi için uçaklar F2 standardına yükseltildi. İlk F2 standardı Rafale M, Mayıs 2006'da Fransız Donanması'na teslim edildi. 2008'den itibaren, Rafale teslimatları nükleer yetenekli F3 standardında yapılmaya başlandı ve daha önceki F1 ve F2 standartlarında olan tüm uçaklar, F3 standartlarına yükseltildi. F3 standardı ile Rafale tam anlamıyla çok rollü bir uçağa evrilirken, Dassault bunu “Omni-Role” olarak tanımlamakta. Artık Rafale ASMP-A ile nükleer saldırı füzesi, Reco NG keşif podu ve Exocet gemisavar füzesi taşıyabilecek kabiliyete erişirken, günümüzde uçaklar, F3-R standardına yükseltilmiştir. Bu Rafale F3 standardının evrimi ile uçağın çok yönlülüğü daha da güçlendirilmiştir.



Hava Kuvvetleri ve Donanma envanterindeki Rafale uçaklarının taşıdığı mühimmat,füze ve faydalı yükleri yakından incelersek, çok yönlülüğünü kanıtlayan hangi kabiliyetlere sahip olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Buna göre;

-        MBDA tarafından üretilen Meteor uzun menzilli havadan havaya füzesi. Gelişmiş bir aktif radar arayıcı tarafından yönlendirilen Meteor çevik hızlı jetlerden, küçük İnsansız Hava Araçlarına ve seyir füzelerine kadar çok çeşitli hedefleri imha edebilir. Yüksek performanslı bu füze, Rafale uçaklarının sahip olduğu AESA radarı sayesinde maksimum performansıyla kullanılabilmekte.

-        Safran AASM Havadan Karaya Modüler Silahın lazer güdümlü versiyonu. INS/GPS güdüm sistemine ek olarak eklenen lazer ve IR güdüm kiti sayesinde uzun mesafelerden hassas şekilde hareketli hedeflerin dahi vurulması sağlanmıştır.

-        Thales Talios yeni nesil hedefleme podu. Mevcut Damocles hedefleme podunun özelliklerine ek olarak daha yüksek irtifa ve menzilden gündüz veya gece operasyon yapma kabiliyeti, sahne eşleştirme ve hareketli hedeflerin otomatik tespiti ve takibi özellikleri eklenmiştir.

-        F3-R ayrıca, sensörlerin ve bunların birlikte çalışabilirliğini sağlayan alt sistemler ile yazılımın yükseltilmesini de içerir. F3-R, mevcut standart ile karşılaştırıldığında insan-makine ara yüzünden farklı ve daha gelişmiştir.

-        Dikkate değer başka bir gelişmede, AGCAS (Automatic Ground Collision Avoidance System /otomatik zemin çarpışması kaçınma sistemi)’dir. Pilot durumsal farkındalığını kaybeder ve oryantasyon bozukluğu yaşarsa uçaktaki "panik düğmesine” basması yeterlidir. Rafale otomatik olarak kanatlarını ufuk çizgisine hizalar ve uçakla beraber pilotu kurtarır.

Mevcut F3-R standardı ile Rafale uzun mesafelerden düşman hava savunmasına ya da hava unsurlarına yaklaşmadan saldırı yapma kabiliyetine de sahiptir. Sahip olduğu RBE2-AA AESA radarı ve pasif sensörleri sayesinde rakipleri henüz onu tespit edemeden 100 km’nin üzerinde bir menzilden Meteor füzesi ile onlara angaje olabilir. Bu füzeler ile kısa menzilli Magic II IR güdümlü füzeleri ve orta menzilli MICA füzelerini taşıyabilir. MICA’ların hem radar hem de IR güdümlü versiyonları vardır. Kara hedeflerine karşı 500lb’lik GBU-12 Paveway II, 2,000lb’lik GBU-24 Paveway III ve AASM (Armement Air Sol Modulaire) akıllı mühimmat ailesinin AASM-GPS (SBU-38), AASM-Lazer (SBU-54) ve AASM-Infrared (SBU-64) varyantlarını taşıyabilir. 560 km menzilli SCALP EG seyir füzesi ile düşman hedeflerine derin saldırılar yapabilir. Gelişmiş ESM kabiliyeti ile düşman gemileri tarafından tespit edilmeden AM39 Exocet gemisavar füzesi ile onlara saldırabilir. Elbette Fransa’nın sahip olduğu nükleer silahların bir parçası olan ASMP-A (Air-Sol Moyenne Portée/Medium-range air to surface missile) ile 500 km’den fazla bir menzilden nükleer saldırı da gerçekleştirebilir.



Tüm bu kabiliyetlere ek olarak 14 Ocak 2019’da 2 milyar € değerinde mevcut uçakların yeni F4 standardına çıkarılması için sözleşme imzalanmıştır. F4 standardı şunları içerecektir; iyileştirilmiş radar kapasitesi, yeni kaska monteli hedefleme sistemi, 16.680lb sınıfındaki Safran M88 motoru için yeni kontrol sistemi ASMP-A'nın güncellenmiş sürümleri, gelişmiş SCALP ve MICA NG füzeleri ile yeni nesil 1.000 kg (2.200 lb)’lık AASM hassas güdümlü mühimmatları taşıma kabiliyeti. F4 standardının tamamı 2024'ten itibaren faaliyete geçecektir. Geliştirmenin bazı komponentleri 2022’den itibaren kullanılmaya başlanacaktır.

Sonuç
Rafale gelişmiş radarı, elektronik harp ve öz savunma sistemleriyle öne çıkmaktadır. Yüksek muharebe yarı çapı ile taşıyabildiği gelişmiş silahlar da buna eklenince 4. nesil uçaklar arasında en başarılılarından biri olarak ortaya çıkıyor. Son yıllara kadar Fransa dışında kullanılmayan Rafale, Mısır ve Yunanistan’ın tedarik kararıyla Doğu Akdeniz’de bir anda karşımızda bulduğumuz çok dişli bir rakip haline geldi. Her iki ülkede sayıca az almalarına rağmen Rafale mevcut yetenekleri ile bölgede bir oyun bozan olabilir. İran-Irak savaşında İran F-14A’larının üstlendiği görevi unutmamak gerek. Güçlü AWG-9 radarları ve uzun menzilli AIM-54 füzeleri ile Irak Hava Kuvvetleri’ne ciddi kayıplar verdirmişti. Karıştırmaya karşı dirençli, uzun menzilli radarları ve uzun menzilli füzeleri ile Irak uçaklarına, onlar daha hedef olduklarını fark etmeden saldırma imkânı tanıyordu. İran saldırı paketlerini koruyup onlara yol açıyorlardı. Benzer bir durum Rafale içinde geçerli olabilir. RBE2-AA ve Meteor ikilisi, uçağın elektronik harp ve pasif sensörlerinin gücü ile birleştiğinde sayıca az olmalarına rağmen hasımlarına karşı büyük bir kabiliyet artışı sağlayabilir. Bu tehditte karşı hava resmine hâkim olmak önem kazanacaktır. Havadan erken ihbar ve komuta kontrol uçakları ve yerdeki uzun menzilli 3D radarlar vasıtasıyla elde edilen veriler işlendikten sonra Link-16 vasıtasıyla havadaki uçaklara aktarılmalı, kendi radar menzilleri dışında kalan tehditlerden haberdar olmalıdır. Rakibin güçlü radar kapasitesi, uçakların kendi elektronik harp kabiliyetlerinin arttırılması kadar onlara eşlik edecek elektronik harp uçaklarına olan ihtiyacı da arttıracaktır. Milli imkanlarla geliştirilen havadan havaya mühimmatların önemi de bir o kadar ön plana çıkacaktır. Füzenin arayıcı başlığı, uçuş ve saldırı parametreleri rakip için bir bilinmez olacak, buna karşı önlem almaları zorlaşacaktır. Mevcut filomuzun kabiliyetlerini arttırırken rakipler için sürpriz etkisi yaratacak imkanları geliştirmeye devam etmeliyiz. Unutulmamalıdır ki yetkin ve tecrübeli kullanıcı olmadan modern savaş araçlarının tek başlarına bir önemi yoktur…

DASSAULT RAFALE ÖZELLİKLERİ
Dassault Rafale savaş uçağı 52 bin feet yüksekliğe yani 16 bin metre yüksekliğe çıkabiliyor. Çift motoru var. Hızı saatte 1900 kilometreye çıkabiliyor. Hedefini görmeden 100 kilometre öteden tespit edip ateş edebiliyor. Taşıdığı Meteor füzeleri, 60 kilometre ve altından hedefe kitlenirse, hedefin kaçış şansı kalmıyor.

DASSAULT RAFALE SAHİBİ ÜLKELER
Dassault Rafale üreticisi Fransa, ileri teknolojiler içeren savaş uçağını her ülkeye satmıyor. İşte Dassault Rafale sahibi olan ve kullanan ülkeler listesi:

-Fransa
-Mısır
-Yunanistan
-Hindistan
-Katar

Dassault Rafale siparişi veren ülkeler
Endonezya, Rus uçakları alımı yerine Fransız Dassault Rafale jet alımı için sipariş verdi. İşte Dassault Rafale siparişi veren ve uçakların teslim edilmesini bekleyen ülkeler listesi:

-Hırvatistan
-Endonezya
-BAE]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/06/dassault-rafale-savas-ucagi.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/06/dassault-rafale-savas-ucagi.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/06/dassault-rafale-savas-ucagi_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/06/dassault-rafale-savas-ucagi.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/dassault-rafale-savas-ucagi/52730/</link>
			<pubDate>Sat, 08 Jun 2024 14:16:10 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>İstanbul’un fethi 29 Mayıs 1453:  571. yıldönümü</title>
			<description><![CDATA[İstanbul’u almayı kafasına koyan II. Mehmed, fetih için çok ayrıntılı planlar hazırladı. Öyle ki fethin hazırlık süreci bile bir yılı buldu.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[II. Mehmet, babası II. Murad’ın ölümünden sonra 1451’de tahta çıktı. Tahta çıkar çıkmaz da İstanbul’un fethi için hazırlıklara başladı. İstanbul o güne kadar çeşitli uygarlıklar tarafından defalarca kuşatılsa da alınamamıştı. Osmanlılar ise İstanbul’u beş kez kuşatmış ancak başarılı olamamıştı.

Padişah II. Mehmed, zorluğun farkındaydı. Hazırlık sürecinde bu yüzden işi sıkı tutuyordu. Öyle ki, 1452 yılını İstanbul’un fethi için gerekli hazırlıkları yapmakla geçirdi. II. Mehmed ilk olarak Anadolu Hisarı’nın karşısına Rumeli Hisarı’nı yaptırdı. İnşaat dört ay gibi kısa bir zamanda bitirildi. Hisarın kulelerine, o devre göre hayli görkemli toplar yerleştirildi. Rumeli Hisarı’nın inşası Bizans İmparatorluğu’nu huzursuz etti. Çünkü Karadeniz’den Marmara’ya geçiş artık tamamen Osmanlı’nın kontrolündeydi. O yıllarda Venedik ve Ceneviz büyük bir deniz gücüne sahipti. II. Mehmed, her iki tarafla anlaşmalar yaparak Bizans İmparatorluğu’nu iyice çaresiz duruma getirdi.

Güçlü toplar döktürüldü
İstanbul’un kilidini açmak, Bizans’ın güçlü surlarını aşmaya bağlıydı. II. Mehmed, bunu iyi biliyordu. Bu yüzden, kuşatmada kullanılmak üzere büyük toplar döktürdü. Ünlü topçu Urban’ın döktüğü toplar, o güne kadar görülmemiş büyüklükteydi. Topların tek güllesi 550 kilogram civarındaydı. Bir taraftan da İstanbul surlarını aşmak için büyük ve hareket ettirilebilen merdivenler hazırlandı.
Kuşatmaya denizden destek verilmesi için 400 parçalık donanma hazırlandı. Haliç’in, Bizanslılar tarafından zincirle kapatıldığını bilen II. Mehmed, gemileri karadan geçirmek için gerekli teçhizat ve malzemeyi imal etti. O sırada Turhan Bey komutasındaki bir donanma, 1452’de Mora’ya gönderildi. Amaç, Bizans’a yardım gelmesini engellemekti.
II. Mehmed, bir taraftan da farklı cephelere bölünmemek için barış anlaşmaları yapmaya devam ediyordu. Venedik ve Ceneviz’den sonra Eflak, Macaristan, Sırbistan ve Karamanoğulları Beyliği ile barış anlaşmaları yapıldı. Bizans İmparatorluğu’nun elinde bulunan Misivri, Ahyolu, Vize ve Silivri kaleleri hazırlık sürecinde ele geçirildi. Böylece Bizans, tamamen İstanbul’a sıkıştırılmış oldu.



O sırada Bizans…
İstanbul’un kuşatılması için II. Mehmed’in yaptığı hazırlıklar, Bizanslıları da harekete geçirdi. İstanbul’u çevreleyen surlar elden geçirildi. İstihkam çalışmaları yapıldı. Şehrin savunması için yeni mevziler açıldı. İmparator Konstantin, Girit ve Mora yarımadası başta olmak üzere Haçlı dünyasından birçok asker kiraladı. Kentin deniz yönünden savunması için Haliç’in girişi eski gemi ve varillerle desteklenen büyük ve kalın bir zincirle kapatıldı. Bunun yanı sıra karışımı çok az kişi tarafından bilinen ve temas ettiği her şeyi yakan Grejuva Ateşi (Rum Ateşi) stokları yapıldı. Bu ateşin en büyük özelliği, su dökülünce daha da alevlenmesiydi. Bizans İmparatoru, kuşatmanın uzun süreceğini tahmin ediyordu. Bu nedenle yiyecek, içecek ve ilaç stoku yaptı. Sivil halkı kuşatmaya karşı silahlandırdı. Dahası, halk arasından asker topladı. Böylece, Bizans’ın savunma hazırlığı da tamamlanmış oldu.

Eyüp Sultan’ın mezarı İstanbul’un fethi sırasında Fatih Sultan Mehmed’in hocası Akşemseddin tarafından gün yüzüne çıkarıldı.

Emeviler, 669 yılında İstanbul’u kuşattı. Bu kuşatmaya Hz. Muhammed’in sahabelerinden Ebu Eyyup El-Ensari ya da bilinen adıyla Eyüp Sultan da katıldı. Eyüp Sultan, kuşatma sırasında şehit düştü. Vasiyeti üzerine cenazesi surların dibine defnedildi. Ancak aradan geçen zaman içerisinde mezarının yeri kayboldu.

II. Mehmed bu hikayeyi biliyordu ve Eyüp Sultan’ın kabrini bulmak istiyordu. Bir akşam otağında hocası Akşemseddin’le sohbet ederken, bu isteğini dile getirdi. Akşemseddin, fethin yaklaştığı günlerde padişaha müjdeyi verdi: “Şu karşı yakadaki tepenin eteğinde bir nur görüyorum. Orayı kazacağız, Eyüp Sultan orada olmalıdır.” Ve tarif ettiği yer kazılmaya başlandı. Gerçekten de Akşemseddin’in dediği gibi Eyüp Sultan’ın kabri oradaydı. Padişah II. Mehmed, bunun üzerine Eyüp Sultan’ın kabrinin bulunduğu yere türbe ve cami yaptırdı.


 

II. Mehmed, 53 gün süren zorlu kuşatmanın ardından İstanbul’u fethetti. Böylece adını tarihe “Fatih Sultan Mehmed” olarak yazdırdı.

II.Mehmed, beyaz atının üzerinde İstanbul’un surları önüne geldiğinde henüz 21 yaşındaydı… Tahta çıktığı andan itibaren İstanbul’u almak en büyük tutkusuydu. Bu uğurda uzun süre hazırlık yaptı, her ayrıntıyı tek tek düşündü.

Kuşatma 6 Nisan’da başladı
Osmanlı ordusu, II. Mehmed önderliğinde harekete geçtiğinde takvimler 6 Nisan 1453’ü gösteriyordu. Ordu, Haliç’ten Marmara’ya doğru surların önünde mevzilendi. Bizanslılar da buna karşılık, bugün Edirnekapı olarak bilinen Adrianopolis Kapısı’na konuşlandı.

İmparator Konstantin’in İstanbul’u vermeye niyeti yoktu. O da boş durmayarak bir savunma planı yapmıştı. Romanos Kapısı (Topkapı), Giustiniani ve askerleri tarafından tutuluyordu. Romanos Kapısı (Topkapı) ve Adrianopolis Kapısı (Edirnekapı) arası Bizans-Ceneviz kuvvetleri tarafından korunuyordu. Romanos Kapısı (Topkapı) ile güneydeki Selymbria Kapısı (Silivrikapı) arası savunmayı ise Bizans-Venedik kuvvetleri yapıyordu. İmparator Konstantin, kuşatmanın başladığı gün, zırhlı ve silahlı bin askerini hem halkın hem de Osmanlı ordusunun görebileceği şekilde surlara çıkardı. Amacı halkın moralini yükseltmek ve Osmanlılara gözdağı vermekti.

Osmanlılar, buna aldırmadan kuşatmaya başladılar. Önce topların yerleştirileceği noktaları belirlediler. Bunun için surların en zayıf bölgelerini seçtiler. Galata cephesine Zağanos Paşa’nın kuvvetleri, surların güney kısmına Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa, kuzey kısmına ise Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa yerleşti. Romanos Kapısı (Topkapı) ve Adrianopolis Kapısı (Edirnekapı) arasındaki merkez cephede ise II. Mehmed, yeniçerileriyle birlikte konuşlanmıştı.

Osmanlı ordusu, topların namlularını surlara çevirdikten sonra II. Mehmed, veziri Veli Mahmud Paşa’yı İmparator Konstantin’e gönderdi, şehrin teslim edilmesini istedi. Ancak Konstantin bunu kabul etmedi. Böylece 12 Nisan 1453 günü ilk topçu ateşi başladı.

Top atışları çok güçlüydü ve çıkan ses, Bizanslıların moralini bozuyordu. Surlarda açılan gedikler, Bizanslılar tarafından çeşitli yöntemlerle onarılmaya çalışıyordu. Top atışı 18 Nisan’a kadar sürdü. Ve nihayet Osmanlı merkez ordusunun bulunduğu noktada, birinci ve ikinci surlarda büyük gedikler açıldı. Surların önünde yer alan hendek dolduruldu. Osmanlı ordusu o gece taarruzu başlattı. II. Mehmed, savaş kuleleri inşa ettirerek taarruzu destekledi. Ancak istenilen sonuç elde edilemedi.



II. Mehmed atını denize sürdü
Osmanlılar denizde de taarruza başladı. 15 Nisan 1453’te Haliç önlerine gelen Osmanlı donanması geri çekilmek zorunda kaldı. 20 Nisan’da bir Bizans ve üç Ceneviz kalyonundan oluşan yardım filosu İstanbul’a yaklaştı. Bunun üzerine Baltaoğlu Süleyman Bey, 18 gemiyle yardım filosunu engellemeye gitti. Ancak başarılı olamadı. Osmanlı donanması ağır kayıplar verdi. Çarpışmayı bir tepeden izleyen II. Mehmed, o kadar sinirlendi ki atını denize sürdü. Peşinden Baltaoğlu Süleyman’ı kaptan-ı deryalıktan azletti.

Gemiler karadan yürütüldü
Hem karada hem de denizde yaşanan bu başarısızlıklardan sonra II. Mehmed, donanmanın Galata surları önünden kızaklarla kaydırılarak Haliç’e indirilmesini emretti. Yine Haliç surlarını ve donanmayı vurmak için Galata civarındaki hakim tepelere toplar yerleştirildi. Gemilerin geçeceği mesafe 2 ila 4 kilometreydi. Güzergah ormanlıktı. Askerler hızla ağaçları kestiler. Zeytinyağıyla kayganlaştırdıkları ağaçları yere sabitlediler. Gemiler, Bizanslıların fark etmemesi için 21-22 Nisan gecesi karadan yürütüldü. Hatta Bizanslıların dikkatini başka yöne çekmek için Romanos Kapısı (Topkapı) civarında büyük bir gedik açıldı. Bizanslılar bu gediği kapatmakla uğraşırken gemiler Haliç’e indirildi.
Sabah olduğunda Osmanlı donanmasının 72 gemisi Haliç’teydi. Bu beklenmedik hamleye karşı Bizanslılar boş durmadı, Haliç’teki Osmanlı donanmasına saldırdılar. Osmanlı donanması her saldırıyı ustaca savuşturmayı başardı.
Osmanlılar, Galata’da mevzilenen topçular ve Haliç’teki gemilerle birlikte surları vurmaya başladı. Bizanslılar da bu ateşe karşılık verdi. Gece gündüz süren ateşe rağmen her iki taraf da birbirlerinin toplarını imha edemedi.

Toplar günlerce surları dövdü
Osmanlı sadece Haliç’te değil, şehrin dört bir yanında saldırılarını sürdürüyordu. Romanos Kapısı (Topkapı) civarındaki surlar da aynı sıralarda top atışlarına tutuluyordu.
Surların yeterince zayıfladığını düşünen II. Mehmed, 6 Mayıs günü taarruz için emir verdi. Fakat Bizans’ın sert direnişi üzerine geri çekildi.
Bizanslılar taarruzları püskürtmeyi başarsa da kuşatma, surların arasında kalan halkı zorlamaya başladı, şehirde kıtlık baş gösterdi. Beklenen yardımların bir türlü gelmemesi İmparator Konstantin’i umutsuzluğa düşürdü. Bizans İmparatoru bir taraftan kıtlıkla uğraşırken bir taraftan da durmak bilmeyen Osmanlı toplarına karşı surları korumaya çalışıyordu.

Mücadele yeraltında da sürdü
Denizde ve karada kıyasıya süren mücadele bir süre sonra yerin altına da sıçradı. Osmanlı lağımcıları surları yeraltından aşmak için tünel kazdılar. Bunu fark eden Bizans birlikleri hemen kendi tünellerini açtılar. İki tünel birleşince bir de yeraltında çarpışma başladı. Bizans askerlerinin tünelde çıkardığı yangında her iki taraf ağır kayıplar verdi. Ancak Osmanlıların tünel kazması İmparator Konstantin’i daha da endişelendirdi. Şehrin dört bir yanında Osmanlıların açtığı tüneller keşfedildi. Bu tünellerin kimi ateşe verildi, kimine kızgın yağ döküldü, kimi ise kapatıldı.



Kuşatma 53 gün sürdü
İmparator Konstantin’in işi giderek zorlaşıyordu. Osmanlı donanması Haliç’teydi. Savaş hem yerin üstünde hem de yerin altında kıyasıya devam ediyordu. Üstelik kıtlık, imparator için savunmayı iyice çıkmaza sokuyordu. II. Mehmed bunun üzerine İsfendiyaroğlu Kasım Bey’i İmparator Konstantin’e elçi olarak gönderdi ve teslim olmasını istedi. Ancak Konstantin yine ret cevabı verdi.
Aynı günlerde Macaristan Krallığı elçisi ordugaha geldi. Kuşatmanın kaldırılmaması halinde Macar-Bizans ittifakının kurulacağını ve büyük bir Haçlı donanmasının da yola çıktığını iletti. Bunun üzerine 27 Mayıs’ta Osmanlı ordugahında bir toplantı yapıldı ve 29 Mayıs’ta son hücumun gerçekleştirilmesine karar verildi. 29 Mayıs’ta güneş doğmadan muharebe başladı. Kıyasıya süren muharebe sonunda yeniçeriler, açtıkları gediklerden içeriye girmeyi başardılar.
Nihayet, 53 gün süren kuşatmanın ardından II. Mehmed, vezirleri ve komutanları eşliğinde Romanos Kapısı’ndan (Topkapı) İstanbul’a girdi. Başardığı, sıradan bir fetih hareketi değildi. İstanbul’un fethiyle bir çağın kapanıp bir çağın açılması bu yüzdendi. Büyük fethin mimarı II. Mehmed ise artık tarih kitaplarında “Fatih Sultan Mehmed” olarak anılacaktı.



FETİHTEN SONRA NELER OLDU?
Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethi pek çok şeyi değiştirdi. Fetih, Osmanlı için gerçek bir sıçrama tahtası oldu.
Fatih Sultan Mehmet, 53 gün süren zorlu kuşatmanın ardından surlardan içeri girdi. Fetih, Osmanlı Devleti’ni önlenemez bir şekilde güçlendirdi. İstanbul’un alınması dünya tarihi açısından da derin etkiler yarattı.

Yükselme dönemine girildi
İstanbul’un fethi Türklerin tarihinde önemli izler bıraktı. Fetihle birlikte Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemi sona erdi ve yükselme dönemine geçildi.
Bizans İmparatorluğu, o güne kadar Osmanlı toprakları için tehdit oluşturuyordu. Özellikle Anadolu ve Rumeli toprakları arasında tehdit yaratıyordu. Fetihle birlikte bu tehlike ortadan kaktı. Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğü sağlandı. Boğazların savunması fetihle birlikte kolaylaştı. İstanbul, Osmanlı Devleti’nin başkenti oldu. İstanbul’un alınmasıyla Osmanlı’nın İslam dünyasındaki saygınlığı da arttı.
Fethin siyasi kazançları bir yana önemli ekonomik kazançları da oldu. Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan ticaret yolları Osmanlı’nın eline geçti. Bunun yanı sıra İpekyolu’nun Avrupa’ya ulaşan kolu Osmanlı himayesine girdi.



Osmanlı hoşgörüsü
Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u aldıktan sonra şehirde kalan halka ibadetlerini özgürce yapma hakkı tanıdı. Tüm dinlerin mensuplarına kucak açtı. Öyle ki Rahip Scholarius’u, “II. Gennadios” adıyla patrik seçtirdi. Hatta ona birtakım imtiyazlar bile tanıdı. Mesela Ortodokslara özel mahkemeler kurulabilecek ve bu mahkemelerin üyeleri ruhbanlardan seçilecekti. Fatih, 1461’de Ermeni Patrikhanesi’ni kurdurdu ve Bursalı I. Hovagim patrik seçildi. Aynı imtiyazlar Ermeni patriğine de tanındı. İstanbul’da yaşayan Yahudi halk da unutulmadı. Osmanlı himayesindeki ilk Hahambaşı olarak Moş Kapsari seçildi.

Ortaçağ kapandı Yeniçağ açıldı
Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinin dünya tarihi üzerinde de büyük etkileri oldu. Bunlardan en önemlisi Ortaçağ’ın kapanması, Yeniçağ’ın başlamasıydı.
Fetih sırasında kullanılan büyük toplar bir gerçeği de gözler önüne serdi. En güçlü surların dahi yıkılabileceği ortaya çıktı. Avrupa’daki derebeyliklerin sonu olan bu gelişme, merkeziyetçi krallıklara yaradı. Daha da güçlendiler.
Tüm bunlar gibi fethin dünya tarihi açısından yarattığı ekonomik sonuçlar da hayli önemlidir. Avrupalılar, İpekyolu’nun önemli bir kısmı Osmanlı’nın eline geçince farklı ticaret yolları aramaya başladı. Bu da coğrafi keşiflerin yapılmasına zemin hazırladı.
Fetih sonrası İtalya’ya giden bilim insanları, eski Yunan ve Roma eserlerini inceleme fırsatı buldu. Böylece Rönesans’ın önü açıldı.






 ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/05/istanbul-un-fethi-29-mayis-1453-571-yildonumu.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/05/istanbul-un-fethi-29-mayis-1453-571-yildonumu.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/05/istanbul-un-fethi-29-mayis-1453-571-yildonumu_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/05/istanbul-un-fethi-29-mayis-1453-571-yildonumu.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/istanbul-un-fethi-29-mayis-1453-571-yildonumu/52612/</link>
			<pubDate>Wed, 29 May 2024 13:25:20 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Yunus Emre (1238 - 1328)</title>
			<description><![CDATA[14. yüzyılın ilk çeyreğine kadar Orta Anadolu havzasında yaşayan, Türk hümanizmine damga vuran önemli bir barış elçisi olarak kabul edilen Yunus Emre, Türk tasavvuf edebiyatı alanında halk ve tekke şiiri ile birlikte divan şiirini de etkileyen bir tarzın kurucusudur.



]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Tarihi hayat ve şahsiyeti hakkında pek az şey bilinen Yunus Emre, Anadolu Selçuklu Devleti’nin dağılmaya ve Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde Türk beyliklerinin kurulmaya başladığı yüzyıl ortalarından, Osmanlı Beyliği’nin filizlenmeye başladığı 14. yüzyılın ilk çeyreğinde Orta Anadolu havzasında doğup yaşamış bir Türkmen hocası, şair bir erendir.

Büyük Türk düşünürü ve şair Yunus Emre, sevgi, saygı, hoşgörü, doğruluk, sabır, kanaat, cömertlik, fedakarlık, Allah sevgisi ve gönül yapmak gibi değerlerle yüzyıllardır insanlığa ışık saçıp yol gösteriyor.
Çocukluğu ve eğitimi
Yunus Emre’nin doğduğu yer ve zaman konusunda kesin olan bir bilgi yok. Ancak 13. Yy’ın ikinci çeyreği ile 14. yy’ın ilk çeyreğinde yaşadığı düşünülüyor ve babasının İsmail Efendi olduğu biliniyor.…

Yunus Emre, Anadolu tarihinin en karışık dönemlerinden birinde dünyaya geldi.   Bâbâîler İsyanı patlak vermişti ve Anadolu Selçuklu Devleti, Kösedağ Savaşı’nda Moğollara mağlup olarak çöküş dönemine girmişti. Resmi kaynaklara göre net bir tarih söylemek gerekirse de, tarih 1238 yılını gösteriyordu. Yine kayıtlara göre Batı Anadolu’da Sakarya nehri çevresinde bir yerlerde doğmuş olabileceği düşünülüyordu; bazı kaynaklara göre ise, Karamanlıydı.

Adına gelince, Yunus adını gerçekten ona ailesi mi vermişti, bilinmez. Ancak günümüze adının ulaşmasını sağlayan şiirleriydi. Çünkü hemen her şiirinde adının Yunus olduğunu söyleyecekti. Emre lakabıysa, on bir şiirinde geçecekti…

Hakkında çok az şey bilindiğinden, zamanla efsaneler onun hayat hikayesini oluşturmaya başladı. Yunus, küçük bir çocukken okula gitti; ancak alfabeyi bir türlü öğrenememişti. Bu sebeple okulu bıraktı ve köyünde çiftçilik yapmaya başladı. Küçücük elleri ile tarlalarda çalışıyor, ağaçlarla, bahçelerle ilgileniyordu. Kıtlık zamanlarıydı ve bu durum bir gün onunda kapısını çalmak için oldukça yaklaşmıştı.

Kıtlıktan etkilendiği sırada Kırşehir’e yakın Sulucakarahöyük’te Hacı Bektaş-ı Veli adında birinin, insanlara yardım ettiğini duydu ve yollara düştü…

Buğday mı, himmet mi
Yunus Emre, biraz buğday alabileceğini düşünüyordu. Eli boş gitmek istemediğinden yol boyunca alıç topladı. Az gitti, uz gitti, sonunda Hacı Bektaş-ı Veli’nin dergahına ulaştı.

Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre’nin düşünceli davranışından çok etkilenmişti. Onun buğday için geldiğini düşündüğünde de şöyle dedi: “Sorun bakalım, buğday mı ister, himmet mi?”

Yunus, bu soru karşısında düşünmedi bile. Çünkü söz konusu olan açlıktı. “Himmet karın doyurmaz” dedi ve buğdayını alıp dönüş yoluna düştü. Yolu yürümeye henüz başlamıştı ki, elinin tersiyle düşünmeden reddettiğinin pişmanlığı sardı içini ve bu kez de düşünmeden dergaha doğru yürümeye başladı. Tekrar Hacı Bektaş-ı Veli’nin huzuruna çıktı.

Pişmanlığını bir solukta anlattı Hacı Bektaş-ı Veli’ye. Ancak aldığı cevap belli ki onu uğraştıracaktı. Hacı Bektaş-ı Veli, “O söylediğin artık geçti; bir o anahtarı Taptuk Emre’ye verdik” demişti. Aynı hatayı ikinci kez yapmayacaktı Yunus. Karnının açlığını unutmuştu ve bu kez Taptuk Emre’yi bulmak için yollara düştü…

Erenler mertebesine adanmış 40 yıl
Yunus Emre, Taptuk Emre’yi araya araya bulmuştu. Belki çok emek vermesi gerekecek; ama aradığını da bulacaktı. Eskiden her istenilen şey için verilmesi gereken bir emek vardı veşimdiki zaman gibi sabırsız değildi insanlar. Yunus Emre de emek verecek ve emeğinin karşılığına da ulaşacaktı…

Yunus Emre, Taptuk Emre’ye yaşadıklarını ve buraya neden geldiğini anlattı. Onun dervişi olmuştu; görevi ise, dergaha odun taşımaktı. Yunus Emre, sabrın timsaliydi. Tam 40 yıl boyunca dergaha odun taşıdı ve bir tek eğri odun getirmedi…

Nefis terbiyesinde bir hayat
Yunus Emre, dergahlarda şeyhleriyle manevi yönünü geliştirdi. Aşık Çelebi, Yunus Emre’nin medresede başarılı olamayıp Tanrı mektebinde eğitim gördüğüne açıklık getiriyordu. Evet, belki Yunus’un medresede eğitimini tamamladığı ya da icazet alıp almadığı konusu kesin bir şekilde açıklığa kavuşmuyordu; ancak iyi bir tahsil gördüğü muhakkaktı. Çünkü şiirlerinde devrinin ilmi ve felsefi sistemlerine rastlanıyordu.

Ayrıca onun şiirlerine kafiye zoruyla giren Farsça ve Arapça sözcükler de vardı. Özellikle tasavvufi kelimelere çok sık rastlanıyordu. Farsçası, Mevlana’nın etkisinde kalarak Divan-ı Kebir’den ve İran’ın en büyük şairi Sadi’den tercümeler yapacak kadar iyiydi.

Bunun yanında Kur’an’ı anlayacak ve özümseyecek kadar da Arapçaya vakıftı. İslami bilgiler onun için kutsaldı. Sadece Kur’an’ı değil, hadis kültürünü ve peygamberler tarihini de iyi biliyordu. Eserlerinde tüm bu bilgilerinin yanında Leyla ile Mecnun, Ferhad ile Şirin gibi klasik edebiyatta yer etmiş aşıklardan bahsetmesiyle de dikkat çekiyordu.

Yunus, şeyhleri sayesinde Allah sevgisini öğrenmeye nail olmuştu. Allah sevgisi, aşk ve güzel ahlakla ilgili düşünceleri, eserlerinde İslam tasavvufunu işlemesine vesile olmuştu.

Bazı şiirlerinde şehir şehir yürüyüp dost sorduğunu, Urum’da, Şam’da kendisi gibi bir garip bulamadığını anlatıyordu; aşık olup gurbet ellerde Mecnun gibi geziniyordu…

Kayseri, Tebriz, Sivas, Maraş, Bağdat, Nahcivan, Şiraz şehirlerini ve neredeyse bütün Azerbaycan illerini dolaştıktan sonra bir süre Anadolu’da kışladı. Tarikatlar döneminde bu seyahatler, sufîlerin hayatında nefis terbiyesi için önemli bir unsurdu. Muhtemelen Yunus Emre de bu sebepten geziyor ve gezdikçe yazıyordu…

Yunus Emre, sanat yaşamı ile iç içe geçmiş bir nefis terbiyesindeydi…

Halkın Şairi, Yunus Emre
Tüm sanat yaşamı boyunca Yunus Emre, halka hitap etti. Halka, kendi konuşma diliyle adeta seslendi.

Şiirlerinde genellikle Allah sevgisi ve bu sevgi uğrunda bir ömür verilmesi gereken çabayı işledi. En azından bundan emin olacak kadar yaşadığı için ne kadar şanslı olduğunu biliyordu. Çünkü bu, tek gerçek sevgiydi.

Ayrıca eserlerinde ölüm, doğum, yaşama duyulan bağlılık, ilahi adalet ve insanın yüreğindeki salt sevgiye yer verdi. Şiirlerinde insanı yürekten gelen bir sesle çağırıyor; iyiye, güzele davet ediyordu...

"Gelin tanış olalım,

İşi kolay kılalım,

Sevelim sevilelim,

Dünya kimseye kalmaz!"

Yunus Emre evlendi

Taptuk Emre’nin iki gözünün bebeği bir kızı vardı. Özellikle sabrını ve düzenini takdir ettiği kızını Yunus Emre ile evlendirdi.

Ancak Yunus iç dünyasında kendisini bir türlü ona layık görmedi ve şeyhinin kızına asla elini sürmedi. Onun tek amacı erenler mertebesine ulaşmaktı ve bunu da başaramadığını düşünüyordu. Taptuk Emre’nin yanından ayrılmaktan başka çare göremedi…

Hayatının ikinci dönüm noktası
Yunus Emre, hayatının ikinci dönüm noktasındaydı. İlkindi Hacı Bektaş Veli’nin karşısına pişmanlıkla çıktığı andı. Şimdi ise, yine benzer bir pişmanlık Taptuk Emre’nin karşısındaydı. Belli ki insanın kendini arayışı hiç bitmiyor; insan kendini belki de hiç tanıyamıyordu.

Yunus Emre, dergahından ve şeyhinden ayrı geçirdiği süreçte başından geçenler ve onlara karşı duruşu sayesinde anladı ki, istediği mertebeye ulaşmıştı. Çoktan mahcup olmuş bir yüzle döndü Taptuk Emre’nin yanına.

Şeyhine kendisini affettirmek için çaba harcaması gerekiyordu ve işe karısının gönlünü almaya çalışarak başladı. Karısının cevabı ise şöyle oldu: “Bilirsin gözleri görmez, sen kapının eşiğine yat. O sabah namazına kalktığında ayağı sana dokunur. ‘Bu kim?’ diye bana sorar. Ben de Yunus derim. Eğer ‘Hangi Yunus?’ derse, çek git. Yok, eğer ‘Bizim Yunus mu?’ derse, kalk, şeyhinin eline sarıl”.

Yunus Emre öldü
Onun ki bu dünyadan vefalı bir gidişti...

Şeyhine kendisini affettirmenin bir yolunu arıyordu ve karısının söyledikleri aklına yatmıştı. Gittiği ve döndüğü uzun yollar, şeyhini öylece bırakıp gidişi sebebiyle kendine öyle kızıyordu ki…

O sabah, karısının dediği gibi şeyhinin ayağının kendisine dokunacağı anı bekledi. Ve hakkında rivayet edilen efsaneye göre, Yunus Emre’nin ömrü işte buraya kadardı. Şeyhinin ayağı ona değdi ve şeyhi “Bu kim?” sorusundan sonra “Yunus mu?” tepkisini verdiğinde, kalkıp şeyhinin ellerine sarıldı. Ve o elleri minnetle öptükten sonra, oracıkta son nefesini verdi. Şükürler olsun ki, erenler mertebesine ulaştığını fark ederek ayrılmıştı bu dünyadan. Varsayılan kayıtlara göre yıl, 1320 idi.

Belli ki insanın ömrü bir arayıştan ibaretti. Aramak ve şanslıysan aradığını bulmak, bu dünyada çok az insana bahşediliyordu. Yunus Emre, o şanslı isimlerden biriydi. Yaratılmışı hoş görüyordu; yaratandan ötürü. Bu duyguyu taşıyabilmek, öyle kolay kaldırılamazdı…

Yunus Emre öylesine çok sevildi ki, Anadolu’nun birçok yerinde adına mezarlar yaptırıldı. Asırlar öncesinden bahsettiğimiz ve efsanelere yatkınlık düşünülürse, Yunus Emre’nin ne zaman doğduğu, öldüğü ya da nereli olduğunun tam olarak bilinmeyişi çok doğaldı.

Risalettün Nushiye ve Divan adlı iki eseri yayımlandı. Eserlerine başka aşıkların da eserleri karıştı. Zamanla titiz bir çalışmayla ayıklanacak ve bugünkü haline getirilecekti.

Erenler mertebesine erişmek için bir ömrünü insana, hayata, huzura ve ahirete adayan, şiirleriyle yön bulduran bir Yunus Emre geçti bu dünyadan…
İyi ki…


 
Yunus Emre Eserleri:

Yunus Emre’nin tarihten günümüze uzanan ve bilinen  “Risalettün- Nushiyye” ve “Divan” olmak üzere iki eseri bulunmaktadır. Bu eserlerin sırasıyla kısa açıklamaları şu şekildedir;

Divan

Yunus Emre’nin ilk önemli eseri Divan eseridir.

Yunus Emre, Anadolu sahasında divan sahibi ilk sanatçı olarak değerlendirilmektedir. Divan’ında kullandığı dilden hareketle Oğuz dilinin en yetkin isimlerinden biri olarak kabul görmüştür.


	Yunus Emre Divanı’nda 400 civarında şiir mevcuttur.
	Hece ve aruz ölçüsü birlikte kullanılmıştır.
	ilahilerin çoğu dörtlük yapısına sahiptir.
	Gazel ve mesnevi nazım şekliyle yazılmış şiirler de bulunmaktadır..


Yunus Emre’nin en önemli eserlerinden biri Divan eseri, büyük bir aşk ve düşünüş ve coşkuyla söylediği şiirlerini bir araya toplayan bir eserdir. Yunus Divanı’nda aruz vezniyle ve gazel şeklinde söylenmiş şiirler de vardır, fakat şair ilâhi’lerinin çoğunu ve en güzellerini hece ve dörtlüklerle söylemiştir.

Yunus Emre Şiirleri

İLİM KENDİN BİLMEKTİR

İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır

Okumaktan murat ne
Kişi Hak’kı bilmektir
Çün okudun bilmezsin
Ha bir kuru emektir

Okudum bildim deme
Çok taat kıldım deme
Eğer Hak bilmez isen
Abes yere yelmektir

Dört kitabın ma’nisi
Bellidir bir elifte
Sen elifi bilmezsin
Bu nice okumaktır

Yiğirmi dokuz hece
Okursun uçtan uca
Sen elif dersin hoca
Ma’nisi ne demektir

Yunus Emre der hoca
Gerekse bin var hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir



 

 ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/05/yunus-emre-1238-1328.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/05/yunus-emre-1238-1328.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/05/yunus-emre-1238-1328_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/05/yunus-emre-1238-1328.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/yunus-emre-1238-1328/52321/</link>
			<pubDate>Thu, 02 May 2024 11:52:55 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Sinemanın mucitleri: Lumiere kardeşler</title>
			<description><![CDATA[Sinemanın ışıltılı hikayesi 19’uncu yüzyılın son çeyreğinde Lumiere kardeşler olarak anılan Auguste Lumiere ve Louis Lumiere’in donuk fotoğraf karelerini canlandırmaya yarayan sinematografı icat etmesiyle başladı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Fransız kardeşlerin fotoğrafa merakları küçük yaşlardan itibaren başlamıştı. Onların fotoğrafa ilgi duymalarında babaları Antoine’nin büyük bir etkisi vardı. Asıl mesleği resim öğretmenliği olan Baba Lumiere o daha sonra fotoğrafçılığa yönelerek fotoğraf kağıdı basımı yapan “Lumiere” adlı bir imalathane kurdu.

İmalathanede çalışan Auguste ve Louis burada çalışırken, fotoğraf karelerini canlandırmak ve perdeye yansıtmak için çalışmalara başladı. Auguste ve Louis’in bu hayali babalarının hediye ettiği bir cihaz ile hız kazanmaya başladı.

Sinemanın başlangıcı: Sinematograf
Kinetoskop adındaki bu cihaz içerisinde dönen resimleri bir delikten bakarak hareketli görmeye yaramaktaydı. Görüntülerdeki hareket hissine hayran kalan kardeşler bu görüntüyü perdeye yansıtmak için harekete geçti.

Kinetoskop’un üzerinde yalnızca bir tane gözetleme deliğinin bulunması cihaz yalnızca bir kişinin kullanmasını sağlıyordu. 

Bu sorunu çözmeye çalışan Lumiere kardeşler, görselleri büyütüp perdeye aktarmanın yolunu aradı ve sinemaya can veren sinematograf adlı cihazı icat etti.

Geliştirdikleri cihazla gerçeğe en yakın görütüyü almaya çalışan kardeşler, gerekli olan hızı da tespit ederek 15 karelik görüntüyü kullanmaya başladı. Kare sayısı sonraki yıllarda sesli sinemayla beraber saniyede 24’e çıktı.



İlk gösterim 1895’te yapıldı
Louis ve Auguste, cihazın patentini aldıktan sonra sinema tarihinin bilinen ilk filmi olarak kayıtlara geçen filmlerini çekmeye başladı.

Fabrikalarından çıkan işçileri kayıt altına alan kardeşler “Lumiere Fabrikasından Çıkan İşçiler” adlı 46 saniyelik ilk filmlerini çekti.Filmlerini ücretli olarak halka sunmaya karar veren kardeşler böylece tarihin bilinen ilk filmi ve sinema deneyimi seyirciyle buluşturdu. Gösterim, 1895 yılında Paris’te “Salon Indian Du Grand Café” adlı mekanda gerçekleşti.

Daha sonra dünyayı gezmeye karar veren Lumiere Kardeşler sinematografı da yanlarına alarak ülke ülke gezmeye başladı.



İstanbul filmlerine konu oldu
İki kardeşin esas amacı gezintiler sırasında sinematograf ile ülkeleri kayıt altına almaktı. Louis ve Auguste’un ziyaret ettikleri yerler arasında İstanbul da yer aldı.

Lumiere kardeşler burada ‘’İstanbul’da Haliç’in Panoraması’’, ‘’Boğaziçi Kıyılarının Panoraması’’, ‘’Türk Topçusu ve Türk Piyadesinin Geçit Töreni’’ adlı filmlere imza attı.

Sansürle karşılaştılar
Lumiere kardeşlere ilgi günden güne artıyordu. Ancak, onlar farkında olmadan ilk sansürle de tarihte bir ilke imza attı.

1896 yılının Mayıs ayında kardeşlerin kamerası aslında Rus Çarı 2. Nikola’nın halkı selamlamasını çekiyordu, ancak görüntülere tribünün çökmesi de dahil olunca polis kayıtlara el koydu ve görüntülerin gösteriminin yapılması yasaklandı.

Lumiere kardeşler sansür sonrası ilgilerini tekrardan fotoğrafa çevirdi. Onlar babalarının fabrikalarında mesleklerine kaldıkları yerden devam etmeye başladı. 1914’te kardeşlerden Auguste fotoğrafçılığı bırakıp tıp alanına geçiş yaptı.

Baskı tekniklerini geliştirdi
Araştırmaların yanı sıra, bir hastanede müdür olarak görev alan Auguste Lumiere 1954’te hayatını kaybetti. Louis Lumiere ise 1948 yılında yaşama veda etti.

Fakat Louis’in yaşamının sonuna kadar fotoğrafçılık alanında çalışmalarını yürüttüğü ve ileri dönemlerde renkli baskı tekniklerini geliştirdiği biliniyor.

Lumiere Kardeşler Kimdir?
Lumiere Kardeşler, sinema tarihinin en önemli isimlerinden biridir. Auguste ve Louis Lumiere kardeşler, Fransız mucitler ve sinema tarihinde önemli bir yere sahiptir. 1895 yılında, icat ettikleri sinematograf ile sinema tarihini değiştirmişlerdir.

Auguste Lumiere, 1862 yılında doğmuş ve tıp eğitimi almıştır. Louis Lumiere ise 1864 yılında dünyaya gelmiş ve kimya eğitimi almıştır. Kardeşler, aynı zamanda iş ortaklarıdır ve birlikte birçok icat üzerinde çalışmışlardır


 

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/04/sinemanin-mucitleri-lumiere-kardesler.png</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/04/sinemanin-mucitleri-lumiere-kardesler.png" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/04/sinemanin-mucitleri-lumiere-kardesler_t.png"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/04/sinemanin-mucitleri-lumiere-kardesler.png" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/sinemanin-mucitleri-lumiere-kardesler/52226/</link>
			<pubDate>Thu, 25 Apr 2024 12:13:14 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>İlk Türk Kadın Hükümdarı Tomris Hatun (M.Ö.500’ler)</title>
			<description><![CDATA[Alp Er Tunga’nın torunu olan bu büyük lider, Sakalar’ın (İskit Türkleri) ve hatta dünyanın ilk kadın hükümdarı olarak kabul ediliyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[ İsmi günümüz Türkçesinde “demir iz” anlamına gelen Tomris Hatun, kocası öldükten sonra tahta çıktı. Son derece güçlü, zeki ve savaşçı bir kadındı. Halkına parlak bir dönem yaşatmakla birlikte devrin en önemli imparatorluklarından biri olan Pers İmparatorluğu’nu (İran) da mağlup etmeyi başaracaktı. Turan taktiğini kullanarak kazandığı savaşın sonucunda oğlunun katili kral Kyros’u öldürüp, kafasını kanla dolu bir tuluma soktuktan sonra şu sözleri söylemişti:
“Canım sağ ve savaştan zaferle çıktım. Ama sen hileyle oğlumu yakalayarak onu öldürdün. Şimdi sana söz verdiğim gibi... Hayatında kan içmeye doymamıştın, artık benim elimden kana doyuyorsun.”  



Tomris, kelime anlamı olarak eski Türk dilinde “demir” anlamına geliyor. Demir kadar güçlü bir kişiliğe sahip olan Tomris Hatun ise milattan önce 6.yüzyılda yaşadığı düşünülen Saka veya literatürde İskitler olarak da geçen Hükümdarlığın kraliçesidir. Saka Devleti Orta Asya, Avrupa’nın doğusunda ve Karadeniz’in kuzeyinde kurulmuştur.

Tomris Hatun’ Saka Devletinin büyük hükümdarı Alp Er Tunga’nın torunu olarak bilinir ve eşinin kaybı üzerine Saka Türklerinin kadın lideri olarak başa geçmiştir. Sakaların en büyük düşmanı olan Pers İmparatorluğuna karşı birçok savaş yönetmiştir. Akıllı ve silah kullanmada usta olan bu hatunun ordusunun çoğu kadınlardan oluşmaktadır.

Perslerin İmparatoru Büyük Kiros, haince kurduğu bir plan ile sakaların önderi Tomris Hatun’un oğlunu gafil avlayıp katletmiştir. Olay üzerine yıkılan ama mücadelesinden vazgeçmeyen bu hükümdar anne, oğlunun intikamını almak için yemin eder. 

Büyük hükümdar Alp Er Tunga’nın da torunu olarak bilinen bu hatun, çocukluğundan beri at kullanmasını çok iyi bilen, kılıç ve okçulukta usta olan bir kadın figür olmaktadır. Tomris Hatun eşini kaybettikten sonra kaderinden kaçamaz ve Saka Devletinin ilk kadın hükümdarı olarak başa geçer.



Dünya tarihine damga vuran bu isim önderliğinde Pers ordusu mağlup edilerek Saka toprakları muhafaza edilmiştir. Zorlu süreçler yaşayan bu hatun savaşta oğlunu kaybetmiştir fakat davasından vazgeçmeyerek Pers İmparatorluğunun sonunu getirmeyi başaran bir güç olmuştur. 

Herodot’a göre, Pers ordusu Babil’i ele geçirdikten sonra yeni topraklar kazanmak için Saka toprakları üzerine sefere çıkmıştır. Tomris hatun barışçıl bir politika izlemesine rağmen, Pers İmparatoru Büyük Kiros durmaksızın akınlar düzenliyor ancak karşılığında yanmış tarlalar ve zehirli su kuyularından başka bir şey ellerine geçmiyor ve askerlerini geri döndürmek zorunda kalıyordu.

Sakaların yıldırma taktiği olarak görülen bu hareket, Persleri epeyce yorar ve başka bir yol denemek isteyen Büyük Kiros kurnazca bir fikirle Tomris hatunun karşısına çıkar. Kendisiyle evlenmesi takdirinde daha fazla savaş olmayacağını vadeden Kiros, oldukça akıllı olan Tomris hatunu kandıramaz.



Ettiği teklifin reddedilmesi üzerine rahat duramayan Pers imparatoru hileyle Sakalara boyun eğdiremeyince asıl niyetini ortaya çıkarır ve Aras nehri üzerine ordularını getirir. Nehrin geçilebilmesi için köprü inşa ettirmekten bile kaçınmayan bu hırs küpü imparator aynı zamanda ilginç bir silah da kullanmaktan çekinmez.

Bu silah ise eğitilmiş köpeklerdir ve savaş mevzilerine yerleştirir. Bir müddet sonra Tomris hatun, Büyük Kiros’a elçi gönderir ve ona kendilerine saldırmaktan vazgeçmelerini bildirir. Eğer vazgeçmezse Saka ordusuna doğru yoluna devam etmesini söylemekten kaçınmaz.

Bu sefer geri çekilerek yıldırma taktiğinin sonuç vermeyeceğini düşünen Tomris hatun, büyük bir mevzi seçip ordunun gelmesini bekler.

İki düşman ordu arasına eğlence çadırı yerleştiren Kiros, Pers ordusunun zayıf güçteki askerlerini bu ziyafetin başına bırakır ve içerisine güzel kadınlar, yiyecekler ve şarap yerleştirmiştir. 

Bu çadıra saldırı düzenleyen Sakalar birkaç Pers öldürür ve eğlenceye devam ederler. Kiros, yaptığı taktik de başarı sağlar ve o çadırın içinde olan Tomris Hatun’un oğlu Spargapises’i de gafil avlayarak öldürür.



Oğlunun ölüm haberi sonucu yıkılan ancak mücadeleye devam eden Tomris hatun şu sözleri sarf eder; “Kana susamış Büyük Kiros! Sen oğlumu mertlikle değil ona içirdikçe sarhoş ettiğin şarapla öldürdün. Güneşe yemin ederim ki seni kanla doyuracağım!”.

Kiros bu tehdide kulak asmayınca Sakalar tarafından savaş hazırlıkları başlamıştır. Amcasını da katleden Perslere kini oğlunun öldürülmesiyle daha da güçlenen bu kadın hükümdar, ertesi gün sert bir savaşa girer. 

Saka Türklerinin ilk kadın hükümdarı Tomris, atlarını ölüme sürecek olan askerlerinin önünde durarak yürekleri titreten bir ses ile “geride sadece bizler kaldık. Birçoğu kadınlardan, tıpkı erkeği kadar yiğit kadınlardan oluşan halk ve ordu”.

Perslerin esareti altına girmemekte kararlı olan Tomris Hatun ve Saka ordusu hepsi aynı anda coşkuyla haykırarak ant ettiler.



O anları bir de Herodot'tan dinleyin
Her yerde kahraman kadınların çığlıkları yankılanıyordu ve önde Tomris hatun, arkada cesur savaşçıları savaşa doğru gidiyorlardı. “Yeryüzü daha önce, böylesine bir ölüm arzulu at süren millete tanık olmamıştı” diyor Herodot.

Bir tarafta 9 bin kadın olmak üzere 13 bin askerlik Saka ordusu, diğer tarafta 100 bin askerli Pers ordusu yer almıştır.  

Her iki düşman ordu uzun bir süre birbirleri üzerinde üstünlük sağlayamamıştır. Perslerin en çevik askeri birliği olan Ölümsüzlere karşı Sakaların ok atmakta ustaca maharetleri onları bozguna uğratır.

Çeşitli kaynaklarda Sakalara özgü savaş taktikleri olarak turan, kurt oyunu ve hilal taktiği adı verilen bozkır savaş stratejileriyle galibiyet sağlanır.

Ölenler arasında Pers kralı Büyük Kiros da yer alır. Tomris hatun elinde kan dolu bir çuvalla gezerek savaş alanında Kiros’un cansız bedenini bulup kafasını keser ve içine koyar, daha sonra şu sözleri sarf eder; “Sağ salim savaştan zaferle çıktım ama sen oğlumu hileyle öldürdün. Şimdi sana verdiğim sözü tutuyorum. Hayatında kan içmeye asla doymadın, şimdi benim elimden kana doyuyorsun”.



Tomris Hatun'un kadın savaşçılarına Amazon adı veriliyordu. İskitler deyip geçmeyin attan düşmemek için üzengiyi ilk kullanan atı evcilleştirip savaş aracı olarak kullanan, madencilikte o dönem de çok ileri gittikleri için bozkırın kuyumcuları olarak isimlendirilen. Ayrıca bir rivayete göre Amazon denilen bu kadın savaşçıların daha hızlı ok alabilmek için göğsünün bir kısmını kesip ok yerleştirdikleri de söylenir. Öldükten sonra bile hayattayken kaç tane düşman öldürdü ise mezarlarına o kadar balbal taşı yapılırdı. Bugün Rusya'da Yakut Türkleri olarak yaşıyorlar

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/04/ilk-turk-kadin-hukumdari-tomris-hatun-m-o-500-ler.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/04/ilk-turk-kadin-hukumdari-tomris-hatun-m-o-500-ler.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/04/ilk-turk-kadin-hukumdari-tomris-hatun-m-o-500-ler_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/04/ilk-turk-kadin-hukumdari-tomris-hatun-m-o-500-ler.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/ilk-turk-kadin-hukumdari-tomris-hatun-m-o-500-ler/52066/</link>
			<pubDate>Mon, 08 Apr 2024 17:51:37 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>FÂTİH SULTAN MEHMED HÂN (1432-1481)</title>
			<description><![CDATA[İstanbul’u fetheden Osmanlı sultânı. Din ve fen bilgilerinde âlim, kerâmetler sahibi ve velî. 835 (m. 1432) senesinde Edirne’de doğdu.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[ Babası altıncı Osmanlı Pâdişâhı Murâd Hân olup, annesi Hümâ Hâtun’dur. Ba’zı gayr-i müslim tarihçilerin Fâtih’in annesi hakkında söyledikleri, yalan ve iftiradan ibârettir. Fâtih’in annesinin özbeöz Türk ve müslüman kızı olduğu, ilgili mahkeme kayıtları ve Bursa’daki Muradiye Câmii’nin yüz metre kadar doğusunda bulunan Hâtuniyye Türbesi’nin 853 (m. 1449) senesinde yazılmış olan kitabesinin okunması ile isbatlanmıştır. Hümâ veya Hadîce Âlime Hümâ Hâtun, İsfendiyaroğulları da denilen Candaroğullarına mensûptur. Fâtih Sultan Mehmed Hân. Önce Manisa’da sancak beyi oldu. Ondört yaşında babasının yerine ilk defa pâdişâh oldu. 855 (m. 1451) yılında kesin olarak Osmanlı tahtına oturdu, İstanbul’u fethetti. 886 (m. 1481) yılında vefât edip, Muhyiddîn Ebü’l-Vefâ hazretleri tarafından kıldırılan cenâze namazından sonra, İstanbul’da yaptırdığı Fâtih Câmii’nin bahçesindeki türbesine defnedildi.
Küçük yaştan i’tibâren tahsiline ve yetişmesine çok ehemmiyet verilen Şehzâde Mehmed, devrin en mümtaz âlimlerinden ilim öğrendi. Daha küçük yaşta iken, hocası meşhûr din ve fen âlimi, zâhirî ve batınî ilimlerde mütehassıs Akşemseddîn hazretlerinin terbiyesine verildi. Zamanın evliyâsından Hacı Bayram-ı Velî, Sultan Murâd Hân’ın ziyâretine geldi. Yanında talebesi Akşemseddîn de vardı. Sultan Murâd Hân ile sohbet ettiler. Murâd Hân, bu mübârek zâtın feyzinden, küçük şehzâdesi Mehmed’in de istifâde etmesini istedi. Şehzâde Mehmed’i de bulundukları yere getirdiler. Her İslâm sultânı gibi, Sultan Murâd da, İstanbul’u fethetmeyi düşünüyor, hazırlığını ona göre yapıyor, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) müjdesine mazhar olmak istiyordu. Gönlünden geçen duyguları, huzûrunda bulunmakla şereflendiği Allah dostuna, Hacı Bayram-ı Velî’ye açtı. “Aceb Kostantiniyye’nin fethi kime müyesser olacak?” dedi. İşi ve meşgalesi aklı fikri ve düşüncesi, Allahü teâlânın rızâsını kazanmak olan büyük velî Hacı Bayram-ı Velî ( radıyallahü anh ); “Fethi görmek, şu çocuk (Şehzâde Mehmed) ile, şu bizim köseye (Akşemseddîn’e) müyesser olacaktır” buyurdu. Bu sözler ve açık kerâmetle çok duygulanan Sultan Murâd Hân, Hacı Bayram-ı Velî ile istişâre edip, Akşemseddîn’i şehzâde Mehmed’e hoca ta’yin etti. Akşemseddîn, şehzâdenin herşeyi ile bizzat ilgilendi. Şehzâde Mehmed, idâri yönden tecrübe kazanması için, Manisa’ya Sancak beyi ta’yin edildi. Orada da ilim tahsil etmesine çok ehemmiyet verildi. Molla Ayas gibi zamanın meşhûr âlimleri, şehzâdeye husûsî ders verdiler. Şehzâde Mehmed, daha çok teknik ile ilgili şeylere heves ettiği ve hocaların da baskısına ma’rûz kalmadığı için, ilimde çok mesafe katedememişti. O senelerde hacca gitmiş olan ilk Şeyhülislâm Molla Fenârî, Mısır’da büyük âlimlerin derslerinde yetişmiş olan hadîs, tefsîr ve fıkıhta yüksek âlim olan Molla Gürânî’yi Anadolu’ya getirmişti. Sultan Murâd’a takdim edilen Molla Gürânî, ilk önce Bursa’da müderrisliğe ta’yin edildi. Daha sonra da, Şehzâdeyi korkutması için eline bir sopa verilip Manisa’ya gönderildi. Şehzâde Mehmed’in mizacının sertliğini, Molla Gürânî’nin tatlı-sert eğitim metodu yendi. Şehzâde Mehmed, dört elle ilme sarılıp, dinlenirken de teknik işlerle uğraşmaya başladı. Güzel bir eğitimden geçip, matematik, hendese (geometri), hadîs, tefsîr, fıkıh, kelâm ve târih ilimlerinde yetişti. Arabca, Farsça, Latince, Sırpça ve Yunanca’yı öğrendi. İdâre ettiği memleketlerden kim gelirse gelsin, ona kendi diliyle hitâbetme imkânına sahip oldu. Öğrenmiş olduğu din bilgileri ile, kendi hayat tarzını, kânun ve nizâmını tanzim etti. Fen ve teknik bilgilerle, istikbâlde yapacağı savaşları, bilhassa İstanbul’un fethini kolaylaştıracak teknikler geliştirmeye çalıştı, ilk havan topunu döküp, İstanbul’un fethinde kullandı. Târih ve coğrafya bilgilerinde kendisini yetiştirip, geçmiş hükümdârların başlarından geçen şeyleri öğrenerek tecrübe kazandı. Dünyâ cihangirlerinin hayatlarını dikkatle inceleyerek, bunların doğru ve yanlış hareketlerine hakkıyla vâkıf oldu. Bu hâdiselerin muhâsebesi neticesinde, plânlı ve sistemli hareket etme fikrinin lüzumuna kesin olarak bağlandı. Kudretli bir asker olduğu kadar, geniş görüşlü bir fikir adamı olarak yetişti.



Fâtih Sultan Mehmed Hân, şehzâdeliği ve padişahlığı zamanında, fıkıhta Molla Hüsrev’den, tefsîrde; Molla Gürânî, Molla Yegân ve Hızır Bey Çelebi’den, matematikte; Ali Kuşçu, kelâmda; Hocazâde ve Alâeddîn Ali Tûsî gibi âlimlerden ilim öğrendi. Ayrıca Anconalı Giriaco’dan batı târihini okudu.
Küçük yaşta Manisa sancakbeyliğine gönderilen Şehzâde Mehmed, 848 (m. 1444) senesinde Edirne’ye çağırıldı. Devletin, Anadolu ve Rumeli’den iki taraflı baskıya ma’rûz kalmasıyla, ömrünü savaş meydanlarında geçirmesinden dolayı rahatsızlanan Sultan Murâd, oğlu Şehzâde Mehmed’i tahta geçirmek istiyordu. Sultan Murâd, batılı devletlerle yapılan Edirne-Segedin muahedesinden sonra ikide bir Osmanlı topraklarına tecâvüz edip müslümanları rahatsız eden Karamanoğlu İbrâhim Bey’in üzerine gitti. Edirne’de oğlu Şehzâde Menmed’i bıraktı. Oğlunun yanına tecrübeli paşalar verdi. Sultan Murâd, müslüman bir hükümdârın üzerine yürürken; İslâm âlimlerinden fetvâ almayı ihmâl etmedi. Şafiî mezhebi âlimlerinden İbn-i Hacer-i Askalânî, Hanefî mezhebi âlimlerinden Sa’deddîn-i Deyrî, Mâlikî mezhebi âlimlerinden Bedreddîn-i Tûnisî, Hanbelî mezhebi âlimlerinden Bedreddîn-i Bağdadî, yine Hanefî mezhebi âlimlerinden Sa’deddîn-i Bağdadî ve Amasya kadısı Abdürrahmân bin Mehmed Muslihî’den fetvâlar aldı. Bunlardan birçoğu; Allahü teâlânın rızâsı için küffâra karşı cihâd eden, Osmanlı Devleti’ni arkadan vuran ve bu müslüman devlete karşı küffâr ile işbirliği yapan Karamanoğlu İbrâhim Bey’in katline fetvâ verdiler. Bu âlimlerden Amasya kadısı hâriç, hiçbiri Osmanlı ülkesinde yaşamıyordu, içlerinden Hanefî mezhebi âlimi Sa’deddîn-i Deyrî, İbrâhim Bey’in tövbe etmekle canını kurtarabileceğini bildirmiş, diğerleri ise doğrudan doğruya katline fetvâ vermişlerdi. Sultan Murâd Hân, bu fetvâların îcâbı olarak, Karaman ülkesine sefere çıktı. İbrâhim Bey, Konya’yı terkedip Taşeli (içel) taraflarına çekildi. Hey’et gönderip özür diledi. Anlaşma taleb etti. İbrâhim Bey’in hanımı olan Sultan Murâd Hân’ın kızkardeşinin şefaatiyle sulh yapıldı. Sultan Murâd Hân, Edirne’ye dönmeyip, Manisa’ya çekildi. Ancak Sultan’ın, yerini çocuk yaştaki Şehzâde Mehmed’e bırakarak tahttan çekildiğini haber alan Avrupa devletleri, leş bulmuş karga gibi Osmanlı topraklarını ta’cîz etmeye başladılar. Hepsi bir araya gelip, bir haçlı ordusu meydana getirdiler. Sultan Mehmed, bir mektûpla durumu babasına bildirdi. Sultan Murâd Hân da, kırkbin kişilik bir orduyla Anadolu Hisarı’na geldi. Kiralanan Ceneviz gemileriyle, orduyu Rumeli’ye geçirdi. Sultan Mehmed’i, Vezîr-i a’zam Çandarlı Halîl Paşa’yla birlikte Edirne’de bırakan Sultan Murâd, ordunun başında Varna’ya hareket etti. 28 Receb 848 (m. 10 Kâsım 1444) târihinde yapılan Varna Savaşı, Osmanlı ordusunun tam bir zaferiyle neticelendi. Sultan Murâd, tekrar Edirne’ye dönüp, bir sene kadar orada oğlu ile beraber kaldı. 849 (m. 1445) yılında oğlu Mehmed’i Edirne’de bırakıp, kendisi tekrar Manisa’ya gitti. Ancak Zağanos Paşa ile Çandarlı Halîl Paşa arasında cereyan eden ba’zı hâdiseler sebebiyle, Sultan Murâd Edirne’ye gelerek, tekrar devletin başına geçti. Sultan Mehmed de Manisa’ya gönderildi. Sultan Mehmed, babasının 855 (m. 1451) senesinde vefâtına kadar Manisa vâlisi olarak kaldı. Babasının vefâtıyla, gönderilen haber üzerine Edirne’ye gelip, tahta çıktı. Sultan Mehmed, daha 19 yaşında idi. Daha önceden saltanat tecrübesi olduğu gibi, babasının yanında seferlere de katılmış ve çok iyi bir kumandan olarak yetiştirilmişti. Saltanat değişikliği dolayısıyla fırsattan faydalanmak isteyen Karamanoğulları üzerine bir sefer yaptıktan sonra, artık kangren hâline gelen Bizans mes’elesini halletmek üzere bütün gayretini bu konuya verdi. Rumeli Hisarı’nı yaptırıp, Yıldırım Bâyezîd’in karşı kıyıda yaptırdığı Anadolu Hisarı ile beraber boğazı kesti. 856-857 (m. 1452-1453) kışını, Edirne’de harp hazırlıkları ile geçirdi. 857 (m. 1453) baharında, Sultan Mehmed Hân, ordusuyla Edirne’den çıktı. İstanbul çevresinde fethedilemeyen Bizans topraklarını fethetti. Bizanslılar, tehlikenin yaklaştığını hissedip, dostlarından yardım istediler. Haliç’e zincir gerip, girişi kapattılar.



Şehzâdeliğinden beri bir ân önce İstanbul’u fethetmek, hazret-i Peygamberin müjdesine mazhar olabilmek arzusu ile tutuşan Sultan Mehmed, bu büyük mes’elenin derhâl halline çalışıyordu. Bu sebeple, askerî târihin kaydettiği ilk büyük ateşli silâhlar ve toplar ile, ordusunu karşıkonulmaz bir kuvvet hâline getirdi. İstanbul muhasarasında, donanmayı Beşiktaş’tan kara yolu ile Haliç’e indiren teknik bir dehâya ve çeşitli muhasara makinelerine, seyyar kulelere sahip oldu.
Haliç üzerinde; Kâsımpaşa tarafından başlamak üzere, boş fıçılar üzerine kalaslar bağlatarak, beşbuçuk metre eninde bir köprüyü, Kâsımpaşa-Ayvansaray arasına inşâ ettirdi. Bu çalışmaları gören Bizanslılar, Osmanlı askerlerinin su üstünde yürüdüğünü zan ederek, sihir yapıldığına hükmettiler. Sultan Mehmed Hân, İstanbul’un fethine hazırlanırken, fethin bütün plânlarını, önceden en ince teferruatına kadar hazırladı. Zamanına kadar yapılmamış olan en ağır topları döktürdü. O zamana kadar ateşli silâhlar, atıştan sonra soğumaya terk edilir, bu arada bir hayli zaman kaybedilirdi. Sultan Mehmed Hân, kızgın toplara zeytinyağı döktürerek, namluları soğutmuş, insanlık târihinde ilk defa “Yağ ile makina soğutmayı” başarmıştır. Sultan Mehmed Hân’ın teknik buluşu, bununla da kalmamaktadır. Havan topunun balistik hesaplarını yapmış, plânlarını çizmiş ve böylelikle, “Dik mermi yollu” ilk silâhı keşfederek, İstanbul’un fethinde havan topunu kullanmıştır.
Sultan Mehmed Hân, Eshâb-ı Kirâm (r.anhüm) zamanından kendi zamanına kadar, İstanbul fethini hedef alan bir İslâm ordusunun başında bulunuyor ve bu fethin gerçekleşmesi için gerekli olan yüksek vasıflara sahip bulunuyordu. Yüksek vasıfların sahibi olan Sultan Mehmed Hân’a, daha Manisa’da şehzâde iken, hocası büyük velî Akşemseddîn, İstanbul’u fethedeceğini müjdelemişti. Hazret-i Peygamberin; “İstanbul muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdâr ve ordu ne iyidir” hadîs-i şerîfi, onu fevkalâde bir şevke getirmişti.
Kaynakların belirttiğine göre, pâdişâh, hep İstanbul’un fethini düşünüyordu. Evliyânın işâretleri, keşif ve kerâmet sahiplerinin sözleri ile, o, bu fikri tamâmiyle benimsemişti. Pâdişâhın gece-gündüz huzûru kaçmıştı. Yatıp kalkarken, sarayında ve dışarıda gezinirken, kafası hep İstanbul’un fethi ile meşgûldü. Yalnız veya mâiyetiyle gezintiye çıktığında da, yine fethi düşünür, istirahat ve uyku bilmezdi. Elinde kalem ve kâğıt, dâima İstanbul’un haritası ile uğraşırdı. Yine bir gece aynı düşünce ile uykusu kaçmış, veziri Çandarlı Halîl Paşa’yı, gece yarısından sonra konağından sarayına çağırtmıştı. Böyle gece yarısı çağırılmaktan, bir hatâ yaptığı endişesiyle korkan yaşlı vezîr, pâdişâh’ın İstanbul’un fethi için oturup konuşmaya çağırdığını söylemesi üzerine rahatlamıştı, İstanbul’un müstakbel fâtihi, böyle yerinde duramaz, yatağında yatamazken Bizans’ın hâli neydi.
Fetihden önce, İstanbul’u ziyâret eden Fransız seyyahı Bertrand de lâ Broguler, şunları yazmıştır: “Üsküdar’dan sandala binip İstanbul’a geçerken, Bizanslılar beni Türk (Müslüman) sandılar! Bu yüzden çok hürmet gösterdiler... Fakat karaya çıkınca, hıristiyan (Katolik) olduğumu farkettiler ve işte o zaman bütün davranışları değişti. Üstelik, âdet olandan da fazla vergi istediler. Çünkü onlar, Katoliklerden nefret ediyorlardı. Kılıcım belimde olmasaydı, hayâtım bile tehlikeye düşebilirdi. Bizanslı Rumların, Roma papalığına bağlı hıristiyanlara ne kadar düşman olduklarını bizzat yaşadım...” Aynı günlerde, bir Rum Metropolidi, va’zında; “Ey ortodokslar!.. Bütün ma’nevî işâretler artık, dünyâ hâkimiyetinin Osmanlılara geçtiğini gösteriyor..” diyor, İslâm âlemi ise, o gün, 900 yıldır Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) mübârek hadîs-i şerîflerini gerçekleştirecek mübârek asker ve mübârek emîri bekliyordu...
Bizans, asırlardır İslâm âlemi ve Osmanlı Devleti için bir fitne kaynağı olmuştu. Haçlı ordularını müslümanların üzerine onlar kışkırtmış, pâdişâh olamayan şehzâdelere onlar arka çıkmış, İslâm devletlerini karıştırmaya çalışmaktan geri durmamıştı. Gâzî Sultan Mehmed Hân, böyle bir yerin çıbanbaşı gibi orta yerde kalmasına dayanamıyor; “Ne sebep vardır ki, onun gibi menzîl-i şerîf ve makâm-ı latîf (İstanbul), bizim vatanımızın ortasında başkasının elinde buluna! Ve dahî padişahlık günlerimizde; kefere ocağı ve eşkiyalar yatağı ve isyancılar durağı ola!” diyordu.
Fetihten daha birkaç ay önce Bizans İmparatoru ölmüş, yerine Onbirinci Kostantin geçmişti. Bizans İmparatorluğu; Silivri ve Vize gibi birkaç kasaba ile, İstanbul’dan ibâret kalmıştı.
Sultan Mehmed Hân şöyle buyurdu: “Ya, biz Bizans’ı alırız, ya Bizans bizi!” 857 (m. 1453) yılı Rebî’ul-evvel ayı sonlarında (Nisan başlarında) İstanbul önlerinde karargâh kuran Sultan Mehmet Hân’ın ordusu, birkaç gün içerisinde hazırlıklarını yapıp taarruza geçti. Pâdişâh Sultan Mehmed Hân, bütün evliyâ ve ulemâyı yanına da’vet etti. Her hareketinde onlarla istişâre ediyor, ondan sonra karar veriyordu. Pâdişâhın en yakınında; Hâcı Bayram-ı Velî’nin halîfelerinden Akşemseddîn hazretleri ve Akbıyık Dede ile birlikte, ulemâdan Molla Gürânî ve Molla Hüsrev’den başka, daha birçok mübârek kimse hazır bulunuyordu. Savaş başladı. Bütün kalbler, bütün gönüller, Allahü teâlânın rızâsı için heyecana gark oldu. Resûl-i ekremin ( aleyhisselâm ) dokuzyüz sene önceki müjdesine mazhar olmak iştiyâkıyla, bir daha, bir daha hücum edildi. Asker, kumandan sultan, âlim, evliyâ, kimse bıkmak bilmiyordu. Gönüllerinde tek düşünce; “Ya biz Bizans’ı alırız, ya Bizans bizi!” diyorlardı. Gemiler dağlardan “Allah Allah” sadâlarıyla yürütüldü. En büyük toplar, en yeni silâhlar, havanlar kullanıldı. Yer altından lağımlar kazıldı. Surlarda gedikler açıldı. Duâlar edildi. Bütün sebeplere yapışıldı. Gönüller bir ân önce Bizans’a girmek, Ayasofya’da ezan okuyup namaz kılmak ateşiyle yanıyordu. Çâre yok, imkân yok, Bizans alınamadı. Firenk kralları bir olup, gemiyle Bizans’a yardım yolladılar. Bizanslılar yardımdan kuvvet alıp, kiliseleri yıkarak, taşları ile kaleleri ta’mir ettiler. Sultan Mehmet Hân çok üzüldü. “Acaba mü’minlerin kanlarını boşa mı akıttım” diye düşündü. Çevresinden ba’zı kimseler; “Bir garîb dervişin sözüne bakıp, bunca iş işledin” dediler. Sultan Mehmed Hân, hocası Akşemseddîn hazretlerine danışmış, o da; “Kostantiniyye’yi evvelâ Sultan Muhammed Hân fetheyler” buyurmuştu. Sultan Mehmed Hân, işte bu yüzden Bizans’ın fethinde bu kadar ısrarlıydı. Pâdişâh, çevresindekileri yatıştırmak için, veziri Veliyyüddîn oğlu Ahmed Paşa’yı gönderip; “Şeyh’e arzet bakalım, kalenin fethi ve düşmanın yenilmesi mümkün müdür?” dedi. Akşemseddîn ( radıyallahü anh ) “Ümmet-i Muhammed’den bu kadar müslüman, bu kadar gâzî, bir kâfir kal’asına yöneldi. İnşâallah fetholur” diye cevap verip, fazla açıklamadı. Sultan Mehmed Hân, tekrar haber gönderip, zamânını bildirmesini arzu etti. Akşemseddîn hazretleri, murâkabeden sonra; “İşbu senenin Cemâzil-evvel ayının yirminci (29 Mayıs) günü seher vaktinde, falan taraftan taarruz etsinler! Ol gün İnşâallah feth ola!... Kostantiniyye, ezan sadâları ile dola” dedi. Gidip Sultan Mehmed Hân’a haber verdiler. Sultan, memnun ve mesrûr olup, yeni bir şevkle düşmana hücum etti. Plânlarını va’dedilen güne göre yaptı. Kimseye birşey hissettirmedi. Küffâra yeniden haber gönderip; “Ya müslüman olun kardeş olalım veya teslim olun haraç alalım” dedi. O gün geldi. Gecesinde bütün mücâhidler gusl abdesti aldılar. Sabahlara kadar namaz kılıp duâlar ettiler. Sultan Mehmed Hân da sabaha kadar namaz kılıp gözyaşı döktü. Duâ edip niyazda bulundu. Seher vakti ezan seslerini müteakip, sabah namazını eda ettiler. Hazırlıklarını tamamladılar. Sultan son defa orduyu teftiş edip, onları harbe teşvik etti. Onlara; “Şimdi parlak bir cihâd için birbirinizi teşvik ediniz, zafer için üç şart esastır. Niyetinizi hâlis edip, emirlere itaat ediniz. Ya’nî tam bir sükûnet ve intizâm ile verilen emirleri tam olarak icra edip, icra ettiriniz. Îmânınızın verdiği galeyan ile muharebeye koşunuz. Bu işte liyâkatinizi ortaya koyunuz. Zillet geride, Şehâdet ileridedir. Bana gelince, sizin başınızda döğüşeceğime yemîn ederim. Herkesin ne sûretle hareket ettiğini bizzat ta’kib eyleyeceğim” deyip, hücum emrinin boru ile birlikte başlayacağını bildirdi. Emîr verilip, cenk borusu çalındı. Allahü teâlânın rızâsı için cihâda niyet etmiş olan mücâhidler: “Ya Cennet, ya İstanbul” diyorlar, iki yerden başka bir makama gitmek istemiyorlardı. “Allah! Allah!” sadâları ile, Fetih sûresi okunarak; kösler, davullar çalınarak hücum başladı. Pâdişâh heyecandan yerinde duramıyor, fethin bir ân önce gerçekleşmesini arzu ediyordu. Herkes şehîd olmak için adetâ yarış ediyordu. “Allah! Allah!” sesleri cenk naraları ortalığı dolduruyordu. Yeni keşfedilen balyemez toplarının her gürleyişi, kalenin bir burcunu götürüyor, köhne Bizans’ı yerinden oynatıyordu. Ancak fetih bir türlü müyesser olmadı. Sultan Mehmet Hân yerinde duramıyordu. Akşemseddîn hazretlerini da’vet etti. Gidenler, çadırına girmeye cesâret edemediler. Çünkü o mübârek zât, rahatsız edilmemesini emir buyurmuştu. Sultan Mehmed Hân, bizzat kendisi gitti. Çadır sıkısıkıya kapatılmıştı. Çadırın bir kenarından baktı. Çadırın içinde hiçbir şey yoktu. Akşemseddîn ( radıyallahü anh ) kuru toprak üzerinde diz çökmüş, ellerini açmış Allahü teâlâya yalvarıyor, zamanın sahibini, en büyük evliyâsını imdâda göndermesini arzuluyordu. Sultan Mehmed Hân da elini açıp; “Âmin” dedi. Her ikisinin gözlerinden yağmur gibi yaşlar aktı. Sultan Mehmet Hân, oradan ayrılıp otağına doğru gelirken, Bizans surlarına baktı. İslâm askerinin önünde; beyaz elbiseli, yeşil sarıklı bir ordunun daha kaleye hücum ettiğini gördü. Başlarındaki kumandana dikkatle bakıp, vasıflarını zihnine yerleştirdi. Çok geçmeden Ulubadlı Hasan burçlara çıkıp, tekbîrlerle sancağı şerîfi dalgalandırdı. Osmanlı askeri, yeni bir şevkle saldırdı. Çok geçmeden, surlarda açılan gedikler gibi, şehrin kapıları da açıldı. Osmanlı askerleri akın akın şehre girdi. Aksaray’da toplanan Osmanlı kuvvetleri, küfrün merkezi olan Ayasofya taraflarına hep birlikte hücum ettiler. Halk, korku ve tereddüt içinde Ayasofyaya sığınmış, başta patrik olmak üzere, kapıları içeriden sıkı sıkıya kapatmışlardı. Türk askerleri, sıkıca kapatılmış olan Ayasofya’nın kapılarını zorla açarak içeri girdiler. Sultan, kendisini iki ay uğraştıran bu insan kütlesine karşı, insanlığın üstünde bir merhamet ve şefkat gösterdi. Bu arada ayaklarına kapanan İstanbul patriğini yerden kaldırmak âlicenaplığını gösteren Cihangir, patriği teselli edip; “Ayağa kalkınız! Ben Sultan Mehmed, hepinize söylüyorum ki, şu andan i’tibâren, artık ne hayatınız, ne de hürriyetiniz, husûsunda gazâb-ı şahânemden korkmayınız.” dedi. Bir taraftan da, Ayasofya kulelerinde ezân-ı Muhammedî okunmaya başladı. Onsekiz bin âlemin efendisi, iki cihan serveri, Allahü teâlânın Habîbi, sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafâ’nın “Sallallahü aleyhi ve sellem” dokuzyüz sene önce haber verdiği mübârek fetih. “Şanlı emir”in kumandanlığında, “Şanlı ordu” tarafından gerçekleştirilmişti. Bizans’ın kalesi düşmüş, kutsal Ayasofya’nın haçları indirilmişti. İkindi namazı vakti idi. Ordu saf olup, gece aldıkları abdestle ikindi namazını kılmaya niyet ettiler. Fâtihler babası Fâtih Sultan Mehmed Hân, Ayasofya da ilk namazı kıldırdı.



Fâtih Sultan Mehmed Hân, insanlara zulmedilmemesini, kılıç kaldırmayana, aman dileyene el kaldırılmamasını emretti. Hemen o günde, âdil Osmanlı kadıları ve âlicenap Osmanlı askerleri, fakir fukarayı tesbit ettiler. Kimse aç ve açıkta bırakılmadı. Yanlışlıkla öldürülen Cenevizlilere diyetleri verildi. Müslüman olsun, kâfir olsun, herkesin huzûr ve rahatı te’mîn edildi. Kocası ölmüş kadınlar, bekâr askerlerle evlendirildi. Herkes dîninde serbest bırakılıp, kimseye baskı yapılmadı. “Birleşmiş Milletler Evrensel Beyannâmesi”nin yayınlanmasından yüzyıllar önce, evrensel beyannamede bildirilenlerin daha a’lâsı, Osmanlı teb’asına tatbik edildi, İstanbul ta’mir ve îmâr edildi. Anadolu ve Rumeli’den müslümanlar göçürülüp yerleştirildi. Birkaç kilise ve manastır, medreseye çevrildi. Molla Zeyrek, Hocâzâde, Alâeddîn Tûsî, Molla Abdülkerîm gibi âlimlerin her birine birer medrese verildi. Akşemseddîn hazretlerinin kerâmetleriyle, Resûl-i ekremin ( aleyhisselâm ) sancaktarı Ebâ Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin kabr-i şerîfi bulunup, orada türbe, câmi ve medrese inşâ edildi. Daha sonraları Fâtih Câmii ve Sahn-ı semân medreseleri yaptırıldı. Fâtih Câmii’nin Akdeniz ve Karadeniz cihetlerinde yapılan bu sekiz medresede, bugünkü ma’nâsıyla üniversite eğitimi verildi. Sahn-ı semân medreselerine talebe hazırlamak için, bugünkü liseler gibi “Tetimme” mektepleri inşâ edildi. Fâtih Câmii çevresinde büyük bir külliye meydana geldi. Çeşitli yerlerde vakıflar yapılıp, masrafları karşılandı. Her birinde bir dershâne ve ondokuz oda bulunan sekiz medreseden ve tetimmelerden meydana gelen bu külliyenin bânisi Fâtih Sultan Mehmed Hân, müderrislerden rica edip, kendisi için de bir oda ayrılmasını istedi. Fakat müderrisler bu isteğe; “Siz külliyenin kurucususunuz, ama önce imtihana girin, dânişmend (asistan) olun, tercih ettiğiniz ilim şu’besinde tez yapın, eser verin, sonra müderrisliğe erişin, ancak böylelikle ilim ocağında makamınız olur” cevâbını verdiler. Sultan Mehmed Hân da onları kırmayıp, imtihana girdi. İmtihanı kazandıktan sonra ona da bir oda verildi.
Fâtih Sultan Mehmed Hân, bu câmi ve medreselerden başka; daha birçok câmi, medrese ve köprü yaptırdı. Zamanında yapılan câmilerin sayısı üçyüzsekseni buldu. Kubbeler, ince ve zarif minareler, evliyâ kabirleri üzerine yapılan türbelerle, fethedilen memleketler, müslüman Türke tapulandı.
Memleketin her tarafını medreselerle süsleyen Fâtih Sultan Mehmed Hân, âlimlere büyük ikramlarda bulundu. Hürmet ve muhabbette kusur etmedi. En kıymetli âlimleri memleketine celbetti. Doğunun en büyük medreselerinden olan Semerkand’daki Uluğ Bey Medresesi müderrisi ve astronomi âlimi Ali Kuşcu’yu da’vet etti. Tebrîz’den İstanbul’a gelinceye kadar, her konağı için bin akçe hediye etti. Sık sık medreselere gidip, müderrislerin derslerini ta’kib eden Fâtih Sultan Mehmed Hân, zamanın en meşhûr müderrislerinden Hocazâde Muslihuddîn Bursevî ve Alâeddîn Ali Tûsî’nin, İmâm-ı Gazâlî ve İbn-i Rüşd arasındaki mes’eleleri inceleyip, kitap hâlinde yazmalarını istedi. Her ikisi de İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin haklılığını isbât edip, “Dînin akla üstünlüğünü” ortaya koydular.
Naklî ilimler yanında aklî ilimlere de ehemmiyet veren Fâtih Sultan Mehmed, İstanbul’da bir tıp fakültesi ve hastahâne inşâ ettirip, memleketin çeşitli yerlerinde hastahâneler açtırdı.
Ömrü boyunca Allahü teâlânın rızâsını kazanma gayretinden uzak kalmayan Fâtih Sultan Mehmed Hân, milletinin huzûr ve refahı için, Tanzimat dönemine kadar Osmanlı Devleti’nin temel kânunu olarak mer’iyette kalan Fâtih Kânunnâmesi’ni hazırlattı. Pâdişâhın görüşleri alınarak, Vezîr-i a’zam Karamânî Mehmed Paşa tarafından hazırlanan bu çok önemli kanunnâmeyi, Nişancı Leyszâde Mehmed Çelebi kaleme aldı. Kanunî devrinde hazırlanan Kanunnâmede de bu eser esas alınmıştır.
Osmanlı Devleti’nin bütün temel müessese ve teşkilâtı, Fâtih devrinde en mükemmel hâle geldi. Onun için, asırlar boyu çok şeyler yazılıp, çizildi. Hakkında, Garp’ta ve Şark’ta çok şeyler söylendi. Tetkik edildikçe derinleşen, derinleştikçe deryâlaşan bu cihangirin, sayılamıyacak kadar çok vasıfları vardır.
Savaş meydanlarında kanının son damlasına kadar çarpışmak, ölümü hiçe sayarak, canını din ve devlet uğrunda çekinmeden feda etmek, milletimizin öz hasletlerindendir. İşte Fâtih Sultan Mehmed Hân, bu kahramanlardan sâdece birisidir. Onun, İstanbul’un kuşatıldığı günlerde, deniz savaşı esnasında gemilerinin mağlup edildiğini gördüğü zaman, beyaz ve şahlanan atını denize sürmesinin ma’nası pek büyüktür. Bu harekette, kahramanlık ile cesâretin, cengaverlik ile faziletin misâli görülmektedir. Allah yolunda her türlü sıkıntıya göğüs geren Fâtih Sultan Mehmed Hân, Trabzon seferi esnasında yanında bulunan Uzun Hasan’ın annesine, gönlündeki cihad aşkını çok güzel bir şekilde ifâde etmiştir. Fâtih Sultan Mehmed Hân, Erzincan tarafına yürüdüğü zaman. Uzun Hasan elçiler yolladı. Elçiler, iki kişi idi. Biri öz anası Sârâ Hâtun, öteki ise tanınmış bir Şeyh idi. Gelip, “Bulgar Dağı” yanında buluştular. Gayet iyi armağanlar getirdiler. Pâdişâh dahî armağanları alıp, kabûl eyledi. Ziyâde alâka gösterdi. İkisini birlikte alıp, Trabzona doğru yola çıktılar. Bulgar Dağı’na tırmandılar. Sonra aşağı iner oldular. Öyle ki, Pâdişâh, bu dağın çok yerini yaya yürüdü. Hâsılı Trabzon’a varır oldular. Elçiler de birlikte idiler. İyice yorulan Uzun Hasan’ın anası, Sultan Mehmed’e; “Hey oğul!.. Bir Trabzon için, bunca zahmet çekmek niye?” dedi. Pâdişâh cevap verip; “Ey koca analık! Bu zahmetler, Trabzon için değildir. Bu zahmetler, İslâm dîni yolunadır ki, yarın âhıret gününde Allahü teâlânın huzûrunda utanmıyalım diyedir... Çünkü bizim elimizde “İslâm Kılıcı” vardır. Eğer bu zahmete katlanmaz isek, bize “Gâzî” demek yalan olmaz mı?” dedi.
Fâtih Sultan Mehmed Hân, yapacağı seferlerden en yakınlarını bile haberdâr etmez ve gizli kalmasına çok dikkat ederdi. “Sırrıma, sakalımın tek telinin vâkıf olduğunu bilsem, hepsini yolar atardım” sözü meşhûrdur. Böyle hareket etmeyi, muvaffakiyetinin başlıca sebeplerinden sayardı. Nitekim böyle hareket etmesinin neticesinde, İsfendiyar beyliğini ve Trabzon Rum İmparatorluğu’nu kolayca ele geçirmişti.
Akkoyunlu hükümdârı Uzun Hasan’la yapılan Otlukbeli Savaşı, Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın komutanlık vasfını en iyi bir şekilde karakterize edebilecek mâhiyettedir. Doğuda büyük bir şöhrete sahip olan Uzun Hasan, birkaç saat içinde mağlup olmuş ve savaş meydanından kaçmıştı. Bu başarıda, savaş plânının iyi hazırlanmış ve iyi tatbik edilmiş olmasının büyük payı vardı.
Fâtih Sultan Mehmed Hân, Doğu Türkleri ile temasa büyük önem vermiş, oğlu Sultan İkinci Bâyezîd Hân da Türk medeniyetini ilerletmek husûsunda babasını ta’kib etmiştir. Doğu Türklerinin Timur Hân devri medeniyeti denilen medeniyet hareketlerinin benzeri, Fâtih Sultan Mehmed Hân devrinde Osmanlılar’da tahakkuk etmiştir. Fâtih Sultan Mehmed Hân, batı dillerinden birkaçını bilmesi sayesinde, Avrupa’yı çok iyi ta’kib etmiş, fakat Türklerin her husûsta Avrupalılar’dan üstün bulunması dolayısıyle, Avrupa’dan birşey alma ihtiyâcı duyulmamıştır.
Fâtih’in fetihleri yalnız büyük değil, mühim ve ma’nâlı olmuş, Osmanlı Cihan Devleti’nin temelleri bu fetihlerle atılmıştır. Babasından dokuzyüzbin küsur kilometrekare olarak aldığı Osmanlı toprağına; iki İmparatorluk, iki krallık, iki sultanlık, onbir prenslik ve dukalıktan meydana gelen onyedi devletin toprağını da ekleyerek, ikimilyonikiyüzondörtbin kilometre kare olarak oğluna devretmiştir.
Devrinde büyük âlimler ve san’atkârlar yetişmiş, mühim eserler vücûde getirmişlerdir. Pekçok ilim adamını dünyânın dört bir bucağından İstanbul’a getiren Fâtih Sultan Mehmed Hân, Arabca, Farsça ve Türkçe şiirler yazdı. Şiirde devrinin üstâdları arasında yer aldı. “Avnî” mahlasıyla edebî değeri yüksek beyitler, gazeller söyledi, İstanbul’un fethinden sonra, hocası Akşemseddîn’e hâlini arz edip, dervişlik taleb eden Fâtih; “Sen derviş olursan, müslümanların işlerini kim görür?” cevâbını aldı. Allah aşkı ile yanan kalbinin ateşini de şiirleriyle ortaya döktü. Vefâtından sonra bulunan dîvânının pek güzel gazellerle dolu olduğu görüldü. Bunlardan ba’zıları şöyledir:
“Sevdüm ol dilberi söz eslemedün vay gönül,
Eyledin kendözüni âleme rusvay gönül.
Sana cevr eyleyemezsün nideyin hay gönül?
Cevre sabr eylemezsün nideyin hay gönül
Gönül eyvay, gönül vay, gönül eyvay gönül
Bilemedüm derd-i dilün ölmek imiş dermanı.
Öleyim dert ile tek görmeyeyin hicranı.
Mihnet-ü-derd-ü-game olmağ içün erzânı,
Avniya sencileyin mihnet-ü gam-keş kânı,
Gönül eyvay, gönül vay, gönül eyvay
İmtisâl-i “cihâd-ı fillâh” oluptur niyyetim.
Dîn-i İslâmın mücerred gayretidir gayretim.
Fazl-ı Hakk-u himmet-i cünd-i ricâlullah ile,
Ehl-i küfri serteser kahreylemektir niyyetim.
Enbiyâ vü evliyâya istinadım var benim.
Lutf-i Hakdandır behmân ümmîd-i feth-ü-nusretim
Nefs-ü-mâl ile nola kılsam cihanda ictihâd?
Hamdullah var gazâya sad hezârân rağbetim.
Ey Muhammed, mu’cizât-ı Ahmed-i Muhtâr ile,
Umarım gâlib ola a’dâ-yi dîne devletim.
Fâtih Sultan Mehmed Hân’a isnâd edilen pekçok menkıbe vardır. Bunlardan biri, zamanın en büyüğü Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerinin İstanbul’un fethinde, Semerkand’dan yardıma gelmesi hadîsesidir. Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerinin torunu Hâce Muhammed Kâsım’dan şöyle nakledilmiştir: Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri, bir Perşembe günü öğleden sonra, aniden atının hazırlanmasını istedi. Atı hazırlanınca, atına binip Semerkand’dan sür’atle çıktı. Talebelerinden bir kısmı da ona tâbi olup, ta’kib ettiler. Biraz yol aldıkdan sonra, Semerkand’ın dışında bir yerde talebelerine; “Siz burada durunuz” buyurdu. Sonra atını Abbâs Sahrası denilen sahraya doğru sürdü. Mevlânâ Şeyh adıyla tanınmış bir talebesi, bir müddet daha peşinden gidip ta’kib etmişti. Abbâs Sahrâsı’na varınca, atının üstünde sağa-sola gidip geldi. Sonra da birden bire gözden kayboldu. Ubeydüllah-i Ahrâr ( radıyallahü anh ) daha sonra evine döndüğünde, talebeleri nereye ve niçin gittiğini sorduklarında; “Türk sultânı Sultan Muhammed Hân (Fâtih) kâfirlerle harbediyordu, benden yardım istedi. Ona yardım etmeye gittim. Allahü teâlânın izniyle galip geldi. Zafer kazanıldı” buyurdu. Bu hâdiseyi nakleden ve Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerinin torunu olan Hâce Muhammed Kâsım, babası Hâce Abdülhâdî’nin şöyle anlattığını söylerdi: “Bilâd-ı rûm”a (Anadolu’ya) gittiğimde, Sultan Muhammed Fâtih Hân’ın oğlu Sultan Bâyezîd Hân, bana babam Ubeydüllah-i Ahrâr’ın şeklini ve şemâlini ta’rîf edip; “Semerkand taraflarından, şu şekil ve şemâle sahip, beyaz atlı bir zât, babama yardıma geldi” dedi. Ben de ta’rîf ettiği zâtın babam Ubeydüllah-i Ahrâr olduğunu ve beyaz bir atının olup ba’zan ona bindiğini söyledim. Bunun üzerine Sultan Bâyezîd Hân bana şöyle anlattı: “Babam Sultan Muhammed Fâtih Hân’dan duydum: “İstanbul’u fethetmek üzere savaştığım sırada, harbin en şiddetli bir ânında Allahü teâlâya yalvarıp, zamanın kutbunun imdâdıma yetişmesini istedim. Şeklini ve şemâlini ta’rîf ederek; şu şu vasıfta ve şu şekilde beyaz bir at üzerinde bir zât yanıma geldi. “Korkma!” buyurdu. Ben de nasıl endişelenmeyeyim küffâr askeri pekçok dedim. Ben böyle söyleyince, elbisesinin yeninden bakmamı söyledi. Baktım, büyük bir ordu gördüm, “İşte bu ordu ile sana yardıma geldim. Şimdi sen falan tepenin üzerine çık, kösün tokmağına üç defa vur. Orduna hücum emri ver” buyurdu. Emîrlerini aynen yerine getirdim. O da bana gösterdiği ordusuyla hücuma geçti. Böylece düşman hezimete uğradı, İstanbul’un fethi gerçekleşti.” Fâtih Sultan Mehmed Hân, İstanbul’u fethederken, cümle evliyânın ve rûhâniyetlerinin yardımını gördüğü apaçık bir hakîkattir.
Fâtih Sultan Mehmed Hân, fetih sonrasında vezirleri ile beraber hocası Akşemseddîn hazretlerinin ziyâretine gitti. Fâtih, hocasının huzûruna girdi. Fakat Akşemseddîn hazretleri hiç aldırış etmeyip, yerinden kalkmadı. Hâlbuki her zaman Fâtih Sultan Mehmed Hân için ayağa kalkardı. Genç pâdişâh hocasına karşı bir hatâ ettiğini zannedip, çok üzüldü. Sevdiklerinden birine durumu anlattı. O da Akşemseddîn hazretlerine bu hâlinin sebebini sordu. O büyük âlim; “Cenâb-ı Hakkın eski hakan ve sultanlara nasîb etmediği bir fethi gerçekleştiren bir pâdişâhda olması muhtemel gurûru terbiye etmek için bu hareketi yaptım” dedi. Bu haber kendisine ulaşınca, o yüce kumandanda sevinç alâmetleri görüldü. O zamana kadar öyle sevindiği görülmemişti. Bu hâlini şöyle îzâh etti: “Beni böyle görüp, İstanbul’un fethine sevinir sanmayın. Beni asıl sevindiren şey, Akşemseddîn’in benim zamanımda olmasıdır” dedi.
Akşemseddîn hazretlerine fetihten sonra; “Niçin gelecekten haber verip İstanbul’un fethedileceğini söyledin?” dediler. O da; Kardeşim Hızır (aleyhisselâm) ile birlikte şehrin fethinin ne zaman olduğunu ledünnî ilminden istifâde ile öğrenmiştik. Kale fethedilince, Hızır’ı (aleyhisselâm) gördüm. Fethedilen burçlardan birinin üstünde, ayaklarını aşağı sarkıtmış oturuyordu” diye cevap verdi.
Fâtih Sultan Mehmed Hân, Allahü teâlânın velî kullarını ziyâret edip, onların duâsını almayı, feyz ve bereketlerine kavuşmayı çok severdi. Her zaman onların ziyâretlerine ve hizmetlerine koşardı. Bir defasında, zamanın evliyâsından Vefâ-i Konevî’yi ziyârete gitmişti. Bu çok methedilen Allah dostunu hiç görmemişti. O mübârek kimsenin kapısına kadar bizzat gitti, içeri girmek için müsâade istedi. Abdüllatîf Makdisî hazretlerinin halîfesi olan Şeyh Muslihuddîn Vefâ Konevî, pâdişâhın kendisini ziyâretine müsâade etmedi. Bizans surlarını topla yıkan o yüce pâdişâh, bir garîb dervişin kapısını açtıramadan dönüp gitti. Adetâ ağlar bir hâli vardı. Şeyh Vefâ’nın talebeleri, gözlerinden yaşlar akan hocalarına sordular. “Efendim, neden pâdişâhı kabûl etmediniz? Hem siz üzüldünüz, hem de o üzüldü” dediler. Vefâ hazretleri, gözlerinden akan yaşları eliyle silerek; “Doğru söylersiniz. Ama inanıyorum ki, benim ona olan sevgim ve onun bana olan ihtiyâcı, bize asıl vazîfemizi unutturacak kadar fazladır. Dostluğumuz ve sohbetimiz, birçok vatandaşın işinin yarım kalmasına sebep olacaktı. Şimdi anladınız mı sultânı niçin kabûl etmiyorum?” diye cevap verdi.



İlme ve Allah dostu ilim adamlarına âşık olan Fâtih Sultan Mehmed Hân, kadıasker Molla Alâeddîn’den bütün İslâmî ta’bir ve terimleri ihtivâ eden bir eser bulmasını rica etti. O zamana kadar bu mevzûda, derli toplu bir eser yazılmamış, değişik eserler içerisine serpiştirilmişti. O kitaplardan da bu bilgileri te’min etmek, bir hayli mesaî isteyen bir işti. Ancak, her ilimde kâmil bir İslâm âlimi, her ilimdeki ta’bir ve terimlerin istenildiği gibi açıklamasını yapabilirdi. Fâtih Sultan Mehmed Hân gibi bir âlimin suâllerine de, Molla Câmî hazretlerinden başkası tam cevap veremezdi. Molla Alâeddîn de, sultâna arz edip; “Sizin suâllerinize ancak Horasan ulemâsından Molla Câmî hazretleri cevap verebilir” dedi. Sultan, daha önceleri de birçok defa methini işittiği Molla Câmî’yi bir mektûpla İstanbul’a da’vet edip, derdine derman olmasını arzu etti. O da, bir risale yazıp, Sultan Mehmed Hân’a gönderdi. “Eğer bu risalemizle gönlünüze su serpebilirsek, daha sonra da kendimiz geliriz” dedi. Daha sonra kendisi de yola çıktı. Konya’ya kadar geldi. Fâtih’in vefâtını haber alarak geri döndü.
Fâtih Sultan Mehmed Hân, ba’zan tebdîl-i kıyâfetle şehirde dolaşır, halkının durumunu bizzat kendisi teftiş ederdi. Gündüzleri medreselerde dersleri dinler, geceleri de medreselerde kimin daha çok çalıştığını kontrol ederek, lâyık olanları mükâfatlandırırdı. Birgün, gece geç vakitte sarayının penceresinden medrese tarafına gözgezdirdi. Molla Hüsrev’in ( radıyallahü anh ) talebelerinin kaldığı bölümde bir odanın ışığı yanıyordu. Ertesi gün, daha ertesi gün baktı. Işık hergün sabahlara kadar yanıyordu. Sabahlara kadar ders çalışan bu talebeyi merak edip, Molla Hüsrev’den sordu. Muhyiddîn Manisavîzâde olduğunu öğrendi. “Bu talebe hiç uyumaz mı ki, sabahlara kadar ışığı yanar?” diye sordu. Molla Hüsrev de; “Efendim o, az uyur, çok çalışır” dedi. Emîr verip, Manisavîzâde’ye daha çok ihtimâm gösterilmesini istedi. Vezîr Mahmûd Paşa’nın inşâ ettirdiği medrese tamamlanınca, pâdişâhın emriyle Manisavîzâde oraya müderris ta’yin edildi. Daha sonra Sultan, Manisavîzâde’ye kadıaskerlik verdi. Bir müddet sonra Semânîye medreselerinden birine müderrisliğe ta’yin etti.
Fâtih Sultan Mehmed Hân devrinde, memleketin her tarafında, her karış toprağında, adâlet hâkim durumda idi. Kânun önünde bütün insanlar eşitti. Zengin ile fakir, sultan ile köylü aynı hakka sahipti. Gayr-i müslimlerin haklarına daha çok riâyet edilirdi. Onları kimse incitmezdi. Osmanlının bu adâletini gören hıristiyanlar, onlara adetâ âşık oldular. Bizans’ta kardinal şapkası görmektense, Osmanlı sarığı görmeyi tercih ettiler. Rahibeler, müslüman olup, Osmanlı kadınları gibi tesettürlü giyindiler. Osmanlıların, şehirlerini bir an önce fethetmesi için, kendi devletleri aleyhine casusluk yaptılar. Osmanlılar, Bizans İmparatoru’na en yakın olan kimselerden, Bizans prenseslerinden haber alıp, onları casus olarak kullandılar. Fetihten sonra da kendilerine yardım edenleri unutmayıp, en iyi mükâfatları verdiler. Onları en güzel, en âdil şekilde idâre ettiler.
İstanbul’un fethinden sonra, Osmanlı askerleri, Bizans hapishânelerini kontrol ettiler. En ücra bir mahzende iki papaz buldular. Alıp Fâtih Sultan Mehmed Hân’a götürdüler. Fâtih Sultan Mehmed Hân, onlara hapsedilmelerinin sebebini sordu. Papazlar; “Biz, Bizans’ın en ileri gelen papazları idik. İmparatorun zulüm ve işkencelerinden, yaptığı rezalet ve sefâhetten dolayı kendisini îkâz edip, sonunun yakın olduğunu söyledik. O da, bizim doğru sözümüze aldırmayıp, zulmüne devam etti, bizi zindanlara attırdı” dediler. Çağ açıp çağ kapayan, “Bizans’ı alıp gül-zâr yapan” Fâtih Sultan Mehmed Hân da düşündü. Papazları ölçüp biçti. Memleketini tarafsız olarak gezip görmelerini, Osmanlı Devleti hakkında da hüküm vermelerini istedi. Papazlar, ellerindeki berâtla heryere girip çıktılar. Merak ettikleri her şeyi gördüler. Bir çarşıya girip, sabahın erken vaktinde birşeyler almak istediler. Siftah yapan bir dükkândan, komşuları siftah yapmadan ikinci birşey alamadılar. En ıssız yerlerde en kalabalık sokaklarda dolaştılar. Her tabakadan kimsenin yanına gidip sohbet ettiler. Ama hiç kimseden bir kötülük görmediler. Bir çarşıya girdiler Ezan okunmaya başladı. Kimse dükkânını kapatmaya bile lüzum görmeden, çarşıda kim varsa herkes câmiye gitti. Hepsi, mal ve para düşüncesinden uzak olarak, huşû’ içinde namazlarını kıldılar. Hiçkimse, bir başkasının malına, canına, ırzına, namusuna zarar vermeyi aklından bile geçirmiyordu. İstisnasız herkes, Allah rızâsı için düşünüyor, Allah rızâsı için konuşuyor, Allah rızâsı için yaşıyor, devletinin bekâsı, sultânın ömrü, ordunun muzafferiyeti için duâ ediyordu. Sanki hepsi, aldıkları nefesten başka nefes almıyacakmış gibi, söyledikleri sözden başka söz söylemiyecekmiş gibi söz söylüyor, son sözünün de hayırlı olmasını arzuluyordu. Herkesin, birbirini son defa görüyormuş gibi bir hâli vardı. Böylece, kimse kimsenin hakkını yemiyor, kimseyi kırmıyor, kul hakkıyla Mevlânın huzûruna çıkmak istemiyordu. Ya’nî herkes, son nefesini kurtarmak, îmânlı ve günahsız olarak huzûr-ı ilâhîye çıkabilmek için çırpınıyordu. Papazlar, bütün bunları görüp, müşâhede ettiler. Bütün bu hâdiselerden dolayı şaşkınlığa düştüler. Kaç şehir dolaştıkları hâlde, bir mahkemeye tesadüf edemediler. Her kasabada kadı var, fakat da’vâ yoktu. Hırsızlık yok, katillik yok, namussuzluk yok, eşkiyalık ve dolandırıcılık yok, kötülük yoktu. Birkaç ay dolaştıktan sonra, şehrin birinde bir mahkemenin olacağını haber alıp, oraya koşuştular. “En sonunda Osmanlının aksak yönünü yakalayacağız” dediler. Zihinlerinde da’vâcıya ve da’vâlıya bir sürü suçlar yüklediler. Mahkeme kuruldu. Papazlar da, izin alıp, dinleyici olarak içeri girdiler. Da’vâlı ve da’vâcı geldi. Kâdı yerine geçip mes’eleyi dinledi. Adamlardan biri anlattı: “Efendim, bendeniz bu din kardeşimin tarlasını arzu ettiği fiyat üzerinden satın aldım. Birkaç sene ekip-kaldırdım. Fakat bu sene çift sürerken, sabanımın demirine birşey takıldı. Kazıp çıkardım. İçi altın dolu bir küptü. Küpü götürüp, daha önce tarlayı satın aldığım bu kardeşime vermek istedim. Ancak o; “Ben tarlayı, altı ve üstüyle sattım” deyip, kabûl etmedi. Hâlbuki o, toprağın altında küpün varlığından haberdâr olsaydı, bana orayı satmazdı” dedi. Kâdı efendi öbür kimseye söz verdi. O da; “Efendim, durum kardeşimin anlattığı gibi vâki oldu. Ancak, bendeniz ona, o tarlayı, altı ve üstüyle birlikte sattım. Onun ekip kaldırdığında bir hakkım olmadığı gibi, toprağın altında da bir hakkım olamaz” dedi. Papazların hayretle dinledikleri bu sözler, kadı için hiç de acâib gelmiyordu. Çünkü, İslâmiyeti hakkıyla yaşıyan bir İslâm toplumunda böyle işler, olmayacak şeyler değildi. Kâdı efendi, bu iki mübârek müslüman arasında hüküm vermekte güçlük çekmedi. Sorup soruşturdu. Birinin temiz ve sâliha bir kızı, diğerinin de sâlih bir oğlu vardı. Küpte bulunan altını onlara düğün masrafı ve çeyiz olarak kabûl edip, nikâhlarını kıydı. Tarlayı satan ve satın alan bu işten memnun olup, kadı efendiye duâlar ederek evlerinin yolunu tuttular. Papazlar da şaşkınlıktan ne yapacaklarını bilemez bir hâlde kadı efendinin yanından ayrıldılar.
Papazlar, seyahatlerine devam ettiler. İşinde gücünde çalışıp, kimseye yük olmamak, değil nâmerde, dosta dahî muhtaç olmamak, Allahü teâlâdan başkasına el açmamak için uğraşan müslümanların oturduğu, temiz ve güzel şehirleri gezip dolaştılar. Yine birgün, bir mahkemeye şâhid oldular. Kâdı efendinin evinde görülen da’vâda, da’vâcıya söz verildi. Mes’eleyi şöyle anlattı: “Bir hafta önce bu kardeşimden bir at satın aldım. Evime götürüp bakımını yaptım. Ancak birkaç gün sonra at rahatsızlandı. Atın daha önceden hasta olması mümkün olabileceği gibi, ben aldıktan sonra da hastalanması mümkün idi. Atı satın aldığım arkadaşa birşey diyemedim. Gelip durumu size arzedeyim ki, aramızı bulasınız diye düşündüm. Ancak o gün sizi bulamadım. Siz şehir dışına gitmiştiniz. Siz geri gelmeden de at öldü. Hükmünüzü taleb ederim” dedi. Kâdı efendi düşündü. At ölmüş, onlar arasında da’vâ bitmişti. Suç kendisinindi. Atı satanı suçlayamazdı. Çünkü atın durumu ortaya çıkmamıştı. Öbürü de vaktinde müracaatını yapmıştı. Tek eksik taraf; kendisinin şehirde, vazîfe yerinde bulunmaması idi. O hâlde atın ücretini o ödemeliydi. Atın fiyatını öğrenip, kendi cebinden bedelini verdi. Böyle âdil bir kadı efendinin ve böyle âdil bir mahkemenin mevcûdiyetini küçük beyinlerine sığdıramayan Bizans papazlarının, hayretlerinden ağızları açık kaldı.
“Anadoluda bu kadar dolaştığımız yeter” deyip, İstanbul’a dönen papazlar, İstanbul kadısı Hızır Bey’in huzûrunda, Osmanlı Pâdişâhı Fâtih Sultan Mehmed Hân ile, bir hıristiyan arasında bir da’vânın görüleceğini duydular. Mahkemeye yetişmek için, eteklerini tutarak koştular. Varıp mahkemede hazır oldular. Koca Osmanlı Devleti’nin Sultânı, çağ açıp çağ kapayan İstanbul Fâtihi Sultan Mehmed Hân ve eli kesik bir hıristiyan mîmâr, kadı Hızır Bey’in karşısında ayakta bekleşiyorlardı. Fâtih Sultan Mehmed Hân, vazîfesine ihânet eden hıristiyan mîmârın elini mahkemesiz kestirmiş, hıristiyan mîmâr da, Kâdı Hızır Bey’e şikâyet etmişti. Papazlar, böyle birşeyin bu dünyâda mevcûdiyetine bir türlü inanamadılar. Parmaklarını ısırıp, rü’yâda olmadıklarını anladılar. Hızır Bey, Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın elinin aynı şekilde kesilmesine hükmetti. Eğer mîmâr rızâ gösterirse, diyetle elinin kesilmesinden kurtulabilecekti. Hıristiyan mîmâr, bu adâlet karşısında ne yapacağını şaşırdı. Kendisinden af dileyip, hakkını helâl etmesi için ricada bulunan Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın ayaklarını mı, yoksa ellerini mi öpeceğini bilemedi. Kelime-i şehâdet getirip müslüman oldu. Ömür boyu, çoluk-çocuğunun nafakasının te’mini şartıyla kısastan vazgeçti. Böylece pâdişâhın eli de kesilmekten kurtuldu. Hıristiyan mîmâra, ayrıca bir de ev hediye edildi. Herkes hâlinden memnun olup, birbirlerine haklarını helâl ettiler. Papazlar, bu insanların hâl ve hareketlerini hayranlıkla seyrettiler. Kendi kendilerine; “Bu müslümanlar, hatâları ile dahî hayır işliyorlar” dediler.
Papazlar, mahkeme haberini duyunca, acelelerinden çevrelerine bakamamışlardı. Fetihten sonraki İstanbul hayâtını da çok merak ediyorlardı. Müslümanların oturdukları, yeni yeni yerleşmekte oldukları mahallelere gittiler. Onların tam bir teslimiyet ve sükûnetle işlerini gördüklerini, tam bir temizlik ve titizlikle eşyalarını yerleştirdiklerini gördüler. İstanbul bambaşka olmuş, sanki, birkaç ay önceki Bizans gitmiş, yerine gökten bir İstanbul inmişti. Sokaklar pırıl pırıl, çocuklar cıvıl cıvıldı. Bu müslümanların çocukları bile başka oluyordu. Sanki büyümüşler de küçülmüşlerdi. Birbirlerini kırmadan, bağırıp çağırmadan, dövüşmeden oyun oynuyorlar, sokağı kirletmiyorlardı. Kim olursa olsun, büyüklerine saygı gösteriyorlardı.”
Pâdişâh tarafından Osmanlı ülkesini gezip görmekle vazîfelendirilen papazlar, İstanbul’daki hıristiyan mahallelerini de görmeden edemediler. Bugünkü Fâtih Câmii’nin doğu taraflarına ve Fener’e doğru gittiler. Hıristiyanlar bile değişmiş, sokaklardaki pislik azalmıştı. Kimse kimseye zulmetmeye cesâret edemiyordu. Şikâyetlerini papazlar hallediyordu. Ama, zulüm gören bir de kadıya giderse hâlleri ne olacaktı? Zulmü kadar ceza görmekten onu kim kurtarabilirdi? Kâdı Hızır Bey, Pâdişâha bile ceza vermekten çekinmemişti. Herkes sessiz sakin işine devam ediyor, eskisi gibi içip içip, sokaklarda salyalarını akıtamıyorlar, naralar atamıyorlardı. Hıristiyanların en fakirine bile ev verilmiş, kimse aç ve açıkta bırakılmamıştı. Müslümanlar ise, zâten Allahü teâlâdan başka kimseye muhtaç olmazlardı. İstanbul’da herkes huzûr içerisinde idi.
Papazlar, bütün bunları gezip gördükten sonra, birkaç gün dinlenip düşündüler, izin isteyip pâdişâhın huzûruna çıktılar. Gördüklerini bir bir arz edip; “Bu millet ve devlet, böyle giderse, kıyâmete kadar devam eder” dediler. “Böyle bir ahlâk ve yaşayışa sahip olan insanların dîni, elbette Allahü teâlânın hak dînidir” deyip, Kelime-i şehâdet getirdiler; “Eşhedü enlâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve rasûlüh” diyerek müslüman olmakla şereflendiler.
Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın adâlete ve adâlet adamı olan kadılara verdiği ehemmiyeti, “Şakâyık-ı Nu’mâniyye” müellifi çok güzel anlatmaktadır. Rumeli beylerbeyi olan Dâvûd Paşa, yaptığı bir işten dolayı Edirne kadısına şikâyet edilir. Kâdı efendi de, Dâvûd Paşa’ya adam gönderip, yapmakta olduğu o işten vazgeçmesi husûsundaki hükmünü bildirir. Dâvûd Paşa, hiç aldırış etmez. Kâdı efendi, bizzat kendisi Dâvûd Paşa’ya gider, O işten vazgeçmesini ihtar eder. Aralarında tartışma çıkınca, Davut Paşa, kadı efendiye birkaç defa vurur. Durum, Fâtih Sultan Mehmed Hân’a arzedilince, Hâkân-ı a’zam Sultan-ı muazzam Fâtih Sultan Mehmed Hân, şöyle emir verir. “Dînimizin hizmetçisi olan kadıyı döven, dîni tahkir etmiş olur. O hâlde, onun katli lâzımdır.” Emrin acele yerine getirilmesini ister. Paşalar, beyler, kim varsa Dâvûd Paşa’ya şefaatçi olurlar. Böyle bir kumandanın öldürülmesini uygun görmezler. Pâdişâh vazgeçmez. Sonunda gidip Kadıasker Vildân Efendi’yi bulurlar. Durumu söyleyip fetvâ isterler. Kadıasker Vildân Efendi: “Eğer ki, kadı efendiyi kadılık makamında dövse idi, katli lâzım olurdu. Amma, kadı efendi yerinden kalkıp, Dâvûd Paşa’nın mekânına gitmiş olduğu için katli lâzım değildir” diye fetvâ verir. Fâtih Sultan Mehmed Hân da, Dâvûd Paşa’nın katlinden vazgeçip, bizzat kendisi değnekle döver. Bu hâdiseden sonra, Dâvûd Paşa tam dört ay yataktan kalkamadı. Dâvûd Paşa, tövbe edip pişman oldu. Allahü teâlânın emir ve yasaklarına riâyette kusur etmeyeceğine söz verdi. O günden sonra pâdişâhla aralarında yakınlık peyda olup, vezirlik payesine kadar yükseldi. İkinci Bâyezîd Hân zamanında da vezîr-i a’zam oldu.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/04/f-tih-sultan-mehmed-h-n-1432-1481.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/04/f-tih-sultan-mehmed-h-n-1432-1481.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/04/f-tih-sultan-mehmed-h-n-1432-1481_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/04/f-tih-sultan-mehmed-h-n-1432-1481.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/f-tih-sultan-mehmed-h-n-1432-1481/52064/</link>
			<pubDate>Mon, 08 Apr 2024 16:20:06 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Alparslan Türkeş'in vefatının 27. yılı</title>
			<description><![CDATA[Milliyetçi Hareket Partisi'nin kurucu lideri Alparslan Türkeş'in vefatının üzerinden 27 yıl geçti. Türkeş, 1965 yılında siyasete girdi. Türk siyasal yaşamında izi silinmez bir yer edindi. İşte Alparslan Türkeş'in hayatının dönüm noktaları...]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[ALPARSLAN TÜRKEŞ KİMDİR?
Alparslan Türkeş, Koyunoğlu soyuna mensup Tuzlalı Ahmet Hamdi Bey ve eşi Fatma Zehra Hanımın oğulları “Ali Arslan” olarak 25 Kasım 1917 tarihinde Lefkoşa’da dünyaya geldi.

Aslında Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesinin Yukarı Köşkerli köyünde hayatını sürdüren Koyunoğlu ailesi, bir toprak meselesi yüzünden yaşadığı kavga nedeniyle Sultan Abdülaziz’in fermanı ile Kıbrıs’a sürgün edilmişti. 
TÜRKEŞ’İN, ANKARA VE HARP AKADEMİSİ YILLARI

İlkokul ve rüştiye yıllarında Hüsnü Bey, Selahattin Bey, Mehmet Asim Bey, Ragıp Tüzün Bey, Turgut Bey, Osman Zeki Bey ve Faiz Kaymak gibi Türklük ve Türkçülük çizgisindeki hocaları kendisine örnek alan Türkeş’in adı Osman Zeki Bey tarafından “Sultan Alparslan’a denk bir yiğit Türk ol” diyerek, “Alparslan” olarak değiştirildi.  Ailesiyle 1933 yılında İstanbul’a yerleşen Türkeş, Kuleli Askeri Lisesi’ne kayıt oldu. 1936 yılında Kuleli Askeri Lisesi’ni pekiyi derece ile asteğmen olarak bitiren Türkeş’in, Ankara ve Harp Akademisi yılları başladı. Türkeş, 1938’de genç bir teğmen olarak Harbiye’yi bitirdi.



Hükümeti kurmakla görevlendirilen Adalet Partisi (AP) Genel Başkanı Süleyman Demirel (ortada), koalisyon görüşmeleri için Milli Selamet Partisi (MSP) Genel Başkanı Necmettin Erbakan (solda) ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Alparslan Türkeş (sağda) ile 10

Türkeş, 1944 yılında “Muzaffer Şükriye” ile evlendi. Bu evlilikten  Ayzit, Umay, Selcen, Sevenbige (Çağrı) ve Yıldırım Tuğrul adlı çocukları oldu. Türkeş''in eşi Muzaffer Şükriye 1974''te yaşamını yitirdi.

Daha sonra, Seval Hanım ile ikinci evliliğini yapan Türkeş’in, Ayyüce ve Ahmet Kutalmış adlı iki çocuğu daha oldu.  1944’te üsteğmen rütbesindeyken Nihal Atsız ve Nejdet Sançar ile “Irkçılık-Turancılık” davasından yargılanan Türkeş, 9 ay 10 gün Tophane Askeri Hapishanesinde kaldı. 1945’te de Askeri Yargıtay kararıyla tahliye edilen Türkeş, 1947’de beraat etti.

Türkeş, 1947’de 15 Türk subayıyla birlikte ABD Kara Harp Akademisi ve Piyade Okulunda iki yıl eğitim gördü. 1951’de kurmaylık sınavını kazanan Türkeş, 1955’de Harp Akademisi’nden Kurmay Binbaşı olarak mezun oldu.

MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş 26 Mayıs 1978’de partisinin Erzurum’da düzenlediği “Komunizme ve Bölücülüğe karşı Milli Birlik ve Beraberlik” Mitingine katılarak konuşma yaptı. 

Daha sonra, dış görev için açılan sınavı kazanarak ABD Pentagon’da NATO Türk Temsil Heyeti üyeliğine atanan Türkeş, bu arada ekonomi eğitimi de gördü. 1957’de Türkiye’ye dönen Türkeş, 1959’da Almanya’ya Atom ve Nükleer Okulu’na gönderildi. Alparslan Türkeş, bu okulu başarıyla bitirmesinin ardından Kurmay Albay oldu.

27 MAYIS DARBE SÜRECİ

27 Mayıs 1960’da Milli Birlik Komitesi’nin ülke yönetimine el koyduğunu açıklayan bildiriyi radyodan okuyan Türkeş, ihtilal hükümetinde Başbakanlık Müsteşarlığı görevini üstlendi. Türkeş, bu vazifesi sırasında Devlet Planlama Teşkilatı, Devlet istatistik Enstitüsü ve Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü gibi kurum ve kuruluşları kurdu. Milli Birlik Komitesi arasında ortaya çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle, 13 Kasım 1960’da Türkeş ve “ondörtler” olarak bilinen arkadaşları emekliye sevk edilerek tasfiye edildi ve zorla evlerinden alınıp yurtdışında görevlendirilmek suretiyle sürgün edildi. Türkeş ise Türkiye’nin Hindistan Büyükelçiliği müşaviri sıfatıyla sürgüne gönderildi.

1963 yılında yurda dönen Türkeş, dava arkadaşlarıyla birlikte kadro oluşturup partileşmek amacıyla “Huzur ve Yükseliş Derneği”ni kurdu.  Kısa bir süre sonra Talat Aydemir’in giriştiği darbe teşebbüsüne karıştığı iddiasıyla tutuklanan ve Mamak Askeri Cezaevinde 4 ay hücre hapsinde yatan Türkeş, ardından yargılandı ve beraat etti.

CKMP GENEL BAŞKANLIĞI’NA SEÇİLDİ

Türkeş, 1965’de Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisine (CKMP) katıldı ve partinin Büyük Kurultay’ında Genel Başkanlığa seçildi. Türkeş, aynı yıl yapılan genel seçimlerde de Ankara milletvekili oldu.  1969 CKMP’nin adı Milliyetçi Hareket Partisi, amblemi de üç hilal olarak değiştirilirken, Türkeş o yıl yapılan genel seçimlerde ise Adana milletvekili olarak seçildi.

Türkeş, ilki 31 Mart 1975 -13 Haziran 1977 yılları, ikincisi de 1 Ağustos – 31 Aralık 1977 tarihleri arasında Süleyman Demirel başkanlığında kurulan koalisyon hükümetlerinde MHP Genel Başkanı olarak, Başbakan Yardımcılığı ve Devlet Bakanlığı yaptı.  Türkiye’de 1968 yılından itibaren Marksist ve komünist gençlik hareketlerinin üniversitelerde yer almaya başlaması ile Türkeş, toplanan çok az sayıdaki gence verdiği seminerlerle Türk toplumculuğu ve milliyetçiliğini anlattı. Kısa zamanda çoğalan ve örgütlenen gençler “Dokuz Işık” etrafında toplandı.



2 EYLÜL ASKERİ DARBESİ

12 Eylül 1980’de gerçekleşen askeri darbeden 3 gün sonra teslim olan Türkeş, önce Uzunada’da daha sonrada Ankara Askeri Dil Okulu’nda ve hastalandığı dönemde de Mevki Hastanesinde 4,5 yıl hapis yattı. Bu süreçte Türkeş ve 218 ülkücünün idamı istendi. Türkeş, 9 Nisan 1985’de tahliye oldu ve beraat etti.  Türkeş, 1987’de siyaset yapma yasağının kalkmasının ardından Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP) olağanüstü kongresinde partinin Genel Başkanı oldu. Türkeş, 1991 yılındaki genel seçimlerde MÇP’nin RP ve IDP ile yaptığı seçim ittifakı neticesinde Yozgat milletvekili seçildi.  1992’de 12 Eylül’ün kapattığı partilerin tekrar açılabilmesine ilişkin değişikliğin ardından MHP’nin son kurultay delegeleri, MHP’nin isim ve amblemini MÇP’nin kullanabilmesine karar verdi. Bu çerçevede 1992’de yapılan MÇP’nin 4. Olağanüstü kurultayında partinin adı MHP, amblemi üç hilal olarak değiştirildi.

Alparslan Türkeş, 4 Nisan 1997’de geçirdiği kalp krizi nedeniyle hayatını kaybetti.

ESERLERİ


	Gönül Seferberliğine
	Temel Görüşler
	Türkiye'nin Meseleleri
	Bunalımdan Çıkış Yolu
	Kahramanlık Ruhu
	Yeni Ufuklara Doğru
	1944 Milliyetçilik Olayı, Yaylacık Matbaası, İstanbul, 1968
	27 Mayıs ve Gerçekler
	Fırtınalı Yıllar
	MHP ve Bozkurtlar
	Türklük Gururu ve Şuuru
	Her Türlü Emperyalizme Karşı
	Bir Devrin Perde Arkası
	9 Işık ve Türkiye
	9 Işık
	9 Işık / Millî Doktrin
	Milliyetçilik
	Ahlakçılık
	Türk Milliyetçilerinin Zaferi
	Ülkücülük
	Basılan Kervanımız
	Dış Politikamız ve Kıbrıs
	Milliyetçilik-Ülkücülük Üzerine Konuşmalar
	Toplumculuk
	Dış Meseleler
	Savunma
	Sorgu
	Millî Devlet Güçlü İktidar
	Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik
	İlimcilik
	27 Mayıs, 13 Kasım, 21 Mayıs ve Gerçekler







 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/04/alparslan-turkes-in-vefatinin-27-yili_1.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/04/alparslan-turkes-in-vefatinin-27-yili_1.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/04/alparslan-turkes-in-vefatinin-27-yili_t_1.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/04/alparslan-turkes-in-vefatinin-27-yili_1.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/alparslan-turkes-in-vefatinin-27-yili/52013/</link>
			<pubDate>Thu, 04 Apr 2024 10:52:02 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Magna Carta nedir?</title>
			<description><![CDATA[Tarihin ilk yazılı anayasası olan Manga Carta dünyanın özgürlük adına attığı en büyük adımı olarak kabul edilir. Magna Carta, İngiltere Kral’ı John’un (Yurtsuz Kral John), sınırsız yetkilerinden feragat ettiği, hukukun kendi arzularından daha üstün olduğunu kabul ettiği, tarihin akışını değiştiren bir antlaşmadır. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[11. ve 12. yy İngiltere’si
Kralcılıkla ilgili memnuniyetsizlikler 1066’da Normanlar’ın İngiltere’yi kuşatmasıyla başlamıştı. Bu kuşatmayla birlikte gerek baronlar gerek diğer vatandaşlar finansal açıdan olumsuz etkilenmeye başlamıştı. Zenginliklerini yavaş yavaş kaybeden baronlar Kral John döneminden önce de birçok kez ayaklandılarsa da en etkilileri Kral John esnasında yapılan ayaklanmalardı. Bunun nedeni ise Kral 2.Henry’in oğlu olan Kral John’un kurnazlığı, aç gözlülüğü, egoistliği ve bir o kadarda savaştaki beceriksizlikleriydi. Kendi arzu ve isteklerini sınırlayamayan bu kral her ne kadar dünya için faydalı bir hata yapmış olsa da kendi tahtının gücünü bir çırpıda silmişti. Kral John’un getirmiş olduğu toprak vergileri, gümrük vergileri, askerlik bedelleri gibi kendi zenginliğini arttırmak için yaptığı bu gereksiz yaptırımlar baronları ve halkı ziyadesiyle bıktırmıştı. Papa II.Innocent ile arasında sorunlar çıkan yurtsuz Kral John hem papayı hem de baronları karşısına almıştı. Birlikte hareket etmeye karar veren din adamları ve baronlar kralın gözünde pek de sorun teşkil etmiyordu, ta ki İngiltere’nin ayinlere alınmama kararı verilene kadar. Kral John papaya yaptığı küstahlığın bedelini çok ağır ödüyordu ve pişman olan yurtsuz Kral bunun üzerine papa ile arasındaki sorunları gidermek için çıktığı yolculukta çok büyük bir sürpriz ile karşılaştı. 1214’te Fransa kralı Philippe ve ordusuyla karşılaşan yurtsuz Kral acı ama şaşırtıcı olmayan yenilgiyle döndüğünde bu yenilgiyi fırsat bilen baronlar Kral John’a yüklenmeye başladılar. Din adamları ve baronlar, Kral’a yaptırım uygulayacaklarına dair büyük bir yemin etmişlerdi, her ne pahasına olursa olsun biz kazanacağız yemini. 1215’te Stanford’da başlayan ilk ayaklanma ile baronlar 17 Mayıs’ta Londra’yı ele geçirdiler. Yenilgiyi kabul eden yurtsuz Kral 1215’de Runny çayırlığında "Magna Carta’yı imzaladı. Üzerinde değişiklik yapıldıktan sonra belli bir sayıda basılarak din adamları ve soylu ailelere örnekleri emanet edildi.

İlk başlarda verilen bu haklardan din adamları ve asiller faydalandıysa da zamanla tüm vatandaşlar bu hak ve özgürlüklerden faydalanmaya başladı. Her tahta çıkan kral bu anlaşmayı onaylamak zorunda kaldı ve V.Henry’in ölümüne kadar toplamda 44 kez onaylandı. Demokrasiye uzanan bu anlaşma birçok ülke tarafından benimsendi. Başta Amerika olmak üzere birçok ülke bu antlaşmanın maddelerini uyguladı.

 Magna Carta'nın En Önemli Maddeleri
1) Hiç bir özgür insan yürürlükteki yasalara başvurmaksızın, tutuklanamaz, hapsedilemez, mülkü elinden alınamaz, sürülemez, ya da yok edilemez. 

2) Adalet satılamaz, geciktirilemez, hiçbir özgür yurttaş adaletten yoksun bırakılamaz. 

3) Yasalar dışında hiçbir vergi, yüksek rütbeli kilise adamları ile baronlardan oluşan bir kurula danışmadan haiz yoluyla veya zor kullanarak toplanamaz.

 Magna Carta'nın 39. Maddesi
Magna Carta 63 maddeden oluşmuştur ve birçok önemli maddesi vardır fakat 39. madde'nin önemi farklıdır. Çünkü 39. madde günümüz hukuk sisteminin temellerini atmıştır.

39. Madde: “Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden tutuklanmayacak, hapsedilmeyecek, mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak, kanun dışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır.”



 Magna Carta’nın Sonuçları
* Derebeylikler, Kral karşısında daha güçlü duruma gelmiştir.

* İngiltere bu anlaşma ile parlamenter sisteme geçmiştir.

* Tarihin en önemli anlaşmalarından biridir, halka verilen özgürlükler kişisel hakları da beraberinde getirmiştir.           

 Tarihi Bir Belge Olarak Magna Carta'nın (Büyük Ferman) Günümüze Ulaşması
47 adet kopyası yapılan Manga Carta’nın sadece dört kopyası günümüze ulaşabilmiştir.

1) Kopyalardan biri Sallisburg Katedrali'nde

2) İki tanesi British Museum’da

3) Bir tanesi ise Lincoln Katedralin'de bulunmaktadır.   

2015 yılının Şubat ayında Kent Bölgesi Belediyesi (KCC), araştırmacıların belediyeye ait Kent Tarih ve Kütüphane Merkezi'nin (KHLC) arşivinde bir defterin içerisinde Magna Carta'nın orijinal bir kopyasını bulduğunu açıkladı. Magna Carta Projesi'nde araştırmacı olarak görev yapan Sophie Ambler, belgenin 1215 tarihli Magna Carta'nın 13'üncü yüzyıldaki 24'üncü kopyası olduğunu kaydetti.   





]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/03/magna-carta-nedir.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/03/magna-carta-nedir.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/03/magna-carta-nedir_t.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/03/magna-carta-nedir.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/magna-carta-nedir/51953/</link>
			<pubDate>Sat, 30 Mar 2024 15:23:36 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Halk ozanı Aşık Veysel'in vefatının üzerinden 51 yıl geçti</title>
			<description><![CDATA["Uzun İnce Bir Yoldayım", "Dostlar Beni Hatırlasın", "Güzelliğin On Par Etmez", "Atatürk'e Ağıt", "Beni Hor Görme", "Beş Günlük Dünya" ve "Kara Toprak" adlı eserlere imza atan halk ozanı Aşık Veysel Şatıroğlu'nun vefatının üzerinden 51 yıl geçti.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Aşıklık geleneğinin önemli temsilcilerinden biri olan ve soyu Horasan Türkmenlerine dayanan Aşık Veysel, Gülizar ve Ahmet Şatıroğlu çiftinin çocuğu olarak, 25 Ekim 1894'te Sivas'ın Şarkışla ilçesinin Sivrialan Köyü'nde dünyaya geldi. Sanatçı, hayatının büyük bölümünü Sivrialan'da, zorlu yaşam koşullarında geçirdi.

İki kız kardeşi çiçek hastalığına yakalanarak yaşamını yitiren Aşık Veysel, aynı hastalık nedeniyle 7 yaşında sol gözünü kaybetti. Bir gün, inek sağan babasının yanına giden halk ozanı, ters bir hareketten ürken öküzün boynuzunun sağ gözüne girmesiyle tamamen görme engelli oldu. Geçimini güçlükle sağlayan ailesi, Aşık Veysel'in gözlerini tedavi ettiremedi.

Halk ozanları ve aşıklık geleneğiyle tanınan Emlek yöresindeki Sivrialan'a sık sık aşıklar gelir, sohbet, muhabbet ve cem yapardı. Henüz çocukken bu toplantılara katılan Şatıroğlu, aşıklardan deyişler dinleyip, onların paylaştığı bilgilerden faydalandı.

İlk saz derslerini Çamşıhlı Ali ve Molla Hüseyin'den aldı

Oğlunun şiire, saza ve söze merakını fark eden Ahmet Şatıroğlu, Aşık Veysel'e özel bir bağlama yaptırdı.

Aşık Veysel, babasının da teşvikiyle ilk saz derslerini köyün saz ustalarından Çamşıhlı Ali ve Molla Hüseyin'den aldı. Gittikçe daha iyi bağlama çalan sanatçı, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Yunus Emre ve Aşık Agahi gibi birçok usta ismin eserlerini yorumladı.

İlk evliliğini 1919'da Esma Hanım ile yapan Aşık Veysel'in bu evlilikten bir kızı, bir de oğlu oldu. Oğlu henüz 10 günlükken, kızı da 2 yaşındayken hayatını kaybetti. Usta sanatçı, kızı henüz 6 aylıkken, eşi Esma Hanım tarafından terk edildi. Aşık Veysel'in annesi Gülizar Hanım 1921'in şubatında, babası ise annesinden 8 ay sonra yaşamını yitirdi.

Unutulmaz halk ozanı, bir dönem Sivas Zara çevresindeki köylerde 3 ay kadar kaldı. O süreçte Hafik ilçesinin Karayaprak köyündeki Yalıncak Baba Tekkesi'ne uğrayan Şatıroğlu, tekkenin temizliğini yapan Gülizar Hanım'la 1928'de evlendi.

Usta ozanın bu evlilikten de Zöhre, Ahmet, Hüseyin, Menekşe, Bahri, Zekine ve Hayriye adlarını verdiği 7 çocuğu dünyaya geldi. Çocuklarından Hüseyin birkaç aylıkken hayatını kaybetti. Ozanın büyük oğlu Ahmet Şatıroğlu, 2018'de 84 yaşındayken, büyük kızı Zöhre Başer 2020'de 85 yaşında, Bahri Şatıroğlu ise 2021'de yaşama veda etti.

Sivas Halk Şairleri Bayramı'nda birinci oldu

Sivas'ta öğretmenlik ve Milli Eğitim Müdürlüğü görevlerinde bulunan şair ve oyun yazarı Ahmet Kutsi Tecer'in 1931'de organize ettiği "Sivas Halk Şairleri Bayramı"na katılan Aşık Veysel, etkinlikte gerçekleşen yarışmada birinci geldi.

Aşık Veysel, 1933'e kadar usta ozanların şiirlerini seslendirdi, bu dönemden sonra ise kaleme aldığı şiirleri besteleyerek, müzikseverlerin beğenisine sundu.

Ömrü yoksulluk ve mücadeleyle geçen Aşık Veysel, Cumhuriyet'in 10. yılı için yazdığı destanın yayınlanması ve Sivas Aşıklar Bayramı'ndaki başarısı ile dikkati çekti. "Atatürk'tür Türkiye'nin ihyası/Kurtardı vatanı düşmanımızdan" dizeleriyle başlayan şiiri Atatürk'e okumak amacıyla bir arkadaşıyla 3 ay yürüyerek Ankara'ya ulaştı ve Hakimiyeti Milliye gazetesine gitti.

Gazeteciler, Aşık Veysel'in yazdığı şiiri not etti ve şiir 2-5 Nisan 1934'te Hakimiyeti Milliye gazetesinde 3 gün yayınlandı. Ancak Veysel, Atatürk'e ulaşamadı. Geçimini saz ile sağlayan Aşık Veysel, 1933'ten itibaren Cört İbrahim'le Türkiye'yi dolaşmaya başladı. Bu süreç 1940'a kadar devam etti ve Cört İbrahim'in yerini oğlu küçük Veysel aldı. Bir süre sonra İstanbul'a gidip plak da dolduran Veysel, radyo konserleri verdi.

Usta ozan, oğlu Hüseyin'in vefatından sonra diğer oğlu Ahmet'le önce Erzurum'u, ardından Erzincan, Malatya, Kahramanmaraş, Adıyaman ve Ankara'yı dolaştı.



"Toprak" adlı unutulmaz eserini, Çifteler Köy Enstitüsü'ndeyken yazdı"

Ankara'da Ülkü mecmuasını çıkaran Ahmet Kutsi Tecer'le görüşen Veysel'e burada İsmail Hakkı Tonguç ve Ferit Oğuz Bayır tarafından köy enstitülerinde ders vermesi teklif edildi. Aşık Veysel hiç düşünmeden teklifi kabul etti. Halk ozanı, 1941'de Adapazarı Arifiye Köy Enstitüsü, 1942'de Hasanoğlan Köy Enstitüsü, 1943'te Eskişehir Çifteler Köy Enstitüsü, 1944'te Kastamonu Gölköy Enstitüsü, 1945'te Yıldızeli Pamukpınar Köy Enstitüsü, 1946'da ise Samsun Ladik Akpınar Köy Enstitüsü'nde çalıştı.

Şatıroğlu, "Toprak" adlı unutulmaz eserini, Çifteler Köy Enstitüsü'ndeyken kaleme aldı ve türkü olarak besteledi.

Balıkesir, Erzurum, Malatya, Kırklareli ve Adana'da da köy enstitülerinde konserler veren sanatçı, böylece binlerce gence bağlama dinletti.

Çiftçiliğin yanında bahçe işleriyle de uğraşan Aşık Veysel, köydeki ilk meyve ağaçlarını yetiştirerek, köylülere de örnek oldu. 1950'den sonra ünü tüm Türkiye'ye yayılan usta ozan için 13 Mayıs 1952'de bir jübile yapıldı. Halkın salonu tıklım tıklım doldurduğu jübilede Ahmet Kutsi Tencer, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eflatun Cem Güney ve Behçet Kemal Çağlar birer konuşma yaptı.

Aşık Veysel Şatıroğlu, 1950'de senaryosunu Eyüboğlu'nun yazdığı, Metin Erksan'ın yönettiği "Karanlık Dünya" adlı filmin son bölümünde rol aldı.

Sivas'ta 30 Ekim 1964'te 2. Sivas Aşıklar Bayramı'na yarışmacı olarak katılan Şatıroğlu, 28-30 Ekim 1967'de gerçekleşen 2. Konya Aşıklar Bayramı'nda da jüri üyesi oldu. Uzun yıllar çeşitli vesilelerle düzenlenen programlara katılan Aşık Veysel, son konserini 1971'de Nevşehir'in Hacıbektaş ilçesinde gerçekleştirdi.

"Birbirinizle, konu komşuyla iyi geçinin, dirliğiniz, düzeniniz bozulmasın", "Kürt'ü Türk'ü ne Çerkez'i/ Hep Adem'in oğlu, kızı/ Beraberce şehit, gazi/ Yanlış var mı ve neresi" dizeleriyle birlik ve beraberliğe vurgu yapan ünlü halk ozanı, şiirlerinde yaşama sevinciyle hüznü, iyimserlikle umutsuzluğu işledi.

Yunus Emre'den etkilenen ozan, Türk edebiyatının ve saz şiiri geleneğinin büyük ustalarından biri olarak hafızalara kazındı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, anadil ve milli birliğe yaptığı hizmetlerden ötürü 1965'te özel bir kanunla halk ozanına 500 lira aylık bağladı.

Aşık Veysel, akciğer kanseri nedeniyle 21 Mart 1973'te Sivrialan'da hayatını kaybetti, vasiyeti üzerine köyüne defnedildi. Sanatçının evi Kültür ve Turizm Bakanlığınca müze olarak düzenlendi.

Eserleriyle Türk müziğinde iz bıraktı

Çocukken iki gözünü de kaybetmesine rağmen şiirlerine yansıttığı vatanseverlik, hoşgörü, yaşama sevinci, sevgi, birlik ve beraberlik mesajlarıyla hem kendi dünyasını aydınlatan hem de bugünlere ışık tutan halk ozanı, hafızalara kazınan eserler bıraktı.

Eserlerinde "Veysel", "Sefil Veysel" ve "Veysel Şatır" gibi mahlaslar kullanan Aşık Veysel, bir şiiri hariç, bütün şiirlerini dörtlüklerle aktardı. "Sazımdan Sesler" ile "Dostlar Beni Hatırlasın" adlı şiir kitapları bulunan ozanın tüm eserleri, 1984'te "Bütün Şiirleri" adlı kitapla okuyucuya sunuldu.

"Uzun İnce Bir Yoldayım", "Dostlar Beni Hatırlasın", "Güzelliğin On Par Etmez", "Atatürk'e Ağıt", "Beni Hor Görme", "Beş Günlük Dünya", "Derdimi Dökersem Derin Dereye", "Kahpe Felek" ve "Kara Toprak" adlı eserlere imza atan sanatçı, Türkçeyi yalın kullanımıyla dikkati çekti.

Ozanın eserleri pek çok sanatçı tarafından tekrar yorumlanırken birçok yabancı sanatçının da dikkatini çekti. ABD'li elektrogitar virtüözü Joe Satriani, 2008'de çıkardığı albümde "Aşık Veysel" isimli, kendi bestelediği enstrümantal bir esere yer verdi.

Aşık Veysel, 2022'de "vefa" kategorisinde Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülüne'ne layık görüldü. Aralık 2022'de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı genelgesi ile vefatının 50. yılı nedeniyle 2023 yılı Türkiye'de "Aşık Veysel Yılı" olarak kutlandı.


]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/03/halk-ozani-asik-veysel-in-vefatinin-uzerinden-51-yil-gecti.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/03/halk-ozani-asik-veysel-in-vefatinin-uzerinden-51-yil-gecti.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/03/halk-ozani-asik-veysel-in-vefatinin-uzerinden-51-yil-gecti_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2024/03/halk-ozani-asik-veysel-in-vefatinin-uzerinden-51-yil-gecti.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/halk-ozani-asik-veysel-in-vefatinin-uzerinden-51-yil-gecti/51851/</link>
			<pubDate>Thu, 21 Mar 2024 14:23:50 +0300</pubDate>
			</item></channel>
</rss>