<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" version="2.0">
         <channel>
         <title>DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK </title>
         <link>https://www.alanyatimehaber.com/din-kulturu-ve-ahlak/</link>
         <description></description><item>
			<title>MEVLİD KANDİLİ ÖNEMİ VE ANLAMI</title>
			<description><![CDATA[Kandiller; öze dönüşün, Yüce Yaratanımıza yürekten yakarış ve yönelişin, günahlarla kirlenmeye yüz tutmuş gönüllerimizi arındırmanın, geçici olanla kalıcı olanı fark etmenin, kalp gözümüzü açıp gönül dünyamızı temizlemenin fırsatı olan, nefsin yanıltıcı arzu ve isteklerinden uzaklaşmanın imkânlarını sunan kutlu zaman dilimleridir.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Mevlid Kandili önemi ve anlamı, bu mübarek gecenin gelmesiyle Müslümanların gündeminde yer aldı. 2023 Diyanet dini günler takvimine göre Mevlid Kandili 26 Eylül Salı günü idrak ediliyor. Rebiyülevvel ayının 12'nci günü idrak edilen Mevlid Kandili, İslam dünyasının önemli gün ve gecelerinden biri. Yüce Allah'ın affına mahzar olmak isteyen Müslümanlar, camilerde ibadetlerini ihya edecekler.

MEVLİD KANDİLİ NEDİR?
Hazreti Muhammed'in dünyaya teşrifi dolayısıyla rebiyülevvel ayının 12'nci günü idrak edilen Mevlit Kandili, İslam dünyasının önemli gün ve geceleri arasında yer alıyor.
Sözlükte “doğum yeri ve zamanı” anlamına gelen mevlid kelimesi, İslâm kültüründe özellikle Hz. Peygamber’in doğumunu, bu vesileyle yapılan törenleri ve yazılan eserleri ifade etmek için kullanılır.

MEVLİD KANDİLİ'NDE NE OLDU?
Mevlid; doğum zamanı, doğulan yer ve zaman anlamına gelmektedir. Mevlid Kandili, iki cihan güneşi alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) dünyaya gelişinin yıl dönümüdür.

Peygamber Efendimiz (sav)’in doğduğu geceye Mevlid Gecesi denir. Hazreti Muhammed'in dünyaya teşrifi dolayısıyla rebiyülevvel ayının 12'nci günü idrak edilen Mevlit Kandili, İslam dünyasının önemli gün ve geceleri arasında yer alıyor.

Dünyanın her kesiminden Müslümanlar, her sene bu geceyi Mevlid Kandili olarak kutlamaktadır.

MEVLİD KANDİLİ ÖNEMİ VE ANLAMI
Mevlid Kandili insanı insan yapan bütün güzelliklerin odaklandığı bir şahsiyet olan rahmet elçisi Hz. Peygamberin doğumunu kutladığımız, onun bireysel ve toplumsal hayatımızı aydınlatan insanlık ve merhametini, insaf ve adaletini, sabır ve metanetini, kerem ve cömertliğini, kısaca insanlığa sunduğu değerleri anlayıp hayatımızı onun yüce ahlâkıyla güzelleştireceğimiz bir tazelenme mevsimidir.


]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2023/09/mevlid-kandili-onemi-ve-anlami.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2023/09/mevlid-kandili-onemi-ve-anlami.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2023/09/mevlid-kandili-onemi-ve-anlami_t.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2023/09/mevlid-kandili-onemi-ve-anlami.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/mevlid-kandili-onemi-ve-anlami/49655/</link>
			<pubDate>Tue, 26 Sep 2023 13:30:29 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>İslam Dininde, Borcu geciktirme cezası</title>
			<description><![CDATA[Borç nedir? Borç ile ilgili ayetler, Kur’an’da geçen borç ayetleri…]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Sual: Borcu ödemeyip geciktirmek günah mıdır?
CEVAP
Borcunu vaktinde ödemeyen kimsenin, gelip mühlet istemesi gerekir. Ödeme imkanı olduğu halde, borcunu geciktirmek günahtır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Herhangi bir kimse, imkanı olduğu halde, borcunu vermeyip geciktirirse, [borcunu verinceye kadar] her gün amel defterine zulmetme günahı yazılır.) [Taberani]

(Ödememek niyetiyle borçlanan, Kıyamete hırsız olarak gelir.) [İ. Mace]

(Aldığı borcu ödemek istemeyene Allahü teâlâ, kıyamette, “Bu kimsenin hakkını sende bırakacağımı mı zannettin?” buyurarak, o kimsenin iyi amellerini alıp diğerine verir. Eğer borcunu vermeyenin iyi ameli yoksa, borç verenin kötü amellerini, günahlarını borçluya yükler.) [Taberani]

(Zenginin [ödeme imkanı olanın] borcunu ödemeyip, oyalaması zulümdür.) [Buhari]
[Borcu vaktinde ödememeye zulüm, ödemeyene de zalim denmiştir.]

(Allahü teâlâ zalim zengini sevmez, ona buğzeder.) [Bezzar]

Borcu olan, borcunu ödemeden sadaka vermemelidir. Çünkü hadis-i şerifte, (Borcu var iken verilen sadaka kabul olmaz) buyuruldu. (Buhari)

Verilmeyen zekât da borçtur. Borcu ödemek, zekât vermek farzdır. Zekât borcu olanın verdiği sadaka kabul olmaz. Önce bu borçları ödemek gerekir. Bunun gibi farz borcu olanın nafile namazları da kabul olmaz. Sünnetler de nafile demektir. (N. Fıkhıyye)

Borçlanmamaya çok dikkat etmelidir! Hazret-i Lokman Hakim, (Borç yükü altında ezilmektense, taş taşımayı tercih ederim) buyuruyor. Çünkü borçlanmak, insanı küfre kadar sürükler. Peygamber efendimiz, (Ya Rabbi, küfre düşmekten ve borca girmekten sana sığınırım) buyurarak, borçlanmanın çok kötü olduğunu bildirmiştir. (Nesai)

Sual: Müteahhit yapacağı evi, anlaşma tarihinde teslim etmezse, geciken her gün için belli bir gecikme tazminatı vermesini şartnameye koymak ve geciktiği takdirde gecikme tazminatı almak caiz midir?
CEVAP
Evet caizdir. Ancak, vaktinde ödenmeyen alacak için caiz olmaz. Çünkü alacak, evi teslim etmeye benzemez. Alacağını tehir ederek fazla istemek faiz olur. Alacaklının zarar etmemesi için, paranın o günkü kıymeti altın olarak hesaplanır. Ödeneceği gün, altın olarak verilir. Dolara veya herhangi bir eşyaya göre hesaplanmaz. Kıymet denilince, altın anlaşılır, başka mal ve para anlaşılmaz. Çünkü eşyanın kıymeti altın ile anlaşılır. (Keşfi rümuz-i gurer)

Sual: (Elektrik, doğalgaz, su parasını geciktikten sonra ödenince alınan fazlalık faizdir, büyük günahtır. Kredi kartlarını zamanında ödemeyince de alınan fazlalık da böyledir) deniyor. Unutulduğu için veya elde para olmadığı için ödenemezse, verilecek fazlalık faiz olur mu?
CEVAP
Bunlar gecikme cezasıdır. Kırmızı ışıkta geçince ceza yazarlar, adına faiz dense de cezadır. Bir malı belli bir kârla satan kimse, (Şu kadar kâr alıyorum) yerine (Şu kadar faiz alıyorum) dese faiz olmaz. Zaruretsiz gecikme cezasına çarpılmak da günahtır. O ayrıdır. Gecikme cezalarına faiz denilse de, faiz olmaz.

Sual: Bir arkadaşa verdiğim ödünç parayı almak için çok sıkıntı çekiyorum. Verme imkânı olduğu hâlde, alışkanlığından mıdır nedir, kaç kere istedimse de vermiyor, her gün bir başka güne erteliyor. Hep oyalıyor. Borcu yokmuş gibi davranıyor. Oğlu da, babası gibi herkesten para almış, vermiyormuş. Acaba bu kötü huyun, irsiyetle [kalıtımla] ilgisi var mıdır?
CEVAP
Soya çekenler olabilir, ama (Babam borcuna sâdık değil, ben de onun gibi yapmalıyım) demek çok yanlış olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Borç, dindarlığın lekesidir.) [Kudaî]

(Borç, gece kaygı, gündüz zillettir.) [Deylemî]

(Borç, din ve şerefi eksiltir.) [Deylemî]

(Borçlu, kabrinde hapistedir.) [Taberanî]

(Borçlu, kabrinde zincirlerle bağlıdır.) [Deylemî]

(Müminin ruhu, borcu ödeninceye kadar bağlıdır.) [Tirmizî]

(Borçlanarak korku içine girmeyin!) [Beyhekî]

(Ölülerinizin borçlarını ödemede acele ediniz!) [İbni Mace]

Âcil verilmesi gereken borcu ödemeden, sadaka vermemeli.

Taksitli borçlar, bundan müstesnadır. Taksitlerin ödeme günü geldikten sonra mazeretsiz ödenmezse, o zaman bu hükme girer.

Gecikme zammı
Sual: Elektrik, su faturalarını zamanında ödemeyince, verilen gecikme zammı faiz mi oluyor?
CEVAP
Faiz değil, cezadır, ama mazeretsiz, zamanında ödemeyip ceza vermek haram olur. Bir mazeretle olursa haram olmaz. Mesela unutulmuşsa, para bulamamışsak günah olmaz.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2023/05/islam-dininde-borcu-geciktirme-cezasi.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2023/05/islam-dininde-borcu-geciktirme-cezasi.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2023/05/islam-dininde-borcu-geciktirme-cezasi_t.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2023/05/islam-dininde-borcu-geciktirme-cezasi.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/islam-dininde-borcu-geciktirme-cezasi/48352/</link>
			<pubDate>Fri, 26 May 2023 11:20:19 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Tevbe suresinin fazileti ;  ( Tevbe Sûresi ne için okunur?)</title>
			<description><![CDATA[Son iki âyet hariç Medine döneminde, Peygamber Efendimizin irtihaline yakın bir zamanda inmiştir. 129 âyettir. Sûre, adını Allah’ın kullarının tövbesini kabul edeceğini bildirdiği 104. âyetten almıştır. İlk âyette geçen “berâet” Tevbe Sûresi: kelimesinden dolayı sûreye Berâe sûresi adı da verilmiştir. Başında besmele olmayan tek sûredir. Sûrenin başına besmelenin yazılmamış oluşunu bazı bilginler, onun bir önceki sûrenin devamı mahiyetinde oluşu ile açıklamışlardır.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Tevbe Sûresinde yer alan başlıca konular şunlardır: Antlaşmalarını bozan müşriklere fesih bildirimi yapılıp Mescid-i Harâm çevresinin putperestlerden arındırılması, Allah ve resulüne bağlılığın ve iman kardeşliğinin diğer bütün dünyevî bağların üstünde tutulması gerektiği, Allah’ın nimetlerini ve yardımlarını hiçbir zaman göz ardı etmeksizin iman mücadelesindeki azim ve kararlılığın korunması, özellikle Tebük Seferi’ne hazırlık, Tebük’e gidiş ve dönüş sırasında münafıkların sergiledikleri davranışlar, müslümanların böyle sıkıntılı durumlarda hataya düşme ihtimallerinin artması, Ehl-i kitap’la ilişkiler, cizye ve zekât hükümleri, bedevî Araplar’ın dinî bildirimler karşısındaki tavırları, yaptığı kötülüklerden samimi pişmanlık duyanların tövbelerinin kabulü hususunda yüce Allah’ın ne kadar lutufkâr olduğu, Resûlullah’a canla başla destek olan ilk müslümanların ve onların yolunu izleyenlerin Allah katında çok üstün bir mertebeye sahip oldukları, Hz. Muhammed’in müminlere karşı engin şefkati, bu gerçekleri görmezden gelenlere karşı arşın sahibi yüce Allah’a sığınmak, O’na güvenip dayanmak gerektiği.



Tevbe Sûresinin gizemi, anlamı, faziletleri ve sırları
Resûlullah (s.a.v) buyurdu ki: “Enfâl ve Tevbe sûrelerini okumaya devam eden kimseye, (kıyâmet gününde) şefâatçi olurum. Ve o kimse münafıklıktan uzak olur. Bu sureleri okuyan kimseye, münâfik erkek ve münâfik kadınların sayısı kadar ecir verilir. Arş’ı yüklenen melekler, o kişi ölünceye kadar, onun için istiğfar ederler.” (Beyzâvî)

“Her kim, Tevbe sûresinin son iki (128 ve 129. âyetler) âyetini okumaya devam ederse, enkaz altında kalarak, boğularak, yanarak ve demir darbesiyle ölmez.”

“Her kim, Tevbe sûresinin son âyetini, sabah ve akşam yedişer defâ okursa, Allah-u Teâlâ bütün işlerinde o kuluna kâfî gelir.”

	5 vakit namazdan sonra Tevbe suresi okuyanların, peygamber efendimizin övgüsünü kazandığı söylenir.
	Bu sureyi okuyanların yanarak, demir darbesiyle ya da göçük altında kalarak ölmeyeceği söylenir.
	Bu sureyi 7 gün sabah 7 gün gece okumak tavsiye edilir. Kişi, bu sureyi okuduğu gün ölmez. Eğer ölecekse o gün sureyi okumak nasip olmaz.
	Güneş doğmadan önce Tevbe suresinin 128-129. Ayetlerini okuyanların hastalıkları Allah’ın izniyle şifa bulur.

“Kur’ân-ı Kerîm, bana âyet âyet, harf harf nâzil oldu. Ancak, Tevbe ve İhlâs sûreleri hâriç. Bunlar bana 70 bin melekle berâber nâzil oldu.”]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2023/03/tevbe-suresinin-fazileti-tevbe-s-resi-ne-icin-okunur.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2023/03/tevbe-suresinin-fazileti-tevbe-s-resi-ne-icin-okunur.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2023/03/tevbe-suresinin-fazileti-tevbe-s-resi-ne-icin-okunur_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2023/03/tevbe-suresinin-fazileti-tevbe-s-resi-ne-icin-okunur.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/tevbe-suresinin-fazileti-tevbe-s-resi-ne-icin-okunur/47551/</link>
			<pubDate>Fri, 24 Mar 2023 16:17:40 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Haşr Ne Demek? Haşr Kelimesinin Anlamı Nedir?</title>
			<description><![CDATA[Duygu ve düşünceler ifade edilirken yahut bilgi aktarımı yapılırken kullanılan birçok kelime vardır. Kelimelerin bazıları basit terim kelimeler iken bazıları da derin anlamlar barındıran kelimelerdir. Bu anlamlı kelimelerden birisi de din kültürü terimlerinden olan haşr kelimesidir.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Dini terimleri anlamları ile öğrenmek inanç felsefesinin çok daha iyi kavranmasına ve aynı zamanda genel kültürün de zenginleşmesi adına oldukça yararlı bir eylemdir. Haşr kelimesi de içinde derin anlamlar barındıran, öğrenildiği vakit imanı pekiştiren kelimelerden birisidir. Din kültürü derslerinde ve Kur'an-ı Kerim' de sıkça geçen kelimelerden haşr ne demek? 
Haşr Ne Demek?

Haşr kelimesi birlikte olmak, yan yana olmak her daim sevdiklerinle yan yana olmak demektir. Kur'an'ı Kerim'de ve birçok İslam kaynağında bu anlamda kullanılmıştır. "Haşır neşir olmak" deyimi de bahsi geçen haşr kelimesinden gelmektedir.

Din Kültürü Terimi Olan Haşr Ne Anlama Gelir?

Kur'an'da geçen haşr kelimesi özellikle kıyamet gününün tasvirinde sıklıkla görülen bir sözcüktür. İslâm inancına göre haşr kelimesinin anlamı, kıyamet gününde ölmüş herkesin dirilip mahşer yerinde toplanması anlamına gelir. Kur'an'ı Kerim'de geçen Haşr Suresi buna örnektir.


]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2022/05/hasr-ne-demek-hasr-kelimesinin-anlami-nedir.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2022/05/hasr-ne-demek-hasr-kelimesinin-anlami-nedir.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2022/05/hasr-ne-demek-hasr-kelimesinin-anlami-nedir_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2022/05/hasr-ne-demek-hasr-kelimesinin-anlami-nedir.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/hasr-ne-demek-hasr-kelimesinin-anlami-nedir/42165/</link>
			<pubDate>Sat, 21 May 2022 14:40:30 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Kadir Gecesinin Fazileti</title>
			<description><![CDATA[Sosyal medyada yapılan paylaşımlar ardından Kadir Gecesi ve 2022 Kandil tarihleri gündeme geldi. Ramazanın 27. gecesine denk gelen ve Kur'an-ı Kerim'de "Bin aydan daha hayırlı" olduğu bildirilen Kadir Gecesi bugün idrak edilecek.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Sözlükte kadir (kadr) kelimesi “hüküm, şeref, güç, yücelik” gibi anlamlara gelir. Dinî literatürde ise “leyletü’l-Kadr” şeklinde Kur’ân-ı Kerîm’in indirildiği gecenin adı olarak kullanılır. Aynı adı taşıyan 97. sûre bu gecenin fazileti hakkında nâzil olmuştur. Sûrede Kur’an’ın Kadir gecesinde indirildiği ve sözü edilen gecenin bin aydan daha hayırlı olduğu belirtilir.  Ancak yaygın kanının aksine Kadir Gecesi Kandil değildir.



KADİR GECESİ'NİN ÖNEMİ
Kadir gecesinin Kur’ân-ı Kerîm ve hadislerde ifadesini bulan önemi, bu gecede yapılan ibadet ve duaların kabul edileceğine, bu geceyi ihya edenlerin günahlarının bağışlanacağına dair Hz. Peygamber’in açıklamaları, müslüman toplumlarda ve özellikle Osmanlılar’da Kadir gecesinin diğer kandillere göre daha büyük ilgi görmesine, bu arada sosyal hayata yansımasına, örf ve âdetlerin zenginleşmesine vesile olmuştur. 

Divan edebiyatında Kadir gecesi kasidelerin dua kısımlarıyla ramazâniyye, bayramiyye, rubâî ve tuyuğlarda, yeni edebiyatta ise müstakil dinî manzumeler yanında ramazan ve kandillerle ilgili şiirlerle bu gece indirilmeye başlandığından Kur’an’dan bahseden şiirlerde işlenmiştir.



KADİR GECESİ OKUNACAK DUALAR

Kadir Gecesi, Ramazan ayında idrak edilen yoğun ibadetlerin, ruhun üzerindeki etkilerini yakından hissedebilmek, yeni manevi hamlelere ve nefsi mücadelelere hazırlanılan bir gecedir. Kadir Gecesi yapılacak dualar ve okunacak tesbihatlar şöyle:

KADİR GECESİ OKUNACAK SURELER


	Yasin
	Tebareke
	Amme
	Kadir Suresi
	İnşirah Suresi


Bu beş sureyi Kadir Gecesi okumanın fazileti oldukça büyüktür.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2022/04/kadir-gecesinin-fazileti.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2022/04/kadir-gecesinin-fazileti.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2022/04/kadir-gecesinin-fazileti_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2022/04/kadir-gecesinin-fazileti.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/kadir-gecesinin-fazileti/41412/</link>
			<pubDate>Wed, 27 Apr 2022 10:32:57 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Peygamber Efendimizin doğum günü ne zaman? Kutlu doğum haftası ne zaman bitiyor? </title>
			<description><![CDATA[Peygamber Efendimizin doğum günü her yıl Kutlu Doğum Haftası çerçevesinde çeşitli etkinliklerle kutlanıyor. Alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed’in (s.a.v.) doğum günü kimi kaynaklarda 9 Rebiyülevvel 571 olarak geçmektedir. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Peygamber Efendimizin doğum gününü de kapsayan Kutlu Doğum Haftası kutlamaları, Türkiye Diyanet Vakfı tarafından 1989 yılında başlatıldı, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın da desteğiyle Türkiye’de resmiyet kazandı. Mevlid-i Nebi olarak da anılan Kutlu Doğum Haftası’nda İslam peygamberi Hz. Muhammed’in (s.a.v.) doğumunu kutlamak amacıyla mevlid-i şerifler okunuyor, Kur’an-ı Kerim tilavetleri anılıyor ve Salavatlar getiriliyor. 



PEYGAMBER EFENDİMİZİN DOĞUM GÜNÜ NE ZAMAN, BUGÜN MÜ?

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v) doğum tarihi bazı kaynaklarda 17 Haziran 569, 570, bazı kaynaklarda da 20 Nisan 571 (Mısırlı El Feleki) yılı olarak geçmektedir. Ancak Fil Vak'ası'nın meydana geldiği yılın 9 Rebîülevvel'i (20 Nisan 571 Pazartesi günü) olarak tespit edilmiştir. Hz. Muhammed'in miladi takvime göre doğum günü 20 Nisan gününe denk gelmesiyle Diyanet tarafından o dönem 20-26 Nisan tarihleri arası kutlu doğum haftası olarak kutlanmaya başlanmıştır.

İslam'da Hz. Muhammed'in (s.a.v.) doğum günü farklı mezheplerde farklı tarihlerde kutlanır. Sünniler Rebiülevvel ayının on birinci gecesini on ikinci'ye bağlayan geceyi (25-26 Nisan 571 Miladi tarihine Hz. Muhammed'in doğum gününe rastlaması nedeniyle mevlid gecesi kutlanır), Şiiler ise 17. günü Mevlid günü ve 17'ye dönen geceyi de Mevlid Gecesi olarak adlandırırlar. Bu iki tarih arasındaki hafta, 1989 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı desteği ile, günümüzde sadece Türkiye'de kutlanan Kutlu Doğum Haftası ilan edilmiştir.

2008 yılından itibaren etkinlik tarihi bir hafta öne alınarak değiştirilmiş ve 14-20 Nisan tarihleri arasında düzenlenmeye başlamıştır.



KUTLU DOĞUM HAFTASI NEDİR? NE ZAMAN KUTLANIR?

Mevlid-i Nebi Haftası, eski adıyla Kutlu Doğum Haftası, Süleyman Hayri Bolay'ın teklifi ile Türkiye Diyanet Vakfı tarafından 1989 yılında başlatılan, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından da desteklenerek sadece Türkiye'de resmiyet kazandırılarak her yıl farklı gündem ile Muhammed'in anlatılmasının amaçlandığı ve 1994-2017 yılları arasında doğum gününün miladi takvime göre 20 Nisan kabul edilerek kutlandığı ifade edilen bir etkinlik haftasıdır. Etkinlik 14-20 Nisan tarihleri arasında yapılmaktaydı.

18 Mayıs 2017 tarihinde Kutlu Doğum Haftası'nın adı Siret Haftası olarak değiştirilmiştir. 29 Kasım 2017 tarihli ve 30255 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanan "Kutlu Doğum Haftası ile Camiler ve Din Görevlileri Haftasını Kutlama Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik"le haftanın ismi "Mevlid-i Nebi Haftası" olarak ve kutlama tarihleri de hicrî takvime göre Rebiülevvel ayının 12'nci günü başlayacak şekilde değiştirilmiştir.

Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri 1989′da hicrî takvime (Hicret olayı ile başlayan ay takvimine) göre, Mevlid Kandili’nin peşi sıra düzenlendi. Ancak 1994 yılından itibaren, diğer dini günlerin aksine miladi takvime (Hz. İsa'nın doğumunu başlangıç kabul eden güneş takvimi) göre kutlanmaya başlandı.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2022/04/peygamber-efendimizin-dogum-gunu-ne-zaman-bugun-mu-kutlu-dogum-haftasi-ne-zaman-bitiyor.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2022/04/peygamber-efendimizin-dogum-gunu-ne-zaman-bugun-mu-kutlu-dogum-haftasi-ne-zaman-bitiyor.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2022/04/peygamber-efendimizin-dogum-gunu-ne-zaman-bugun-mu-kutlu-dogum-haftasi-ne-zaman-bitiyor_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2022/04/peygamber-efendimizin-dogum-gunu-ne-zaman-bugun-mu-kutlu-dogum-haftasi-ne-zaman-bitiyor.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/peygamber-efendimizin-dogum-gunu-ne-zaman-kutlu-dogum-haftasi-ne-zaman-bitiyor/41186/</link>
			<pubDate>Wed, 20 Apr 2022 15:07:40 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Kur’an-ı Kerim’de Güzel Ahlak'ı Anlatan Ayetler</title>
			<description><![CDATA[Ahlak, gelip geçici bir hâl olmayıp insanın iç dünyasında yerleşen, onun bir parçası hâlini alan kabiliyetler bütünüdür. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Ahlak kelimesi Arapça “din, tabiat, karakter” gibi anlamlara gelen “hulk” veya “huluk” kelimesinin çoğul hâlidir. Aynı kökün yaratma anlamı da düşünüldüğünde, yaratılış/halk kişinin dış görünüşünü ifade ederken ahlak insanın iç dünyasını ve nefsini ifade etmektedir. 
Ahlakın farklı tarifleri yapılmıştır. Bu tariflerden birine göre ahlak, “Nefiste iyice yerleşmiş bulunan bir özellik/bir kabiliyettir ki bu özellik sayesinde davranışlar herhangi bir zorlamaya ihtiyaç kalmaksızın kendiliğinden ve kolayca ortaya çıkar.”
İnsanın tüm yaşantısı olarak düşündüğümüzde güzel ahlak, öncelikle kişinin kendi iç dünyası ve davranışlarıyla doğrudan ilgilidir. Daha sonra kişinin içerisinde yaşadığı aile, toplum ve nihayet çevresi ile olan münasebetleri de güzel ahlakın kapsamına girmektedir. 

Bakara Suresi, 129. Ayet:
Ey bizim Rabbimiz, bir de onlara içlerinden öyle bir peygamber gönder ki, onlara senin ayetlerini tilavet eylesin, kendilerine kitabı ve hikmeti öğretsin, içlerini ve dışlarını tertemiz yapıp onları pak eylesin. Hiç şüphesiz Aziz sensin, hikmet sahibi Sensin.

Bakara Suresi, 151. Ayet:
Nitekim kendi içinizden size ayetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size kitabı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi size öğreten bir Resûl gönderdik.

Bakara Suresi, 172. Ayet:
Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin, eğer siz yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız O’na şükredin.

Bakara Suresi, 232. Ayet:
Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit, aralarında iyilikle anlaştıkları takdirde, onların (eski) kocalarıyla evlenmelerine engel olmayın. İşte bununla içinizden Allah’a ve ahiret gününe inanan kimselere öğüt verilmektedir. Bu öğüdü tutmanız kendiniz için en iyisi ve en temizidir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.

Nahl Suresi, 90. Ayet:
Muhakkak Allah adalet ve iyilikle ve kısımları görüp gözetmekle emin, aklın ve dinin kabul etmeyeceği çünkü işlerden ve haksızlıklardan da nehyeden bu hususta size öğüt verir.

Enfal Suresi, 53. Ayet:
Bu da, bir millet kendilerinde bulunanı (güzel ahlak ve meziyetleri) değiştirinceye kadar Allah’ın onlara verdiği nimeti değiştirmeyeceğinden dolayıdır. Gerçekten Allah işitendir, bilendir.

Zümer Suresi, 17-18. Ayet:
Sözü işitip de en güzeline uyan kullarımı müjdele.

Tevbe Suresi, 103. Ayet:
Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için sükunettir (onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir.

Ali-İmran Suresi, 77. Ayet:
And olsun ki içlerinden, kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkardan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.

Nisa Suresi, 49. Ayet:
Kendilerini temize çıkaranlara ne dersin! Hayır, Allah dilediğini temize çıkarır ve hiç kimse kıl payı kadar haksızlık görmez.

Ankebut Suresi, 8. Ayet:
Biz, insana, ana babasına iyilik etmesini emrettik. Şayet onlar seni, hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, bu takdirde onlara itaat etme. Dönüşünüz ancak bana olacaktır ve ben yapmakta olduklarınızı size haber vereceğim.

Nur Suresi, 21. Ayet:
Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, bilsin ki o hayasızlığı ve kötülüğü emreder. Eğer Allah’ın size lütfu ve merhameti olmasaydı, sizden hiçbiriniz asla temize çıkamazdı. Fakat Allah, dilediği kimseyi tertemiz kılar. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

Nur Suresi, 28. Ayet: 
Orada hiçbir kimse bulamadınızsa, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin. Eğer size, “Geri dönün!” denilirse, hemen dönün. Çünkü bu, sizin için daha nezih bir davranıştır. Allah, yaptığınızı bilir.

Nur Suresi, 30. Ayet:
(Resûlüm!) Mümin erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır.

Kehf Suresi, 74. Ayet:
Yine yürüdüler. Nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında (Hızır) hemen onu öldürdü. Musa dedi ki: Tertemiz bir canı, bir can karşılığı olmaksızın (kimseyi öldürmediği halde) katlettin ha! Gerçekten sen fena bir şey yaptın!

Meryem Suresi, 19. Ayet:
Ben, yalnızca, sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamam için Rabbinin bir elçisiyim, dedi.

Kalem Suresi, 4. Ayet:
Ve sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/04/kur-an-i-kerim-de-guzel-ahlak-i-anlatan-ayetler.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/04/kur-an-i-kerim-de-guzel-ahlak-i-anlatan-ayetler.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/04/kur-an-i-kerim-de-guzel-ahlak-i-anlatan-ayetler_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/04/kur-an-i-kerim-de-guzel-ahlak-i-anlatan-ayetler.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/kur-an-i-kerim-de-guzel-ahlak-i-anlatan-ayetler/40674/</link>
			<pubDate>Thu, 08 Apr 2021 14:01:34 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>İslâm'da Aile Hayatı'nın Esasları</title>
			<description><![CDATA[İslâm dini, aileyi daha yaratılışın başlangıcıyla birlikte ortaya çıkan insanlığın en eski ve en köklü kurumu olarak göstermiş; bütün insanlığın bu kurum § sayesinde gelişip çoğaldığını bildirmiştir. (Hucurât,13) Modern antropolojik araştırmalar da Kur’an-ı Kerim’in verdiği bu bilgiyi desteklemektedir. Bu birim, kurum veya oluşun bütün insanlık tarihinde rastlanmakta olup, hatta bugün bile modern toplumların temelini oluşturmaktadır.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Aile; tarihin her döneminde ve her yerinde toplumun temel ve vazgeçilmeyen kurumu olmuştur. Bu kurum, insanlığın tanıdığı bütün dinler tarafından da kutsal sayılmıştır. Onun kutsallığı; cemiyet hayatında düzeni, disiplini, huzur ve devamlılığı sağlamasından gelmektedir.
Çocukların eğitim ve terbiyesinde en önemli ve en yakın çevre ailedir, insan topluluklarını millet yapan manevî ve kültürel değerlerin nesilden nesile intikalini sağlayacak olan kurum ailedir. Bütün fonksiyonlarında ailenin yerine bir başka kurum ve kuruluşu koymak tabiata aykırıdır, böylesine teşebbüsler yeni yetişenlerin ruh ve beden sağlığını bozmakta, toplumun çözülme ve çökmesine yol açmaktadır.
Ailenin böylesine önemli olduğunu takdir eden İslam, ana kaynağı Kur’an-ı Kerim’de bu konuya yüz civarında ayet tahsis etmiştir. Sünnet kaynağı ise aileyi bir kitap (bölüm) konusu edinmiştir. (Prof. Dr. Hayrettin Karaman, İslam’da Kadın ve Aile, 1st. 1994, s. 198)
Eski yeni bütün anayasalarımız aileyi "Türk Toplumunun Temeli" olarak nitelendirmişlerdir.
Aile, ilkel ve gelişmiş her toplumun temelidir. Kendisini sürekli, üyelerini mutlu kılmak için üzerine düşen görevleri yapmak zorundadır. Bu görevleri yaparken gelenekler-
le konulmuş, hukukî yaptırımlarla düzenlenmiş bir takım yetkilerle donatılan aile, başka kişi veya kuruluşlara devredilemeyen sorumlulukları da taşımaktadır.
Ailenin çeşitli sebeplerle zayıfladığı her durumda; kargaşa ve çok boyutlu sefalet yaygınlaşmaktadır. Aile bir bakıma kötülük ve iyiliklerin hem sebebi hem de sonucudur. Aile sağlıklı ise, toplumda iyilikler yaygınlaşır, aile bozulmuşsa toplum da bozulur.
Aile; üyeleriyle ilgili İnsanî, dinî, ahlâkî, hukukî görevleri yerine getirmekle görevli kılınmıştır. Bu durumun tabii sonucu, aile birtakım sorumlulukları da üstlenmiştir.
Bunlar; aile üyelerinin birbirlerine karşı sevgiyle, saygıyla davranmaları, her birinin, diğerlerinin sağlık, eğitim, beslenme, barınma hatta eğlenmesiyle ilgili olarak kendine düşen işleri yapma sorumluluğu şeklinde özetlenebilir. Bu sorumlulukların, benzerlerinden iki önemli farkı vardır:
Birincisi, bunların belirli bir zaman dilimi içinde ve belli bir plân dahilinde yerine getirilmesi zaruretidir. İkincisi ise, aileye ait olan bu sorumlulukların, bir başka kişi yahut kurum tarafından bu ölçüde yerine getirilmesinin mümkün olmamasıdır. Uzmanlar, kuş tüyünden bir gündüz bakım evi yatağının, ot yataklı bir aile ocağı kadar bile, çocuğu mutlu edemediğini, araştırmalarla tespit etmişlerdir. Aynı türden araştırmalar; en yetenekli gıda uzmanlarının, çok gelişmiş labaratuvarlarda imal ettikleri sütün, anne sütünün çocuğa sağladığı faydayı sağlayamadığını açıkça ortaya koymuştur.
Çocuğu dünyaya getirmekle ailenin işlevi tamamlanmış olmaz. Bundan başka, aile çocukların beden, zihin ve ahlâk bakımından sağlıklı ve dengeli yetişmelerinde birinci derecede rol almak suretiyle insanlığın her bakımdan gelişmesine ilk ve en önemli katkıyı sağlamaktadır. Tarihin çeşitli dönemlerinde ve çeşitli kültürlerde aile az çok değişik fonksiyonlar üstlenmişse de çocuklarla ilgili bu işlevleri kesintisiz devam etmiştir. Çünkü, diğer bütün canlılardan farklı olarak insanın fizyolojik, ruhsal, zihinsel ve ahlâkî gelişmesi ancak kadın ve erkeğin sürekli birlikte yaşamaları, böylece uzun yıllar ilgiye muhtaç olarak yaratılan çocuklarını beslemeleri, her türlü tehlikeden korumaları, eğitmeleri, diğer maddî ve ruhsal ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmalarıyla mümkündür. Bu yüzden Kur’an-ı Kerim’de çocukların yalnızca emzirilme dönemleri için iki yıllık bir süre belirlenmiş; (Bakara, 232; Lokman, 14) ayrıca Kur’an ve sünnetteki özel veya genel hükümlere dayanılarak fıkıh kitaplarında çocuğun doğumundan evlenip aile kurmasına kadar türlü ihtiyaçların karşılanması için anne-babaya birçok görev ve sorumluluk yüklemiştir. Bütün bu görevlerin yerine getirilmesi aile kurmakla mümkün olduğu içindir ki, Hz.Peygamber: "Nikâh benim sünnetimdir. Benim sünnetimden yüz çevirenler benden yüz çevirmiş olurlar" buyurmuştur. (Ibn Mâce, Nikâh, 1)
Ailenin eğitim sorumluluğu
Eğitimciler aileyi ilk ve en etkili eğitim kurumu kabul ederler. Ailenin bu işlevi yalnız içe dönük bir faaliyet olmayıp, genel olarak toplumsal ve ahlâkî hayata da büyük bir hizmettir. Her ne kadar insanlar da öteki canlılar gibi evlenmeden çocuk dünyaya getirebilirlerse de, çocuğun uzun süren zahmetli bakımı ve din, toplum, hukuk gibi kurumların bireyden beklediklerini kazanmasını sağlamak anne tarafından tek başına yerine getirilemeyecek kadar ağır bir görevdir. Çocuğun maddî ve bedensel ihtiyaçları yanında dinî, ahlâkî, toplumsal ve mesleki eğitim-öğretime şiddetle ihtiyacı vardır. Bu sebeple Kur’an-ı Ke- rim’deki "Ey inananlar! Kendinizi ve aile halkınızı yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun...." (Tahrim, 6) mealindeki ayet, bütün Kur’an yorumcularına göre, aile reisini, eşi ve çocuklarının eğitim ve yaşayışından sorumlu kılmıştır. İslam ahlâk literatüründe çoğunlukla "terbiye", "edep" ve "te’dip" kavramıyla ifade edilen bu eğitim hakkında Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Hiçbir baba, çocuğuna güzel ve yararlı eğitimden daha değerli bir miras bırakamaz." (Tirmizî, Birr, 33)
Şüphesiz çocuğa bu değerli mirası en iyi ailesi verir. Çünkü, çocuğun ilk tanıdığı, güvendiği, özendiği, sevdiği ve en köklü duygusal bağlarla bağlandığı kişiler ana ve babadır. Bu yüzden aile yuvasından yoksun kalan çocukların eğitim öğretiminde, hatta ahlâk ve ruh sağlığında ciddi problemlerle karşılaşıldığı bilinmektedir. Yapılan bir araştırmada ülkemizdeki hükümlü gençlerin %22’sinin parçalanmış veya eksik aileden geldiği tespit edilmiştir. (Sosyo-kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi, T.C. Başbakanlık
Aile Araştırma Kurumu Yayını, Ankara 1992, s. 344-345)
Görevin ağır, yetkilerin sınırlı ve sorumlulukların devredilemez olması, aile üyelerinin çok iyi bir eğitim görmelerini, ailede eğitimin bir devlet sorumluluğu olarak yerine getirilmesini zaruri kılmaktadır.
Ailenin; kendisine, yeni nesle ve çevresine karşı çok önemli ve başkasına devredilemeyen görevlerini yapabilmesi için dinimiz, örf ve adetlerimizle kanunlarımız onu, birçok yetkilerle donatmıştır.
Aile, öncelikle kendi üyelerine ve bu yolla da toplumun bütün üyelerine, insanlığın temel değerleri olan şu tutum ve davranışların kazandırılmaya başlandığı bir sorumluluk ortamıdır:
a) Dini inanç ve ibadetin aşılanıp öğretilmesi,
b) Kardeşlik duygusunun doğurduğu insan sevgisi ve paylaşma davranışının benimsetilmesi
c) Annenin örneklik etmesiyle şefkat, babanın tutumuyla da merhamet duygusuyla temas ve bunların uygulanması.
d) Aile fertlerinin ilişkilerinde hakim olan hoşgörülü tavırların tanınması.
e) Aile içindeki iş bölümü uygulamalarından, görülerek kazanılan cesaretle kişilik sahibi olma.
f) Bir aile tarafından aranan, yokluğu hissedilen kişi olarak, diğer üyelerin mensubiyet duygusundan kaynaklanan güvenlik içinde olma.
Aile, üyelerinin; birbirleriyle olan kan bağı, aynı mekânda yaşama, aynı değerleri benimseme, aynı mutluluk ve sıkıntıları paylaşma gibi biyolojik, sosyal ve psikolojik ortak yönleri, onların kendi içindeki İnsanî duyguları doğurur ve geliştirerek pekiştirir. Bu gelişmenin istenilen seviyede sağlanabilmesinin tek şartı, aile üyelerinin birbirlerine karşı eğitim sorumluluğunu üstlenmeleridir.
Ailede eğitim, işte bu insani değerlerin geliştirilerek yaşatılması için aile üyelerinden her birinin yerine getirmesi gereken tanıtma, benimsetme, önderlik ve örneklik ederek davranışa dönüştürülmesi ile ilgili sorumluluklardır.
Artık hayli ihtiyarlamış olan dünyamızda; özel-resmi eğitim kurumlarının, kişileri dinî, ahlâkî, medenî amaçlar için eğitmekte acze düştükleri açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Adları eğitim kurumu olsa da yapabildikleri tek şey, bazı bilgileri öğretmek ve bunların ne ölçüde tekrarlanabildiğim test etmekten ibarettir.
Bu zaafiyeti daha da körükleyen kitle haberleşme araçlarının, eğitmek şöyle dursun, az-çok eğitilmiş insanları da zavallılaştıran tutumları, her gün gözler önünde sergilenmektedir. Bu sorumsuz ve gerçek demokratik anlayışla asla bağdaşmayan başı bozuk ve sevimsiz bir kısım yayınların; insan onurunu zedeleyen, onu yaratılışındaki temizlikten uzaklaştırarak yozlaştıran telkinleri de dikkate alınırsa, ailede terbiye ve eğitimin vazgeçilmezliği kendiliğinden ortaya çıkar.
Bu sebeple, özellikle bizim toplumumuzda; eğitimden sorumlu ve bu hizmeti vermekle yetkili olanların ailede yapılan eğitime, bugünkünden daha ciddi bir seviyede yaklaşmaları, kaynak ayırmaları, milletçe kalkınmamız, huzur ve güven içinde yaşamamız için zaruridir. (Dr. Hüseyin Ağca, Ailede Eğitim, T.D.V. Yayını, Ankara 1993, s. XII-XV, 6,7, 138)
Bazı özellikleri
1- Türkiye’deki çekirdek ailenin batıdaki çekirdek aileye, sadece aile içinde yaşayan birey sayısı ile benzediği, bunun dışında aile bireyleri arasındaki ilişkiler ve bu ilişkilere atfedilen değerler kadar ailenin yaşama biçimi açısından da belirgin şekilde farklılık arzetmektedir.
2- Karşılıklı dayanışma ve yardımlaşma temeline bağlı bir yaşama biçiminin sürmesi ve bazı aile içi etkinliklerin (çocukları evlenene kadar aile yuvasında barındırmak, yaşlılara aile içinde çocuklar tarafından bakılmasının toplumsal bir değer taşıması, evliliklerin her iki tarafın ailesi tarafından desteklenerek kurulması vb.) devam ediyor olması, Türkiye’deki çekirdek aileyi batıdakinden ayırmaktadır.
3- Aile kurumu açısından ele aldığımızda bugün Türkiye batıya nazaran göreceli olarak çok güçlü bir durumdadır. Çünkü aile yapısı ve toplumsallaştırma, geleneksel değerlerin korunması, aktarılması ve aile içi birincil ilişkilerin dayanışmacı bir şekilde devamını sağlamaktadır. Kadın ve erkeklerin büyük bir kesimi geleneksel değerler çerçevesinde evlenerek birlikte yaşamaktadırlar. Görücü usulü evlenme yaygınlığını yitirmiş gibi görünmekle beraber, gençler beğendikleri ve evlenmeyi istedikleri kişiyi ailelerinin onayına başvurarak seçmektedirler. Her açıdan bu kadar büyük önem taşıyan aile kurumundaki ilişkilerin sağlıklı, anlamlı ve kişiler açısından yaşamayı kolaylaştırıcı olması önemli ve Türk ailesine has bir özelliktir.
4- Gayri müslim ülkelere göre, Türkiye’de boşanma, çok vahim nedenler söz konusu olmadıkça, tercih edilmemektedir. Öte yandan eşler arasındaki ilişkiler, duygusal doyum ve etkileşim yerine, ekonomik açıdan yaşamı sürdürme ve kuşakların devamı üzerine kurulmuştur.
5- Türk aile yapısının temelinde, bin yıldan beri bağlı olduğumuz İslâm dininin aile anlayışı yatmaktadır. Bu da ailenin sağlam temellere oturmasını sağlayan en önemli faktördür.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/04/isl-m-da-aile-hayati-nin-esaslari.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/04/isl-m-da-aile-hayati-nin-esaslari.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/04/isl-m-da-aile-hayati-nin-esaslari_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/04/isl-m-da-aile-hayati-nin-esaslari.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/isl-m-da-aile-hayati-nin-esaslari/40673/</link>
			<pubDate>Thu, 08 Apr 2021 13:47:12 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Berat kandili'nin Önemi ve Fazileti</title>
			<description><![CDATA[Müslüman alemi için büyük bir önem taşıyan Berat kandili bu gece idrak edilecek.
Berat kandili  Ramazanın müjdecisi, Şaban ayının yarısı gecesi, borçtan, hastalıktan, suç ve cezadan beraet etme, kurtulma… günahlardan arınma, temize çıkma, ilâhî af ve rahmete nâil olma, af, arınma ve kurtuluş gecesidir.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Bir zorluktan kurtulmak ve beri olmak anlamına gelen Berat Kandilinde günahların affolunacağı bildirilmiştir. Bu mübarek günde bolca ibadet ve dua edilir, Kur'an okunur.
Müslümanlar için önemli gecelerden olan, Berat Kandilinde günahların affolunacağı bildirilmiştir.

BERAT KANDİLİ'NİN FAZİLETİ

Kandiller ve benzeri geceler; iman, ibadet ve düşünce hayatımız bakımından kendimizi yenilememiz, geçmişimizi muhasebe etmemiz, geleceğimizi planlama ve ümitlerimizi tazelememiz için büyük bir fırsattır.
Bu gece münasebetiyle, içimizdeki manevi duyguların sesine kulak vererek günahlarımıza tövbe etmeli, tüm Müslümanlar ve insanlık için Allah’a dua ve niyazda bulunmalıyız. Yüce Allah, bu gecede ilahi rahmetini bol bol indirmekte, rızık ve şifâ kapılarını sonuna kadar açarak, bizleri sonsuz ikramlarına davet etmektedir. Berat kandilinin aydınlattığı manevi ortam, bizlere dengeli bir hayat kurma bilinci sağlamakta, kendimizi gözden geçirme ve yenileme imkanı sunmaktadır.

Hiç şüphesiz ki Beratın en derin anlamı af ve bağışlanmadır. Sevgili Peygamberimiz (sav) bu gecede Allah’a çokça ibadet edilmesini, gündüzünde ise oruç tutulmasını tavsiye etmiş ve bu gece güneş batınca Allah Teâlâ’nın dünyaya rahmetiyle tecellî ederek fecre kadar: “Bağışlanmak dileyen yok mu, onu bağışlayayım! Rızık isteyen yok mu, ona rızık vereyim! Belâya dûçar olan yok mu, ona afiyet vereyim!..” buyurduğunu bizlere müjdelemiştir. Bu geceyi ibadetle geçirenlere yardımcı olması amacıyla Allah tarafından yeryüzüne melekler gönderilir. Bu gecede önemli, hikmetli işlerin seçimi ve ayırımı yapılır. Bu gece bağışlanma ve af gecesidir. Allah’ın rahmetinin coştuğu gecedir.
Bu gecede yapılan ibadetlerin fazileti çok büyüktür.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/03/berat-kandili-nin-onemi-ve-fazileti.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/03/berat-kandili-nin-onemi-ve-fazileti.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/03/berat-kandili-nin-onemi-ve-fazileti_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/03/berat-kandili-nin-onemi-ve-fazileti.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/berat-kandili-nin-onemi-ve-fazileti/40252/</link>
			<pubDate>Sat, 27 Mar 2021 12:52:13 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>İslam'da Sanat ve Estetiğin Temelleri</title>
			<description><![CDATA[Sanatın ve estetiğin temelleri ruh güzelliğine dayanır. Hangi sanat dalı olursa olsun görülen ve işitilen güzelliğin arkasında daima mananın güzelliği insanı cezbeder.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Sanatın ve estetiğin temelleri ruh güzelliğine dayanır. Hangi sanat dalı olursa olsun görülen ve işitilen güzelliğin arkasında daima mananın güzelliği insanı cezbeder.

İlk çağlardan itibaren insanların kendilerini ses ile ifade etmeleriyle gelişen her türlü fonetik sanatın arkasında insanın duygu ve düşüncelerindeki güzellik ve estetik yer alır. İnsanların uğraştıkları, mimarîden peyzaja, resim yapmaktan hat sanatına bütün biçimlendirme sanatları ruhun estetik kaygısı ile gelişmiştir. Güzellik ve estetik gücünü ruh ve manadan aldığı için dolayısıyla insanların iç dünyasını biçimlendiren mistik inanç ve dinler ile de çok alakalıdır. Hatta sanatın ortaya çıkışını açıklamaya çalışan teoriler arasında en güçlü olanı din ve büyü teorisidir ki, insanaların ruh ve mistik inanışlarını sanatın kaynağı kabul eder.



Yeryüzündeki bütün dinlerde bir yaratıcıya inanmak ve ona kulluk yapmak esastır. Dolayısıyla mistik bir güce inanmak ve erdemli güzel bir insan olmak da din ve inancın en temel gereksinimlerden birisidir. Genellikle dinî ibadet ve dualar estetik söylem ve melodi içerirler. Dinî mimarî yapılar ve mabedler de İlahi güç ve güzelliği yansıtmayı amaçlayan sanatsal ve estetik unsurlar taşırlar. Bütün kutsal kitaplar ve yazılarda hem görsel hem de anlatım olarak sanatsal ve estetik ifade biçimleri vardır. Hemen hemen bütün dinler insanların yaratıcıya karşı görevlerini en güzel bir şekilde sunmalarını öğütler. İnsanlar İlahi güzelliği görerek ve takdir ederek yaratıcılarına şükranlarını ifade ederler.

Ayrıca sanatçılar da İlahi sanat ve güzelliklerden ilham alarak muhteşem eserlerini ortaya koyarlar. Böylece din ve inançların hepsinde estetik ve güzellik kaygısının ne kadar önemli olduğu hemen anlaşılmaktadır. Dünya sanat tarihinin hemen hemen bütün büyük eserleri gücünü ve ilhamını ya dinden ya da İlahi güzellikten alırlar.

…İslam sanatını konu alan cilt cilt kitaplar daha çok İslam mimarisi ve sanat dallarının biçim ve görünüşünün estetiğini ele alırlar. İçeriğin ve mananın derinlemesine analizlerine fazla girmezler. Bunda şüphesiz Avrupa sanat ve estetik biliminin maddeci ve pozitivist yaklaşımının etkisi büyüktür.



İslam sanatı ve estetiği de gücünü temelde İlahi sanat ve güzelliğin yansımasından alır. Gözümüz ve diğer duygularımızla gördüğümüz ve farkettiğimiz bütün güzellikler, İlahi güzelliğin ve Esmaü’l-Hüsna denilen Yaratıcının güzel isimlerinin tecellisi yani yansımasıdır. İnsan benliği, cüz-i iradesi ve kesbî sanatçığı ile yaratıcısının sanatını, sonsuz ilmini, kudretini ve iradesini anlamaya çalışır ve ona ayna olur.

İslam sanatı ve estetiğinin mistik ve tasavvufî çok derin kaynakları olmakla birlikte temelde esaslarını şunlardan alır: Kitap (Kur’an), Sünnet (Hadis ve Hz. Peygamberin yaşamından örnekler), Kıyas-ı fukaha veya cumhur-u ulema (ilim adamlarının görüş ve yorumları) ve icma-ı ümmet (kamuoyu yani halkın benimsemesi kabulü).

Bütün bunlardan yola çıkarak İslam sanatı ve estetiği şu başlıklarda incelenebilir: Kuran estetiği, Nebevi estetik yani Hz. Peygamber estetiği, âlimlerin estetik anlayışları: Mevlana estetiği, Bediüzzaman estetiği vs. gibi. Ayrıca her milletin kendi milli estetik anlayışları: Türk sanatı, İran sanatı, Arap sanatı, Endülüs sanatı, Orta Asya sanatı ve Uzak Doğu sanatı gibi.

İslam sanatı ve estetiğini anlamak ve analiz etmek için her türlü sanat eserinin içerdiği düz anlam, yan anlam ve derin anlamların anlaşılması ve çözümlenmesi gerekir. Yani yeni kuşaklara miras kalan bütün sanat eserleri, gizemli ve değerli hazineler olarak keşfedilmeyi beklemektedir.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/03/islam-da-sanat-ve-estetigin-temelleri.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/03/islam-da-sanat-ve-estetigin-temelleri.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/03/islam-da-sanat-ve-estetigin-temelleri_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/03/islam-da-sanat-ve-estetigin-temelleri.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/islam-da-sanat-ve-estetigin-temelleri/40187/</link>
			<pubDate>Thu, 25 Mar 2021 09:24:59 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>İslam Dünyası'nın altın çağı: Beyt'ül Hikmet (Bilgelik Evi)</title>
			<description><![CDATA[Beyt'ül Hikmet (Bilgelik Evi), İslam Dünya'sının bilimsel başarılarına ışık tutup, modern matematiği ortaya çıkaran keşiflerin yapıldığı 13. yüzyılda yıkılan Bağdat'taki İslam Kütüphanesi]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Bu saygın akademi, İslami Altınçağ'da büyük bir entelektüel güçtü. Sıfır ve çağdaş Arap rakamları gibi dönüştürücü kavramların da doğum yeriydi.

8. yüzyılın sonunda Halife Harun El Reşid için özel koleksiyon olarak kurulan Bilgelik Evi, 30 yıl sonra halka açık bir akademiye dönüştü ve dünyanın dört bir yanından alimleri Bağdat'a çekmeye başladı.

Onları çeken şey kentin canlı bilimsel merakı ve ifade özgürlüğüydü. Müslüman, Yahudi ve Hristiyan alimlerin burada çalışmasına izin veriliyordu.

Günümüzün en büyük kütüphaneleriyle kıyaslanacak düzeyde bir arşive sahip olan Bilgelik Evi en nihayetinde matematik, astronomi, tıp, kimya, coğrafya, felsefe, edebiyat ve sanat ile simya ve astroloji gibi biraz daha tartışmalı alanlarda rakipsiz bir araştırma merkezine dönüştü.


 


Bilgelik Evi, Hülagü Han'ın liderliğindeki Moğollar'ın 1258'deki Bağdat kuşatmasında yıkılmıştı. Ancak buradaki çalışmaların etkisi çok daha uzun sürdü


Bu muhteşem mekanı gözünüzün önüne getirmek biraz hayal gücü gerektiriyor.

Ancak bir şey çok net; Akademi matematiği tamamen değiştiren bir kültürel rönesansı başlattı.

Bilgelik Evi 1258'de Moğolların Bağdat kuşatmasında yıkıldı. Efsaneye bakılırsa, Fırat'a o kadar çok el yazması atıldı ki, nehrin suları mürekkepten siyaha döndü.

Ancak burada yapılan keşifler, daha sonra İslam İmparatorluğu, Avrupa ve en nihayetinde tüm dünyanın benimsediği güçlü, soyut bir matematik dilini ortaya çıkarttı.


 


Bilgelik Evi'nin alimleri, daha sonra tüm dünyanın benimseyeceği soyut bir matematik dili oluşturdu


Surrey Üniversitesi'nden fizik profesörü Jim El Halili, "Bizim için Bilgelik Evi'nin nerede, ne zaman kurulduğu önemli olmamalı. Çok daha ilginci bilimsel fikirlerin tarihi ve Bilgelik Evi sayesinde nasıl geliştikleri" diyor.

Bilgelik Evi'nin matematik mirasının izini sürmek için, zamanda yolculuk yapıp bir nevi geleceğe dönmek gerekiyor.

İtalyan Rönesansı'na kadar yüzlerce yıl boyunca, Avrupa'da bir isim matematikle eş anlamlıydı: Ölümünden sonra Fibonacci diye anılan Leonardo da Pisa. 1170'te Pisa'da doğan İtalyan matematikçi, ilk öğrenimini Kuzey Afrika kıyısındaki İtalyan ticaret kolonisi Bugia'da almıştı.

Fibonacci 20'li yaşlarının başlarında Ortadoğu'ya seyahat etmiş ve İran üzerinden Batı'ya ulaşan fikirlerin etkisi altına girmişti. Fibonacci İtalya'ya döndüğünde Liber Abbaci'yi yayımladı. Bu Hint-Arap sayı sistemini tanımlayan ilk Batılı eserlerden biriydi.


 


Fibonacci, ticaret yolları üzerinden Batı'ya gelen fikirlerden etkilenip, Ortadoğu'ya seyahat etti


Liber Abacci, 1202'de ilk ortaya çıktığında, Hint-Arap rakamlarını sadece birkaç entelektüel biliyordu. Avrupalı tacirler ve bilim insanları, hala çarpma ve bölmeyi çok külfetli bir hale getiren Roma rakamlarını kullanıyordu. (MXCI'yi LVII ile çarpmayı bir deneyin).

Fibonacci'nin kitabında aritmetik işlemlerde rakamların kullanımı gösteriliyordu.

Fibonacci ansiklopedik eserinin ilk bölümünde "Hesaplamayı, inceliklerini ve becerilerini bilmek isteyenler el rakamlarıyla hesap yapmayı bilmeli" diyordu. Burada kast ettiği çocukların şu anda okullarda öğrendikleri rakamlardı.

"Bu dokuz rakam ve sıfır denilen 0 işaretiyle, her sayı yazılabilir" diyordu. Matematik birden, herkese açık bir hale gelmişti.

Fibonacci'nin büyük dehası bir matematikçi olarak yaratıcılığı değil, Müslüman bilim insanlarının yüzyıllardır kullandığı avantajları çok iyi anlamasıydı: Hesaplama formülleri, ondalık sistemleri ve cebirleri.

Aslında Liber Abbaci çok büyük ölçüde 9. yüzyıl matematikçisi Harizmi'nin algoritmalarına dayanıyordu. Devrim niteliğindeki eseri, ilk kez iki bilinmeyenli denklemleri çözümü için bir sistem öneriyordu.

Harizmi alanındaki keşifleriyle "Cebir'in babası" diye anılır. Cebir Arapça "bozuk parçaları tamir etmek" demek olan Arapça "el-cebr" kökünden geliyor. Harizmi 821'de Bilgelik Evi'nde astronom ve baş kütüphaneci olarak atanmıştı.
 

El Halili, "Harizmi'nin tezleri Müslüman dünyasında ondalık sayı sistemini başlattı. Leonardo da Pisa gibi diğerleriyse bunun Avrupa'ya iletilmesini sağladı" diyor.

Yani aslında Fibonacci'nin modern matematikteki dönüştürücü etkisini büyük ölçüde Harizmi'ye borçluyuz. Aralarında yaklaşık 400 yıl bulunan iki adam, antik bir kütüphaneyle birbirlerine bağlanıyor. Ortaçağ'ın en tanınmış matematikçisi, İslami Altın Çağ'ın başlıca kurumlarından birinde buluşlarını yapan bir diğer öncü düşünürün omuzlarında yükseliyor.

El Halili, "Bazıları Bilgelik Evi'nin birçoğunun gözünde bu kadar büyüyen bir şey olmadığını söylüyor. Ama Harizmi gibi biliminsanlarıyla ilişkisi ve matematik, astronomi ve coğrafyadaki çalışmaları, benim için Bilgelik Evi'nin sadece çeviri kitapların toplandığı bir yer değil, gerçek bir akademi olduğuna dair yeterince güçlü kanıtlar" diyor.

Kütüphanedeki alimler ve çevirmenler, çalışmaların halkın erişimine açık olması için de büyük bir çaba harcadı.
 


Kütüphane burada görülen, 850 yılında yayımlanan "Maharetli Cihazlar" gibi birçok çığır açan esere ev sahipliği yapıyordu


Matematik tarihi Profesörü June Barrow-Green, "Bilgelik Evi burada yapılan çevirilerle de önemli bir yer. Yunan fikirlerini kendi ana dillerine tercüme eden Arap alimler sayesinde matematik anlayışımızın temellerini oluşturduk" diyor.

Saray kütüphanesi, bilimsel buluşların yapıldığı bir yer olduğu kadar, geçmişteki sayısal fikirlere pencere atan bir mekandı da aynı zamanda.

Şu anki ondalık sistemimizden çok önce, bilgisayarlarımızı programlayan ikili sayı sisteminden, Roma rakamlarından, antik Mezopotamyalıların kullandıkları sistemlerden önce, insanlar hesaplarını kaydetmek için ilk çetele sistemlerini kullanıyordu.

Barrow-Green, "Batı yönteminin tek yöntem olmadığını gösteriyorlar. Farklı sayı sistemlerini anlamak gerçekten çok yararlı" diyor.

Antik bir tüccar örneğin "iki koyun" yazmak istediğinde, bir kilin üzerine iki koyun resmi çizebilirdi. Ama "20 koyun" yazmak istediğinde hiç de pratik olmazdı.
 


Bu güneş saatinde görülen Roma rakamları giderek kayboluyor


Bu yıl Fibonacci'nin doğumunun 850. yıldönümü. Bu aynı zamanda Roma rakamlarının tamamen geçmişte bırakıldığı an da olabilir.

İngiltere'de geleneksel saatlerdeki Roma rakamları, çocukların artık analog saatleri düzgün anlayamadığı korkusuyla, anlaşılması daha kolay dijital saatlerle değiştirildi. Dünyanın bazı bölgelerinde yol işaretlerinden ve resmi belgelerden çıkartılırken, Holywood devam filmlerinin başlıklarında Roma rakamlarını kullanmayı bıraktı.
 


Fibonacci, Hint-Arap sayı sistemini yaymasının yanı sıra, bu deniz kabuğu gibi birçok şeyi boyutlarını belirleyen dizisiyle de tanınıyor


Çoğumuz MMXX rakamında özel bir şey görmüyoruz (Bilmiyorsanız, bu rakam 2020). Fibonacci'nin adını alan Fibonacci dizisini pek tanımıyor olabiliriz. Fibonacci dizisi, 1 ile başlayan ve her sayının kendinden önceki ile toplanması sonucu oluşan bir sayı dizisi.

Fibonacci dizisi, deniz kabuklarında, ayçiçeklerinde, çam kozalaklarında, hayvanların boynuzlarında ve dijital dünyada görülüyor.

Dizileri, popüler kültürde de, edebiyatta, filmlerde ve görsel sanatlarda da yer alıyor.

Ancak Leonardo da Pisa'nın matematiğe en kalıcı katkısı, okullarda nadiren öğretilen bir şey. Bu hikaye yaklaşık 1.000 yıl önce Batı Hristiyanlığı entelektüel karanlıktayken, bir saray kütüphanesinde başladı.

Matematiğe yönelik Avrupa odaklı görüşlerimizi yıkıp geçmesi gereken ve İslam Dünyası'nın bilimsel başarılarına ışık tutup, çok eskiden kalma sayısal hazinelerin devam eden önemini vurgulayan bir hikaye.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/islam-dunyasi-nin-altin-cagi-beyt-ul-hikmet-bilgelik-evi.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/islam-dunyasi-nin-altin-cagi-beyt-ul-hikmet-bilgelik-evi.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/islam-dunyasi-nin-altin-cagi-beyt-ul-hikmet-bilgelik-evi_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/islam-dunyasi-nin-altin-cagi-beyt-ul-hikmet-bilgelik-evi.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/islam-dunyasi-nin-altin-cagi-beyt-ul-hikmet-bilgelik-evi/39504/</link>
			<pubDate>Wed, 24 Feb 2021 10:48:08 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>İslam'ın ilk komutanı: Abdullah bin Cahş</title>
			<description><![CDATA[Eshâb-ı kiramdan olup, Peygamber efendimizin halasının oğlu. İslâm târihinde ilk ordu kumandanı olmakla meşhûrdur. Kız kardeşi hazret-i Zeyneb, Resûlullah’ın hanımıdır. Nesebi, Abdullah bin Cahş bin Ribâb bin Ya’mer el-Esedî; künyesi Ebû Muhammed’dir.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[İlk seriye komutanı ve peygamberin halasının oğlu!
Abdullah b. Cahş (r.a.) Milâdî 585 yılında Mekke’de dünyaya geldi. Ailesi aslen Huzeyme kabilesinden olup Mekke’de Ebû Süfyan’ın da kabilesi olan Benî Ümeyye’nin himayesine girmiştir. Abdullah (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.s.)’in halası Ümeyme’nin oğludur. Kardeşi Zeyneb binti Cahş (r.a.h.) ise, Allah Rasûlü (s.a.s.)’nün hanımları arasında yer alır.
Abdullah b. Cahş (r.a.), Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in aracılığı ile iki erkek kardeşiyle birlikte İslâm’a giren ilk Müslümanlardan biridir. O, Müslüman olması sebebiyle müşrik Mekkelilerin, bilhassa bağlı bulundukları Ümeyyeoğullarının baskı ve işkencelerine maruz kalmıştır. Ancak kendisine yapılanlara karşı sabretmiş ve dininde sabit-kadem kalmıştır. Abdullah (r.a.)’ın bu hâlini, Allah Rasûlü (s.a.s.) takdir etmiş ve kendisi hakkında, “O içimizde sıkıntıya, açlığa ve susuzluğa en çok dayanan ve katlananımızdır” buyurmuştur.

Abdullah b. Cahş (r.a.) Mekke müşriklerinin Müslümanlara karşı şiddetli baskısı dayanılmaz hâle gelince, Habeşistan’a gerçekleştirilen hicretlerin ikisine de iştirak etti. Kendisiyle beraber İslâm’a giren kardeşleri Ubeydullah ile Ebû Ahmed de aileleriyle birlikte hicrete katıldılar. Habeşistan dönüşünde Mekke’de bir süre kaldıktan sonra ailesiyle birlikte Medine’ye intikal ederek çifte muhacirlik şerefine nail oldu. Allah Rasûlü (s.a.s.) Medine’ye hicretinden sonra onu, Ensâr’dan Âsım bin Sâbit (r.a.) ile din kardeşi ilân etti.

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hicretten sonra Medine’den keşif görevi niyetiyle harekete geçirdiği askerî devriyelerden (seriye) birisine Abdullah b. Cahş (r.a.) komuta etmiştir. O Allah Rasûlü (s.a.s.) tarafından hicretin ikinci yılında (M. 624) Mekke-Şam arasında ticaret yapan Mekke kervanlarını murakabe ve takiple görevlendirilmiştir. Bu sefer için vazifelendirildiği zaman “Emîrü’l-Müminîn” sıfatını kazanmış, bu şekilde İslâm’da ilk tayin olunan “emir” unvanını kazanmıştır.

Hz. Peygamber (s.a.s.) askerî birliği Medine’den yola çıkarmadan önce, komutanları Abdullah b. Cahş (r.a.)’ın eline kapalı bir mektup vererek, iki gün yol aldıktan sonra mektubu açmasını ve kendisine verilen talimata göre hareket etmesini emretti. Gönderilen birlik Nahle yakınına ulaştığında mektup açıldı ve askerlerin vazifesi anlaşıldı: Onlar buradan geçen Mekke kervanlarını gözetleyecekler, ancak herhangi bir şekilde saldırı düzenlemeyeceklerdi.

Abdullah b. Cahş (r.a.)’ın seriyyesi Nahle’de konuşlanarak bölgeden gelip geçen Kureyş kervanlarını murakabe etmeye başladı. Ancak askerlerden bir kısmı kendilerine verilen emri dinlemeyip, yetkilerini aşarak kendilerine doğru gelen Kureyş kâfilesine saldırı düzenlediler. Çarpışmalar esnasında kervanda bulunan Amr b. el-Hadramî’yi öldürüp, Osman b. Abdullah ile Hakem b. Keysan adındaki iki kişiyi tutukladılar. Ticaret kervanındaki malların tamamını da ganimet alarak Medine’ye döndüler. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu gelişmeden son derece rahatsız oldu. Kendisinin haram ayda böyle bir emir vermediğini hatırlatarak, istenmeyen hadiseye sebebiyet verenleri açıkça kınadı.

Diğer taraftan kafilelerinin Müslümanların saldırısına uğradığını haber alan Mekkeliler ise, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in haram ayları dikkate almayarak kan döktüğünü söylemek suretiyle, Medineliler aleyhine yoğun bir menfî propaganda yapmaya başladılar. Allah Rasûlü (s.a.s.) ve Medine’deki Müslümanlar için büyük sıkıntıya sebep olan bu durum, kısa bir süre sonra nâzil olan ayetlerle vuzuha kavuşturulmuştur:

“Haram ayda savaşın hükmü nedir diye soruyorlar. De ki, o ayda savaş yapmak büyük günahtır. Fakat küfür ve inkârla insanları Allah yolundan çevirmek, Mescid-i Haram’da tavaf ve namazdan alıkoymak, peygamberi ve ashabını Mekke’den çıkarmak Allah katında daha büyük bir günahtır. Allah’a ortak koşmak fitnesi, Müslümanların haram ayda yaptıkları savaştan da beterdir.” (Bakara, 217)

Olayla ilgili olarak bu ayetin nazil olması üzerine Allah Rasûlü (s.a.s.) söz konusu seriyyenin Medine’ye getirdiği ve kendisine ulaştırdığı ganimeti teslim alarak hak sahiplerine dağıttı. Bu esnada askerler tarafından ele geçirilmiş bulunan Kureyş esirlerini de fidye karşılığında serbest bırakma kararı aldı. Medine’deki Müslümanlar Abdullah b. Cahş (r.a.)’ın komutasında gerçekleştirilen bu faaliyet neticesinde ilk ganimet ve ilk esirleri de ele geçirmiş oldular. Bu seriyyenin sebep olduğu hadise, aynı zamanda Mekke müşriklerinin Medine’deki Müslümanlar üzerine Bedir’de gerçekleştirecekleri saldırının da en mühim gerekçelerinden biri olmuştur.

Bedir savaşı, Mekke müşrikleri ile Müslümanların askerî anlamda ilk karşılaşmalarıdır. Bu savaşın ilk gerekçesi Abdullah b. Cahş (r.a.) komutasındaki seriyyenin Kureyş kervanına hücum etmesi sonucunda öldürülen Amr b. el-Hadramî’nin intikamının alınması, diğeri ise Şam’dan dönen Mekke kervanının Müslümanların eline geçme ihtimalidir. Ancak savaşın asıl sebebi Kureyş müşriklerinin Müslümanlara karşı besledikleri düşmanlıkları ve onların Medine’deki Müslüman birliğini topyekün yok etme niyetleridir.

Öldürülen kardeşlerinin intikamını almak isteyen Ebu Cehil liderliğindeki mağrur Mekke müşrikleri, Bedir’de gerçekleşen ilk muharebeden Müslümanları yok etmek bir tarafa, ummadıkları büyük bir hezimetle karşılaştılar. Nitekim şehrin kabile reislerinin neredeyse tamamı çarpışmalar esnasında öldürüldü. Savaş esnasında Müslüman ordusu içerisinde yer alan Abdullah b. Cahş (r.a.) savaşta en ön saflarda mücadele etti. Zira onun en büyük arzusu düşmanlarla savaşırken şehit olmaktı. Ancak bu ilk karşılaşmada hedefine ulaşamamıştır. Savaştan sonra müşriklerden ele geçirilen esirlere nasıl muamele yapılacağı konusunda Allah Rasûlü (s.a.s.)’nün kendileriyle istişare yaptığı şahıslar Hz. Ebû Bekir (r.a.), Hz. Ömer (r.a.) ve Abdullah b. Cahş’tır.

Abdullah b. Cahş (r.a.) hicretin üçüncü yılına (M. 625) tesadüf eden Uhud savaşına katılarak burada pek çok kahramanlık örneği sergilemiştir. Bu sebepledir ki, ashap kendisine “El-Mücâhidü fillah” = Allah yolunun mücahidi” adını vermiştir. Uhud savaşında onunla birlikte çarpışan Sa’d b. Ebî Vakkas (r.a.)’ın bildirdiğine göre, Abdullah b. Cahş (r.a.) savaştan önce, cihadın hakkını vermek ve sonra şehit düşmek için dua etmiştir.

Uhud savaşının sona ermesinden sonra Sa’d b. Ebî Vakkas (r.a.), Abdullah b. Cahş (r.a.)’ın savaştan önce yapmış olduğu duayı ve ardından şehit olması hadisesini Allah Rasûlü (s.a.s.)’ne aktarmış, o da Abdullah’ın (r.a.) dünyadaki duasının kabul edildiğini, onun ahirette de istediğine kavuşacağını bildirmiştir.
Hazret-i Abdullah bin Cahş, Bedr ve Uhud savaşına iştirak ederek büyük kahramanlıklar gösterip destanlaştı. Uhud harbinde düşman saflarını darmadağın etti ve bu muharebede gösterdiği kahramanlığın mükâfatı olarak, şehâdet mertebesine ulaştı. Şehîd olduğunda 40 yaşlarında idi.

KABUL OLAN DUA
Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri, Uhud harbinde hazret-i Abdullah bin Çahş ile arasında geçen konuşmayı şöyle anlattı: “Uhud’da, savaşın çok şiddetli devam ettiği bir andı. Birdenbire yanıma sokuldu, elimden tuttu ve beni bir kayanın dibine çekip şunları söyledi: “Şimdi burada sen dua et, ben “âmîn” diyeyim Ben dua edince, sen de “âmîn” de!” Bende; “Peki” dedim. Ben şöyle dua ettim: “Allah’ım! Bana çok kuvvetli ve çetin kâfirleri gönder. Onlarla kıyasıya vuruşayım.

Hepsini öldüreyim. Gazi olarak, geri döneyim.” Benim yaptığım bu duaya bütün kalbiyle “âmin” dedi. Sonra kendisi dua etmeye başladı; “Allah’ım, bana zorlu kâfirler gönder, kıyasıya onlarla vuruşayım. Cihâdın hakkını vereyim. Hepsini öldüreyim. En sonunda bir tanesi de beni şehid etsin. Sonra benim dudaklarımı burnumu, kulaklarımı kessin. Ben kanlar içinde senin huzuruna geleyim.

Sen bana; “Abdullah, dudaklarını, burnunu, kulaklarını ne yaptın?” diye sorduğunda, “Allah’ım, ben onlarla, çok kusur işledim, yerinde kullanamadım. Senin huturuna getirmeye utandım. Sevgili Peygamberimin de bulunduğu bir savaşta, toza toprağa bulandım ve öyle geldim diyeyim” dedi. Gönlüm böyle bir duaya “âmin” demeyi istemiyordu. Fakat o istediği ve önceden söz verdiğim için mecburen “âmîn” dedim. Daha sonra, kılıçlarımızı çektik, sa vaşa devam ettik, ikimiz de önümüze geleni öldürüyorduk. O, son derece bahâdırâne harbediyor, düşman saflarını tarumar ediyordu.

Düşmana üst üst hücûm ediyor, şehid olmak için bitmez bir aşkla tekrar tekrar ileri atılıyordu. “Allah Allah!” diye çarpışırken kılıcı kırıldı. O anda sevgili Peygamberimiz ona bir hurma dalı uzatarak, savaşa devâm etmesini buyurdu. Bu dal bir mucize olarak kılıç olmuştu. Tekrar önüne gelen her kâfiri kesmeye başladı. Bir çok düşman öldürdü. Savaşın sonuna doğru, Ebü’l-Hakem isminde bir müşrikin attığı oklarla arzu ettiği şehâdete kavuştu. Şehîd olunca, kâfirler, bu mübarek şehidin, cesedine hücûm ederek; burnunu, dudaklarını ve kulaklarını kestiler. Her tarafı kana boyandı. Muharebe bittikten sonra, hazret-i Abdullah bin Cahş’ı ve dayısı Seyyidüşşühedâ yâni şehidlerin efendisi olan hazret-i Hamza’yı aynı kabre defnettik.”

 ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/islam-in-ilk-komutani-abdullah-bin-cahs_1.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/islam-in-ilk-komutani-abdullah-bin-cahs_1.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/islam-in-ilk-komutani-abdullah-bin-cahs_t_1.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/islam-in-ilk-komutani-abdullah-bin-cahs_1.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/islam-in-ilk-komutani-abdullah-bin-cahs/39447/</link>
			<pubDate>Sat, 20 Feb 2021 18:14:14 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>HACI BEKTAŞ VELİ  (1209-1271)</title>
			<description><![CDATA[XIII. yy.da yetişmiş ünlü bir düşünür ve gönül adamıdır. Horasan’ın Nişabur kentinde doğmuştur. Annesi Hatem Hatun, babası Seyyit İbrahim Sani’dir. Ve her ikisi de Türk soyundandır.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Hacı Bektaş Veli, Osmanlı İmparatorluğunda XIV. yüzyıldan itibaren, sosyal ve siyasi bakımdan büyük etkinliği olan, II. Mahmut tarafından Yeniçeri Ocağı ile birlikte kapatılan, Abdülaziz zamanında tekrar canlanan ve 25 Kasım 1925 tarihinde Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasına kadar devam eden Bektaşi tarikatının piridir. Hacı Bektaş Veli'nin harcını kardığı Alevi-Bektaşi anlayışı, Anadolu’nun yanı sıra Balkanlar, Arnavutluk, Yunanistan, Bulgaristan, Bosna, Kosova, Makedonya, Gül Baba türbesinin bulunduğu Macaristan'ın Budapeşte şehrinden Azerbaycan'a kadar bir çok yerde kabul görmüş ve benimsenmiştir.

Hacı Bektaş Veli'nin düşünce ve öğretisinin yayılması, ölümünden çok daha sonra, 14.yüzyıl başlarında kurulan tarikatının, 16.yüzyıl başlarında etkinlik kazanması ile olmuştur. Kendi döneminde tanınmaktadır ve Mevlana, Baba İlyas, Ahi Evren’le çağdaştır.



Hacı Bektaş Veli'nin doğumu, ölümü, kim tarafından eğitildiği, Anadolu'ya tam olarak hangi tarihte geldiğine dair kesin bilgiler bulunmamaktadır. Döneme ait bilgi veren kaynaklardaki mistik (dinsel) anlatım ve Alevi -Bektaşiliğe ilişkin çoğu kaynakların yok edilmiş ya da kaybolmuş olması da, Hacı Bektaş Veli'ye dair sağlıklı bilgiye ulaşmamıza engel olmuştur. Ölümünden sonraki yıllarda, hakkında “Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi” yazılmıştır. Hacı Bektaş Veli, Vilayetnamede anlatılan söylencelerle, tarihsel gerçekliklerden kopuk olarak yaşatılmıştır. Hakkında bilgi veren en eski kaynaklardan biri olan Vilayetname’de, Hacı Bektaş Veli, Hz. Ali’nin soyundan yedinci İmam Musa Kazım nesline bağlanarak, soy seceresi hakkında şu bilgi verilmektedir. “Hacı Bektaş Veli, Seyyid Muhammed İbrâhim-î Sânî, Seyid Mûsa’î-Sânî, İbrâhim Mükerrem el-Mücâb, İmam Mûsâ Kâzım." Ancak bu silsilenin doğruluk derecesi de tartışma konusu olmuştur. Hz. Ali ile Hacı Bektaş Veli arasındaki şahısların azlığı nedeniyle, silsilede noksanlık veya kopukluklar olabileceği ileri sürülmüştür.



Hoca Ahmet Yesevi tarafından yetiştirilip Anadolu’ya gönderildiği iddialarına karşılık, yaşadıkları dönem göz önünde bulundurulduğunda, 1166’da ölen Ahmet Yesevi ile 1209-1271 yıllarında hayat sürdüğü düşünülen Hacı Bektaş Veli'nin, aynı zaman diliminde yaşamadıkları açıktır. Yaygın olan kanaate göre, Lokman Perende’nin himayesinde ve Yesevilik öğretisinin etkin olduğu bir ortamda yetişmiştir.

Vilayetname’de, Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’ya gelişi şöyle aktarılmaktadır. “Kürdistan’da bir kavmin içinde bir zaman eğleşir.(……) O kavmi kendisine bağlar.(……) Rum ülkesine yürür. Elbistan’da Ashâb-ı Kehf mağarasına uğrar. Orada erbain çıkarır. (ERBAİN: Belirli bir süreyle özel bir mekanda inzivaya çekilmesi anlamında tasavvuf terimi.) Kayseri’ye doğru yola çıkar.(……) Rum ülkesine Zülkadirli ilinde Bozok’tan girer. Sulucakarahöyük’e iner”. Horasan ve Erdebil’de aldığı tekke eğitimi, Anadolu'ya geliş yolu ve Anadolu'da bulunduğu yerler dikkate alındığında, Hacı Bektaş Veli, Yesevilik, Melamilik, Batınilik, İsmaililik, Ahilik, Babailik, Mevlevilik, Kalenderilik gibi dönemin inanç ve anlayışlarını, yakından tanıyor ve biliyor olmalıdır. 13. yüzyılda Cengiz Han istilasının yol açtığı göçler sebebiyle, muhtemelen Hacı Bektaş Veli’nin de kendine bağlı bir Türkmen aşiretiyle birlikte Anadolu'ya gelmiş olduğu düşünülmektedir.



Baba İlyas'ın torunu olan Kırşehirli Aşık Paşa'nın oğlu Elvan Çelebi (Ölümü:1359) tarafından yazılan ve Baba İlyas'ın söylencelere dayalı yaşam öyküsünün anlatıldığı Menâkıbu'l-kudsiyye fî Menâsıbı'l-Ünsiyye'de, Hacı Bektaş Veli adı üç yerde geçmektedir. Elvan Çelebi, Hacı Bektaş Veli'yi büyük atası Baba İlyas'ın altmış halifesi arasında saymaktadır. Bu altmış halife arasında, Osmanlı Hanedanının kurucusu Osman Gazi'nin ileride kayınpederi olacak olan, Ede Bâlî de bulunuyor. Aynı eserde"Baba Resûlullah" ile Babailer ayaklanmasını yöneten Baba İshak'ın değil, ayaklanmayı örgütleyen Baba İlyas'ın anlatıldığı bildirilmektedir.

Ahmet Eflâkî'nin, şeyhi olan Arif Çelebi'nin (Mevlana'nın torunu) isteği ile 1318 - 1353 yılları arasında 36 yılda Farsça olarak yazdığı, Menâkıbu'l-Ârîfin adlı kitabında da, Hacı Bektaş Veli'ye dair bilgiye rastlıyoruz. Eserde Hacı Bektaş Veli'nin, Rum beldesinde ayaklanmaya sebep olan Baba Resûl'ün halîfe-i has'ı (gözde müridi) olduğu ifade edilerek, Elvan Çelebi'den öğrendiğimiz bilgi doğrulanmaktadır. Eflâki, Hacı Bektaş Veli'nin "ârif ve yakîn'e" ermiş olduğunu, fakat İslam'ın kurallarına uymadığını belirtmektedir. Mevlevi inançlı Eflaki'nin, Hacı Bektaş Veli'yi kendi tarikat önderleriyle kıyaslayarak, küçük düşürücü öyküler anlatması, dönemin mezhep ve tarikat bağnazlığından kaynaklanmaktadır.



Hacı Bektaş Veli'ye dair önemli bir başka kaynak ise, Baba İlyas-ı Horasani'nin soyuna mensup, bir sufi olan (Tasavvufi hayat tarzını benimseyen), tarihçi Âşıkpaşazâde'nin (Ölümü:1481) Tevarih-i Al-i Osman adlı eseridir. Hacı Bektaş Veli'nin kardeşi Menteş ile Horasan'dan gelerek, 1240 yılındaki Babai ayaklanmasının öncüsü Baba İlyas'ın yanında yerlerini aldıklarını öğreniyoruz. "Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya gelmesini beyan edeyim” diye başlayan Âşıkpaşazâde'nin anlatımı şöyle: “Bu Hacı Bektaş Horasan’dan kalktı. Bir kardeşi vardı, Menteş derlerdi. Birlikte kalktılar. Anadoluya gelmeye heves ettiler.. O zamanda Baba İlyas gelmiş, Anadolu’da oturur olmuştu. Meğer onu görmek isteğiyle gelmişler. Onun dahi hikayesi çoktur. Hacı Bektaş kardeşiyle Sivas’a, Sivas’tan Baba İlyas’a geldiler. Oradan Kırşehir’e, Kırşehir’den Kayseriye geldiler. Oradan Menteş, Şehit düştüğü Sivas'a döndü. Hacı Bektaş, Kayseri’den bugün mezarının bulunduğu Kara Öyük'e gitti. Meczup bir mutasavvıf ve bir târik-i dünyâ idi.”



Baba İlyas'ın örgütlediği, Baba İshak'ın yönettiği 1240'daki Babai ayaklanmasının öncesinde; Hacı Bektaş Veli ile kardeşi Menteş'in Baba İlyas'ı görmek üzere Sivas'a geldiklerini; Sivas'tan sonra Kırşehir'e, oradan Kayseri'ye geçtiklerini ve burada yollarının ayrıldığını Âşıkpaşazâde'den öğreniyoruz. Birlikte yolculuk ettikleri bu süreçte Babailer ayaklanmasının başlayıp başlamadığına ya da hangi safhada olduğuna dair bilgi yok. Kayseri'de yolları ayrıldıktan sonra, kardeşi Menteş'in ayaklanma sırasında Sivas'da öldüğü anlaşılıyor. Hacı Bektaş Veli'nin ise, Sulucakarahöyük'e (Hacıbektaş'a) geldiği düşünülüyor. Bununla birlikte, Hacı Bektaş Veli'nin, Babailer Ayaklanmasının herhangi bir safhasına iştirak edip etmediğine dair kesin bir bilgi bulunmamaktadır.

Aşıkpaşazade'ye göre, Hacı Bektaş Veli kendinden geçmiş bir meczub idi. Tarikatı ve müridleri yoktu. Hacı Bektaş Veli'nin; Aşıkpaşazade'nin Hatun Ana dediği (Vilayetnamede Kutlu Melek - Fatma Ana - Kadıncık Ana isimleri ile anılan), manevi bir kızı olduğunu; tasavvuf öğretisini ve kerametlerini ona emanet ettiğini; Hatun Ana'nın da bunları Abdal Musa'ya aktardığını, Aşıkpaşazade'den öğreniyoruz. Bu bilgiyi, Abdal Musa Vilayetnamesi de doğrulamaktadır. Aşıkpaşazade bu döneme ait dört zümreden söz etmektedir: Savaşçı sınıf Gaziyân-ı Rûm, zanaatkar sınıf Ahiyân-ı Rûm, halk velileri Abdalan-ı Rûm ve Bâcıyân-ı Rûm. Tarihçiye göre Hatun Ana'da Bâcıyân-ı Rûm'dandı. Bu bilgiler, o çağdaki "kadının", erkek müridi olacak kadar, yüksek bir statüye sahip olduğunu göstermektedir. Vilayetname'deki anlatımlar da, İslami dönemdeki kısıtlamalardan önce, kadının sosyal yaşamda etkin bir yerde olduğunu ortaya koymaktadır. Meclislerde erkeklerin yanında yer almakta ve yabancı konuklara hoş geldin diyebilmektedirler.



16. Yüzyılda yaşayan Taşköprüzade'nin, eş-Şeķā iķu'n-nu mâniyye adlı eserin de ise, Hacı Bektaş Veli'nin, diğer kaynaklardan farklı olarak tam anlamıyla Sünni bir veli olarak tanıtılıyor olması, dönemin Sünni eğemen anlayışından kaynaklandığını düşündürtmektedir.

Bazı kaynaklarda, Hacı Bektaş Veli'nin 1248 yılında doğduğu, 1337-1338 yılında öldüğüne dair kayıtlar varsa da, Kırşehirde kurulan bir Mevlevi tekkesi Vakfiyesinde, Hacı Bektaş Veli için "kuddise sırruhu..." (sırrı kutlu olsun) ibaresi kullanılmıştır. 1297 yılında kurulmuş vakfın kayıtlarında bu ibarenin kullanılmış olması, bu tarihte Hacı Bektaş'ın ölmüş olduğunu gösterir.

Hacıbektaş İlçesi Halk Kütüpanesinde bulunan ve Ankara'ya götürülen, Ciritli Derviş Ali (Resmî Ali Baba) tarafından 1765'da kopya edilmiş elyazması Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesinde, Hacı Bektaş Veli'nin 1209/1210'da doğduğu, 63 yıl yaşayarak 1270/1271'de öldüğüne dair kayıt bulunduğunu Abdülbaki Gölpınarlı ortaya koymuştur. Bu kayıt Aşıkpaşazade, Eflâkî ve Elvan Çelebi'nin aktardıkları tarihsel verilere de uygun görünüyor.

Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesinde, Türbenin I.Murat (1359-1389) zamanında Yanko Madyan tarafından yapıldığı; II.Beyazid’in (1481-1512) türbenin üstünü tunç levhalarla kaplattığı gibi bilgiler yer alırken, 1501 yılında tekkenin başına getirilen Balım Sultan’dan bahsedilmemektedir. Bu bilgilerden hareketle Vilayetnamenin XV.yüzyılın sonlarında yazılmış olabileceği düşünülmektedir. Vilayetname'de, Hacı Bektaş Veli'nin Osman Gazi'ye kılıç kuşatıp Elif Tac giydirdiği yazılı ise de, Aşıkpaşazade bu konuda açık ve kesin bilgi vererek, Hacı Bektaş Veli’nin Osmanlı Hanedanından kimse ile görüşmediğini ifade etmektedir. 1281'de, 23 yaşındayken Kayı Boyu'nun yönetimini üstlenen Osman Gazi'ye, 1209-1271 yılları arasında yaşadığı düşünülen Hacı Bektaş Veli'nin kılıç kuşatıp Elif Tacı giydirmiş olamaz. Söylencenin, Hacı Bektaş Veli ve Bektaşilik Tarikatı ile ilişkilendirilen Yeniçeri Ocağının kurulmasından sonra ve “Veliye” inanışın Osmanlı Hanedanınca benimsenmesi sonrasında, Vilayetname'ye eklenmiş olabileceğini düşündürtmektedir.

Hacı Bektaş Veli’nin çocuklarının olup olmadığı, Alevi ve Bektaşiler arasında ihtilaf konusu olmuştur. Ortaya atılan farklı iki iddia vardır. Çelebiler, Hacı Bektaş Veli’nin Kadıncık Ana'dan (Fatma Ana ya da Kutlu Melek) Seyyid Ali Sultan (Timurtaş) adlı bir çocuğun dünyaya geldiğini, kendilerinin de bu soydan olduklarını iddia etmektedirler. Babağan (Babalar) kolu ise, Hacı Bektaş Veli’nin mücerret kaldığını, dünyadan da mücerret olarak göçtüğünü iddia etmektedirler. Bu grup mensuplarına göre, bugün Hacı Bektaş Veli’nin evladı olarak bilinenler, Pir’in Kadıncık Ana’dan gelen nefes (yol) evladlarıdır.

Hayatının büyük bir kısmını Sulucakarahöyük’te (Hacıbektaş) geçiren Hacı Bektaş Veli, ömrünü de burada tamamlamıştır. Mezarı, Nevşehir iline bağlı Hacıbektaş ilçesinde bulunmaktadır.
 

Hacı Bektaş Veli’den Altın Sözler
* Ara. bul.

* İncinsen de, incitme.

* Kadınları okutunuz.

* Murada ermek sabır iledir

* Araştırma açık bir sınavdır.

* Eline, diline, beline sahip ol.

* Her ne araran, kendinde ara.

* Arifler hem arıdır, hem arıtıcı.

* Bir olalım, iri olalım, diri olalım.

* Marifet ehlinin ilk makamı edeptir.

* İnsanın cemali, sözünün güzelliğidir.

* Hiçbir milleti ve insanı ayıplamayıznız.

* Nefsine ağır geleni kimseye tatbik etme.

* İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.

* Düsünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu.

* Nebiler, veliler insanlığa Tanrı’nın hediyesidir.

* Düşmanınızın dahi insan olduğunu unutmayınız.

*  İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.

* Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu.
 

Hacı Bektaşi Veli’nin Işığında Öğretilerine Yolculuk…

15-18 Ağustos tarihleri arasında gerçekleştirilen Hacı Bektaşi Veli Hazretlerini Anma Törenlerini sizlere hatırlatmak isteriz.

Büyük Türk düşünürü Hacı Bektaş Veli’nin Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda ve Anadolu’nun Türkleşmesinde etkisi olmuştur. 1948 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile örtüşen insan, evren ve Tanrı sevgisine ve hoşgörüye dayalı öğretileri bugün yalnızca Anadolu’da değil Balkanlar ve Orta Doğu’da da varlığını sürdürmektedir. Bu öğretilerinin ortaya çıktığı ve tüm Dünyaya yayıldığı merkez olarak kabul gören Hacı Bektaş Veli Türbesi, uluslararası önem taşıyan bu inanç sistemiyle doğrudan ilgili olması ve bu inanç sisteminin ritüel ve sembollerinin türbe mimarisi ve iç tasarımında kullanılması nedeniyle Dünya Miras Listesi’ne aday olarak gösterilmiştir.

Dostluk ve barışın temsilcisi, çağa uygun modern bir yapıda İslamiyetin en güzel şekilde uygulanması için önderlik eden ve doğru insan olmanın ilkelerini özetleyen Hacı Bektaşi Veli’yi sevgi, saygı ve hürmetle anıyoruz.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/haci-bektas-veli-1209-1271.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/haci-bektas-veli-1209-1271.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/haci-bektas-veli-1209-1271_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/haci-bektas-veli-1209-1271.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/haci-bektas-veli-1209-1271/39296/</link>
			<pubDate>Fri, 12 Feb 2021 10:43:44 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>İslam Hayatı ve Barışı Esas Alır</title>
			<description><![CDATA[Din insan için, insan hayatına anlam kazandırmak için vardır. Ne var ki, insanlık tarihi boyunca, iktidarı/gücü elinde bulunduranlar, bunun sürekliliğini ve meşruiyetini sağlayabilmek için dini kullanmaktan hiç çekinmemişlerdir.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Bu doğrultuda, dinden beslenen şiddet ve terör hep olagelmiştir. Bu durum, dinlerden çok, insanın sorunudur.

Bu sebepten, hiçbir din, anlam kaymasının en açık tezahürlerinden olan şiddet ve terörü doğrudan desteklemez. Ancak, her dinde var olan “şehitlik”, “cihat” gibi, insanın “kendini feda etmesi” olarak yorumlanabilecek birtakım ögeler, dinin şiddetle birlikte anılmasını kolaylaştırmıştır. Aradığımız zaman, her dinde, hatta her ideolojide şiddete ve teröre açık olan bir boyut bulmak imkan dahilindedir. Son yıllarda, özellikle 11 eylül 2001 sonrasında, gittikçe artan bir dozda İslam’la şiddet ve terör arasında bir bağ tesis edilmeye çalışılmaktadır.

Burada öne çıkartılan öge, “cihat” ve şehitlik olmaktadır. Hemen belirtmeliyiz ki, İslam, ölümü değil, hayatı esas alan bir dindir. Her insan, Kur’an’ın “sınav” olarak nitelendirdiği iyiyi, güzeli ve doğruyu gerçekleştirebilmek için yaşamak zorundadır. Bu sınav, insanın kendini inşa etme/kendini gerçekleştirme sınavıdır. Müslüman insan, savaşa bile ölmek, şehit olmak için değil; barışı sağlamak, insanca yaşayabileceği bir ortam hazırlamak için gider; ölürse şehit olur. Şehitlik, körü körüne ölüme gitmek değildir; yaşamak için bilinçli olarak çalışırken, daha iyi yaşamak için yollar aranırken ölmektir. Bu sebepten, Kur’an, haksız yere insan öldürülmesini yasaklamıştır.

Bir başkasını öldürebilmek için haklı olmak demek, insanın yaşama hakkının tehlikede olması demektir. Eğer bizim yaşayabilmemiz, bizim yaşamımızı yok etmek için çalışan bir insanın öldürülmesine bağlı ise, o zaman haklı konuma geçmiş oluruz. Kur'an bir tek insanın haksız yere öldürülmesinin bütün insanlığın öldürülmesine eşdeğer olduğuna dikkat çeker (5/32). Hz. Peygamber, insanları savaşa gönderirken, başta çocuklar, ihtiyarlar ve kadınlar olmak üzere masum insanların öldürülmemesi gerektiğini belirtmiş; ibadet yerlerine dokunulmaması, yeşil alanların tahrip edilmemesi konusunda da uyarılarda bulunmuştur. Bu sebepten, zaman zaman gündeme gelen “canlı bomba” türü olayları, İslam açısından onaylamak mümkün değildir. Çünkü, bu tür olaylarda, insanların bile bile ölmesi ve pek çok masum insanın hayatını kaybetmesi söz konusudur. İslam, savaş esnasında bile, sadece savaşanların öldürülmesine izin verir; masum insanların her ne sebeple olursa olsun öldürülmesi İslam’a uygun bir davranış değildir.

Cihat, Müslümanların başta yaşama hakkı ve özgürlük olmak üzere temel hak ve özgürlükleri tehlikeye girdiği zaman yapılmasına izin verilen savaştır. Kur’an açısından bakıldığı zaman, Müslümanlar, başka dinlere mensup olan insanları Müslüman yapmak için asla onlarla savaşamazlar. Çünkü “dinde zorlama yoktur” (Bakara, 256). Ganimet için savaşamazlar; çünkü başkasına ait olan bir şey haramdır. İslam’da esas olan, savaş değil; barıştır. Savaş, sadece yüksek güven kültürünün yaratılabileceği barış ortamının sağlanabilmesi için yapılır. Nitekim Hz. Peygamber’in döneminde yapılan savaşlar dikkatle değerlendirilirse, onların en temelde, Müslümanların temel hak ve özgürlüklerini teminat altına almak, güvenli bir ortam sağlamak ve barışı tesis etmek gibi yüksek amaçlara yönelik olduğu görülebilir. Kur’an’da, esas olanın savaş değil, barış olduğunu şu ayetten anlamak mümkündür: “Sizinle savaşırlarsa, Allah yolunda siz de savaşın, fakat aşırı gitmeyin. Bilin ki Allah aşırı gidenleri sevmez”. (2/190).

Hz. Peygamber, bir savaş dönüşü, “küçük cihat bitti, şimdi sıra büyük cihattadır” buyurmuşlardır. Büyük cihat, insanın yaratıcı yeteneklerinin, Kur’an’ın “salih amel” dediği iyi işlerin gerçekleştirilmesi doğrultusunda kullanılmasıdır. Büyük cihat, “güç”ün kontrol edilmesidir. Büyük cihat, öfkeye mağlup olmamak; barış içinde yaşamayı başarmaktır. İslam’ın şiddet ve terörle özdeşleştirilmeye çalışılması, çok yönlü olarak şiddet ve terörün yayılmasına ve kökleşmesine hizmet etmektedir. Şöyle ki, bu tür davranışları İslam’a saldırı olarak algılayan Müslümanlar, şiddete daha açık hale gelmektedirler. İnsanlar, hiçbir zaman, kutsal saydıkları varlıklara, değerlere saldırılmasını hoş görü ile karşılamazlar.

Böylece, farklı dinlere mensup insanlar arasında su sızdırmaz duvarlar oluşur; bir arada yaşamayı mümkün kılacak uzlaşı kültürünün yaratılabileceği ortam asla gerçekleştirilemez. Öte yandan, İslam’ın, insana hayat veren, yüksek güven kültürünün yaratılmasını, insanın yaratıcı yeteneklerinin önünün açılmasını sağlayacak olan “anlam” boyutu, tepkisel tavırların gölgesinde kalmaya mahkum olur. Küresel boyut kazanan şiddet ve terör, artık bütün insanlığın en önemli sorunlarından birisidir; çünkü insanın “insan olma onuru” yok edilmektedir.

Bu işi İslam’la veya Müslümanlarla irtibatlandırmaya çalışmak, iyi niyetten yoksun olmanın ötesinde, insanoğlunun dünyadaki serüvenine son vermek anlamına gelmektedir. Öyleyse, küresel şiddet ve teröre, küresel ölçekte çözüm aramaktan başka çıkar yol yoktur. Bunun için de, bir şekilde “yüksek güven kültürü”nün yaratılması, dünya ölçeğinde yaygınlaştırılması ve samimiyetle içselleştirilmesi gerekmektedir. Bunun için de İslam’ın, hayatın ve barışın esas olmasına yönelik kök değerlerinin yeniden keşfedilmesi ve evrensel ölçekte üretilmesi lazımdır.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/islam-hayati-ve-barisi-esas-alir.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/islam-hayati-ve-barisi-esas-alir.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/islam-hayati-ve-barisi-esas-alir_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/islam-hayati-ve-barisi-esas-alir.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/islam-hayati-ve-barisi-esas-alir/39261/</link>
			<pubDate>Wed, 10 Feb 2021 10:22:35 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Barış Ve Şiddet Sarmalında İslam</title>
			<description><![CDATA[Son dönemlerde Batı medyasında ve entelektüel mahfillerde İslam’la ilgili bir söz açıldığında hemen “cihat” kavramı gündeme gelmektedir. Cihat, kendi kültürel kodları gereği Batılılarca “kutsal savaş” olarak tercüme edilmiştir ki bunun ne Kur’an’daki ne de hadislerdeki asıl anlamıyla bir ilişkisi vardır.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Tanrı, iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim kılmak için Tanrı’yı kullanırlar. (Giordano Bruno)
 
Son yıllarda bilhassa Batı’da İslam dininin şiddet ve terörle özdeşleştirilme gayretleri görülmektedir.  Alman dinler tarihçisi ve tasavvuf uzmanı Annemarie Schimmel İslam dini için “yeryüzünde en çok yanlış anlaşılan din” tespitinde bulunmuş ve kendisi Batı’da İslam’ın doğru anlaşılması için büyük çaba göstermiştir.
 

ÖNCELİKLE vurgulamak gerekir ki, modern dünyada din-barış-şiddet ilişkisi çok yönlü ve karmaşık bir sorun olma özelliği taşımakta ayrıca bu durum sadece İslam’ı ve Müslümanları ilgilendirmemektedir. Amin Maalouf’un tabiriyle ifade edilecek olursa günümüzde, ilkel kabilelerin değil ama, “küresel kabilelerin” egemen olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bazılarının öfkelendiği şeyleri, başkaları onaylıyor, mazur görüyor, hatta kimi zaman alkışlıyor. Şu veya bu şekilde, dünyadaki halkların tümü bir karışıklık yaşıyor. Zengin ya da yoksul, küstah ya da uysal, işgalciler, işgal altındakiler, kısacası hepimiz aynı dayanıksız sala binmişiz, hep birlikte suya gömülmek üzereyiz. Gelgelelim, yükselen denizi hiç dert etmeden birbirimize sövüp saymayı, kavga etmeyi sürdürüyoruz. Bize doğru yükselirken, deniz önce düşmanlarımızı batırsa, bu yıkıcı dalgayı alkışlayabiliriz bile. (Amin Maaulof, Çivisi Çıkmış Dünya, çev. Orçun Türkay, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2009, 19, 25.)

 
 Son yıllarda bilhassa Batı’da İslam dininin şiddet ve terörle özdeşleştirilme gayretleri görülmektedir.  Alman dinler tarihçisi ve tasavvuf uzmanı Annemarie Schimmel İslam dini için “yeryüzünde en çok yanlış anlaşılan din” tespitinde bulunmuş ve kendisi Batı’da İslam’ın doğru anlaşılması için büyük çaba göstermiştir. Ona göre İslam’ın Batı’da yanlış anlaşılmasının başlıca sebeplerinden ilki, Hristiyanlıktan sonra doğmuş olan en büyük inanç sistemi olarak İslam dininin ona meydan okumasıdır. Diğer bir Batılı araştırıcı ise; “Batı’da, asla İslamiyet’e karşı hoşgörülü olmayı beceremedik; bu inanç sistemiyle ilgili fikirlerimiz daima kabaca, baştan savma ve kibirliydi ama artık bu tür cahilce ve önyargılı bir tutumu sürdüremeyeceğimizin farkına varmamız gerekiyor.” tespitini yapıyor. (Karen Armstrong, Hz. Muhammed, İslam Peygamberinin Biyografisi, çev. Selim Yeniçeri, Koridor Yayınları, İstanbul 2005, 25.)

 
 Günümüzde kutsal metinlerin barışa yönelik olarak hayata geçirilmesinin önündeki engellerin başında, çağdaş bir hastalık olan çifte standart anlayışı gelmektedir. İslam öncesi Cahiliye Dönemi ile ilgili olarak anlatılan bir anekdotta; aşiret reisine zulüm ve haksızlığın ne olduğu sorulduğunda, düşman aşiretin benim malıma-mülküme, eşime, çoluğuma çocuğuma el koymasıdır dediği; adalet nedir şeklindeki soruya ise, benim onların malına-mülküne, eşine, çoluğuna çocuğuna el koymamdır karşılığını verdiği anlatılır. Günümüz dünyasında da esasen dinler arası değil, barbarlar arası bir savaş yaşanmakta ve taraflar kendilerini adalet, karşı tarafı ise haksızlık ehli olarak görmektedir. Sonuçta Müslümanların Kur’an’da barışla ilgili şu kadar ayet var, İslam kelimesinin anlamı barıştır, parolamız selamdır demeleri karşı taraf için hiçbir anlam ifade etmemekte veya tam tersi diğer kutsal metinlerdeki barış mesajları Müslümanları çok fazla ilgilendirmemektedir. Taraflar âdeta karşısındakinin açığını aramaya teşne görünmektedirler. Bu anlayış gerçek anlamda trajikomik bir tutumdur. Bir Arapça beyitte ifade edildiği üzere ifrat ve tefritin hükümferma olduğu öyle bir dönemde yaşıyoruz ki, bu durum karşısında aklını yitirmeyenin aklı yoktur!

 
 Kur’an’da; “Ey iman edenler! Hep birden barışa girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o apaçık düşmanınızdır.” (Bakara, 2/208.) buyrulmakta, Hz. Muhammed için ise, “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 21/107.) denilmektedir. Allah insanları “barış yurduna” çağırmakta ve Allah bunu hak edecek iyi işler yapanların dostu olarak nitelendirilmektedir: “Rableri katında selam yurdu onlarındır. Allah yapmakta oldukları şeylerden dolayı onların dostudur.” (Enam, 6/127.) İslam dini bu anlamda herkese selam verilmesini ve verilen selamın misliyle veya daha güzeliyle alınmasını tavsiye etmiştir: “Size bir selam verildiği zaman, ondan daha güzeliyle veya aynı selamla karşılık verin.” (Nisa, 4/86.)

 
Müslümanlar kültürel yönden de geçmişlerinde barışı gerçekleştirmişlerdir. İslam ülkelerinde binlerce yıldır Müslüman olmayan değişik din mensupları barış ve huzur içerisinde yaşamışlar ve yaşamayı da sürdürüyorlar. Günümüzde milyonlarca Müslüman Batı ülkelerinde yine barış içerisinde hayatlarını idame ettirmekte, bizzat kendilerinden kaynaklanan bir sorun yaşamamaktadırlar.

 
Öte yandan, yine son dönemlerde Batı medyasında ve entelektüel mahfillerde İslam’la ilgili bir söz açıldığında hemen “cihat” kavramı gündeme gelmektedir. Cihat, kendi kültürel kodları gereği Batılılarca “kutsal savaş” olarak tercüme edilmiştir ki bunun ne Kur’an’daki ne de hadislerdeki asıl anlamıyla bir ilişkisi vardır. Bu yanlış anlamanın, daha önceden beri var olan İslam’ın “kılıç dini olduğu” şeklindeki önyargıya dayandığı bellidir. Özellikle Batı’nın İslam topraklarını sömürgeleştirme girişimine, Müslümanların doğal olarak karşılık vermeleri, dinlerini ve yurtlarını ne pahasına olursa olsun savunmaları, bunu yaparken de haklı olarak cihadın düşmana karşı mücadele anlamının öne çıkması, Batı’nın onu kutsal savaş olarak yorumlamasına neden olmuştur. Nitekim Roger Garaudy İslam’daki cihat ile Hristiyanlıktaki kutsal savaş kavramının özdeşleştirilmesini asırlardır süregelen İslam’ı şeytanlaştırma arzusunun tipik bir örneği olarak kabul eder. (Roger Garaudy, Yaşayan İslam, çev. Mehmet Bayrakdar, Pınar Yayınları, İstanbul 1995,101.)

 
 Allah iman hususunda zorlamayı kabul etmemiş ve şöyle buyurmuştur: “De ki, Hak Rabbinizden gelmiştir. Öyleyse dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” (Kehf, 18/29.) “Eğer Rabb’in dileseydi yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O hâlde sen iman etmeleri için insanları zorlayacak mısın?” (Yunus, 10/99.) Şüphesiz Kur’an’da bu ve benzeri yüzlerce ayet bulunmakta ve bütün bunlar Allah’ın gönderdiği dinin barışa, sevgiye, merhamete, adalete, haksız yere öldürmemeye büyük önem verdiğini ayan beyan ortaya koymaktadır.

 
 İslam’ı eleştirenler sık sık dinden dönmenin (İrtidat) cezasının ölüm olduğunu ileri sürmektedirler. Klasik fıkıh kitaplarında buna cevaz veren görüşlere rastlanmakla birlikte bizim kanaatimize göre bu geleneksel görüş özü itibariyle siyasal içerikli bir yorumdur. Çünkü Kur’an’daki birçok ayet dinden/İslam’dan dönenin (Mürtet) cezasının ölüm olmadığını açıkça beyan etmektedir. Örneğin Bakara suresinde şöyle denilmektedir: “…Onlar, güçleri yeterse, sizi dininizden döndürmek için sizinle savaşmaktan hiçbir zaman geri durmazlar. Sizden de her kim, dininden döner ve kâfir olarak can verirse artık onların bütün amelleri, dünyada ve ahirette boşa gitmiştir. İşte onlar, cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır.” (Bakara, 2/217.)

 
 Ayetteki, “Sizden de her kim, dininden döner ve kâfir olarak can verirse” ifadesinden, bir mümin dininden döndürülebilirse hayatının sonuna kadar yaşayabilecek ve bu durumda olanların cezası yalnızca Allah tarafından ahirette verilecektir anlamı çıkmaktadır. Nisa suresinde ise, dinden dönenlerin cezasının Allah tarafından verileceği ifade edilirken şöyle buyrulmaktadır: “İman ettikten sonra küfre gidenleri, sonra yine iman edip tekrar küfre gidenleri, sonra da küfürde ileri gidenleri Allah ne affedecek, ne de doğru bir yola çıkaracaktır.” (Nisa, 4/137; ayrıca bkz. Âl-i İmran, 3/90.)

 
 Anlaşılıyor ki imandan küfre dönenlere, küfürde ileri gidecek fırsat bile verilmekte, ancak bunlar Allah’ın affından mahrum kalmakta, doğru yola çıkma şanslarını yitirmektedirler. Eğer İslam’a göre mürtet dinî gerekçelerle öldürülecek olsaydı, onun ilk küfründen sonra öldürülmesi, küfürde ilerlemesine fırsat ve imkân verilmemesi gerekirdi. Bilakis ayetlerde kişinin kâfir bile olsa bu dünyada yaşama hakkına dokunulamayacağı ortaya konmaktadır.

 
 Birinci Haçlı Seferleri esnasında Papa II. Urban “Tanrı böyle istiyor” (Deus vult) parolasıyla Yahudi, Ortodoks ve Müslümanlara karşı savaş ilan etmiş, binlerce insan haksız yere katledilmişti. Günümüzde de ne yazık ki kendilerini Müslüman olarak adlandıran kimi gruplar soğukkanlılıkla öldürdükleri, kestikleri insanların organlarını medya aracılığıyla bütün dünyaya servis etmektedirler. Ancak bunlar Kur’an’ın, İslam’ın ve Müslümanların asla kabul etmediği ve kesinlikle onaylamadığı insanlık dışı uygulamalardır ki, bu türden davranışlar Ebu Süfyan’ın eşi Hind’in, Uhut savaşında şehit edilen Hz. Hamza’nın ciğerini çiğnemesini andırmakta ve tarihe kara bir leke olarak düşmektedir.

 
Dolayısıyla Müslümanların ve diğer din mensuplarının şiddet sarmalından kurtulmak ve barış içerisinde yaşamayı gerçekleştirmek için sürekli başkalarını suçlama hastalığından kurtulmaları ve öfkeyle hareket etmekten uzak durmaları, sana yapılmasını istemediğin şeyi sen de başkasına yapma ortak ilkesine uymaları zorunludur.

Prof. Dr. Kadir ALBAYRAK Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
 ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/baris-ve-siddet-sarmalinda-islam_1.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/baris-ve-siddet-sarmalinda-islam_1.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/baris-ve-siddet-sarmalinda-islam_t_1.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/baris-ve-siddet-sarmalinda-islam_1.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/baris-ve-siddet-sarmalinda-islam/39260/</link>
			<pubDate>Wed, 10 Feb 2021 09:46:32 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>İslam’ın Temel Şartları</title>
			<description><![CDATA[Müslümanlar, dünya nüfusunun dörtte birini oluşturmaktadırlar. İslâmîyet bugün artık beş kıtaya yayılmış vaziyettedir. İslâm Dininin Dünya Medeniyetine çok büyük katkıları olmuştur.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[ İslâm’ı çeşitli yönleriyle tanımak için bu dini çeşitli yönleriyle tanıtan muteber eserlere müracaat etmek gerekir. Bu küçük broşürde amaçlanan ise, İslâm Dininin itikat ibadet ve ahlak esaslarıyla ilgili çok özet bilgiler sunarak bir ön fikir vermektir.
İslâm: “İslâm”, Arapça bir kelimedir. Kökü “barış” anlamına gelen “silm (selm)” kelimesine dayanır. Sözlükte itaat etme, boyun eğme anlamına gelir. Herhangi bir zorlama olmaksızın gönülden ve içtenlikle Allah’a itaat etmek, O’na teslim olmak, emir ve yasaklarına kayıtsız şartsız boyun eğmek demektir. İslâm, Yüce Allah’ın son Peygamber Hz. Muhammed’e vahiy yoluyla bildirdiği O’nun da insanlara ulaştırdığı şeylerin tümünü kabul ederek onları yasamak, sözleri ve isleriyle onları kabul ettiğini göstermek, Allah’a ve Rasulüne itaat etmektir.

Müslüman: İslâm Dininin kurallarına uyan, İslâm’ın kurallarını hayata geçiren kimsedir.

İman: Sözlük anlamı doğrulamak tasdik etmek bir şeye tereddütsüz ve kesin olarak yürekten inanmak anlamına gelen iman, İslâmî bir deyim olarak Allah’a ve Hz. Muhammad’in Allah tarafından haber verdiği kesin olarak belli olan şeylerin doğru olduğuna tereddütsüz inanmaktır.
İmanın Esasları: Peygamberimiz Hz.Muhammed; imanın ne demek olduğunu sorana:

İman, Allah’tan başka tanrı olmadığına, Muhammed’in Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna,

Allah’ın meleklerine,

Kitaplarına,

Peygamberlerine,

Ahiret gününe,

Kadere (Hayır ve ser her şeyin Allah’ın takdiri ve yaratmasıyla olduğuna) inanmaktır” şeklinde cevap vermiştir. Peygamberimizin bu sözü, İslam’daki inanç temellerini göstermektedir. Simdi bunlara kısaca değinelim.

1. Allah’a İman: Allah’ın varlığını, birliğini, ezeli ve ebedi olduğunu, yani varlığının bir başlangıcı olmadığını ve ebediyken sona ermeyeceğini, esinin, benzerinin, ortağının, oğlunun, kızının olmadığını; varlığı kendinden olup varlığı için bir başka şeye muhtaç olmadığını, yaratılmış olan şeylerden hiç birine benzemediğini, dolayısıyla düşündüklerimizden ve hayalimize gelen şeylerin hepsinden başka olduğunu; her şeyi bildiğini, herşeyi gördüğünü, her şeyi işittiğini, duyduğunu, her şeye gücünün yettiğini, her şeyi yaratanın O olduğunu ..Kısacası, her türlü eksiklikten uzak oldu?unu ve her türlü eksiksizlik özelliğine sahip olduğunu kabul etmek ve buna yürekten, tereddütsüz bir şekilde inanmak; ergenlik çağına ulaşmış her akil sahibine farzdır.

2. Meleklere İman: Allah’ın yarattığı şeyler, gözümüzle gördüklerimizden ibaret değildir. Göremediğimiz ve hakikatlerini bilemediğimiz ruhani ve nurani varlıklar da vardır. Meleklerde bunlardandır. meleklerin varlığını peygamberler ve ilahi kitaplar haber vermektedir. Bu sebeple onları inkar etmek , Peygamberleri inkar etmek gibidir.

Melekler yaratılışı, insanlarınkine benzemez. Onlarda yeme, içme, erkeklik, dişilik gibi özellikler yoktur. Günah islemezler, Allah’ın kendilerine verdiği görevleri yaparlar. Sayılarını Allah’tan başka kimse bilmez.

3. Kitaplara İman: Allah, insanlara doğru yolu göstermek, onları dünya ve ahirette mutlu kılacak ilkeleri bildirmek, akıllarıyla cevaplarını bulmaları imkansız bazı konularda onları aydınlatmak üzere Peygamberler göndermiştir. Bu peygamberlerden bazılarına insanlara tebliğ edilmek üzere yol gösterici kitaplar indirilmiştir. Allah Teâlânın Kitap göndermesi, sahifeler halinde başlamıştır.İlk sahifeler, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Adem’e gönderilmiştir. Sayıları henüz son derece sınırlı olan, hayatları ve ilişkileri henüz kompleks hale gelmemiş o zamanın toplumlarının ihtiyacının görülmesinde bu sahifeler yeterli olmaktaydı.

Peygamberlerin getirdiği esaslarla ve bu esasların Işığında insan aklinin faaliyetleriyle uygarlık ilerledikçe, insanların hayat ve ilişkileri daha kompleks hale geldikçe Allah Teâlâ da daha kapsamlı sahifeler ve kitaplar göndermiştir. İlahi kitaplar son kitap Kur’an-ı Kerim’le zirveye ulaşmış ve Kur’an-ı Kerim ilahi korumaya alınmıştır. Artık bundan sonra ilahi kitap gelmeyecek ve Kur’an-ı Kerim kıyamete kadar insanlığın rehberi olacaktır. Tevrat Hz. Musa’ya, Zebur Hz. Davut’a, İncil Hz. İsa’ya indirilen büyük kitaplardır.

Müslüman, Allah tarafından Peygamberlere indirilen kitapların hepsine inanır. Ancak bu kitaplardan, Allah’ın indirdiği gibi hiç bir harfi bile değişmeden günümüze kadar ulasan yegane ilahi kitap, sadece Kur’an-ı Kerim’dir. Diğerleri ise ya tamamen kaybolmuş veya insanlar tarafından değiştirilmiş; böylece asli şekillerini kaybetmişlerdir. Bu yüzden bugün Kur’an-ı Kerim’in dışında elde mevcut bulunan diğer ilahi kitaplarda yer alan sözlerden hangilerinin Allah’a ait olduğu, hangilerinin ise insanlar tarafından bu kitaplara sokulduğunu ayırdetmek mümkün değildir.

Zaten Kur’an-ı Kerim indirildikten sonra ilahi kitaplara ihtiyaç kalmamıştır. Artık onların hükmü sona ermiştir. Çünkü, yukarı da da belirttiğimiz gibi Kur’an-ı Kerim, diğer kitaplarında ihtiva ettiği Allah’ın birliğine Peygamberlerine, kitaplarına, meleklerine, ahiret gününe iman; canın, malın, neslin, aklın ve dinin korunması gibi hak dinin temel esaslarını yeniden ve en mükemmel bir şekilde ortaya koymuş, daha önceki kitaplarda da yer alan gerçekleri tasdik etmiş, tahrif edilen hususların doğrusunu açıklamıştır.

4. Peygamberlere İman: Yüce Allah, insanlara kendi içlerinden seçtiği son derece yetkin insanlar aracılığıyla dinini bildirmiştir. Bu kimselere “peygamber” denir ki Allah ile kulları arasında bir elçi demektir.

Peygamberlik, Allah’ın insanlardan dilediğine verdiği bir görevdir. Çalışmakla elde edilmez. İlk Peygamber Hz. Adem son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v) dır. Bu ikisinin arasında pek çok peygamber gelip geçmiştir. Sayılarını Allah’tan başka kimse bilmez. Bunlardan bir kısmının adı Kur’an’da geçmektedir. Her millete kendi diliyle konuşan peygamberler gönderilmiştir.

Peygamberler de insandır. Bu bakımdan yeme, içme,uyuma, dinlenme,evlenme, hastalanma gibi beşeri hususlarda diğer insanlarla aralarında bir fark yoktur. Bunlar peygamberler için bir eksiklik değildir. Ancak hepsinde mutlaka bulunması gereken ortak nitelikler şunlardır. Sıdk (doğruluk), emanet (güvenilir olma), fetanet (çok zeki ve akilli olmak), tebliğ (bildirmekle yükümlü bulundukları hükümleri insanlara anlatmak). Peygamberlerin , peygamberliğini insanlara anlatmak için Allah kendilerine mucizeler vermiştir. Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v)’e de böyle pek çok mucize verilmiştir. Fakat O’nun en büyük ve sürekli mucizesi, hiç şüphesiz ki Kur’an’dır.

5. Ahiret Gününe İman: Allah’tan başka hiç bir varlık kadim ve ezeli değildir. Hepsi de Allah’ın yaratmasıyla sonradan meydana gelmiştir. Sonradan yaratılan şeylerin bir de sonu vardır. Çünkü Allah’tan başka hiç bir şey ebedi ve baki değildir. Dünyanın da sonunun gelip düzeninin alt üst olmasından yani Kıyametin kopmasından sonra Allah’ın emriyle bütün canlılar tekrar diriltilecektir. Buna öldükten sonra tekrar dirilme denir. İnsanlar dünyada yaptıkları şeylerden sorguya çekilecek, haklı haksiz ayırt edilecek, kimin kimde hakki varsa alınacak, herkes dünyada yaptığı iyilik ve kötülüğün karşılığını mutlaka görecektir. İste bütün bunlara inanmak da iman esaslarındandır.

6. Kadere İnanmak: (Hayır ve Şer; her şeyin Allah’ın takdiri ve yaratmasıyla olduğuna) inanmak. Kader, Allah Teâlânın, ezelden ebede kadar olacak her şeyi en ince ayrıntılarıyla bilip takdir etmesidir.Allah kullarına hayrı da şerri de serbestçe seçebileceği bir irade vermiştir. İnsan iyiliği veya kötülüğü kendi seçer. Onun seçtiğini de Allah yaratır. Ancak, Allah Teâlâ, kulun kötülüğü seçmesine razı değildir. Bu yüzden kullar kendi seçimlerine göre karşılık göreceklerdir. İste, hayır ve şer her şeyin Allah’ın yaratmasıyla meydana gelmesinin anlamı budur. Buna da inanmak iman esaslarındandır.

İbadetler:

Namaz: Namaz, müslümanın günlük ibadetidir. İman ettikten sonra müslümanın, yerine getirmekle yükümlü bulunduğu farzların basında gelir. Namaz, insani kötülüklerden uzaklaştırır, manen olgunlaşmasını sağlar, ruhi melekelerini geliştirir, günahlardan arındırarak manevi huzura kavuşmasını temin eder. Allah’a manen yakınlaşmanın en önemli vasıtalarından biri olan namaz, Allah’ın rızasını kazandırır. Günde münferit olarak veya cemaatle beş defa kılınan namaz, insana daima Allah’ı hatırlatır. Müslüman, şafak vakti kalkar ve ilk önce sabah namazını kılmak suretiyle Allah’ı anarak güne başlar, gün ortasında öğle namazıyla yine O’na yönelir, dünya meşgalelerinin kendisini iyice yorduğu bir vakitte ikindi namazıyla yaratıcısını unutmadığını gösterir, aksam namazıyla Allah’la olan ahdini yenileyerek gününü bitirir ve nihayet uykuya yatmadan önce tekrar Allah’ın huzuruna durmak suretiyle O’nun yardımını dilemeyi unutmaz. Cuma günleri cemaatla kılınan Cuma namazı ile yılda iki defa dini bayram günlerinde kılınan bayram namazları, müslümanlara, hep birlikte Allah’ın huzuruna durma imkanı verir. Böylece müslüman, bir taraftan dünyadaki islerini yürütürken öbür taraftan yaratıcısıyla irtibatını asla kesmez, O’ndan uzaklaşmaz, dünya ahiret dengesini sağlamış olur.

Abdest: Namaz kılabilmek için abdest almak şarttır. Abdest, yüzü dirseklerle beraber elleri yıkamak, ıslak elle başı mesh etmek, topuklarla beraber ayakları yıkamaktır. Aslında manevi bir temizlik olan abdestin maddi temizlik açısından da büyük faydaları vardır.

Gusül: Gusül, ağız ve burnun içi dahil hiç kuru yer kalmamak üzere tepeden tırnağa vücudun her tarafını yıkamaktır. Cinsel ilişkide bulunmuş olanların, adet ve lohusalık halleri sona ermiş bulunan hanımların gusül yapmaları gerekir. Ayrıca en az haftada bir defa her müslümanın yıkanması dini bir tavsiyedir. İslâm dini, temizliğe büyük bir önem vermiştir. Peygamberimiz: “Temizlik imanın yarısıdır.” buyurmuştur.

Müslümanın her şeyiyle tertemiz olması, dini görevlerindendir. Bedenin, elbisesinin, oturup kalktığı ve ibadet ettiği yerlerin, yiyip içtiği şeylerin temiz olması gerekir.

Oruç: Niyet ederek tan yerinin ağarmaya başlamasından aksam güneş batıncaya kadar yeme içme ve cinsel ilişkiden uzak durmak suretiyle tutulan orucun dinî ahlakî, sosyal ve sıhhî bir çok yararları vardır.

Oruç tutan kimse sabretme, sıkıntılara göğüs germe, açlığa susuzluğa dayanma ve nefse hakim olma melekesi kazanır. Fakirlik ve yoksulluğun ne demek olduğunu daha iyi anlar. Bunun sonucu olarak, şefkat, merhamet, başkalarına yardım etme ve insanlara faydalı olma gibi yüce duygular kazanır. Elindeki nimetlerin kadrini bilir, israftan sakınmayı öğrenir.

İnsanin manen yükselmesini sağlayan oruç, kişinin iradesini güçlendirir, başkalarına karşı, sevgi, merhamet ve yardim hislerinin gelişmesini temin eder.

Akil sahibi ve erginlik cağına gelmiş her sağlıklı müslümanın tutmak zorunda olduğu oruç, bir aydır kamerî aylardan Ramazan ayında tutulur.

Zekat: Zekat, dinen zengin sayılan erginlik cağına gelmiş akıl sahibi müslümanların, mallarının belli bir miktarını ki genellikle % 2,5 diğer bir ifade ile kırktabirini seneden seneye fakir müslümanlara vermesidir.

Zekat, sözlükte temizlik ve artma anlamlarına gelir. Çünkü günahlardan temizlenmeye ve malın bereketlenmesine vesiledir.

İslâm, yoksula yardımı kişinin isteğine bırakmayarak zengin olan herkesin zekat vermesini zorunlu kılmıştır. Çünkü zekat, Allah’ın zenginlere ihsan ettiği malda, fakirlerin hakkıdır.

Zekat, Allah’ın rızasını kazandıran, kişinin anlayışında, malın, araç olmaktan çıkarak amaç haline gelmesini önleyen, insanda başkalarını düşünme, merhamet ve iyilik gibi güzel duyguları geliştiren ve toplumsal barışı sağlayan bir ibadettir.

Hac: İslâm’ın esaslarından biri olan Hac, hac günlerinde Kabe’yi ve etrafındaki bazı kutsal yerleri usûlüne göre ziyaret ederek buralarda yapılması gerekenleri yerine getirmektir. Gücü yeten her müslümana ömründe bir defa hac yapmak farzdır.

Hac; her yıl, dilleri, renkleri, ülkeleri, kültürleri farklı, fakat hedef ve gayeleri ayni milyonlarca müslümanın bir arada, hep birden ibadet edip Allah’a yönelmelerini, birbirleri ile tanışıp kaynaşmalarını, müslümanların dertlerini görüşüp ortak çareler üzerinde düşünmelerini sağlar.

Hac ibadeti esnasında günlük giysilerinden soyunup ihrama giren müslümanlar, zenginlikle böbürlenmemeyi, insanlar arasındaki eşitliği, ölümü ve öldükten sonra dirilisi unutmamayı fiilen yasar ve öğrenirler.

İhramlı için konulan yasaklar, hiç kimseye, hatta haşerelere bile zarar vermeme, yaratıklara şefkat ve merhamet, zorluklara sabretme melekesi kazandırır. Böylece Hac farizasını eda eden kimseler, Allah’a kulluk vazifelerini ifa etmiş oldukları gibi çevresindekilere yararlı olma, hiç değilse zarar vermeme alışkanlığı kazanmış olur.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/islam-in-temel-sartlari.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/islam-in-temel-sartlari.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/islam-in-temel-sartlari_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/islam-in-temel-sartlari.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/islam-in-temel-sartlari/39235/</link>
			<pubDate>Mon, 08 Feb 2021 09:54:21 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>İlim Semasının Yıldızları: Müslüman Alimler</title>
			<description><![CDATA[Geçen yarım asrı şöyle bir süzersek, insanlık tarihinde görülmemiş yeniliklere, teknolojik gelişmelere, yeni keşiflere sıkça rastlarız. Bilim ve teknoloji bizlere her gün yeni birşeyler sunarak hayatımızı kolaylaştırmaya ve baş döndürücü bir hızda katlanarak ilerlemeye devam ediyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Bugün cep telefonumuzun birkaç tuşuna basarak kıtalararası görüşmeler yapabiliyor, internet ve televizyon vasıtasıyla her türlü bilgiye ulaşabiliyoruz. Bir düğmeye basarak evlerimizi aydınlatıyor, çamaşır ve bulaşıklarımızı yıkıyor, türlü ulaşım araçları kullanarak yaşadığımız dünyamızı ufaltıyoruz. Bilgisayar hemen hepimizin yaşantısına girmiş durumda. Velhâsıl hayatımızın hemen her safhasında ilmi gelişmeleri ve onun getirilerini yaşamaktayız.

Elbette ilmin bugünkü seviyesine gelmesi birden olmadı. Asırlarca süren çalışmalar, birikimler, fikirler üst üste yığıldı, birleştirildi, olgunlaştırıldı.

İlk insan olan Adem Aleyhisselâm ile ilim de başlamış oldu.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Ve Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti.” (Bakara: 31)

Bütün Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimiz beşeriyete mânen olduğu gibi madden de yön vermişler, insanoğlunun hayatinin her safhasına ışık tutacak bilgileri onlara aktarmışlar, dolayısıyla ilk muallimler olmuşlardır.

Resulullah (s.a.v) Efendimiz ise bütün ilimlerin menbaıdır, ilim ve irfan kaynağıdır. Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar: “Rabbim bana sual sordu. Ben ona cevap veremedim. Keyfiyetsiz bir tarzda elini her iki omzumun arasına koydu, ben o elin serinliğini kalbimde hissettim. Böylece, beni geçmiş ve geleceklerin ilmine varis kıldı.”

Bütün ilimler o kaynaktan geliyor. Binaenaleyh o kaynaktan gelen ilim esastır.

 

BÜTÜN İLİMLERİN ÖZÜ

İlim iki türlüdür, satır ilmi ve sadır ilmi. Hadis-i şerif’lerinde Resulullah (s.a.v) Efendimiz şöyle buyuruyorlar:

“İlim ikidir. Biri dilde olup (ki bu zâhiri ilimdir) Allah-u Teâlâ’nın kulları üzerine hüccetidir. Bir de kalpte olan (marifet ilmi) vardır. Asıl gayeye ulaşmak için faydalı olan da budur.” (Tirmizi)

Asıl gayeden maksat Hazret-i Allah’a ulaşmaktır.

Sadır ilmi batinîdir, o bilgiyle hakikatte Allah-u Teâlâ’ya O’ndan başka bir delil olmadığını bilmektir; satir ilmi ise zâhiridir, Allah-u Teâlâ’nın kâinattaki sanatını görmektir. Sadır ilmi Hazret-i Allah’tan Habib-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’e, oradan da dilediği kimseye ulaştırılır.

Kalpte olan marifet ilmini tahsil edebilmek için tasavvuf elzemdir. Bu bakımdan tasavvuf İslâmi ilimlerin özü ve kaynağıdır. Çünkü bâtın temelleri sağlamlaştırılmadan, zâhir binasını yükseltmek mümkün değildir.

Tasavvuf kişinin kendi hakikatını kavrayabilmesi için kurulmuş bir ilim-irfan mektebidir. Bu mektepteki tahsil ile bütün ilimlerin özüne inilmiş olunur.

“Nefsini bilen Rabbini bilir” Hadis-i şerif’inin mânâsı yakînen müşahede edilmeye başlanır. Bu noktada Yunus Emre Hazretleri “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendini bilmezsin, bu nice okumaktır? Okumanın mânası, kişi Hakk’ı bilmektir! Çün okuyup bilmezsen, ha bir kuru emektir!” buyurarak asıl gayenin Hazret-i Allah’ı bilmek olduğunu, bu gayeye ulaştırmaya yarar sağlamayan çalışmaların ve ilimlerin faydasız olduğunu işaret buyurmuşlardır. İşte bu yüzden tasavvuf bütün ilimlerin özüdür. Gaye varlık perdelerini yırtmak, benlik putlarını parçalamak ve hakiki Var’ı bulmaktır. Bunun için asıl gayeye faydalı olan ilim budur. Resul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

“Allah’tan faydalı bir ilim isteyiniz. Faydasız ilimden de Allah’a sığınınız.” buyurmuşlardir. (Ibn-i Mâce)

 

İLMİN FAZİLETİ

İnsanoğlunun cehalet ve sefalet çukurundan saadet ve selâmet zirvesine yükselmesi için yegâne vasıta ilim ve irfandır. Hadis-i şerif’lerinde Resul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz şöyle buyuruyorlar:

“İlim ve irfan müminin kaybolmuş bir malıdır. Nerede bulursa alır.” (Tirmizi)

İlim dinin hayatı, İslâm’ın canlılığı, imanın direğidir. İslâmiyet’te din ile ilim daima birlikte olmuşlardır. Allah-u Teâlâ’nın ilâhi hükümleri ilimle içiçedir.

İlmin değer ve ehemmiyeti hakkında Resul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

“İlim öğrenmek her müslüman üzerine farzdır.” (C. Sağir)

“Bir saat ilim öğrenmek bir geceyi ibadetle geçirmekten, bir gün ilim öğrenmek de üç ay oruç tutmaktan daha hayırlıdır.” buyurmuşlardır. (Deylemî)

Bu düstur ile hareket eden müslümanlar ilim dünyasına birbirinden değerli şahsiyetler yetiştirmişlerdir.

 

ZAHİRİ İLMİN TEMEL TAŞLARI

Zahiri ilimlerin temellerini atma şerefi müslümanlara nasip olmuştur.

Hazret-i Allah’ın lütfettiği iman nuru ile müslümanlar, Avrupalı devletler cehaletler içinde yüzerken cihanın dört bir yanına medeniyet bayraklarını gururla dikmişlerdir. Bir yandan İslâm nurunu etraflarına yaymakta, öbür taraftan yeni ve bilinmeyen birçok ilmin temellerini atmakta, eski ilimlerde de büyük ilerlemeler kaydetmekteydiler.

Müslümanlar eski medeniyetlerin bilgilerinden de istifade etmişler, bu bilgileri İslâm süzgecinden geçirerek faydalı olanları almışlar, İslâm ile bütünleşmeyen hiçbir bilgiyi kabul etmemişler ve değer vermemişlerdir. Ancak asıl büyük hizmetleri yepyeni keşif, icat ve çalışmalarla ilim dünyasına kazandırdıklarıdır. Ayrıca deney ve gözlem metodunu ilk olarak müslümanlar kullanmışlardır. İlme verilen ehemmiyet nedeniyle ilim adamları birden çok ilim dalında ihtisas sahibi oluyorlardı.

Müslümanlar ilimde öyle büyük gelişmeler kaydedip, öyle mesafe almışlardı ki, günümüzde batılılar ‘Bugün istifade ettiğimiz şeylerin hiçbirini hıristiyanlara da, kiliseye de borçlu değiliz’ demişler, metamatik, fizik, astronomi, kimya gibi birçok ilmin temellerinin müslümanlar tarafından atıldığını söylemek zorunda kalmışlardır.

 

İLİM KANDİLLERİ MÜSLÜMAN ALİMLER

İşte ilim tarihine isimlerini altın harflerle kazımış müslüman ilim adamlarından bazi misaller:

Günümüzden 1000 küsur sene evvel yaşamış İslâm’ın en büyük âlimlerinden biri sayılan Beyrûnî, batılı ilim adamları dünyanın yuvarlaklığını savunmalarına karşılık mahkemelere çıkartılıp zorla fikirlerinden döndürülüp, bazıları diri diri yakılıyorken onlardan 600 küsur sene önce dünyanın yuvarlaklığını ve döndüğünü savunuyordu. Trigonometri’yi ayrı bir ilim haline getirmiştir. Dünyanın çapını ve çevresini ölçmeyi başarmıştır. Yerçekiminden ilk olarak bahseden yine odur. Şu sözü bir âlimde bulunması gereken hassaları özleştirip önümüze koyuyor:

“Anlattıklarım arasında gerçek dışı olanlar varsa Allah’a tevbe ederim. Râzı olacağı şeylere sarılmak hususunda da, Allah’tan yardım dilerim. Bâtıl olan şeyleri öğrenip onlardan korunmak için de Allah’tan doğru yola götürmesini isterim. İyilik O’nun elindedir.”

Cabir bin Hayyan, modern kimyanın babası sayılır. Bundan 1200 yıl önce atom bombası fikrini ortaya atmıştır. “Atom parçalanabilir. Parçalanınca da öylesine bir güç meydana gelir ki, Bağdat’ın altını üstüne getirebilir. Bu, Allah’ın kudret nişanıdır.” demiştir.

Fârâbî, havanın titreşimlerinden ibaret olan sesin fizikî ilk açıklamasını yapmıştır.

Cezeri, günümüzden 9 asır önce su ve basınç gücünden faydalanarak otomatik saatler, robotlar icat etmiştir. Dolayısıyla sibernetiğin ilk kurucularından sayılır.

Akşemseddin Hazretleri, hastalıkların mikroplardan meydana geldiğini ispat eden Pasteur’dan 400 sene önce mikroplardan söz etmiştir.

Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri İstanbul kuşatması esnasında Galata Kulesi önündeki düşman donanmasını vurmak istiyordu. Bu ise topların Beyoğlu sırtlarından ateşlenmesi ile mümkün olabilirdi. Ancak bunun neticesinde Galatalıların evleri yıkılabilirdi. Halbuki Osmanlılar ile Galatalılar arasında bir dostluk anlaşması vardı. Bunun neticesinde Fatih Hazretleri, ince hesap ve düzenlemeler neticesinde gülle aşırabilen toplar yapmayı plânladı. Plânını bizzat kendisi çizdi. Böylece büyük bir kumandan olmasının yanında tarihe havan topunu icad eden bir ilim adamı olarak da geçti.

İbn-i Haldun, sosyolojinin kurucusu sayılır. Zamanına gelinceye kadar hikâye gözüyle bakılan tarihi bir ilim haline getirmiştir.

İbn-i Heysem, optik ilmin kurucusudur. Görme olayının gözden çıkan ışınlarla değil, dışarıdan gelen ışınlar yoluyla olduğunu ispat etti. Gözlüğü ilk defa keşfetme şerefi ona aittir.

Tıpta bir deha olan İbn-i Sina’nın eserleri Avrupa üniversitelerinde 600 sene temel kitap olarak okutulmuştur.

Gıyasüddin Cemşid, ondalık sistemi kullanan ilk matematikçi olmuştur.

Ayrıca Ali Kuşçu, Battânî, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, Ömer Hayyam, Uluğ Bey ve daha ismini zikredemediğimiz birçok alimler birbirinden kıymetli eserler vermişler, kendilerinden yüzyıllarca sonra yaşayan insanlara dahi ışık tutmuşlardır.

Buna en büyük âmil ise kendilerine Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerin nur ışığı altında yön vermeleri, ilmi kuru bir bilgi yığını olmaktan çıkarmaları olmuştur.
 



BUGÜNKÜ DURUMA NASIL GELDİK?

17. yüzyıla gelinceye kadar ilim cihetinde kendini gösteren muhteşem yükseliş, artık yerini gerileme ve düşüşe teslim ediyordu. Buna pek çok sebepler saymak mümkün.

Birinci ve en önemli sebep İslâm’ın özünün bırakılıp kabuğuna ve görünüşüne bağlanılmasıydı.

Ayrıca medeni hayattaki gerileme ve ekonomik çöküntü beraberinde ilim hayatındaki gerilemeyi de getirmişti. Medreselerin düzeni bozuldu, ehil olmayanlara makam ve rütbe verildi, torpil ve rüşvet içeri girdi. İdari sistemdeki çatlaklar ilme de yansıdı.

Resulullah (s.a.v) Efendimiz’in:

“İlme, öğrenip yaşayarak sahip çıkın. Onu sadece nakledenler olmayın.” (C. Sağir)

Hadis-i şerif’i mucibince hareket edilmez oldu, taklitçilik başladı, keşfedici ve yenilikçi olan ruh kaybedildi.

Bu gerileme günümüze kadar bu şekilde geldi.

 

NELER YAPILABİLİR?

Geçmişte yaşananlar bizlere numune olmalıdır. Önümüzde asr-iı saadet gibi bir model vardır. Bunu örnek alan müslümanlar Hazret-i Allah’ın emir ve nehiylerine bağlı kaldıkça yükselmişler, şeref ve itibara kavuşmuşlardır.

İlim ancak Allah adına okunmalıdır. Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (Alâk: 1)

Zamanımızda ise öğreten de, öğrenen de para derdinde. Halbuki büyük imam Ahmed bin Hanbel Hazretleri bakın ne diyor:

“Öğrettiği ilme karşılık dünyalık alandan ilim öğrenmeyiniz.”

Eğitim sistemimiz gençlere ezbercilikten ve doldur boşalttan öte bir şey sağlamıyor. Herkes geçim kaygısıyla üniversiteye kapak atmak derdinde. Bir gence ne olmak istiyorsun diye sorsanız, ya işletmeci, ya doktor, ya da mühendis diyecektir. Halbuki birçoğu olmak istediğinden değil, mecbur olduğundan dolayı bu potaya girmiştir, gerçekte bu mesleklerin işlevlerinden haberi bile yoktur.

Gençlerimizin şuurlanması, dini, ahlâki ve fikri olarak en iyi şekilde yetiştirilmesi için eğitim sistemimiz ezbercilikten ayıklanmalı, faydasız ilimler atılmalı, okumayı sevdirici ve özendirici tedbirler alınmalıdır. Öğrenciler kabiliyet ve kapasitelerine göre yönlendirilmelidir. Fen ve teknik ilerlemeleri takip etmek için yurtdışında okumalarına imkân tanımalı ve buna destek olunmalıdır.

Batının teknolojik gelişme ve icatları alınmalı, ancak bunu inanç, örf ve âdetlerimize sahip çıkarak gerçekleştirmelidir. Buna en güzel örnek Japonya’dır.

İlmin temellerini atmış, batılılara hocalık yapmış, asırlara damgalarını vurmuş olan ilim adamlarımızı tanımak, onların açtığı çığırdan yürümek, dinine, vatanına ve tarihine sahip çıkan bir nesil olmak günümüz müslümanlarının ortak ülküsü olmalıdır. “Alem aya biz yaya” tabusunu ancak bu şekilde yıkabiliriz. Çünkü müslüman asla gerici veya yobaz değil, daima ilerici ve mükemmelliyetçidir.

Cenâb-iı Hakk azmimizi ve gayretimizi rızâsında artırsın, hoşnut olacağı işleri yapmamızı ihsan ve ikram buyursun. Âmin.

“Resulüm! De ki: Rabbim ilmimi artır.” (Tâ-Hâ: 114)
 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/ilim-semasinin-yildizlari-musluman-alimler.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/ilim-semasinin-yildizlari-musluman-alimler.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/ilim-semasinin-yildizlari-musluman-alimler_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/ilim-semasinin-yildizlari-musluman-alimler.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/ilim-semasinin-yildizlari-musluman-alimler/39233/</link>
			<pubDate>Mon, 08 Feb 2021 00:11:48 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>İhlas Suresi - İhlas Suresi Anlamı</title>
			<description><![CDATA[İhlas suresi Mekke döneminde inmiştir ve toplamda dört ayetten oluşmaktadır. İhlas kelime anlamı ile samimi olmak, dine içtenlikle bağlı olmak olarak nitelendirilir.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Allah’a bu sûrede anlatıldığı şekilde inanan, tevhit inancını tam anlamıyla benimsemiş ihlâslı bir mü’min olacağı için sûre bu adla anılmaktadır. Sizler için İhlas suresi oku sayfamızda İhlas suresi Türkçe ve Arapça okunuşu ile birlikte İhlas suresi anlamı, fazileti ve tefsiri gibi detaylı bilgilere yer verdik. Ayrıca surenin Türkçe diyanet meali yer almaktadır.

İhlas suresi Mushaftaki sıralamada yüz on ikinci, iniş sırasına göre yirmi ikinci sûredir.  İhlas suresi Nâs sûresinden sonra, Necm sûresinden önce Mekke’de inmiştir. Medine’de indiğine dair rivayet de vardır. Mekke’de indiğini söyleyenler Mekkeli müşriklerin Hz. Peygamber’e gelerek “Bize rabbinin soyunu anlat” dediklerini, bunun üzerine bu surenin indiğini bildiren rivayetleri delil getirirler (Müsned, V, 133-134). Medine’de indiğini söyleyenler ise yahudilerle hıristiyanların Hz. Peygamber’e yönelttikleri Allah hakkındaki sorulara bir cevap olmak üzere Cebrâil’in Hz. Peygamber’e gelip “Kul hüvellahü ehad” yani ihlas sûresini okuduğunu bildiren rivayetleri delil göstermişlerdir (Taberî, XXX, 221-222; Râzî, XXXII, 175). Ancak sûrenin üslûp ve içeriği Mekke döneminde indiği izlenimini vermektedir. 

İHLAS SURESİ TÜRKÇE OKUNUŞU

Kul hüvellâhü ehad, Allâhüssamed, Lem yelid ve lem yûled, Ve lem yekün lehû küfüven ehad.

İhlas Suresi Konusu

İhlas Suresinin ilk iki ayetinde Allah'ın sıfatları yer alır. Bu sıfatlar Ehad ve Samet'tir. Bir ve tek anlamına gelen Ehad, Allah'ın tekliğini vurgular. İslam dininde önemli bir yere sahip olan Tevhid ile Ehad, Vahd kökünden türemiştir. Vahd, Vahdet, Ehad ve Tevhid, Allah'ın birliğini ve bütünlüğünü tanımlar. Surede yer alan ikinci sıfat Samet ise kimseye muhtaç olmayan, kendisine muhtaç olunan manalarına gelir. İkinci anlamı ise ''idrak edilemez'', ''bütünüyle kavranamaz'' olandır.

İhlas Suresinin Anlamı ve Önemi

İhlas Suresi muhtaç olanın Allah değil insan olduğunu bize hatırlatır. O yerleri ve gökleri yaratan, alemlerin efendisidir. İnsan, takva sahibi olup günahtan sakınmalıdır. Sorumluluklarının bilincinde olmalı ve geçici dünya hayatında Allah'a yönelmelidir. Surede Allah'ın doğurmadığı ve doğurulmadığı da geçer. Hiçbir varlığın onun eşi ya da benzeri olmadığı aktarılır.

İslam'da en büyük günahların başında şirk geliyor. Allah'a ortak koşmak, onun yanında başka ilahlar edinmek, kesinlikle affedilmeyecek tek günahtır. Bu nedenle bu sure sık sık okunmalı, Allah'ın tek yaratıcı ve alemlerin Rabbi olduğu sık sık hatırlanmalıdır.

İhlas Suresi Kaç Ayet ve Sayfa? Ne Zaman İndirilmiştir?

Toplam 4 ayetten oluşan İhlas Suresi Kur'an-ı Kerim'in en kısa surelerinden biridir. Tek sayfa olan bu sura Mekke döneminde inmiştir. Hz. Muhammed peygamberliğini ilan etmeden önce Arabistan'da çok tanrıcılık yaygındı. Aslında tek bir yaratıcıya inanıyorlardı ama ona ulaşmak ve dua etmek için aracı olarak putlara tapıyorlardı. Kuran böyle bir ortamda nazil olmaya başladığı için Mekkeliler tarafından büyük bir tepkiyle karşılandı.

Kimileri Hz. Muhammed'in bir şair kimileri ise bir Mecnun olduğunu söylemeye başladı. Bununla birlikte bazı müşrikler, peygamberimize ''bu yıl sen bizim ilahlarımıza ibadet et, seneye de biz seninkine ibadet ederiz'' teklifinde bile bulundular. Peygamberimiz her defasında Allah'a ortak koşmaktan sakınırım cevabını verdi. Sonrasında İhlas Suresi indi. Allah'ın Ahad ve Samet sıfatları bu açıdan da son derece önemlidir.

İhlas Suresi Kaçıncı Sayfa ve Cüz İçerisinde Yer Alıyor?

İhlas Suresi, Kuran-ı Kerim'in 30., yani son cüzü içerisinde yer almaktadır. Necm Suresinden önce, Nas Suresinden sonra İhlas Suresi Kuran'ın 604. sayfasındadır.

İhlas Suresini Okumanın Fazileti ve Faydaları

Namazlarda ve günlük ibadetlerde sıklıkla okunan İhlas Suresi, Müslümanların Allah tasavvurlarının gelişmesini sağlar. Hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah övgü ve şükürlerin tek sahibidir. O ''Ol'' dediğinde her şey olur. İnsanları ''sadece'' kendisine ibadet etsinler diye yaratmıştır. Burada ''sadece'' vurgusu son derece önemlidir.

Birçok ayette de yazdığı gibi Allah ''onlardan korkmayın, benden korkun'' , ''başka ilah bellemeyin, yalnızca bana ibadet'' buyurmuştur. Allah'ın emirlerini yerine getiren müminler, dünyanın geçici süsüne tamah etmez ve Hakka yönelir. Kuran'ın da bildirdiği gibi, dünya sadece bir eğlence, bir oyalanma yeridir. Bu nedenle hamdın ve şükrün tek sahibi yüce Allah'tır.
 

İhlas Suresi Abdestsiz Okunur mu?

Hadis ve sünnet kaynaklarının bazılarında abdestsiz Kuran'a dokunmanın ve ayet okumanın haram olduğu belirtilmiştir. Din adamları Kuran'a dokunulmadığı takdirde abdest alınmadan İhlas ve diğer surelerin okunabileceğini ifade etmektedir.

İhlas Suresi Hikmeti ve Sırları

İhlas Suresinin son ayetinde Allah'ın bir eşi- benzerinin olmadığının ve asla olamayacağı vurgulanır. O zamanlar tapılan Lat, Menat ve Uzza putları, günümüzde gücü, otoriteyi ve parayı temsil eder. İnsanlar dünya nimetlerine ve zenginliklerine daldıkça Allah'ı ve hesap gününü unutur. Başka bir ayette ''Beni unutanı ben de unutacağım'' diye buyuran Allah, İhlas suresinde de yakarış ve duaların yalnızca kendisine yapılmasını emreder. Bu surenin hikmeti buradan kaynaklanır. İnsan ne olursa olsun, Allah'tan gelip yine ona döneceğini unutmamalıdır.

İhlas Suresi Ne İçin, Ne Zaman, Neden ve Nasıl Okunur?

Sıkıntılarından kurtulmak isteyen müminler sık sık İhlas Suresini okumalıdır. Eve girerken besmele çektikten sonra okunduğu takdirde hane bereketlenir. Bunun dışında namaz kılarken ve günlük ibadetleri yaparken de hem Arapça hem de Tükçesi okunabilir.

İhlas Suresi Nasıl Ezberlenir?

4 ayetten oluşan İhlas Suresi Kurandaki en kısa surelerden biridir. Bu nedenle sesli bir şekilde tekrar edilerek bir gün içerisinde ezberlenmesi mümkündür.

İhlas Suresi ne anlatıyor?

İhlas kelimesinin sözlük anlamı samimiyet, ibadette içtenliktir. İkiyüzlülük anlamına gelen riyanın tam karşıdır. İhlas sahibi kullar Allah'ın Ehad ve Samet olduğunu bilerek yalnızca Ondan yardım dilerler.

İhlas Suresi Ölülere Okunur mu?

Mezarlık ziyaretlerinde diğer sureler ile birlikte okunmasında herhangi bir sakınca yoktur.

İhlas Suresi Özellikleri

Tevhid Suresi adıyla da bilinen İhlas Suresi namazlarda en sık okunan surelerden biridir.

İhlas Suresi Şifa İçin Okunur mu?

Bu sure hem maddi hem de manevi sıkıntılardan kurtulmak için okunabilir. Okuyanları hastalıklardan ve musibetlerden korur.

İhlas Suresi ve Uzun Bağışlama Duası

Allah'ın merhametine sığınmak isteyen müminler önce bağışlanma duasını İhlas Suresini okuyabilir.

İhlas Suresini Üzerinde Taşımak

En faziletli surelerden biri olan İhlas Suretini üzerinde taşıyan kişiler hem hastalıkları hem de şeytandan gelen vesveseleri kendisinden uzak tutar.

İhlas Suresi Ne Zaman Okunmalı

İhlas Suresi gece gündüz, eve girerken ve evden çıkarken okunabilir.
 

İHLAS SURESİ ANLAMI VE DİYANET MEALİ

Rahmân ve Rahîm olan Allah´ın adıyla. De ki: "O, Allah'tır, bir tektir." "Allah Samed'dir. (Her şey O'na muhtaçtır, o, hiçbir şeye muhtaç değildir.)" Ondan çocuk olmamıştır (Kimsenin babası değildir). Kendisi de doğmamıştır (kimsenin çocuğu değildir)." 

İHLÂS SURESİNİN TEFSİRİ

İhlâs sûresi, İslâm’ın esası olan tevhid (Allah’ın birliği) ilkesini özlü bir şekilde ifade ettiği ve Allah Teâlâ’yı tanıttığı için Hz. Peygamber tarafından Kur’an’ın üçte birine denk olduğu ifade buyurulmuştur. Kelâmın akışı ve konunun Allah’ın nesebini (hangi soydan geldiğini) soranlara verilen cevapla ilgili olması dikkate alındığında 1. âyetteki “O” diye çevirdiğimiz “hüve” zamirinin Allah’a ait olduğu açıkça anlaşılır. Allah ismi, varlığı ezelî, ebedî, zarurî ve kendinden olup her şeyi yaratan, her şeyin mâliki ve mukadderatının hâkimi, her şeyi bilen ve herşeye kadir olan... Yüce Mevlâ’nın öz (has) ismidir (bk. Bakara 2/255).

Müfessirler bu sûrede ağırlıklı olarak Allah’ın birliğini ifade eden ahad terimi ile var oluş bakımından kimseye muhtaç olmadığını anlatan “samed” terimi üzerinde durmuşlardır. “Tektir” diye çevirdiğimiz “ahad” kelimesi, “birlik” anlamına gelen vahd veya vahdet kökünden türetilmiş bir isimdir (Ebû Hayyân, VIII, 528); sıfat olarak Allah’a nisbet edildiğinde O’nun birliğini, tekliğini ve eşsizliğini ifade eder; bu sûrede doğrudan doğruya, Beled sûresinde (90/ 5, 7) dolaylı olarak Allah’a nisbet edilmiştir; bu anlamıyla tenzihî veya selbî (Allah’ın ne olmadığını belirten) sıfatları da içerir. Nitekim devamındaki âyetler de bu mânadaki birliği vurgular. Bu sebeple “ahad” sıfatının bazı istisnalar dışında Allah’tan başkasına nisbet edilemeyeceği düşünülmüştür. Aynı kökten gelen vâhid ise “bölünmesi ve sayısının artması mümkün olmayan bir, tek, yegâne varlık” anlamında Allah’ın sıfatı olmakla birlikte Allah’tan başka varlıkların sayısal anlamda birliğini ifade etmek için de kullanılmaktadır. Türkçe’de de “bir” (vâhid) ile “tek” (ahad) arasında fark vardır. Bir, genellikle “aynı türden birçok varlığın biri” anlamında da kullanılır. “Tek” ise “türdeşi olmayan, zâtında ve sıfatlarında eşi benzeri olmayan tek varlık” mânasına gelir. İşte Allah, bu anlamda birdir, tektir. Ahad ile vâhid sıfatları arasındaki diğer farklar ise şöyle açıklanmıştır: Ahad, Allah’ın zâtı bakımından, vâhid ise sıfatları bakımından bir olduğunu gösterir. Ahad ile vâhidin her biri “ezeliyet ve ebediyet” mânalarını da ihtiva etmekle birlikte, bazı âlimler ahadı “ezeliyet”, vâhidi de “ebediyet” mânasına tahsis etmişlerdir. Allah’ın sıfatı olarak her ikisi de hadislerde geçmektedir (bk. Buhârî, “Tefsîr”, 112; İbn Mâce, “Duâ”, 10; Nesâî, “Cenâiz”, 117; Müsned, IV, 103; geniş bilgi için bk. Bekir Topaloğlu, “Ahad”, DİA, I, 483; Emin Işık, “İhlâs Sûresi”, DİA, XXI, 537).

Samed kelimesi “herkesin kendisine ihtiyacını arzettiği, fakat kendisi kimseye muhtaç olmayan” anlamına gelir (Râgıb el-İsfahânî, Müfredâtü’l-Kur’ân, “smd” md.). Sûredeki bağlamına göre samed, “var oluş bakımından kimseye muhtaç olmayıp her şeyin varlık ve devamını kendisine borçlu olduğu vâcibü’l-vucûd” demektir. Buna göre samed kelimesi doğrudan doğruya ahad isminin açıklamasıdır; daha sonra gelen “doğurmamış ve doğmamıştır” meâlindeki âyet de samed isminin açıklamasıdır. Taberî, samedi, “kendisinden başkası ibadet edilmeye lâyık olmayan tek mâbud” olarak tanımlamıştır (XXX, 222). Kur’ân-ı Kerîm’de sadece burada geçen samed ismi başta “esmâ-i hüsnâ” hadisi olmak üzere (bk. Tirmizî, “Da‘avât”, 83) bazı hadislerde de yer almıştır (meselâ bk. Buhârî, “Tefsîr”, 112; Tirmizî, “Da‘avât”, 64).

Allah Teâlâ’nın noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu ifade eden bu âyet, samed isminin açıklaması olup, Allah’a evlât nisbet edenleri ve soy kavramına giren her şeyi; meselâ, “Mesîh Allah’ın oğludur” diyen hıristiyanların (Tevbe 9/30) ve meleklerin Allah’ın kızları olduğunu söyleyen (En‘âm 6/100) müşriklerin bu iddialarını reddeder. Zira çocuk, eşin olmasını gerektirir; eş de çocuk da ihtiyacı karşılamak için istenilen varlıklardır; Allah ise ihtiyaçtan münezzehtir, ezelî ve ebedîdir. Eşleri de çocukları da O yaratmıştır; yarattığı şeylere muhtaç olması ise imkânsızdır (bk. En‘âm 6/101). Âyetin, “O, doğmamıştır” meâlindeki ikinci cümlesi Allah Teâlâ’nın doğum veya sudûr yoluyla bir ana veya babadan, bir asıldan meydana gelmediğini ifade eder. Çünkü doğan her şey sonradan olur; oysa Allah kadîm ve ezelîdir, yani varlığının bir başlangıcı yoktur.

Bu âyet hem ilk âyetin açıklaması hem de bütünüyle sûrenin bir özeti mahiyetinde olup Allah’ın zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde hiçbir dengi ve benzeri bulunmadığını ifade eder. Kendisinden başka var olan her şeyi O yaratmıştır. Bu sebeple yarattıklarının O’na denk olması mümkün değildir. Nitekim bu durum muhtelif âyetlerde ifade buyurulmuştur (meselâ bk. Nahl 16/17-22; Şûrâ 42/11).

İhlâs sûresinin, Kur’an’ın üçte birine denk olduğuna dair yukarıda geçen hadisi yorumlayan âlimlerden bir kısmı, bu denkliği sûreyi okumanın sevabı, bir kısmı da konusu ve mânası yönünden değerlendirmişlerdir. İkinci görüşe göre sûre, Kur’an’ın üç temel konusundan ilki olan tevhidle alâkalı olup bu sûrenin anlamını iyice kavrayan ve itikadını bu sûrenin öğretisi yönünde oluşturan bir kimse Kur’an’ın tevhid ve akaid bölümünü de kavrayıp benimsemiş olur. Gazzâlî Cevâhiru’l-Kur’ân isimli eserinde (s. 47-48) özetle şu hususlara işaret eder: Kur’an’daki bilgiler ana hatlarıyla Allah hakkında bilgi (mârifetullah), âhiret bilgisi ve doğru yol bilgisi olmak üzere üçe ayrılır. İhlâs sûresi bunlardan ilkini, yani mârifetullah ve tevhid konusunu ihtiva etmektedir. Kur’an’daki diğer hükümler bu sûredeki tevhid temeline dayandığı için sûre Kur’an’ın üçte birine denk görülmüştür. Belirtilen öneminden dolayı İhlâs sûresi tefsir kitaplarında muhtelif yönleriyle ele alınıp incelendiği gibi felsefeden tasavvufa kadar çeşitli ilim dallarında da meşhur âlimler tarafından sûre üzerinde pek çok müstakil tefsir vb. çalışmalar yapılmış; ayrıca sûre üzerine tezler de hazırlanmıştır 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/ihlas-suresi-ihlas-suresi-anlami.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/ihlas-suresi-ihlas-suresi-anlami.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/ihlas-suresi-ihlas-suresi-anlami_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/ihlas-suresi-ihlas-suresi-anlami.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/ihlas-suresi-ihlas-suresi-anlami/39232/</link>
			<pubDate>Mon, 08 Feb 2021 00:03:17 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Fetih Suresi - Fetih Duası</title>
			<description><![CDATA[Fetih suresi Medine döneminde inmiştir. 28 âyettir. Sure adını 1, 18 ve 27. âyetlerde geçen “fetih” kelimesinden almıştır. Mekke'nin fethedileceği müjdesini konu alır.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Bu sure ile birlikte Müslümanların müşriklere karşı zafer kazanacağı müjdelenmiştir. Ayrıca önemli dönemlerde ordumuzun muzafferiyet kazanması için fetih duası olarak okunmaktadır. Fetih suresi oku ve dinle sayfamızda sizler için Fetih suresi anlamı, fazileti, meali, tefsiri, Türkçe ve Arapça okunuşu Diyanet Mealiyle detaylarını bir araya getirdik. Ayrıca Fetih Suresi meali (Diyanet) yine içeriğimizde yer almaktadır.Diyanet mukabele videosu üzerinden Fetih suresini kolayca dinleyebilirsiniz.

Fetih Suresi Medine döneminde inmiştir. 29 âyettir. Sûre, adını 1, 18 ve 27. âyetlerde geçen “fetih” kelimesinden almıştır. Sûre de başlıca, hicretin altıncı yılında Hz.Peygamber ile Mekke’li müşrikler arasında gerçekleşen Hudeybiye antlaşması, cihad, savaştan geri kalan münafıklar ve Mekke’nin fethedileceği müjdesi konu edilmektedir. Ordumuzun muzafferiyet kazanması için fetih duası olarak okunmaktadır.

Fetih Suresi Türkçe Okunuşu


	İnna fetahna leke fetham mübına
	Li yağfira lekellahü ma tekaddeme min zembike ve ma teahhara ve yütimme nı'metehu aleyke ve yehdiyeke sıratam müstekıyma
	Ve yensurakellahü nasran azıza
	Hüvellezı enzeles sekınete fı kulubil mü'minıne li yezdadu imanem mea ımanihim ve lillahi cünudüs semavati vel ard ve kanellahü alımen hakıma
	Li yüdhılel mü'minıne vel mü'minati cennatin tecrı min tahtihel enharu halidıne fıha ve yükeffira anhüm seyyiatihim ve kane zalike ındellahi fevzen azıyma
	Ve yüazzibel münafikıyne vel münafikati vel müşrikıne vel müşrikatiz zannıne billahi zannez sev' aleyhim dairatüs sev' ve ğadıbellahü aleyhim ve leanehüm ve eadde lehüm cehennem ve saet masıyra
	Ve lillahi cünudüs semavati vel ard ve kanellahü azızen hakıma
	İnna erselnake şahidev ve mübeşşirav ve nezıra
	Li tü'minu billahi ve rasulihi ve tüazziruhu ve tuvekkiruh ve tusebbihuhu bükreten ve ezıyla
	İnnellezıne yübayiuneke innema yübayiunellah yedüllahi fevka eydıhim fe men nekese fe innema yenküsü ala nefsih ve men evfa bi ma ahede aleyhüllahe fe se yü'tıhi ecran azıyma
	Se yekulü lekel mühallefune minel a'rabi şeğaletna emvalüna ve ehluna festağfir lena yekulune bi elsinetihim ma leyse fi kulubihim Kul fe mey yemlikü leküm minellahi şey'en in erade biküm darran ev erade biküm nefa bel kanellahü bima ta'melune habıra
	Bel zanentüm el ley yenkaliber rasulü vel mü'minune ila ehlıhim ebedev ve züyyine zalike fı kulubiküm ve zanentüm zannes sev' ve küntüm kavmen bura
	Ve mel lem yü mim billahi ve rasulihı fe inna a'tedna lil kafirıne seıyra
	Ve lillahi mülküs semavati vel ard yağfiru li mey yeşaü ve yüazzibü mey yeşa' ve kanellahü ğafurar rahıyma
	Se yekulül mühallefune izen talaktüm ila meğanime li te'huzuha zeruna nettebı'küm yürıdune ey yübeddilu kelamellah kul len tettebiuna kezaliküm kalellahü min kabl fe se yekulune bel tahsüdunena bel kanu la yefkahune illa kalıla
	Kul lil muhallefıne minel a'rabi se tüd'avne ila kavmin ülı be'sin şedıdin tükatilunehüm ev yüslimun fe in tütıy'u yü'tikümüllahü ecran hasena ve in tetevellev kema tevelleytüm min kablü yüazzibküm azaben elıma
	Leyse alel a'ma haracüv ve la alel a'raci haracüv ve la alel meriydı harac ve mey yütıılahe ve rasulehu yüdhılhü cennatin tecrı min tahtihel enhar ve mey yetevelle yüazzibhü azaben elıma
	Le kad radıyallahü anil mü'minıne iz yübayiuneke tahteş şecerati fe alime ma fı kulubihim fe enzeles sekınete aleyhim ve esabehüm fethan karıba
	Ve meğanime kesiraten ye huzuneha ve kânallahü aziyzen hakiyma
	Ve adekümüllahü meğanime kesiraten te'huzuneha fe accele leküm hazihı ve keffe eydiyen nasi anküm ve li tekune ayetel lil mü'minıne ve yehdiyeküm sıratam müstekıyma
	Ve uhra lem takdiru aleyha kad ehatallahü biha ve kanellahü ala külli şey'in kadıra
	Ve lev katelekümüllezıne keferu le vellevül edbara sümme la yecidune veliyyev ve la nesıyra
	Sünnetellahilletı kad halet min kabl Ve len tecide li sünnetillahi tebdıla
	Ve hüvellezı keffe eydiyehüm anküm ve eydiyeküm anhüm bi batni mekkete mim ba'di en azferaküm aleyhim ve kanellahü bi ma ta'melune basıyra
	Hümüllezıne keferu ve sadduküm anil mescidil harami vel hedye ma'kufen ey yeblüğa mehılleh ve lev la ricalüm mü'minune ve nisaüm mü'minatül lem ta'lemuhüm en tetauhüm fe tüsıybeküm minhüm mearratüm bi ğayri ılm li yüdhılellahü fı rahmetihı mey yeşa' lev tezeyyelu le azzebnellezıne keferu minhüm azaben elıma
	İz cealellezıne keferu fi kulubihimül hamiyyete hameyyetel cahiliyyeti fe enzelellahü sekınetehu ala rasulihi ve alel mü'minıne ve elzemehüm kelimetet takva ve kanu ehakka biha ve ehleha ve kanellahü bi külli şey'in alıma
	Le kad sadekallahü rasulehür ru'ya bil hakk le tedhulünnel mescidel harame in şaellahü aminıne muhallikıyne ruuseküm ve mükassıriyne la tehafun fe alime ma lem ta'lemu fe ceale min duni zalike fethan karıba
	Hüvellezı ersele rasulehu bil hüda ve dınil hakkı li yuzhirahu aled dıni küllih Ve kefa billahi şehıda
	Muhammedür rasulüllah vellezıne meahu eşiddaü alel küffari ruhamaü beynehüm terahüm rukkean süccedey yebteğune fadlem minellahi ve rıdvana sımahüm fı vücuhihim min eseris sücud zalike meselühüm fit tevrati ve meselühüm fil incıl ke zer'ın ahrace şat'ehu fe azerahu festağleza festeva ala sukıhı yu'cibüz zürraa li yeğıyza bihimül küffar veadellahüllezıne amenu ve amilus salihati minhüm mağfiratev ve ecran azıyma


Fetih Suresi Konusu

Fetih suresinde; hicretin altıncı yılında Hz. Peygamber ile Mekkeli müşrikler arasında gerçekleşen Hudeybiye antlaşması, cihat, savaştan geri kalan münafıklar ve Mekke’nin fethedileceği müjdesi konu ediliyor.

Fetih Suresi Anlamı ve Önemi

Fetih suresi adını birinci ayette "Biz sana apaçık bir fetih müjdeledik" geçen “fetih” sözcüğünden almıştır. Bu ayetle Mekke’nin fethi müjdelenmiştir. Fetih Suresi, İslam alemi için çok önemli olan Hudeybiye antlaşmasını övmektedir. Allah yolunda cihad eden müminlerin elde edecekleri mükafatlar, cihattan da geri duran münafıkların alacakları cezalar anlatılıyor.

Fetih suresi, Mekke’nin fethini müjdelemesi bakımından önemlidir. Aynı zamanda Hz. Muhammed’in (asm) Allah’ın elçisi olduğunu bir daha ispatlıyor.
 

Fetih Suresi Kaç Ayet ve Sayfadır? Ne Zaman İndirilmiştir?

Fetih suresi hicretin altıncı yılında Hudeybiye Antlaşması sonrası indirilmiştir. Toplam 5 sayfadan ve 29 ayetten oluşuyor.

Fetih Suresi Kaçıncı Sayfa ve Cüz İçinde Bulunuyor?

Fetih suresi 510. sayfadan başlayıp, 514. sayfada bitiyor ve 26. cüzde bulunuyor.

Fetih Suresi Okumanın Fazileti ve Faydaları

Peygamber Efendimiz bu surenin dünyadan daha değerli olduğunu belirterek “kim namaz içinde veya dışında bu sureyi okursa, Mekke fethinde Peygamberle birlikte olmuş gibi kabul edilir” demiştir.

Fetih suresini kim sürekli olarak okursa, meleklerin zikir ve tesbihlerinden nasiplenecektir.

Ayrıca, her kim Ramazan ayının ilk gecesi bu süreyi okursa, Allah (CC), bir yıl boyunca onu himayesine alacağı müjdesini vermiştir.

Fetih Suresinin 1-3 ayetlerini okumaya devam eden kişinin işleri açılır ve büyük nimetlere kavuşur. 29. ayeti sürekli okunursa dualar kabul olur, dünya ve ahrette büyük rızıklara ulaşılır, maddi ve manevi sıkıntılar ortadan kalkar.

Fetih Suresi Abdestsiz Okunur mu?
 

Fetih, Kuran’ın bir suresi olduğu için, abdestsiz okunmaz. Fakat Kuran’a el değmeden veya ezbere okunmasında sakınca yoktur.

Fetih Suresi Hikmeti ve Sırları


	Günde bir defa okuyan, tüm kötülüklerden korunur. Kimin ne muradı varsa her gün 7 defa okursa, muradı gerçekleşir.
	Sıkıntıdan kurtulmak isteyen Cuma gecesi nafile namazı kılıp fetih suresi okunabilir.
	Savaştan galip çıkmak için sabah namazından sonra Fetih suresi okunabilir.
	Ramazan ayının ilk gecesinde Fetih suresini okuyan kimseye Cenabı Hak o sene rızık kapılarını genişletir.


Fetih Suresi Ne Zaman, Neden ve Nasıl Okunur?

Fetih Suresini her murat ve niyaz için istenilen zamanda okunabilir. Surenin belirli bir okuma sayısı yoktur. Fakat en eftali nafile namazından sonra okunmasıdır. Kısmetinin açılması, bolluk-bereket, savaştan galibiyet, sınavlarda başarı için okunabiliyor. Fetih suresini, Kuran’dan, dua kitaplarından veya ezbere okunabilir.

Fetih Suresi Nasıl Ezberlenir?

Fetih suresi 29 ayetten oluştuğu için kolaylıkla ezberlenebilir. Ayet ayet giderek kolay ezberleyebilirsiniz. Ayeti birkaç kez okuduktan sonra, ezbere tekrar edin. Daha sonra sıradaki ayete geçin. Her ayeti ezberlediğinizde bir öncekiyle birleştirerek devam edin.

Fetih Suresi Ne Anlatıyor?

Müminler, Hudeybiye Antlaşması’nın önemini kavrayamadıkları için, bu antlaşmanın önemi, umreye niyetlenip de gidemeyen müminlerin teselli edilmesi anlatılıyor. Hz. Peygamber ve ashabının Allah katındaki durumu, onları ibadetten meneden müşriklerle yalnız bırakan münafıkların acı sonları hakkında önemli bilgiler veriliyor. En önemlisi de Mekke’nin fethi müjdeleniyor.

Fetih Suresi Ölülere Okunur mu?

Kur'an-ı Kerim okuyarak sevabını ölüleriniz için bağışlayabilirsiniz. Fetih Suresi'ni de okuyup sevabını bağışlamanız mümkündür. Ayrıca sıkıntıdan kurtulmak, muradına ve ihtiyacına kavuşmak isteyenler kendi veya sevdikleri için okuyabilirler.

Fetih Suresi Özellikleri
 

Fetih suresi, Kuran’ın içindeki en değerli surelerdin biridir. Peygamber Efendimiz, bu sürenin dünyadan bile daha değerli olduğuna değinmiştir. Allah yolunda savaşan, mücadele eden, sabreden ve sevabını Allah’tan bekleyen her müminin yaptığı işlerin karşılığında bir ödül olduğu müjdesini vermektedir.

Fetih Suresi Şifa İçin Okunur mu?

Fetih suresi daha ziyade maddi ihtiyaçların ve dileklerin yerine gelmesi için okunduğundan, şifa niyetine okunmuyor. Fakat karşılığı Allah’tan beklenerek okunabilir.

Fetih Suresi Uzun Bağışlama Duası

Fetih suresini okuduktan sonra ardından “Allahümme ye evvelel evvelin” şeklinde başlayan Fetih duasını okuyabilirsiniz. Bu duayı okuduktan sonra isterseniz Türkçe olarak ne dileğiniz varsa Allah’tan isteyebilirsiniz.

Fetih Suresi Üzerinde Taşımak

Fetih suresi aynı zamanda bir kalkan görevi gördüğüne inanılır. Bir kâğıda safran, misk ve gül suyu karışımı mürekkeple sureyi yazıp, üzerinizde taşıyabilirsiniz. Bu şekilde kişilerin nazardan, düşmanın şerrinden, fakirlikten korunacağına inanılır.

Surenin 29. ayetini de bir kâğıda yazıp, muhafazalı olarak da üzerinizde taşırsanız görünür görünmez kaza ve musibetlerden Allah’ın izniyle korunabilirsiniz.

 Bu kâğıdı kim işyerine asıp, her gün de bir defa Fetih suresini okursa, işyerinde bolluk ve bereket artacaktır.

 Fetih Suresi Ne Zaman Okunmalı?

Fetih suresi istenilen zaman okunabilir. Özellikle yatsı ve sabah namazlarından sonra okumak çok faydalıdır. Savaş sırasında, sınavlardan önce, her dilek ve ihtiyaç anında sürekli olarak okunabilir.
 

Fetih Suresi Meali (Diyanet)


	Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik.
	Ta ki Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın, sana olan nimetini tamamlasın, seni doğru yola iletsin ve Allah sana, şanlı bir zaferle yardım etsin. (2-3. Ayetler)
	O, inananların imanlarını kat kat artırmaları için kalplerine huzur ve güven indirendir. Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
	Bütün bunlar Allah'ın; inanan erkek ve kadınları, içlerinden ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetlere koyması, onların kötülüklerini örtmesi içindir. İşte bu, Allah katında büyük bir başarıdır.
	Bir de, Allah'ın, hakkında kötü zanda bulunan münafık erkeklere ve münafık kadınlara, Allah'a ortak koşan erkeklere ve Allah'a ortak koşan kadınlara azap etmesi içindir. Kötülük girdabı onların başına olsun! Allah onlara gazap etmiş, onları lanetlemiş ve kendilerine cehennemi hazırlamıştır. Orası ne kötü bir varış yeridir!
	Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
	(Ey Muhammed!) Şüphesiz biz seni bir şâhit, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.
	Ey insanlar! Allah'a ve Peygamberine inanasınız, ona yardım edesiniz, ona saygı gösteresiniz ve sabah akşam Allah'ı tespih edesiniz diye (Peygamber'i gönderdik.)
	Sana bîat edenler ancak Allah'a bîat etmiş olurlar. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Verdiği sözden dönen kendi aleyhine dönmüş olur. Allah'a verdiği sözü yerine getirene, Allah büyük bir mükâfat verecektir.
	Bedevîlerin (savaştan) geri bırakılanları sana, "Bizi mallarımız ve ailelerimiz alıkoydu; Allah'tan bizim için af dile" diyecekler. Onlar kalplerinde olmayanı dilleriyle söylerler. De ki: "Allah sizin bir zarara uğramanızı dilerse, yahut bir yarar elde etmenizi dilerse, ona karşı kimin bir şeye gücü yeter? Hayır, Allah yaptıklarınızdan haberdardır."
	(Ey münafıklar!) Siz aslında, Peygamberin ve inananların bir daha ailelerine geri dönmeyeceklerini sanmıştınız. Bu, sizin gönüllerinize güzel gösterildi de kötü zanda bulundunuz ve helaki hak eden bir kavim oldunuz.
	Kim Allah'a ve Peygambere inanmazsa bilsin ki, şüphesiz biz, inkarcılar için alevli bir ateş hazırladık.
	Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine ceza verir. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
	Savaştan geri bırakılanlar, siz ganimetleri almaya giderken, "Bırakın biz de sizinle gelelim" diyeceklerdir. Onlar Allah'ın sözünü değiştirmek isterler. De ki: "Siz bizimle asla gelmeyeceksiniz. Allah önceden böyle buyurmuştur." Onlar, "Bizi kıskanıyorsunuz" diyeceklerdir. Hayır, onlar pek az anlarlar.
	Bedevîlerin (savaştan) geri bırakılanlarına de ki: "Siz, güçlü kuvvetli bir kavme karşı teslim oluncaya kadar savaşmaya çağrılacaksınız. Eğer itaat ederseniz Allah size güzel bir mükâfat verir. Ama önceden döndüğünüz gibi yine dönerseniz, Allah sizi elem dolu bir azaba uğratır."
	Köre güçlük yoktur, topala güçlük yoktur, hastaya güçlük yoktur. (Bunlar savaşa katılmak zorunda değillerdir.) Kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse, Allah onu, içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyar. Kim de yüz çevirirse, onu elem dolu bir azaba uğratır.
	Şüphesiz Allah, ağaç altında sana bîat ederlerken inananlardan hoşnut olmuştur. Gönüllerinde olanı bilmiş, onlara huzur, güven duygusu vermiş ve onlara yakın bir fetih ve elde edecekleri birçok ganimetler nasip etmiştir. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. (18-19. Ayetler)
	Allah size, elde edeceğiniz birçok ganimetler vaad etmiştir. Şimdilik bunu size hemen vermiş ve insanların ellerini sizden çekmiştir. (Allah böyle yaptı) ki, bunlar mü'minler için bir delil olsun, sizi de doğru bir yola iletsin.
	Henüz elde edemediğiniz, fakat Allah'ın, ilmiyle kuşattığı başka (kazançlar) da vardır. Allah her şeye hakkıyla gücü yetendir.
	İnkar edenler sizinle savaşsalardı, arkalarını dönüp kaçarlar, sonra da ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilirlerdi. ﴾22﴿ Allah'ın ötedenberi işleyip duran kanunu (budur). Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.
	O, Mekke'nin göbeğinde, sizi onlara karşı üstün kıldıktan sonra, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çekendir. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir.
	Onlar, inkar edenler ve sizi Mescid-i Haram'ı ziyaretten ve (ibadet amacıyla) bekletilen kurbanlıkları yerlerine ulaşmaktan alıkoyanlardır. Eğer, oradaki henüz tanımadığınız inanmış erkeklerle, inanmış kadınları bilmeyerek ezmeniz ve böylece size bir eziyet gelecek olmasaydı, (Allah Mekke'ye girmenize izin verirdi). Allah, dilediğini rahmetine koymak için böyle yapmıştır. Eğer, inananlarla inkarcılar birbirinden ayrılmış olsalardı, onlardan inkar edenleri elem dolu bir azaba uğratırdık.
	Hani inkar edenler kalplerine taassubu, cahiliye taassubunu yerleştirmişlerdi. Allah ise, Peygamberine ve inananlara huzur ve güvenini indirmiş ve onların takva (Allah'a karşı gelmekten sakınma) sözünü tutmalarını sağlamıştı. Zâten onlar buna lâyık ve ehil idiler. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir.
	Andolsun, Allah, Peygamberinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse, siz güven içinde başlarınızı kazıtmış veya saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram'a gireceksiniz. Allah, sizin bilmediğinizi bildi ve size bundan başka yakın bir fetih daha verdi.
	O, Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderendir. (Allah) o hak dini bütün dinlere üstün kılmak için (böyle yaptı). Şahit olarak Allah yeter.


Fetih Suresi Tefsiri (Diyanet)

Sûreye adını veren fethin Hudeybiye Antlaşması mı yoksa Mekke’nin fethi mi olduğu konusunda farklı değerlendirmeler vardır. Fetih kelimesinin “savaş yoluyla bir toprağı ele geçirmek” mânasında kullanıldığını dikkate alan tefsirciler burada, Mekke’nin fethinden söz edildiğini ileri sürmüşlerdir. Sağlam rivayetler yanında (Buhârî, “Tefsîr”, 48/1) bu sûrede geçen ve yeri geldikçe açıklanacak olan işaretlere dayanan tefsirciler ise haklı olarak burada Hudeybiye sulhunun anlatıldığı kanaatine varmışlardır. Bunlara göre fetih kelimesi, bir çözüm getirdiği ve tıkanıklığı açtığı için sulh için de kullanılabilir. Ya da sebepten söz edip bununla sonucu kastetmek şeklindeki “mürsel mecaz” üslûbunun kullanıldığı düşünülebilir. Çünkü Hudeybiye sulhunun yol açtığı gelişmeler birden fazla fethi beraberinde getirmiştir: 1. Bu antlaşmadan sonra Hayber fethedilmiştir. 2. Mekkeli müşriklerle savaş ihtimali geçici olarak kalktığı için iki tarafın halkı birbirine gidip gelmişler, görüşmüşler, İslâm hakkında bilgi alışverişi yapılmış ve birçok müşrik ihtida etmiş, İslâm ile müşerref olmuştur. 3. İki yıl sonra on bin kişilik bir ordu ile Mekke üzerine yürüyen müminler burayı kolayca fethetmişlerdir. 4. Daha önceleri müslümanları muhatap kabul etmeyen ve çözümü savaşta arayan müşrikler ilk defa bu antlaşmada karşı tarafı tanımışlar, onlardan güvenlik talep etmişler, müslümanların o yıl yapmak istedikleri umre ibadetini bir yıl sonra gelip yapmalarını kabul etmişlerdir ( Kurtubî, XVI, 250 vd. Hudeybiye ile ilgili özet bilgi için bk. Bakara 2/194). Bu fethin sağladığı faydalar, doğurduğu sonuçlar ilk üç âyette veciz bir şekilde açıklanmaktadır. 12. âyette işaret edildiği üzere bu sefere çıkmak, Mekkeli müşriklere bir mânada meydan okumak demekti, bu da bir cesaret meselesiydi. Bu yüzden münafıklar “Bunların işi bitti, müşrikler tamamını yok edecek” demişlerdi. Ancak 27. âyette sözü edilen rüyayı bir işaret ve emir sayan Peygamber efendimiz, çeşitli faydalarını da gözeterek, kendisine sadık 1500 kadar sahâbî ile bu meşakkatli ve tehlikeli seferi göze almışlardı. Başta hesap edilmeyen gelişmeler oldu; sahâbe sabır, cesaret, bağlılık ve fedakârlık imtihanlarına tâbi tutuldular. Bütün bunlar olurken ve olduktan sonra Allah Teâlâ’nın şu lutufları tecelli etti: 1. Hz. Peygamber, kendisinin dışında hiçbir ümmet ferdine bahşedilmeyen bir iltifata nâil oldu, “geçmiş ve gelecek günahlarının bağışlanmış olduğu” rabbi tarafından ilân edildi. Esasen bütün peygamberler gibi Hz. Peygamber de ismet (Allah tarafından günah işlemekten korunmuş olma) özelliğine sahiptir, dolayısıyla zaten günahsızdır. Şu halde Peygamberimizin, bağışlandığı bildirilen günahı, fiilen işlediği yahut işleyeceği bir günah olmayıp, beşer olması hasebiyle kendisinde bulunan günah işleme potansiyelidir. İsmet sıfatı, peygamberlerdeki bu potansiyel günah işleme imkânının fiiliyata geçmesini önleyen ilâhî bir koruma ve esirgemedir; âyetteki af bu anlamdadır. Bir önceki sûrenin tefsirinde geçen (Muhammed 47/19) farklı bir yoruma göre bu antlaşma ile Mekkeliler nezdinde suçlu (zenb kelimesinin suç mânası için bk. Şuarâ 26/14) ve ölüme mahkûm bulunan Hz. Peygamber bu antlaşma sonunda barış ve güvenlik antlaşmasının tarafı haline geldi, böylece müşrikler tarafından suçluluk hükmü kaldırılmış oldu. 2. En büyük nimet ve dosdoğru yol olan İslâm dini sulh ortamında tamamlanarak yayılma imkânı buldu. 3. Yolculukta, sulh müzakerelerinde ve dönüşte Allah’ın büyük yardımları görüldü.

Peygamberler ümmetlerine örnek olduklarından Allah onları günah işlemekten korumuştur. Buna rağmen Peygamber efendimiz gece gündüz nâfile ibadetler yaparak ve özellikle çok namaz kılarak, hem bu konuda da ümmetine örnek olmuş hem de ibadetin cennet ümidi veya cehennem korkusundan değil, Allah buna lâyık olduğu, kul bununla mânevî hayat ve huzur bulduğu için yapılacağını göstermiştir. Nitekim kendisine, günahlarının peşinen bağışlanmış olduğu hatırlatılarak niçin bu kadar çok namaz kıldığı sorulduğunda şu cevabı vermişlerdir: “Elimden geldiğince Allah’a şükreden bir kul olabilmem için” (Buhârî, “Tefsîr”, 48/2; peygamberlerin günahsızlığı (ismet) konusunda geniş bilgi için bk. Mehmet Bulut, “İsmet”, DİA, XXIII, 134-136).

4. âyette müminlere, olağan üstü sıkıntılı durumlarında Allah’ın moral yardımından söz ediliyor, arkasından da O’nun askerlerinden bahsediliyor. Öyle anlaşılıyor ki bu askerlerden maksat, müminlerin yanında olan ve ilâhî yardımı onlara ileten meleklerdir. Buna göre 7. âyette zikredilen askerler ise ilâhî cezayı icra eden melekler olmalıdır.

Hz. Peygamber’in, Câhiliye kültür ortamı içinde yetişmiş olmasına rağmen ortaya koyduğu kişilik ve ahlâk, tebliğ ettiği dinin Allah’tan olduğuna canlı ve güçlü bir tanıktır. Onun eğitim kurallarına uygun uyarıları, müjdeleri, açıklamaları insanları etkilemiş; Allah’a iman ve yalnızca O’na ibadet etmelerine, O’nun dinini desteklemelerine, uğrunda canlarını ve mallarını ortaya koyarak çaba göstermelerine sebep olmuştur. Bazı tefsirciler, 9. âyetteki zamirlerin kime yönelik bulunduğu konusunda farklı bir anlayış ileri sürmüş, “O’nu tenzih ederek...” kısmındaki “O” zamirinden maksadın Allah olduğunu, diğer iki zamirin ise Peygamber efendimize ait bulunduğunu ifade etmişlerdir. Bu son yoruma göre, “büyüklüğü karşısında eğilesiniz” kısmını “O’na saygı gösteresiniz” diye çevirmek gerekecektir. 18. âyette ek bilgiler de verilerek tekrar değinilecek olan, “yeminle bağlılık sözü”nün Arapça’daki karşılığı biattır (bey‘at). 10. âyetteki ilgili fiil de bu köktendir. Buradaki biattan maksat, meşhur Hudeybiye biatıdır. Hz. Peygamber bu sûrenin 27. âyetinde bahsi gelecek bir rüyası üzerine hicrî 6. yıl Zilkadesinin başında (Mart 628), 1500 kadar sahâbî ile umre ibadeti yapmak üzere yola çıkmış, Mekke’nin 17 km. batısında yer alan Hudeybiye’ye gelip konaklamıştı. Daha önce bilgi almak üzere gönderilen görevliler, Mekkeli müşriklerin müslümanları engelleme kararı aldıkları ve bu maksatla Hâlid b. Velîd’i 200 kişilik bir güçle yola çıkardıkları haberini getirmişlerdi. Hz. Peygamber maksadını açıklamak ve ziyaret izni almak üzere önce Hırâş’ı, onun kötü karşılanması hatta ölüm tehlikesi geçirmesi üzerine, Mekkeliler arasında yakınları ve itibarı bulunan Hz. Osman’ı Mekke’ye elçi olarak gönderdi. Bir müddet sonra onun müşrikler tarafından öldürüldüğü haberi geldi. İşin renginin değiştiğini ve savaş ihtimalinin belirdiğini gören Resûlullah, ashabından biat almayı uygun buldu. Oradaki bir mugaylân veya sakız ağacının (şeceretü’r-rıdvân) altında, teker teker ellerini tutarak 1500 kişi ile biatlaştı; yani her bir sahâbî Peygamberimize bağlılık ve itaat sözü verdi. Bu biatta söz verilirken neyin üstlenildiği konusunda “cihad, itaat, ölüm pahasına sebat ve sabır” gibi ifadeler nakledilmiştir (Müslim, “İmâre”, 41, 42, 80). Bu biatı haber alan Mekkeliler telâşa kapılarak Süheyl b. Amr başkanlığında bir heyet gönderdiler. Hz. Peygamber düşmanı azaltmak ve güneyi emniyete almak, Mekkeliler ise ticaret yollarını açmak için bir barış istiyorlardı. Tartışmalardan sonra “müslümanların o yıl geri dönüp ertesi yıl umre için gelmeleri, Mekkeli bir kimse kaçıp Medine’ye sığınırsa istendiği takdirde iade edilmesi, aynı şey Medine’den Mekke’ye olursa geri verilmemesi, diğer Arap kabileleri ile tarafların serbestçe antlaşma yapabilmeleri, üçüncü bir tarafla savaş yapılması halinde antlaşmanın ikinci tarafının pasif kalması” üzerinde antlaşma sağlandı ve on yıllık bir antlaşma imzalandı (Muhammed Hamîdullah, “Hudeybiye Antlaşması”, DİA, XVIII, 297-299 ). Birçok âyette resulüne itaat edenin Allah’a itaat etmiş olacağı ifade buyurulmuştur. 10. âyette de Allah’ın elçisi olan peygambere itaat gibi ona biat da dolaylı olarak Allah’a verilmiş bir bağlılık ve itaat sözü olarak değerlendirilmektedir.

“Savaşa katılmayan Arap kabileleri”, Medine civarında yaşayan Gıfâr, Müzeyne, Cüheyne, Eşca‘, Eslem ve Dîl isimli bedevî gruplarıdır. Bunlar daha önce Hz. Peygamber’le beraber sefere çıkma sözü verdikleri halde, imanları kişiliklerine yansımadığı, henüz şuur ve kararlarına yeterince hâkim olmadığı, müminlerin de bu seferden sağ kalarak dönemeyeceklerini sandıkları için sözlerinde durmadılar. Sonradan kendilerine hesap sorulunca da hayvanları ile çoluk çocuklarının bakımını bahane ettiler.

Tevbe sûresinde (9/81-85), Tebük Seferi’ne katılmamak için bahaneler uyduran, özellikle havaların aşırı sıcak olduğu gerekçesine sığınan, fakat aynı zamanda müminleri de sefere çıkmaktan caydırmaya çalışan münafıkların âkıbetinin çok acı olacağı belirtilmiş; Hz. Peygamber’in bu kişilerden sağ kalanlarla karşılaşması halinde onların kendi maiyetinde bir sefere çıkmalarına müsaade etmemesi emredilmiş, ölenlerin ise imansız olarak can verdikleri bildirilip onlara karşı bir dinî vecîbe ifa etme cihetine gitmemesi istenmiştir. Burada geçen “savaşa katılmayanlar” ile orada geçenlerin aynı olduğunu; bunlardan münafıkların kastedildiğini düşünenler olmuşsa da, ileride açıklaması gelecek olan 16. âyet bu anlayışa mânidir. Ayrıca Tebük Harbi Hudeybiye’den üç yıl sonra olmuştur. Hudeybiye seferine katılmadıkları için kınanan, uyarılan, kendilerine öğüt verilen ve ceza olarak da “Hayber Savaşı’na katılmaktan mahrum bırakılan” gruplar, münafıklar değil, yeni iman etmiş fakat yeterince eğitim görmemiş bedevîlerdir.

Tefsirin devamını okumak için tıklayınız

Ezberlemek İsteyenler için Namaz Sureleri


	İhlas Suresi
	Felak ve Nas Suresi
	İnşirah Suresi
	Yasin Suresi
	Vakıa Suresi
	Fatiha Suresi
	Kadir Suresi
	Fil Suresi
	Kafirun Suresi
	Mülk Suresi
	Ayetel Kürsi


 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/fetih-suresi-fetih-duasi.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/fetih-suresi-fetih-duasi.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/fetih-suresi-fetih-duasi_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/fetih-suresi-fetih-duasi.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/fetih-suresi-fetih-duasi/39231/</link>
			<pubDate>Sun, 07 Feb 2021 23:56:13 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Mülk Suresi</title>
			<description><![CDATA[Mülk suresi Medine zamanında inmiştir. Tebareke suresi olarak da adlandırılan sure 30 ayetten oluşmaktadır. Adını birinci ayette geçmekte olan "El-mülk" kelimesinden alır.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Sure içerisinde başlıca yer alan konular arasında; Allah'ın azameti, Allah'ın birliğinin ve kudretinin delilleri, öldürtükten sonra dirilmeyi ve inkar edenlerin nasıl bir akıbete sahip olacağı yer alır. Okunması oldukça faziletli olan bu sure için hazırladığımız Mülk suresi oku ve dinle içeriğimizde Tebareke suresi Türkçe ve Arapça okunuşu, anlamı, faziletleri, tefsiri ve Diyanet meali yer almaktadır. Sureyi ezberlemek isteyen kişiler Türkçe okunuşundan faydalanabilirler.

Mülk suresi anlamı, Türkçe ve Arapça okunuşu, Tebareke suresi Diyanet meali ile fazileti vatandaşlar tarafından merak ediliyor. Mülk Suresi, mushaftaki sıralamada altmış yedinci, iniş sırasına göre yetmiş yedinci suredir. Tur suresinden sonra, Hâkka sûresinden önce Mekke’de nâzil olmuştur. Mülk Suresi Dinlemek ve ezberlemek isteyenler sayfamızda detaylı olarak tüm bilgileri verilmiş olan surenin içeriğini inceleyebilirler.

Mülk Suresi (Tebareke) Türkçe Okunuşu

1. Tebarekelleziy biyedihilmulku ve huve 'ala kulli şey'in kadiyrun.
2. Elleziy halekalmevte velhayate liyebluvekum eyyukum ahsenu 'amelen ve huvel'aziyzulğafuru.
3. Elleziy haleka seb'a semavatin tıbakan ma tera fiy halkırrahmani min tefavutin ferci'ılbasare hel tera min futurin.
4. Summerci'ılbasare kerreteyni yenkalib ileykelbesaru hasien ve huve hasiyrun.
5. Ve lekad zeyyennessemaeddunya bimesabiyha ve ce'alnaha rucumen lişşeyatıyni ve a'tedna lehum 'azabesse'ıyri.
6. Ve lilleziyne keferu birabbihim 'azabu cehenneme ve bi'selmasıyru.
7. İza ulku fiyha semi'u leha şehiykan ve hiye tefuru.
8. Tekadu temeyyezu minelğayzı kullema ulkıye fiyha fevcun seelehum hazenetuha elem yet'kum neziyrun.
9. Kalu bela kad caena neziyrun fekezzebna ve kulna ma nezzelellahü min şey'in in entüm illa fiy dalalin kebiyrin.
10. Ve kalu lev kunna nesme'u ev na'kılu ma kunna fiy ashabisse'ıyri.
11. Fa'teref'u bizenbihim fesuhkan liashabisse'ıyri.
12. İnnelleziyne yahşevne rabbehum bilğaybi lehum mağfiretun ve ecrun kebiyrun.
13. Ve esirru kavlekum evicheru bihi innehu 'aliymun bizatissuduri.
14. Ela ya'lemu men haleka ve huvelletıyfulhabiyru.
15. Huvelleziy ce'ale lekumul'arda zelulen femşu fiy menakibiha ve kulu min rizkıhi ve ileyhinnuşuru.
16. Eemintum men fiyssemai en yahsife bikumul'arda feiza hiye temuru.
17. Em emintum men fiyssemai en yursile 'aleykum hasıben feseta'lemune keyfe neziyri.
18. Ve lekad kezzebilleziyne min kablihim fekeyfe kane nekiyri.
19. Evelem yerev ilettayri fevkahum saffatin ve yakbıdne ma yumsikuhunne illerrahmanu innehu bikulli şey'in basıyrun.
20. Emmen hazelleziy huve cundun lekum yansurukum min dunirrahmani inilkafirune illa fiy ğururin.
21. Emmen hazelleziy yerzukukum in emseke rizkahu bel leccu fiy 'utuvvin ve nufurin.
22. Efemen yemşiy mukibben 'ala vechihi ehda emmen yemşiy seviyyen 'ala sıratın mustekıymin.
23. Kul huvelleziy enşeekum ve ce'ale lekumussem'a vel'ebsare vel'ef'idete kaliylen ma teşkurune.
24. Kul huvelleziy zereekum fiyl'ardı ve ileyhi tuhşerune.
25. Ve yekulune meta hazelva'du in kuntum sadikıyne.
26. Kul innemel'ılmu 'ındallahi ve innema ene neziyrun mubiynun.
27. Felemma reevhu zulfeten siy-et vucuhulleziyne keferu ve kıyle hazelleziy kuntum bihi tedde'une.
28. Kul ereeytum in ehlekeniyallahu ve men me'ıye ev rahımena femen yuciyrulkafiriyne min 'azabin eliymin.
29. Kul huverrahmanu amenna bihi ve 'aleyhi tevekkelna feseta'lemune men huve fiy dalalin mubiynin.
30. Kul ereeytum in asbeha maukum ğavren femen ye'tiykum bimain me'ıynin.
 

Mülk Suresi Konusu

Sûre genel olarak Allah Teâlâ’nın varlığı ve birliğini, azametini, evrendeki hükümranlığını, tek tanrı ve tek yaratıcı olduğunu, hayatın ve ölümün var ediliş amacını ve öldükten sonra dirilmeyi konu edinmektedir. Sûrede ayrıca insanlığın ilâhî vahyin uyarıcılığına muhtaç olduğuna işaret edilmekte, bunu kabul etmeyenlerin karşılaşacakları kötü sonuçla ilgili uyarılar yapılmaktadır.

Mülk Suresi Fazileti

Hz. Peygamber, Mülk sûresinin onu okuyanları kabir azabından koruyacağını ifade buyurmuşlar (Tirmizî, “Fezâilü’l-Kur’ân”, 9; Şevkânî, V, 296), bu sebeple cenazelerin ardından bu sûrenin okunması âdet olmuş, yaygınlık kazanmıştır. Bu hadisi, “sûreyi okuyup amel edenlerin, kabir azabını gerektiren günahlardan uzak duracağı ve böylece azaptan kurtulacağı” şeklinde anlamak da mümkündür.

Mülk Suresi Diyanet Meali

(1)Mutlak hükümranlık elinde olan Allah aşkındır, cömerttir ve O’nun her şeye gücü yeter.
(2)Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu deneyerek göstermek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O, güçlüdür, çok bağışlayıcıdır.
(3) Yedi göğü birbiriyle tam bir uygunluk içinde yaratan O’dur. Rahmânın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun?
(4) Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak; (kusur arayan) göz aradığını bulamadan bitkin olarak sana dönecektir.
(5) Gerçek şu ki biz yakın göğü kandillerle süsledik. Ayrıca bunlarla şeytanların taşlanmasını sağladık ve onlara alevli ateş azabını hazırladık.
(6) Rablerini inkâr edenlere cehennem azabı vardır. Orası ne kötü bir varış yeri!
(7) Oraya atıldıklarında, onun kaynarken çıkardığı uğultuyu işitirler.
(8) Cehennem neredeyse öfkesinden çatlayacak! Oraya her bir grup atıldıkça, muhafızları onlara, "Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?" diye sorarlar.
(9) Şöyle cevap verirler: "Evet, doğrusu bize bir uyarıcı (peygamber) gelmişti; fakat biz onu yalancılıkla itham etmiş ve ‘Allah hiçbir şey göndermemiştir; siz gerçekten büyük bir sapkınlık içindesiniz!’ demiştik."
(10) "Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, şimdi şu alevli cehennemin mahkûmları arasında olmazdık!" diye de ilâve ederler.
(11) Böylece günahlarını itiraf etmiş olurlar. O alevli ateşin mahkûmları artık rahmetten mahrumdurlar.
(12) Görmedikleri halde rablerinden korkup saygı duyanlara gelince, onları da hem bir bağışlanma hem de büyük bir ödül beklemektedir.
(13) Sözünüzü ister gizleyin isterse açığa vurun; unutmayın ki O, kalplerin içindekini bilmektedir.
(14) Yaratan bilmez olur mu? O, bütün inceliklerin farkındadır ve her şeyden haberdardır.
(15) Yeryüzünü sizin için kullanışlı hale getiren O’dur. Üzerinde dolaşın ve Allah’ın rızkından yiyip için; (ama unutmayın ki) dönüş yalnız Allah’adır.
(16) Göktekinin sizi yerin dibine batırmayacağından emin misiniz? Bir de bakarsınız yeryüzü altüst olmuş!
﴾17) Yahut gökte olanın üzerinize taş yağdıran bir fırtına göndermeyeceğinden emin misiniz? Uyarılarımın ne demek olduğunu yakında anlayacaksınız!
(18) Onlardan öncekiler de (gerçekleri) yalan saymışlardı; ama verdiğim ceza da nasıl olmuştu?
(19) Üstlerinde kanatlarını aça kapaya uçan kuşları hiç görmediler mi? Onları (havada) rahmândan başkası tutmuyor. Şüphesiz O her şeyi görmektedir.
(20) Peki, rahmâna karşı size yardım edecek askerleriniz kimler? İnkârcılar ancak derin bir gaflet içinde bulunmaktadırlar.
(21)Yahut Allah lutfettiği rızkı kesiverse size rızık verebilecek olan kim? Hayır! Onlar azgınlıkta ve haktan sapıp uzaklaşmakta ısrar ediyorlar.
(23) De ki: "Sizi yaratan, size işitme duyusu, gözler ve kalpler veren O’dur. Ne az şükrediyorsunuz!"
(24) De ki: "Sizi yeryüzünde çoğaltıp yayan O’dur; sadece gelip O’nun huzurunda toplanacaksınız."
(25)"Doğru sözlü iseniz (söyleyin), bu tehdit ne zaman gerçekleşecek?" derler.
(26) De ki: "O bilgi yalnız Allah’a mahsustur, ben ise sadece açık bir uyarıcıyım."
(27) Ama onu yakından gördükleri zaman, inkâr edenlerin yüzleri kara çıkacak ve (kendilerine), "İşte sizin isteyip durduğunuz budur!" denilecektir.
(28) De ki: "Beni ve beraberimdekileri Allah öldürse bizi esirgerse de (âhiret ümidimiz bâkidir); peki söyler misiniz, inkârcıları (âhiretteki) can yakıcı azaptan kurtaracak olan kimdir?"
(29) De ki: "O, rahmândır; biz O’na iman etmiş ve O’na güvenip dayanmışızdır. Kimin düpedüz bir sapkınlık içinde olduğunu yakında anlayacaksınız!"
(30) Bir de şunu sor: "Suyunuz çekiliverse size akarsuyu kim getirebilir?

Mülk Suresi Tefsiri

Sûrenin özeti mahiyetinde olan bu âyetlerin ilkinde Allah’ın yüceliği, kudreti, evrendeki hükümranlığı ve her şeyin kendisinin kudret elinde olduğu, evrende istediği gibi tasarrufta bulunabileceği ifade edilmiş, sonraki âyetlerde ise O’nun kudretinin eserlerinden örnekler verilmiştir (1. âyette “aşkındır, cömerttir” diye çevirdiğimiz tebâreke fiilinin diğer anlamları hakkında bilgi için bk. Furkån 25/1). 2. âyet yüce Allah’ın kudret ve tasarrufunu en açık bir şekilde gösteren delilleri içermekte; Allah’ın, dünyada insanların güzel işler yapma hususunda birbirleriyle rekabet etmelerini sağlamak, kimlerin kendi emir ve yasaklarına uyarak daha güzel işler yapacağını ortaya çıkarmak için hayatı ve ölümü yarattığını bildirmektedir. Aynı âyette önce ölüm, sonra hayat geçtiği için burada “ölüm” kavramıyla, hayattan önceki cansızlık halinin mi yoksa dünya hayatının sona ermesi ve âhiret hayatına geçiş halinin mi kastedildiği hususunda farklı görüşler vardır. Bir kısım müfessirler âyetteki sıralamayı dikkate alarak ölümden maksadın dünya hayatından âhiret hayatına geçiş hali, hayattan maksadın ise âhiret hayatı olduğunu söylemişlerdir (Râzî, XXX, 55; Elmalılı, VII, 5159). İkinci grup ise ölümle dünya hayatından âhiret hayatına geçiş halinin, hayatla da dünya hayatının kastedildiği kanaatindedir (Zemahşerî, IV, 134); bizim tercihimiz de budur. Zira hayat da ölüm de imtihan için yaratılmıştır; imtihan yeri ise âhiret değil dünyadır. Her ikisinin de bu dünyada olması amaca daha uygun görünmektedir. Hayat ölümden önce olduğu halde âyette sonra gelmesi ise çeşitli şekillerde yorumlanmıştır (bk. Râzî, XXX, 55; Ateş, IX, 526-527). Dikkat çekici bir yoruma göre eşyada aslolan yokluk olduğu, varlık ve hayat sonradan verildiği için âyette ölüm önce gelmiştir (Şevkânî, V, 297). Bizce de isabetli olan diğer bir yoruma göre ölüm insanlara hayatın sorumluluğunu hatırlattığı, onları iyi işler yapmaya teşvik ettiği ve bir uyarıcı olduğu, nihayet insanda “imtihan” sorumluluğunu daha canlı tuttuğu için âyette ölüm önce zikredilmiştir. Nitekim hayat bir hayırlı faaliyetler alanı, ölüm ise bu faaliyetlerin karşılığının verileceği ebedî varlık sahnesine geçişi sağlayan dönüm noktası, Hz. Peygamber’in de belirttiği gibi bir uyarıcıdır (bk. Râzî, XXX, 55). İfadenin akışına ve lafız güzelliğine daha uygun olduğu için “mevt” (ölüm) kelimesinin önce geldiği de düşünülebilir.

3-4. âyetlerde evrenin eksiksiz-kusursuz yaratılışına, mükemmel işleyişine ve düzenine dikkat çekilmekte, böylece bu muhteşem varlık düzeninin bir tesadüfle meydana gelmiş olamayacağı ve devam edemeyeceği; bunun ancak üstün bir ilim, irade ve kudret sahibinin yaratması ve yönetmesiyle mümkün olduğu belirtilmektedir (yedi göğün anlamı hakkında bk. Bakara 2/29).

Meâlde “Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak” diye tercüme ettiğimiz cümlenin lafzî karşılığı, “Sonra gözünü iki kez daha çevir de bak” şeklindedir. Ancak bu ibare çokluktan kinaye olup sayı olarak iki defayı değil, defalarca bakmayı ifade eder (bk. İbn Âşûr, XXIX, 19-20).

Yıldızlarla donatılmış gibi bir görüntü verdiği için gökyüzünün kandillerle süslenmesinden söz edilmiş, yıldızlar geceleyin kandil gibi ışık saçtıklarından onlara mecaz olarak “kandiller” (mesâbîh, tekili: misbâh) denilmiştir (Taberî, XXIX, 3). Yıldızlarla şeytanların taşlanmasından maksat ise göklerdeki meleklerin konuşmalarını dinleyip onlardan bilgi sızdırmak için kulak hırsızlığı yapmak isteyen şeytanların bu yıldızlardan çıkan parlak ışıklarla, bir tür ateş toplarıyla engellenmesidir. Bu ve benzeri âyetlerle ilgili olarak klasik tefsirlerde ayrıntılı yorumlar bulunmakla birlikte müteşâbihattan olan bu tür âyetlerin anlamları hakkında zamana, şartlara, bilimsel verilere göre farklı görüşler ileri sürmek mümkündür. Ayrıca gayb konularına giren âyetlerin yorumunda iddialı olmamak gerekir. Çünkü gayb âleminin mahiyetini Allah’tan başka kimse bilemez; biz gayb bilgilerine sadece inanırız (gökyüzünün yıldızlarla süslenmesi ve bunlarla şeytanların taşlanması konusunda bilgi için bk. Hicr 15/16-18; Sâffât 37/6-10). “Taşlanma” şeklinde çevirdiğimiz rücûm kelimesi “sağlam bir bilgiye dayanmadan konuşmak, kafadan atmak” mânasına da geldiği için âyete, “insan ve cin şeytanlarının yıldızlara bakarak aslı faslı olmayan şeyler söylemeleri” mânası da verilmiştir (Şevkânî, V, 299).

Bazı âhiret sahnelerini tasvir eden bu âyetler, kimlerin daha güzel davranacağını sınamak için ölümün ve hayatın yaratıldığını ifade eden 2. âyetle irtibatı olup, bu dünyada Allah’a isyan edenlerin öte dünyada çekecekleri cezayı, O’na karşı saygılı olup günah işlemekten korunanların elde edecekleri ödülleri açıklamaktadır. 6-8. âyetlerdeki tasvirler cezanın ne derece şiddetli olduğunu daha iyi hissettirme amacına yöneliktir. 8. âyette “uyarıcı” diye çevirdiğimiz nezîrden maksat peygamberdir (İbn Âşûr, XXIX, 25). Âyette dünyada peygamberin çağrısına ve uyarılarına kulak tıkayıp inkâr ve isyanlarını sürdürmekte direnenlere, yarın kıyamet gününde, “Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?” diye sorulacağını bildiren ifade aslında yaşayanlar için bir uyarıdır. 9-11. âyetler o gün iş işten geçtikten sonra değil, fakat bugün fırsat eldeyken o uyarıya kulak vermek, yani peygamberi tanımak, ayrıca Allah’ın insanlığa büyük lutfu olan aklı ve diğer bilgi imkânlarını da kullanarak hak ve hidayet yolunu bulmak gerektiğine, ebedî kurtuluşun ancak bu sayede kazanılabileceğine işaret etmektedir. 12. âyet ise müminlerin nâil olacağı uhrevî mutluluğun veciz bir özetidir.

 Bu dünyada günah işleyenler, ya kendilerini görüp gözeten Allah’ın varlığına inanmıyor veya inanmakla birlikte dünyevî hırs ve menfaatleri, nefsânî arzuları yüzünden gaflete dalıp sorumluluklarını unutuyorlar. İşte bu âyetlerde inkârcılara ve gafillere Allah’ın gizlisiyle açığıyla her şeyi kuşatan ilmi hatırlatılmakta, kendilerinden hayatlarını buna göre düzenlemeleri istenmektedir.

Cenâb-ı Allah, kendisinin güç ve kudretini gösteren delilleri bir defa daha gözler önüne sermekte; yerkürenin yaratılması, her türlü nimet ve imkânlarla donatılarak üzerinde yaşanılır hale getirilmesinin, sonsuz bir gücün varlığını ve birliğini gösterdiğine dikkat çekmektedir. “Üzeri” diye çevirdiğimiz menâkibihâ tamlamasındaki menâkib kelimesi, “omuz” anlamına gelen menkibin çoğulu olup mecaz olarak yeryüzündeki yolları, köşe bucak ve dağları ifade eder (Şevkânî, V, 301-302). Yüce Allah, bu nimetleri kulları için yarattığını bildirerek onlara yeryüzünde dolaşmalarını, yarattığı rızıklardan yiyip içmelerini istemiş; arkasından “Dönüş yalnız Allah’adır” buyurmak suretiyle insanların dünya nimetleri ve zevklerine dalarak kendi varlığını, sonsuz kudretini ve âhiret hayatını unutmamaları gerektiği, zira her nimetin bir sorumluluğu olduğu mesajını vermiştir.

Müfessirler “gökte olan”dan maksadın kim veya ne olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir: 1. Bundan maksat Allah’tır; ancak bu mecazi bir anlatım olup maksat O’nun yüceliğini ve gücünün sonsuzluğunu vurgulamaktır. Allah mutlak mânada yücedir, sonsuz ve sınırsızdır, zamanda ve mekânda olanlar ise sınırlıdır ve Allah bu sınırlamalardan münezzehtir. 2. Maksat gökteki meleklerdir. Onlar Allah’ın emriyle yeryüzüne inerek kendilerine verilen görevleri yerine getirirler. 3. Maksat, Allah’ın gökten inen azabıdır. Allah’ın rahmeti ve nimeti nasıl gökten iniyorsa O’nun azabı da inkârcı ve isyankârların başına gökten iner (daha geniş bilgi için bk. Râzî, XXX, 69-70; Elmalılı, VII, 5232 vd.; İbn Âşûr, XXIX, 33). Bize göre burada geçen “gök” kelimesiyle, fizikî evrenin gökleri değil, madde ötesi, yüce olan varlık düzeyi kastedilmiş olmalıdır.

15. âyette belirtilen imkânların iyi değerlendirilmesi gerektiği yönünde ikazlar içeren bu âyetlerde insanların, yeryüzündeki nimetlerden yararlanırken azgınlık ve taşkınlık göstermemeleri gerektiğine, aksi takdirde yeryüzünde şiddetli felâketlerin, yıkımların vuku bulacağına, böylece Allah’ın gönderdiği uyarıcıyı (peygamber), onun uyarılarını önemsemeyenlerin şiddetle cezalandırılacaklarına dikkat çekilmektedir. Nitekim 18. âyette de geçmişte gerçekleri yalan sayanların bu şekilde cezalandırıldığı hatırlatılmaktadır (krş. Kasas 28/81; Hâkka 69/6-8).

Yüce Allah’ın başka bir eseri olan kuşların uçma yeteneğine işaret edilerek Allah’ın kudretinin bir işareti daha gözler önüne serilmektedir. Yer çekimine rağmen kuşların gökyüzünde kanat çırparak uçması ve süzülmesi, her gün gördüğümüz için önemini gözden kaçırdığımız, gerçekte ise Allah’ın sanat ve kudretini gösteren hârika olaylardandır. Kuşlara bu yeteneği veren Allah’tır. Burada Allah’ın merhametini yansıtan rahmân isminin kullanılmış olması, O’nun mahlûkata merhametle muamele ettiğini, varlık düzeninin O’nun rahmetinden bir yansıma olduğunu ima eder. 21. âyetlerde rızık olarak anılan nimetler de rahmân isminin sürekli tecellisi olup bu tecelli bir an kesilecek olsa hayatın bütünüyle yok olacağına dikkat çekilmektedir.

Şeytanlara uyarak, mânevî körlük içinde bâtıl yollarda giden inkârcı nankör ile hak yolda yürüyen mümin temsilî olarak karşılaştırılmakta, bunlardan hangisinin hedefine daha güvenli olarak ve şaşmadan ulaşacağı soru-cevap yöntemiyle anlatılmaktadır.

Doğduğunda hiçbir bilgiye sahip olmayan insana bilgi vasıtalarından kulaklar, gözler ve kalpler (akıllar) verildiğinin hatırlatılması, insanın en değerli ve ayırıcı niteliğinin gözlem ve düşünme kapasitesi olduğuna ve bu nimetleri verene şükretmek gerektiğine işaret eder. Bu nimetler aynı zamanda Allah’ın eşsiz sanatını ve sonsuz kudretini göstermesi bakımından da önemlidir. Muhatabın sağduyusuna hitap edilerek onun yanlış inanç ve tutumlardan kurtulması, Allah’ın varlığına ve birliğine iman etmesi istenmektedir. Allah Teâlâ’nın sonsuz kudretini gösteren delillerden biri de insanoğlunun yeryüzünde yaratılması, türetilmesi ve çoğaltılmasıdır. Onları bu şekilde türetip yeryüzüne yayma gücüne sahip olan Allah, öldükten sonra dirilterek huzurunda toplamaya da kadirdir. Nitekim 24. âyetin son cümlesinde, “Sadece O’nun huzurunda gelip toplanacaksınız” ifadesiyle buna işaret edilmiştir (bu âyetlerin tefsiri için ayrıca bk. Nahil 16/78; Mü’minûn 23/78-79).

 Bir önceki âyette insanların kıyamet gününde Allah’ın huzurunda toplanacakları haber verilince inkârcılar öğrenmek için değil, Hz. Peygamber’le alay etmek maksadıyla bu olayın ne zaman gerçekleşeceğini sormuşlardı. Devamındaki âyette bu soruya Hz. Peygamber’in nasıl cevap vermesi gerektiği bildirilmektedir. 27. âyette de inkârcıların âhirette azabı gördüklerindeki halleri anlatılmakta, inanmadıkları âhiret azabını ve kıyametin korkunç olaylarını yakından gördükleri zaman yüzlerinde meydana gelen üzüntü belirtileri ve psikolojik çöküntü tasvir edilmekte veya –bizim tercih ettiğimiz meâle göre– inkârcıların yüzlerinin kara çıkacağı ve mahcup olacakları bildirilmektedir. İşte inkârcılar, dünyada inkâr ettikleri ve alay ederek gelmesini istedikleri azabın bu azap olduğunu ya kendi aralarında konuşurlar veya melekler tarafından onlara söylenir.

Müşrikler Hz. Peygamber’in ölümünü istiyor ve bunu açık bir şekilde dile getirmekten de çekinmiyorlardı (bk. Tûr 52/30-31). Hatta onu öldürmek için tuzak kuruyor (bk. Enfâl 8/30), böylece ondan ve getirdiği dinden kurtulacaklarını sanıyorlardı. İşte bu âyetler onların niyet ve beklentilerine bir cevap olmak üzere inmiştir (bk. Râzî, XXX, 76). 28. âyette Hz. Peygamber’in varlığına son verilmesinin veya ölümünün ertelenmesinin müşrikler için herhangi bir fayda sağlamayacağı, kendilerine verilecek elem verici cezayı önleyecek bir gücün de asla bulunmadığı ifade edilmiştir. Âyette ayrıca hayatın ilâhî bir rahmet olduğuna, Hz. Peygamber’in de eceli geldiğinde öleceğine işaret edilmektedir (İbn Âşûr, XXIX, 51-52). 29. âyette ise müminlerin inandıkları ve güvendikleri Tanrı’nın esasen müşriklerce de bilinen ve rahmân ismiyle anılan yüce Allah olduğu belirtilmiş, bu gerçeğin kendilerine tebliğ edilmesi Hz. Peygamber’e emredilmiştir.

Allah’ın kudretini, lutufkârlığını yeniden hatırlatan bu âyet 15 ve 21. âyetlerle bağlantılı olup kuvvetli ihtimalle Hz. Peygamber ile müşrikler arasında geçen bir tartışmanın sonucu olarak onlara yöneltilmiş eleştiri ve uyarı amaçlı bir sorudur. 15. âyette Allah’ın yeryüzünü kullanışlı hale getirdiği ifade edildikten sonra insanlardan O’nun yarattığı rızıklardan yararlanmaları istenmiş; 21. âyette de rızkın Allah’a ait olduğu, O verdiği rızkı kestiği takdirde rızık verecek birinin asla bulunmayacağı bildirilmişti. Burada da rızıkların en önemlisi ve hayatın ana unsuru olan suyun yerin derinliklerine çekilmesi halinde Allah’tan başka yeryüzünde su yaratacak bir gücün bulunmadığına işaret edilerek, böylesine eşsiz kudretin sahibi yüce Allah’ı bırakıp da bâtıl tanrılara tapanlar, ne kadar yanlış bir yolda oldukları üzerinde düşünmeye çağrılmaktadır.

 Mülk Suresi (Tebareke) Ayet Sayısı

Mülk Suresi 30 ayetten oluşmaktadır.

Ezberlemek İsteyenler için Namaz Sureleri


	İhlas Suresi
	Felak ve Nas Suresi
	İnşirah Suresi
	Yasin Suresi
	Vakıa Suresi
	Fatiha Suresi
	Kadir Suresi
	Fil Suresi
	Kafirun Suresi
	Ayetel Kürsi

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/mulk-suresi.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/mulk-suresi.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/mulk-suresi_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/mulk-suresi.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/mulk-suresi/39230/</link>
			<pubDate>Sun, 07 Feb 2021 23:51:39 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>AYETEL KÜRSİ OKUNUŞU VE ANLAMI (Diyanet Meali) - Ayetel Kursi Duası</title>
			<description><![CDATA[Ayetel Kürsi Duası halk arasında bir dua ya da sure olarak bilinmesine rağmen Kur'an-ı Kerim içerisinde Bakara Suresi'nin 255. ayeti kerimesidir. Ayetin Medine döneminde indiği rivayet edilmektir.  İhlas Suresi ve Kelime-i Şahadet'in İslam'ın özünü içerdiği nasıl söylenebilirse bu durum bu ayeti kerime için de söylenebilir.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Ayetel Kürsi duası nazar, bela, musibetlerden korunma ve şifa kaynağı olması nedeniyle Müslümanların sıkça okudukları ayetler arasında yer alır. Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) efendimiz kötülüklerin, musibetlerin ve diğer tüm her şeyin şerlerinden Hz. ALLAH'a sığınmış ve devamlı olarak Ayetel Kürsi'yi dua olarak okumuşlardır. 

Kur'an-ı Kerim'de Bakara Suresi 255. ayeti kerimesi olan Ayetel Kürsi, Hz. Allah'ın azametini ve kudretini anlatmak ile birlikte İslam'ın temel unsurlarını içerisinde barındırır. Medine döneminde indiği rivayet edilmektedir. Ayetel Kürsi anlamı, fazileti, faydaları ve koruyucu özellikleri nedeniyle sık sık okunması öğütlenmiş olan ayetlerin başında yer almaktadır. Nazar, bela, kötülük ve musibetlerden korunmak için okunabileceği gibi gün içerisinde beş vakit namazdan sonra okunması oldukça sevaptır. Ezberlemek isteyenler Ayetel Kürsi Oku sayfamızda Türkçe ve Arapça okunuşu yer almakla birlikte Ayetel Kürsi Dinle seçeneği ile Diyanet Meali takip edilebilir.

AYETEL KÜRSİ TÜRKÇE OKUNUŞU

Allahü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm, Lâ te’huzühû sinetün ve lâ nevm. Lehû mâ fis-semâvâti vemâ fil ard. Menzellezî yeşfeu indehû illâ biiznihi, ya’lemü mâ beyne eydîhim, vemâ halfehüm, velâ yühîtûne bişey’in min ilmihî, illâ bimâ şâe vesia kürsiyyühüssemâvâti vel ard, Velâ yeûdühü hıfzuhumâ ve hüvel aliyyül azîm.

Ayetel Kürsi Arapça harfleri ile okuyamayacak olan kişiler yukarıda yer alan Ayetel Kürsi latin harfleri ile okuma ve ezberleme imkanı elde edebilirler.
 

Ayetel Kürsi Konusu, Özellikleri ve Önemi Hakkında Bilgi

Ayetel Kursi’nin ana konusu Yüce Allah’ın (c.c) varlığı, birliği, sonsuzluğu, gücünün, kudretinin ve hikmetinin sonsuz olması, Kayyum ve Hayy sıfatlarına sahip olduğu için hiçbir şeyin Yüce Allah’tan gizli kalmamasıdır. Ayetel Kursi içinde Allah’ın (c.c) ; 

- Yüceliği, sıfatları

- Evrende meydana gelen bütün olayların onun iradesi doğrultusunda gerçekleştiği

- Onun izni ve isteği olmadan hiç kimsenin başkasına şefaat edemeyeceği

- Göklerde ve yerde ne varsa ona ait olduğu anlatılır.

Ayetel Kürsi Kuran-ı Kerim’in en büyük ayeti kerimesidir. Çünkü Allah’u Teala’nın en büyük ismi ile başlar. Allah’ın Birliğini ilan eder ve Allah’ın en büyük isminin yanında gizli ve açık 18 ismini de barındırır.

Ayetel Kursi’nin önemini Hz. Ali (a.s) şöyle ifade etmektedir. “ Eğer sizler Ayete’l Kürsi’nin manevi eserlerinden haberdar olsaydınız hiçbir anınızda onu okumaktan uzak kalmazdınız.”
 

Kürsi kelime anlamı olarak koltuk, taht anlamındadır. Kök anlamı ise bir araya toplanma demektir. Mecazi olarak ise egemenlik, güç, sultan ve ilim gibi anlamları dile getirir. Allah’u Teala'nın Kuran’ı Kerimde bir kursisi olarak tabir edilen bu ayet, yeri ve gökleri içine alır. Bu özelliklerinden dolayı Kursi Ayeti olarak isimlendirilmiştir.

Ayetel Kürsi Türkçe Anlamı (Diyanet Meali)

Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adı ile. Allah ki, O’ndan başka ilah yoktur. O hayydır, kayyumdur. Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O’nundur. O’nun izni olmadan katında kim şefaat edebilir? O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. O’nun bildirdiklerinin dışında insanlar, O’nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez. O, yücedir, büyüktür.

Kuran-ı Kerim'de Ayetel Kürsi Kaç Ayet, Kaçıncı Sayfada Ve Hangi Surede?

Ayetel Kürsi Kur’an-ı Kerim’in ikinci suresi el- Bakara Suresi'nde geçer. Surenin 255. Ayeti olmakta ve Kur’an-ı Kerim’de 41. Sayfada geçmektedir. Yayınevlerinin basımına göre sayfa rakama bir sayfa ileri de ya da geride olabilir. Cüz olarak 3. Cüzün ilk sayfasına bakıldığında ayeti kerime bulunabilir.

Ayetel Kürsi’de Geçen Allah’ın Sıfatları ve Anlamları Nelerdir?


	Muhalefetül lil Havadis: Zati sıfatıdır. Aalamı, Allah (c.c) yaratılmışlardan farklıdır.
	İlim: Subuti sıfattır. Allah’u Teala’nın her şeyi bilmesi, bilgisinin her şeye yetmesidir.
	Basar: Subuti sıfattır. Allah’ın yaşanan her şeyi gördüğüdür. Yüce Allah’ın görmesi için herhangi bir uzva ihtiyaç duymaz.


 Ayetel Kursi’de Geçen Allah’ın İsimleri ve Anlamları Nelerdir?


	El-Hayy: Diri, her şeyi bilen, her şeye gücü yeten anlamına gelir.
	El-Kayyum: Gökleri ve yeri her şeyi tutan anlamına gelir.
	El- Aliyy: Pek Yüce, pek yüksek anlamına gelir.
	El- Azim: Çok azametli olan anlamına gelir.


Ayetel Kürsi Okumanın Faziletleri ve Faydaları Nelerdir?

Ayetel Kürsi Tevhid ilmi ile ilgili olan en büyük ayeti kerimedir. Bu nedenle okumanın faziletleri faydaları çok fazladır. Allah-u Teala’nın en yüce isminin yer aldığı ayeti kerime bizzat Hz. Muhammet (s.a.v) tarafından müjdelenmiştir. Özellikle geceleri yatmadan okuyanın bütün kötülüklerden korunacağı hatta şeytanın ona yaklaşamayacağı vurgulanmıştır. Ayetel Kürsi’nin faziletleri şu şekilde sıralanabilir:
 

- Nazara karşı okunursa koruma sağlanır.

- Namazlardan sonra okumak mendup olarak nitelendirilir.

- Dara düşenin, bunalıma girenin okuması tavsiye edilir.

- Eve girerken ve çıkarken okunması halinde kişinin sabahtan akşama kadar işlerine selamet ve hayır gelir.

- Yatağa girerken okunursa Cenab’ı Hak o okulunu sabaha kadar koruması için meleklerini görevlendirir.

- Ayetel Kursi’nin Kur’an’ın dörtte biri olduğu vurgulanır. Bu nedenle duaların kabul olması için bol bol okunmalıdır.

- Şifa bekleyen hastaların okuması ile hastalar şifa bulur

- Ayetel Kürsi’yi sürekli okuyan darlık, zorluk ve sıkıntı çekmeyecektir. Bolluk ve berekete kavuşacaktır.

Ayetel Kürsi’nin önemli bir dua ayetidir. Bu nedenle herkesin mutlaka günlük okuması tavsiye edilen ayetler arasında yer alır. 

Ayetel Kürsi Bakara Suresinin kaçıncı ayetidir? Son iki ve en uzun ayeti midir?

Bakara Suresi’nin 255. Ayeti olan Ayetel Kürsi, surenin en uzun ayeti değildir. İçerisinde Allah’ın kürsüsü zikredildiği için Ayetü’l Kürsi adı ile bilinmektedir. Bakara'nın son iki ayeti Amenerresulu olarak isimlendirilmektedir ve bu ayetten farklıdır.

Ayetel Kürsi ne zaman ve nasıl okunur? Namazda okunur mu?

Ayetel Kürsi bollukta, darlıkta, sıkıntıda, zeminde ve her zamanda okunabilir. Ayet olduğu için namaz içerisinde de okunabilir. Özellikle uyurken okunması tavsiye edilir. Bu şekilde şeytan ve cinlerin şerrinden Allah’a sığınırsınız.

Peygamber Efendimiz bir hadis-i Şerifinde “ Kim farz olan her namazın ardından Ayetel Kürsi okursa ondan sonraki namaza kadar mahfuz kalır” buyurmuştur. Bu hadise göre farz namazların ardından da Ayetel Kürsi okumak çok faziletlidir.

Ayetel Kürsi abdestsiz ve gusül abdestsiz okunur mu?

Ayetel Kürsi Kur’an ayeti olduğu için abdestsiz ya da gusülsüz okunmaz. Kur’an-ı Kerime abdestsiz dokunulmaz. Dokunmadan sureler okunabilir. Ancak gusül abdesti olmadan Kur’an okunması doğru olmaz. Gusül abdesti olmadan bir saniye bile durmak doğru olmaz. Abdestsiz olduğunuzda Kur’an-ı Kerime dokunmadan ezberden Kuran ve dua okunabilir.

Ayetel Kürsi mucizeleri ve sırları

Ayetül Kürsi geceleyin inmiştir. Peygamberimiz tarafından Hz. Zeyd’e yazdırılmıştır. Ayeti kerime indiğinde dünyadaki bütün putlar yere düşer. Bütün kralların başındaki taçlar yere yuvarlanır. Şeytanlar birbirinden kaçışarak İblis’in yanına toplanır. Ayet içerisindeki esma-i ilahiye hiçbir ayeti kerimde bulunmaz. Ayeti kerime içerisinde açık ve gizli toplamda 17 yerde Yüce Allah’ın ismi geçer.

Ayetel Kürsi okuyanın yedi kalenin içine girmiş gibi muhafaza edileceği vurgulanmaktadır.

Ayetel Kürsi peygamberlerden bahseder mi?

Ayetel Kürsi Peygamberlerden bahsetmez. Yüce Allah’ın esmalarından bahseder.

Ayetel Kürsi’deki Hayy ne demek? Hayy kelimesinin anlamı

Arapça kökenli olan Hayy esmasının anlamları şöyledir:

1.) El- Hayy anlamı: Hayatı ebedi ve ezeli olarak sarmalayandır. Bütün hayatların kaynağıdır. Ezeli ve ebedi olarak ölmeyen hep diri olan anlamlarına gelir.

2.) Hayy anlamı: Ebedi ve ezeli olarak diri olandır. Yorulma, uyuklama gibi noksanlıklardan uzaktır. Mükemmel, tam ve diri manaları ile hayat sahibi anlamlarına gelir.

Ayetel Kürsi’deki Kayyum ne demek? Kayyum kelimesinin anlamı

Kur’an- Kerim’de çoğu yerde Hayy ismi ile birlikte Kayyum ismi de kullanılır. Bu isimler İsm-i Azama olarak tanımlanmıştır.

1.) Kayyum: Yarattıklarını koruyup idare eden ve işlerini düzenleyen olarak tanımlanabilir.

2.) Kayyum: Kötü ya da iyi yaptıklarının karşılığı vermek için her canlının başında durandır. Her canlıyı gözetleyendir. O’na hiçbir şey gizli kalmaz. O her şeyi bilendir.

“Ya Hayyu ya Kayyum, la ilahe illa ente” ( Ey diri ve kaim olan! Senden başka ilah yoktur) bu duayı okuyan ve sürekli tekrarlayan herkesin aklı ve kalbi sürekli diri kalır.

Ayetek Kürsi Dilek Duası Olarak Okunur mu?

Anlam bakımından çok derin manalara sahip olan Ayetel Kürsi, okuyan kişinin yaşamında olağanüstü etkiler oluşturan bir ayettir. Pek çok farklı arzunun gerçekleştirilmesi için dilek duası olarak ta okunmaktadır. Karşılığın Allah'u tealadan geleceğine inanarak vesile olması adına okunabilir.

Ayetel Kürsi’yi Cuma Günü Ya Da Çok Okumak

Her an okunabilen Ayetül Kürsi’yi özellikle Cuma günü okumak çok faziletlidir. Cuma günü okuyan Allah'ın izniyle:

- Her türlü evham ve korkudan uzak olur.

- Musibetlerden ve tehlikelerden korunur.

- Cuma günü okuyanın dileklerinin kabulüne vesile olacağı umulmaktadır.

Ayetel Kürsi Öncesi Okunacak Dua Var mıdır? Dua Okunmalı mıdır?

Namazlardan sonra, gece gündüz her saatte, Ayetel Kürsi okunmadan önce okunacak bu dua Sur’a üfleniceye kadar zaman diliminde 70 milyar hasene yazdırır. Dua şu şekildedir:

- “Allahümme inni ükaddimü ileyke beyne yedey külli nefesin velem hatin ve tarfetin yatrifü biha ehlüssemavati ve ehlül arzi ve külli şey’in hüve fi ı’lmike kainün ev kadkane. Ükaddimü ileyke beyne yedey zalike küllih”

Ayetel Kürsi Şifa İçin Okunur mu?

Şifa için okunan sürelerden biri Yasin- i Şeriftir. Bunun yanında Haşr Suresi'nin son üç ayeti, Amenerrasülü ve Ayetel Kürsi de okunur.

AYETEL KÜRSİ TÜRKÇE DİYANET MEALİ VE AÇIKLAMASI

Allah, O’ndan başka ilah yoktur; diridir, her şeyin varlığı O’na bağlı ve dayalıdır. Ne uykusu gelir ne de uyur. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O’nun izni olmadıkça katında hiçbir kimse şefaat edemez. Onların önlerinde ve arkalarında olanları O bilir. O’nun ilminden hiçbir şeyi -dilediği müstesna- kimse bilgisi içine sığdıramaz. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri içine almıştır. Onları korumak kendisine zor gelmez. O yücedir, mutlak büyüktür.

AYETEL KÜRSİ KAÇ AYET?

Ayetel Kürsi yalnızca bir ayettir. Bakara Suresi'nin 255. ayeti olarak inmiştir.

AYETEL KÜRSİ'NİN FAZİLETLERİ NELERDİR?

Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) efendimiz kötülüklerin, musibetlerin ve diğer tüm her şeyin şerlerinden Hz. ALLAH'a sığınmış ve devamlı olarak Ayetel Kürsi'yi dua olarak okumuşlardır. Gündelik yaşantısında devamlı olarak Felak ve Nas Sureleri ile birlikte Ayetel Kürsi'yi okumuşlardır. Resulullah (S.A.V) efendimiz nazardan korunmak ve nazara karşı olarak Ayetel Kürsi, İhlas, Felak ve Nas surelerini okuduğu ve bu okunması için de Ashab-ı Kiram'a tavsiye buyurduğu rivayet edilen hususlar arasındadır.

Vakit namazlarından sonra Ayetel Kürsi'nin okunması menduptur. Çünkü Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V) efendimiz beş vakit namazdan sonra ve yatmadan önce Ayetel Kürsi'yi okumuşlar ve müslümanların da okumasını öğütlemişlerdir.

Ayetel Kürsi Bakara Suresi'nin 255. ayeti olmasına rağmen insanlar tarafından farklı bir sure olarak karıştırılabilmektedir. Bakara 255. ayeti kerimesi içerisinde Hz. Allah'ın (C.C) kürsüsü zikredilmiş olması hasebiyle "Ayetel Kürsi" ismiyle anılmaya başlanmıştır.

"Kürsü" Hz. Allah'ın kudreti ve azametinin ne kadar yüce olduğu ve aynı zamanda Hz. Allah'ın (C.C) her şeyleri kapsamakta olan ilmi anlamına gelir. Ayet içerisinde Hz. Allah (C.C) kendi zat-ı Alîsinin çok veciz bir tanımını yapmaktadır. Kitab-ı Mukaddes içerisinde tahrif edilerek yanlış biçimde anlatılmış olan Hz. Allah, burada ise doğru bir şekilde tarif edilmektedir. Hz. Allah (C.C) yerlerde ve göklerde, bu ikisi arasında her ne varsa onların sahibi ve malikidir. Onun hakimiyeti, otoritesi, mülkü ve yönetimine kimse ortak değildir.  Hiçbir şey ya da hiç kimse O'na eş ya da rakip olamaz. Hz. Allah mutlak ilim ve irade sahibidir. O’na hiçbir varlık güç yetiremez. O, bütün evrenin sahibi, yöneticisi ve hâkimidir.

Ayetel Kürsi Tefsiri (Diyanet)

İçinde Allah’ın kürsüsü zikredildiği için “Âyetü’l-kürsî” adıyla anılan bu âyet hem muhtevası hem de üstün özellikleri sebebiyle dikkat çekmiş, hakkında hadisler vârit olmuş, çok okunmuş, şifa ve korunmaya vesile kılınmıştır. Kelime-i şehâdet ve İhlâs sûreleri nasıl İslâm inancının özünü ihtiva ediyor ve insanlara Allah Teâlâ’yı tanıtıyorsa Âyetü’lkürsî de –onlardan daha geniş ve detaylı olarak– bu özelliği taşımaktadır. Bir önceki âyette peygamberlerin getirdiği bunca âyet ve “beyyine”ye (imana götüren işaret ve delil) rağmen insanların ihtilâfa düştükleri, kiminin küfrü kiminin imanı tercih ettiği zikredilmişti. İnsanı imana götüren deliller, aklını kullanarak üzerinde düşüneceği “kendisinde ve yakından uzağa çevresinde (enfüs ve âfâk)”, peygamberleri desteklemek üzere Allah’ın onlara lutfettiği mûcizelerde ve vahiy yoluyla yapılan “sağlam delillere dayalı sözlü açıklamalar”da görülmektedir. Bu âyet gerçek mâbudu arayanlar için eşsiz ve başka hiçbir kaynaktan elde edilemez bir açıklamadır, delildir.

Şevkânî’nin Buhârî, Müslim, Nesâî, Ahmed b. Hanbel gibi sahih kaynaklardan derlediği hadislerden birkaçı bile bu âyetin önemi hakkında bir fikir edinmeye yetecektir: Hz. Peygamber, Übey b. Kâ‘b’a “Allah’ın kitabından hangi âyet en büyüğüdür” diye sorup “Âyetü’l-kürsî’dir” cevabını alınca onu tebrik etmiştir (Müslim, “Müsâfirîn”, 258).

Yine Übey’in hurmasına şeytana tâbi bir cin musallat olmuş; vermeyi, dağıtmayı seven Übey’i bundan vazgeçirmek üzere hurmayı aşırmaya başlamıştı. Übey mahlûku takip ederek yakaladı. Garip bir şekli vardı. Onunla konuşunca kimliğini ve maksadını anladı. Kendilerinden nasıl kurtulabileceğini sorunca “Bakara sûresindeki kürsü âyeti ile” dedi ve ekledi: “Onu akşamda okuyan sabaha kadar, sabahta okuyan akşama kadar bizden korunmuş olur.” Sabah olunca Übey durumu Hz. Peygamber’e aktardı. Resûlullah, “Habis doğru söylemiş” buyurdu.

Buhârî’de de Ebû Hüreyre’den naklen yukarıdakine yakın bir rivayet vardır. Hz. Peygamber’e hadiseyi anlatınca şeytan olduğunu öğrendiği hırsız Ebû Hüreyre’ye şöyle demiştir: “Yatağına yatınca Âyetü’l-kürsî’yi oku, devamlı olarak Allah’tan bir koruyucun olacak ve sabaha kadar sana şeytan yaklaşamayacaktır.”

Allah varlığı ezelî, ebedî, zaruri ve kendinden olan, her şeyi yaratan, her şeyin mâliki ve mukadderatının hâkimi, her şeyi bilen ve her şeye kadir olan... yüce mevlânın öz ismidir. Bu öz isim zikredildikten sonra hem O’nun vahdâniyeti (birliği, tekliği) hem de İslâm’ın getirdiği imanın tevhid (Allah’ı birleme, bir bilme) özelliği açıklanmak üzere “O’ndan başka tanrı yoktur” buyurulmuştur.

Müşrikler elleriyle yaptıkları putlara tapmakta idiler. Bunlar cansız eşyadan yapılırdı. Canı bile olmayan varlığın ilâh olamayacağını ifade etmek üzere hemen arkasından “O diridir” buyurulmuştur. Evet Allah diridir, O’nun hayat sıfatı vardır ve tıpkı diğer isimleri ve sıfatları gibi bunun da mahiyetini ancak kendisi bilmektedir.

Gerek Araplar’daki gerekse diğer kavimlerdeki müşriklerin çoğu büyük bir Allah’a inanmakla beraber bunun yanında –her birine bir işlev tanıdıkları– sözde tanrılara inanmışlardır. Bu inanç tevhide aykırıdır. Tevhidi açıklayarak başlayan âyet, Allah Teâlâ’nın “kayyûm” sıfatını zikrederek “küçük, aracı, özel görevli... tanrılar”a gerek bulunmadığını ifade etmektedir. Çünkü kayyûm, “bütün varlıkları görüp gözeten, yöneten, bir an bile onları bilgi ve ilgisi dışında tutmayan” demektir.

“Onu ne uyku basar ne uyur” cümlesi, hay ve kayyûm sıfatlarını pekiştirmekte ve biraz daha anlaşılmasını sağlamaktadır. Uyku basan veya fiilen uyuyan birinin gözetim, yönetim, koruma gibi işleri yerine getirmesi mümkün değildir. Allah Teâlâ’nın kayyûmluğu kâmil ve kesintisiz olduğuna, daha doğrusu kayyûm sıfatı bunu ifade ettiğine göre O’nu ne uyku basar ne de uyur.

Yerde ve gökte ne varsa –başka hiçbir kimseye değil– O’na aittir; yaratanı da gerçek sahibi de O’dur. Âyetin bu mânayı ifade eden parçası “Yalnız O’na aittir” kısmıyla tevhidi öğretirken “başkasına değil” mânasıyla de şirkin çeşitlerini reddetmektedir. Çünkü müşrik toplumlar varlıkları yaratılış, aidiyet ve yetki bakımlarından çeşitli tanrılar arasında paylaştırmışlar; meselâ yıldız, gök, yer... tanrılarından söz etmişlerdir. “Yerde ve gökte” tabiri Arapça’da “bütün varlıklar” mânasında kullanılmakta, adına yer ve gök denilmeyen veya maddî mânada yere ve göğe dahil bulunmayan mekânlar ve buradaki varlıklar da bu ifadenin içine girmektedir.

Allah’a ortak koşan kâfirlerin bir kısmı, bu ortakların O’na denk olduklarına değil, O’nun nezdinde reddedilemez şefaat, geri çevrilemez aracılık hakkına sahip bulunduklarına inanmakta ve putlara bu anlayış içinde tapınmaktadırlar. “Allah katında, O izin vermedikçe hiçbir kimse şefaat edemez” mânasındaki cümle bu inancın asılsızlığını ortaya koymakta; şefaatin de izne bağlı bulunduğunu, O izin vermedikçe ve dilemedikçe kimsenin böyle bir yetki ve imkâna sahip olamayacağını özlü ve etkili bir şekilde zihinlere yerleştirmektedir. Allah katında kendisine şefaat izni verilenlerin durumu ve yetkileri, ödül törenlerinde ödülleri vermek üzere kürsüye çağrılan şeref konuklarınınkine benzemektedir. Ödülün kime verileceğini bilen ve belirleyen onlar değildir. Ancak bu merasimi tertipleyenlere göre onlar, şerefli, saygıya lâyık, büyük kimseler olduklarından kendilerine böyle bir imtiyaz verilmiştir. Allah katında şefaatlerine izin verilecek olanlar da Allah’a yakın ve sevgili kullar olacaktır.

Allah’tan başka bütün şuur ve bilgi sahiplerinin bilgileri sınırlıdır, doğru da yanlış da olmaya açıktır. Bu genel gerçek şefaat meselesine uygulandığında kimin şefaate lâyık olduğunun da ancak Allah tarafından bilineceği anlaşılır. Çünkü dış görünüşü (mâ beyne eydîhim) itibariyle şefaate lâyık görülenlerin, kullar tarafından görülemeyen ve bilinemeyen iç yüzleri (mâ halfehüm) itibariyle böyle olmamaları mümkündür. Allah birdir ve yalnızca O ibadete lâyıktır; çünkü O’ndan başka olmuşu, olacağı, gizliyi, açığı, geçmişi, geleceği, görüleni, gaybı bilen yoktur.

Kürsî (kürsü), “koltuk, sandalye, taht” anlamlarına gelir. Mecazi olarak saltanat, hükümranlık, mülk mânalarında da kullanılmaktadır. Allah Teâlâ’nın üzerine oturulan maddî alet mânasında kürsüsü olamayacağından –bu O’nun bizzat açıkladığı yüce sıfatlarına aykırı düştüğünden– burada kürsüden bir başka mânanın kastedilmiş olması gerekir. Esasen Kur’an’da Allah’a nisbet edilen, “Allah’ın...” denilen her şeyi, O’nun varlığına dahil veya kullandığı bir şey olarak anlamak da doğru değildir. Meselâ “Allah’ın evi, Allah’ın ruhu, Allah’ın emri, Allah’ın kölesi” tamlamalarında Allah’a ait olan şeyler böyledir. Bunlar ne O’nun varlığının bir parçasıdır ne de kullandığı araçlardır; önem ve şereflerinden dolayı O’nun” diye tanımlanmışlardır. İbn Abbas’a göre kürsüden maksat ilimdir. O’nun ilmi her şeyi kaplar. Âyetin bu kısmını, “kürsüden maksat O’nun hükümranlığıdır ve buna sınır yoktur, hiçbir şey O’nun dışında kalamaz” veya “Allah semavatı, arzı, arşı Kur’an’da zikretmiş, fakat bunlardan maksadın ne olduğunu açıklamamıştır. Kürsüsü de böyle bir varlıktır, yerleri ve gökleri içine alacak kadar geniştir. Ne ve nasıl olduğunu ise ancak kendisi bilmektedir” şeklinde anlamak mümkündür.

Yüce, kâmil, eşsiz sıfatlarının bir kısmı âyette zikredilen yüce Allah’a, kulların sonsuz gibi gördükleri kâinatı korumak, gözetmek ve yönetmek elbette güç gelmeyecek, O’nu yormayacak, meşgul bile etmeyecektir. Çünkü O yücelerden yücedir, kimse bilmez nicedir.

Kaynak : Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 1 Sayfa: 398-401

Ezberlemek İsteyenler için Namaz Sureleri


	İhlas Suresi
	Felak ve Nas Suresi
	İnşirah Suresi
	Yasin Suresi
	Vakıa Suresi
	Fatiha Suresi
	Kadir Suresi
	Fil Suresi
	Kafirun Suresi
	Mülk Suresi

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/ayetel-kursi-okunusu-ve-anlami-diyanet-meali-ayetel-kursi-duasi.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/ayetel-kursi-okunusu-ve-anlami-diyanet-meali-ayetel-kursi-duasi.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/ayetel-kursi-okunusu-ve-anlami-diyanet-meali-ayetel-kursi-duasi_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/02/ayetel-kursi-okunusu-ve-anlami-diyanet-meali-ayetel-kursi-duasi.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/ayetel-kursi-okunusu-ve-anlami-diyanet-meali-ayetel-kursi-duasi/39229/</link>
			<pubDate>Sun, 07 Feb 2021 23:43:08 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Kıyamet Saati nedir?</title>
			<description><![CDATA[Kıyamet Saati kıyamete ne kadar yakın olduğumuzu gösteren sembolik bir saattir. 1947 yılında ortaya çıkan Kıyamet Saati konsepti, insanoğluna Dünya'nın sonunun her yıl biraz daha yaklaştığını hatırlatır.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Kıyamet Saati'ne göre kıyamet, saat gece yarısını gösterdiği zaman kopacaktır. Kıyamet Saati, iklim değişikliği, siber saldırı ve biyoterörizm ve nükleer saldırı gibi faktörlerle belirlenir. Kıyamet Saati ile ilgili beyanlar, kar amacı gütmeyen Bulletin of the Atomic Scientists kurumu tarafından yapılır.

Kıyamet Saati (İng: "The Doomsday Clock"), 1947 yılında Martyl Langsdorf tarafından tasarlanan bir saat konseptidir. Orijinal olarak, Atom Bilimciler Bülteni'nin (İng: "Bulletin of the Atomic Scientists") ilk sayısının kapağı olacak biçimde tasarlanmıştır; ancak sonradan, insanlığın sebep olduğu ve dolayısıyla yüzleştiği yok olma tehditlerinin bir hatırlatıcısı haline gelmiştir. Saat, ilk tasarlandığında 11:53'ü gösteriyordu ve bu tamamen estetik bir tercihti. Ancak sonradan yaşanan küresel gelişmeler ile saatin kolları giderek birbirine yaklaşmaya başladı.



Saat, zamanı sembolik olarak gösteriyor; yani aslında gerçek ve doğrusal bir şekilde ilerlemiyor. Saatin kollarının ne zaman birbirine yaklaşıp, ne zaman uzaklaşacağı uzun bir süre boyunca Eugene Rabinowitch'in keyfi kararı olarak belirlendi. Rabinowitch, bültenin editörlerinden birisiydi. Bilimsel deneyiminden faydalanarak, güncel gelişmeler ışığında, her yeni sayıda Kıyamet Saati'nin ileri mi, geri mi gideceğine karar veriyordu.

Günümüzde ise saatin kollarının ne yöne doğru, ne zaman hareket edeceğine, bültenin Bilim ve Güvenlik Komitesi ve Sponsorlar Komitesi bir arada karar veriyor. Bu kapsamda, Nobel Ödülü'ne layık görülmüş 13 bilim insanı da görev alıyor. Ekibin görevi, insanlığın "kıyamet" olarak adlandırılan yok oluşa yaklaşıp yaklaşmadığını (veya uzaklaşıp uzaklaşmadığını) ve bu değişim miktarının ne düzeyde olduğunu objektif olarak belirlemeye çalışmak. Bir nevi, Dünya'nın an itibariyle ne kadar güvenli bir yer olduğunu belirlemeye çalışıyorlar demek mümkün.



1947 yılında saat ilk tasarlandığında Dünya'yı en çok tehdit eden unsur nükleer silahlanmaydı; dolayısıyla saatin tik takları da en çok buna göre belirleniyordu. Ancak bültenin belirttiğine göre, günümüzde nükleer silahlara ek olarak küresel ısınma da en büyük tehdit unsurlarından biri olarak görülüyor. Dolayısıyla 2007 yılından beri tik taklar küresel ısınmanın risklerini de göz önüne alıyor.
Saatin tasarlanmasından sonraki ilk hareketi, 1949 yılında Sovyetler Birliği ilk atom bombası denemesini başarıyla yaptığında yaşandı. Bu deney ile birlikte saat, kıyametin yaşanacağını gösteren "gece yarısı"ndan (saat 12'den) 7 dakika uzaklıktan 3 dakika uzaklığa değiştirildi. Aşağıda, ABD'nin ilk atom bombası testi görülebilir:



Saatin kıyamete en çok yaklaşması ise 2020 yılında yaşandı: Saat, kıyamete 100 saniye kaldığını gösterecek şekilde ilerletildi. Saatin bundan önce gece yarısına en çok yaklaştığı yıl 2018'di. 2018 yılında kıyametten 120 saniye (2 dakika) uzağa getirilen saat, 2019 yılı boyunca da bu pozisyonda aynen kaldı. Ancak 2020 yılında saatin kolu kıyamete 20 saniye daha yaklaştı ve tarihi boyunca gece yarısına en yakın olduğu konumuna geldi. Bültenin CEO'su Rachel Bronson şöyle diyor:

Artık yıkıma ne kadar kaldığını saniyelerle ifade ediyoruz; dakikalar veya saatler ile değil. Kıyamet Saati'nin tarihi boyunca kıyamete en çok yaklaştığımız noktadayız. Artık gerçek bir acil durum ile yüz yüzeyiz. Dünya'nın işleyişi, artık herhangi bir gecikmeyi kaldırabilecek noktayı geçti.

Bülten, bu kararını 3 gelişmeye dayandırıyor: nükleer savaş tehdidi, kontrolsüz bir şekilde yoluna devam eden iklim değişiminin yarattığı yıkımlar ve internette yayılan hatalı bilgilerin düzeyi. Yayınladıkları bildiride şöyle diyorlar:

Dünya'nın kıyamete Soğuk Savaş döneminden bile yakın olduğunu söylemek, ki bu dönemde ABD ve Sovyetler Birliği'nin şu ankinden on binlerce fazla sayıda nükleer silahı vardı, sanıyoruz ki durumun vahametini göstermekte ve ciddi bir açıklamayı gerektirmektedir.

Saatin kollarının birbirinden en uzak olduğu nokta, 1991 yılında Soğuk Savaş'ın bitmesi sonrasında yaşandı. ABD ile Sovyetler Birliği'nin imzaladığı Stratejik Silahsızlanma Anlaşması sonrasında saat, gece yarısına 17 dakika uzaklığa alındı.
 

Nükleer silahlar denince akla gelen Küba Krizi de bir diğer ilginç durumu doğurdu: Kriz boyunca saatin kolları hareket ettirilmedi ve bülten, bu kararını konu hakkındaki belirsizliklere dayandırdı. Gerçekten de kriz sonrasında ABD ile Sovyetler Birliği arasında direkt telefon hatları kurulunca, bülten o anda gece yarısına 7 dakika uzaklıkta bulunan saati, 1963 yılında 12 dakika uzaklığa aldı.



Tekrardan hatırlatmak gerekirse, Kıyamet Saati sadece sembolik bir saat; bir metafor. Gerçekte var olan bir saat bile değil; yani ziyaret edebileceğiniz, fiziksel bir saat bulunmuyor! Dahası, bültenin geleceği görmek konusunda özel bir yeteneği veya gizli herhangi bir bilgiye erişimi de bulunmuyor. Öyle ki, internet sitelerinde geleceği tahmin etmek gibi bir amaçları olmadığını açıkça ifade ediyorlar. Tek yaptıkları, eldeki istatistiklerden yola çıkarak Dünya'nın içinde bulunduğu tehditler ile ilgili bir duruş sergilemek. Kendilerini, semptomlardan yola çıkarak hastalığı teşhis etmeye çalışan doktora benzetiyorlar; doktor da geleceği tahmin etmeye çalışmaktan ziyade, sorunun ne olduğunu ve ne kadar ciddi olduğunu anlamaya çalışmaktadır.



Bugüne kadar Kıyamet Saati, "politik ajanda gütmek" ve "felaket tellallığı yapmak" ile sıklıkla suçlandı. Ancak bülten yöneticileri, insanlığın geleceğinin devamlılığını sağlamanın politik bir ajanda olmadığını söylüyorlar. İtatistiki olarak bakıldığında, saatin ileri ve geri alınma miktarlarının eşit aşağı yukarı eşit gibi gözüküyor. Benzer şekilde, ABD hükümetinin hangi partiye ait olduğundan bağımsız olarak saat ileri de geri de hareket ettirildi. Felaket tellallığı eleştirisini de şöyle izah ediyorlar:


Nükleer silahlar var olduğu ve kullanılabildiği sürece, medeniyeti yok edebilme riski de vardır. Böyle bir felaket yaşanmadı; çünkü ulusal liderler şu ana kadar uyarıları dikkate aldılar ve son 70 yıldaki kritik zamanlarda, rakiplerle iletişim kanalları kurdular, silahları kontrol etmek için anlaşmalar yaptılar, cephaneliği radikal bir şekilde azaltmak için adımlar attılar ve eski düşmanları kooperatif projelerine dahil ettiler. Nükleer savaşın önlenmesi için diplomasi, daha fazla bilgi alışverişi ve güven veren açık iletişim gerekir.

Benzer şekilde, Dünya'nın iklimi değişmeye devam ettiği sürece, özellikle uzun kuraklıklar, büyüyen mevsimlerde değişiklikler, deniz seviyesinin yükselmesi ve balıkçılıkta meydana gelen ölümler gibi çevresel bozulmaların sebep olduğu potansiyel sonuçlara maruz kalma riskiyle karşı karşıyayız. Bunlar, insan soyunu tehdit etmektedir.

İnsanlar hem nükleer silahları hem de iklim değişikliğine katkıda bulunan fosil yakıtlı makineleri icat ettiler. Bunların nasıl çalıştıklarını biliyoruz. Bu yüzden, muhtemelen zararı azaltmanın veya ortadan kaldırmanın yollarını bulabiliriz. Ancak felaketi önlemek için dünya çapında uyumlu bir işbirliğine ihtiyacımız var.

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/01/kiyamet-saati-nedir.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/01/kiyamet-saati-nedir.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/01/kiyamet-saati-nedir_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/01/kiyamet-saati-nedir.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/kiyamet-saati-nedir/39053/</link>
			<pubDate>Fri, 29 Jan 2021 11:03:34 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Cuma Namazının Önemi</title>
			<description><![CDATA[Cuma günü, Müslümanlar için haftalık toplu ibadet günüdür. Şartlarını taşıyan Müslümanların bu günde bir araya gelerek Cuma namazı kılmaları farzdır.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Cuma namazı, Kur’ân-ı Kerîm’de isim verilerek emredilen tek namazdır. Yüce Rabbimiz, Cuma suresi 9. âyetinde şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ı anmaya koşun ve alım-satımı bırakın. Bilseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” 
Bu âyet-i kerîme, Cuma vaktinin, Cuma namazı kendilerine farz olanlar için ibadet zamanı olduğunu; Allah’ı anmaktan alıkoyan bütün dünya meşguliyetinden uzak durulması gerektiğini işaret etmektedir.
Mü’minler bu çağrıya uyarak her türlü dünyevi meşgaleyi bir tarafa bırakıp Cuma namazına koşarlar. Hayatlarına yön verecek nasihatleri dinlerler. Birlik ve beraberlik içerisinde Yüce Mevlâ‘dan af ve rahmet dilerler. Mazeretleri olmadan Cuma namazına gitmemeyi ise manevî bakımdan büyük bir kayıp olarak görürler… Yüce Allah’ın engin rahmet ve lütfundan istifade etmeyi asla ihmal etmezler.
Cuma günü Müslümanlar açısından büyük önem taşıdığı ve adeta bir bayram günü kabul edildiği için, Perşembe günü akşamından başlamak üzere maddî ve manevî temizliğe her zamankinden daha fazla önem vermek gerekir. Bunların başında boy abdesti almak gelir ki Cuma günü boy abdesti almak alimlerin çoğuna göre sünnet, bazılarına göre farzdır. Bunun yanında Cuma günü namaza gelmeden önce tırnak kesmek, dişleri temizlemek gibi bedenî temizlikler yapmak, temiz elbiseler giymek, başkalarını rahatsız etmeyecek, aksine onların hoşuna gidecek güzel kokular sürmek sünnet olan davranışlardır.

Cuma namazının bir ibadet oluşunun yanında sosyal ve ahlâkî yönleri de bulunmaktadır. Cemaatle edî edilmesi, Müslümanların birlik ve beraberliklerinin, maddî ve manevî dayanışmalarının açık göstergesidir.
Bu namaz sayesinde, zengin-fakir, amir-memur, işçi-işveren, güçlü-güçsüz, genç-ihtiyar aynı safta yer alır. Böylece Yüce Allah’ın huzurunda; herkesin eşit olduğu gerçeği tezahür etmiş olur.
Cuma namazının, toplumu eğitmede büyük rolü vardır. Cuma günü yapılan vaazlarda, okunan hutbelerde; iyiliklerin yaygınlaşması, kötülüklerin önlenmesi, insan haklarına saygı, çevre temizliği, birlik ve beraberlik içinde olmanın önemi, anne ve babaya hürmet, akraba ve komşulara iyilik, doğruluk ve dürüstlük gibi değerler anlatılmaktadır. Bunun yanında Cuma namazı, camiye ve beş vakit namaza alışmanın da ilk adımıdır. Ayrıca yavrularımızın dinî ve ahlâkî değerlerle yetişmeleri için Cuma namazı çok önemli bir eğitimdir.

Haftada bir gün bir mekânda toplanmış olan mü‘minlerin, başta dinî konular olmak üzere, onların hayatlarını kolaylaştıracak, ilişkilerini uyumlu hale getirecek her konuda aydınlatılması için Cuma namazında okunan hutbe bir vesîle ve önemli bir fırsattır. Müslümanların yetişmesine, kültürel seviyelerini yükseltmesine, bilgili ve bilinçli olmalarına, örnek ve olgun insan mertebesine ulaşmalarına önemli katkıda bulunur. Hutbe okunurken konuşmak, Cuma vakti alışveriş yapmak caiz değildir. Ayrıca Cuma namazına gitmeyi engelleyecek her türlü meşguliyetten uzak durulması da önemlidir.
. “Büyük günahlardan kaçınıldığı sürece beş vakit namaz ile iki Cuma ve iki Ramazan, aralarında geçen günahlara kefaret olur.”]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/01/cuma-namazinin-onemi.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/01/cuma-namazinin-onemi.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/01/cuma-namazinin-onemi_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/01/cuma-namazinin-onemi.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/cuma-namazinin-onemi/38857/</link>
			<pubDate>Sat, 16 Jan 2021 20:28:20 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Dinimizde Çalışmak ibadettir</title>
			<description><![CDATA[Müminin çalışması ibadettir. Fakat imansızın çalışması ibadet olamaz. Ben namaz kılmam ama bak çalışıyorum, bu da ibadettir demek yanlıştır. Namaz kılmayanın da çalışması ibadet olmaz.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Kimseye muhtaç olmamak için çalışmak çok kıymetlidir. Peygamber efendimiz, Hazret-i Muaz ile müsafeha edince buyurdu ki:
- Ya Muaz, ellerin nasırlaşmış.
- Evet ya Resulallah, kazma elimde toprakla meşgul oluyor ve bu sayede çoluk çocuğumun nafakasını kazanıyorum.
Fahr-i kâinat efendimiz, Hazret-i Muaz’ı öpüp buyurdu ki:
- Bu eli Cehennem yakmaz. (Tibyan)

Yine bir gün bir genç, sabah erkenden işine gidiyordu. Eshab-ı kiramdan bazıları, bunu uygun görmediler. Orada bulunan Peygamber efendimiz buyurdu ki:
(Öyle söylemeyiniz! Eğer kimseye muhtaç olmamak, ana babasını ve aile efradını muhtaç etmemek için işine gidiyorsa, her adımı ibadettir. Eğer kazanacağı para ile öğünmek, keyf sürmek niyetinde ise, şeytanla beraberdir.) [Taberani]

Görüldüğü gibi bir müslümanın iyi niyetle çalışması ibadettir. Fakat kâfirin ve her haramı işleyen kimsenin çalışması ibadet olmaz. Namaza ne lüzum var, çalışmak da ibadettir demek çok yanlıştır. Böyle söyleyen kâfir olur. Namaz kılan, haramlardan kaçan kimsenin iyi niyetle çalışması ibadettir. (K. Saadet)

Herkesin rızkı ayrılmıştır
İnsan, rızkını aradığı gibi, rızk da, sahibini arar. Çok fakirler vardır ki, zenginlerden daha iyi, daha mutlu yaşar. Allahü teâlâ kendisinden korkanlara, dinine sarılanlara, ummadıkları yerden rızk gönderir. Allahü teâlâ, insanları yaratırken, ömürleri gibi, rızklarını da takdir etmiştir. Bu konudaki hadis-i şeriflerden bazıları şöyle:
(Allahü teâlâ, müminin rızkını ummadığı yerden verir.) [İ.Hibban]

(Allah’tan korkun, istediğiniz şeylere kavuşmak için, iyi sebeplere yapışın. Kötü sebeplere yanaşmayın! Hiç kimse, takdir edilen rızkına kavuşmadıkça ölmez.) [Hakim]

(Eceliniz sizi nasıl takip ederse, rızkınız da öylece takip eder. Rızk için sıkıntı çekerseniz, Allahü teâlânın emrine uygun hareket edin.) [Taberani]

(Allah korkusunu sermaye edinen, rızkına ticaretsiz ve sermayesiz kavuşur.) [Taberani]

(Allahü teâlâya tam tevekkül etseydiniz, sabah aç gidip, akşam tok dönen kuşlar gibi rızka kavuşurdunuz.) [Tirmizi]

Helal rızka kavuşmak isteyen sebeplerine yapışmalıdır! Para kazanmak, malı arttırır. Fakat, rızkı arttırmaz. Rızk, mukadderdir. Yani ezelde ayrılmıştır. Rızk, maaşa, mala, çalışmaya bağlı değildir. Fakat Allah emrettiği için çalışmak gerekir. Çünkü, Allahü teâlânın işleri, sebepler altında tecelli eder. Âdet-i İlahiye böyledir. Fakat, bazen, sebebe yapışıldığı halde, iş hasıl olmayabilir. Yahut, sebepsiz de, hasıl olabilir. Bu konudaki hadis-i şeriflerden bazıları şöyle:
(Rızkının bol olmasını isteyen, sıla-i rahm etsin!) [Buhari]

(Rızk için üzülme, takdir edilen [ezelde ayrılmış olan] rızk seni bulur.) [İsfehani]

(Zikrin hayırlısı hafi [gizli] olanı, rızkın hayırlısı ise kâfi olanıdır.) [Beyheki]

(Allahü teâlâ sevdiğine, rızkını kâfi [yetecek kadar] verir.) [Ebuşşeyh]

(Helal kazanmak için sıkıntı çekene, Cennet vacip olur.) [İ.Gazali]

(Rızka kavuşan çok hamd etsin!) [Hatib]

Rızkların dağılması sabah namazından sonra olur. Manevi rızkların dağılması ise ikindi namazından sonradır. Bu iki vakitte uyumamaya dikkat etmelidir! (El-Envar)

Hamd etmek, Allahü teâlâya şükretmek demektir. Her nimetin Allahü teâlâdan geldiğine inanmak gerekir. Allahü teâlâ, Hazret-i Musa’ya buyurdu ki:
(Kendine verdiğim nimeti, benden bilip kendinden bilmeyen, nimetlerin şükrünü eda etmiş olur. Rızkını kendi çalışması ile bilip, benden bilmeyen ise, nimetin şükrünü eda etmemiş olur.) [İ.Gazali]

Çok kazanmak için çok çalışmak
Sual: Çok kazanmak için çok çalışmak dine aykırı mıdır?
CEVAP
Kendinin ve çoluk çocuğunun nafakasını kazanacak ve borçlarını ödeyecek kadar çalışıp kazanmak farzdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Çalışıp kazanmak farzdır.) [Taberani]

Çoluk çocuğunun bir yıllık nafakasını toplayacak kadar çalışmak mubahtır. Müslümanlara yardım için, cihad etmek için fazla çalışıp kazanmak müstehaptır, iyidir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(İnsanların en iyisi, insanlara faydalı olandır.) [Kudai]

Gösteriş için, övünmek için kazanmak tahrimen mekruhtur. Çalışmak rızkı artırmaz. Çalışmak takdir edilen rızka kavuşturmaya vesiledir. Rızkı veren Allahü teâlâdır. Çalışmak sebebe yapışmaktır. Sebeplere yapışmak sünnettir. (El-İhtiyar)

Ahiret sevabı için, (çok kazanmak için, çok çalışmak gerekir) sözü elbette pek hoştur.

Kur'an-ı kerimde mal için hayır adı verilmiş ve mal övülmüştür. Hadis-i şerifte de buyuruluyor ki:
(Bir zaman gelir ki, kişi dinini ve dünyasını ancak para ile ayakta tutabilir.) [Taberani]
Dinimiz, parayı değil, paranın sevgisini kötülemiştir.

İbrahim aleyhisselam, Peygamber olup puta tapmaktan çok uzak olduğu halde, (Ya Rabbi, beni ve çocuklarımı puta tapmaktan koru!) diye dua etmiştir. Puttan maksat para sevgisidir. Demek ki, parayı sevmek, puta tapmaya benzetilmiştir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Paraya tapan helak olur.) [Tirmizi]

(Altın ve gümüşün [paranın] kuluna lanet olsun!) [Tirmizi]

(Paraya gönül vermek, sizden öncekileri mahvettiği gibi sizi de mahvedebilir.) [Taberani]

(Bir zaman gelir ki, kaygısı mide, şerefi mal, kıblesi kadın, dini para olan kimseler çıkar. Bunlar halkın şerlileridir.) [Sülemi]

Hadis-i kudside de buyuruldu ki:
(Hak teâlâ buyurdu ki, "Ey dünya, bana hizmet edene hizmetçi ol! Sana hizmet eden de senin hizmetçin olsun.") [Ebu Nuaym]

Dünya kötü mü?
Sual: Dinimizde dünya ne demektir?
CEVAP
Dünya, haram ve mekruhlardır. Dünya, mal, servet, dünyalık, rızk gibi manalara da gelir.
İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki:
Dünya, seni Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeyler, demektir. Kadın, çocuk, mal, rütbe, mevki düşüncesi Allahü teâlâyı unutturacak kadar aşırı olursa, dünya olur. Çalgılar, oyunlar, faydasız, boş şeylerle vakit geçirmek (Kumar, kötü arkadaş, kötü filimler, mecmua ve romanlar) hep bunun için dünya demektir. Din ile dünyayı birlikte kazanmak imkansızdır. Ahireti kazanmak isteyenin dünyadan vazgeçmesi gerekir.

Bu zamanda dünyayı tamamen terk etmek kolay değildir. Hiç olmazsa hükmen terk etmek yani terk etmiş sayılmak gerekir. Bu da her işte İslamiyet’e uymak demektir. Yiyecekte, içecekte, giyecekte ve ev kurmakta İslamiyet’e uymak gerekir.

Dünya ahiretin kazanç yeridir. Kazanç yeri kötülenmez. Haram kazanç kötülenir. Dünyayı kötüleyen hadis-i şeriflere bu açıdan bakmak gerekir.
Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki.
(Dünya sevgisi bütün hataların başıdır.) [Hakim]

(Dünya melundur. Yalnız Allah için olanlar müstesnadır.) [İbni Mace]

(Dünya peşinde koşan, açgözlü olur, hep yokluk içinde kıvranır, işleri zorlaşır, nasibinden de fazla bir şeye kavuşamaz. Ahiret için çalışanın da, işleri kolaylaşır, gönlü zenginleşir, yüz çevirdiği dünyalık da kendisine teveccüh eder.) [Tirmizi]

(Emeli hep dünya olanın, Hak indinde değeri yoktur. Bunun meşgalesi tükenmez, fakirlikten kurtulamaz, zenginliğe kavuşamaz, sonu gelmeyen boş kuruntularla oyalanır.) [Taberani]

(Ateşin odunu yediği gibi, dünya sevgisi de imanınızı yer.) [İ.Gazali]

(Kalbinizi, dünyadan bahsederek meşgul etmeyin!) [Beyheki]

(Dünyanın yükselttiği her şeyi Allahü teâlâ alçaltır.) [Buhari]

(Allahü teâlâ, bir kimseye ahireti kazanması için dünyayı verir, ama dünya için ahireti vermek istemez.) [Deylemi]

(Allahü teâlâ, dünyanın akıbetini, yenilen yemeğin akıbetine benzetmiştir.) [Taberani]

(Dünyadan yüz çevir ki, Allahü teâlâ seni sevsin! Halkın eline bakma ki seni sevsinler.) [İbni Mace]

(Dünyayı ahirete tercih eden, üç şeye maruz kalır. Sıkıntısı hiç eksilmez, yokluktan kurtulmaz ve doymak bilmeyen bir hırsa kapılır ki, hiç bir zaman boş vakit bulamaz.) [Taberani]

(Cenneti isteyen hayra koşar, Cehennemden korkan, haramlardan kaçar. Ölümü bekleyen dünya lezzetlerini terk eder. Dünyaya meyledene musibetler yağar.) [İbni Hibban]

(Allahü teâlâ bir kuluna hayır murat edince, onu dünyadan uzaklaştırır, ahirete teşvik eder ve kusurlarını kendine gösterir.) [Deylemi]

(Tahsilsiz ilme, rehbersiz hidayete kavuşmak isteyen, dünyadan yüz çevirsin!) [İ.Gazali]

Zenginlik ve saltanat
Mal ve makam sahibi olmak başka, mal ve makam sevgisi başkadır. Dünya ve ahiret saadetine kavuşmak ve insanlara hizmet edebilmek için mal ve makam sahibi olmak çok iyidir. Bütün dünya bir kimsenin olsa, mala mağrur olmadan dine uygun harcasa, çok büyük sevap kazanır. Süleyman aleyhisselam, büyük bir zenginlik ve saltanat içinde yüzdüğü halde, Cenab-ı Hak, Kur'an-ı kerimde, (O ne iyi kuldur) diye övmektedir. (Sad 30)

Peygamber efendimizden sonra insanların en üstünü olan Hazret-i İbrahim’in ovaları dolduran davarları yanında yalnız yarım milyon sığırı vardı. Mal ve makamı kötüye kullanmak zararlıdır. İnsanı iyilik etmekten alıkoyan her şey dünyadır. Kur'an-ı kerimde, Cennetin, makam hırsıyla büyüklük taslamayan kimselere verileceği bildirilmektedir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
("La ilahe illallah" diyen, dünyayı dinden üstün tutmadıkça, Allahü teâlânın gazabından ve azabından kurtulur. Dini bırakıp dünyaya [haramlara] sarılırsa, Allahü teâlâ, ona; "Yalan söylüyorsun" buyurur.) [Hakim]

(Dünya işi için üzülen Allahü teâlâya karşı öfkelenmiş olur.) [Taberani]

Çobanlık, bahçıvanlık yapmak
Sual: Bazı kimseler, başkasının işinde çalışmayı, çobanlık, bahçıvanlık gibi işleri yapmayı, zillet aşağılık olarak görmektedir. Gerçekten dinimiz açısından da böyle midir?
Cevap: Her sanatı ve ticareti yapmak, maaş, ücret karşılığında mubah olan işleri yapmak, mesela çobanlık, bahçıvanlık yapmak, inşaatta, hafriyatta çalışmak ve sırtında yük taşımak tezellül değildir. Peygamberler ve veliler bunları yapmışlardır. Kendinin ve çoluk çocuğunun nafakasını temin için çalışmak farzdır. Başkalarına yardım için her türlü kazanç yolunda çalışarak daha fazla kazanmak mubahtır. İdris aleyhisselâm terzilik yapardı. Davut aleyhisselâm demircilik yapardı. İbrahim aleyhisselâm ziraat ve kumaş ticareti yapardı. İlk olarak kumaş dokuyan Adem aleyhisselâmdır. Din düşmanları, ilk insanların ot ile örtündüklerini, mağarada yaşadıklarını yazıyorlar. Bu yazılarının hiçbir vesikası, senedi, delili yoktur. Peygamberlerden İsa aleyhisselâm kunduracılık yapardı. Nuh aleyhisselâm marangozluk, Salih aleyhisselâm çantacılık yapardı. Peygamberlerin çoğu çobanlık yapmıştır. Hadîs-i şerifte;
(Evinin ihtiyaçlarını alıp getirmek kibirsizlik alametidir) buyuruldu.

Resûlullah efendimiz mal satmış ve satın almıştır. Satın alması daha çok olmuştur. Ücret ile çalışmış ve çalıştırmıştır, ortaklık yapmıştır. Başkasına vekil olmuş ve vekil yapmıştır. Hediye vermiş ve almıştır. Ödünç ve ariyet mal almıştır. Vakıf yapmıştır. Dünya işi için kimseye kızmamış, incitecek şey kimseye söylememiştir. Yemin etmiş ve ettirmiştir. Yemin ettiği şeyleri yapmış, yapmayıp kefaret verdiği de olmuştur. Latife, şaka yapmış ve söylemiş, latifeleri hep hak üzere ve faydalı olmuştur. Bunları yapmaktan çekinmek, utanmak, kibir olur. Çok kimse burada yanılmıştır. Böyle kimseler, tevazu ile tezellülü, zilleti birbiri ile karıştırmış ve nefis, burada çok kimseyi aldatmıştır.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/01/dinimizde-calismak-ibadettir.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/01/dinimizde-calismak-ibadettir.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/01/dinimizde-calismak-ibadettir_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/01/dinimizde-calismak-ibadettir.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/dinimizde-calismak-ibadettir/38803/</link>
			<pubDate>Tue, 12 Jan 2021 18:32:06 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Dinimizde adalet nasıl tarif edilmiştir?</title>
			<description><![CDATA[Adalet, bir amirin, bir hakimin, memleketi idare için koyduğu kanun, kaide, çizdiği hudut içinde hareket etmektir. Zulüm ise, bu kanunun, bu hududun, bu dairenin dışına çıkmaktır. Adaletin dinimizdeki esas tarifi ise; “Kendi mülkünde olanı kullanmak” demektir. Zulüm de, başkasının malına, mülküne tecavüzdür. Adaletin, dinimizdeki tarifi budur.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Bir kimsenin malı, zorla alınamaz
Sual: Mezhepleri inkâr eden bir din adamı; “devlet yalnız vergi yolu ile değil, şahsi mülkiyetten ihtiyacın gerektirdiği miktarı karşılıksız ve iade etmemek üzere alır. Toplumun umumi ihtiyaçlarına harcar” diyor. Dinimizde böyle bir şey var mıdır?
Cevap: Allahü teâlânın emirlerini, kanun şekline koymuş olan Cevdet Paşa, Mecellenin 95. maddesinde diyor ki:
“Başkasının mülkünü kullanmak için emir olunamaz.” Mesela, filanın şu malını, falanca kimseye ver diye birisine emir olunamaz. 96. maddesinde ve Dürr-ül-muhtârda;
“Bir kimsenin mülkü onun izni olmaksızın kullanılamaz” denilmektedir. Mülk, insanın malik olduğu şeydir. Resulullah efendimiz;
(Bir müminin malı, onun gönlü, rızası olmadan alınırsa helal olmaz) buyurdu. Bu hadis-i şerif imâm-ı Münâvînin Künûzüddekâık kitabında ve imâm-ı Ahmed'in Müsned'inde ve Ebû Dâvud'da yazılıdır. Buradan da anlaşılıyor ki, devlet milletten meşru olmayan ve meşru miktarı aşan bir şey alamaz. Meşru olmayan vergileri de millete yükleyemez. Alırsa, gasbetmiş, zulmetmiş olur. Gönül rızası olmadan, zorla aldığı bu malları sahiplerine geri vermesi lazım olur. Devletin millet malına el koyması, sosyalist memleketlerde olur. İslâmiyette sosyalist devlet olamaz. İslâmiyette kapitalist bir ekonomi sistemi de yoktur. Milleti kemiren bu iki zulüm ocağını, zekât farizası, kökünden temizlemektedir. İslâmiyette sosyal adalet vardır. Herkes çalışmasının, alın terinin karşılığına kavuşur. Kimsenin, başkasının malında gözü olmaz. Devlet de, milleti sömürmez. Devlet hazinesini de, yetkililer kendi keyiflerince kullanamazlar.

İnsan, önce kendine adalet etmelidir
Sual: Adil olabilmek için, bir insanın önce kendine adaletli olması gerekir deniyor. İnsanın kendisine adaletli olması nasıl olur, ne şekilde hareket ederse adil olur?
Cevap: İnsanın evvela kendine, hareketlerine, azasına adalet etmesi lazımdır. İkinci olarak, çoluk çocuğuna, komşularına, arkadaşlarına adalet yapması lazımdır. Adliyecilerin ve devlet adamlarının da, millete adalet yapması lazımdır. Demek ki, bir insanda adalet huyunun bulunabilmesi için, önce kendi hareketlerinde, azasında adalet bulunmalıdır. Her kuvvetini, her azasını, ne için yaratıldı ise, o yolda kullanmalıdır. Allahü teâlânın adetini değiştirip, onları aklın ve İslâmiyetin beğenmediği yerlerde kullanmamalıdır. Çoluk çocuğu varsa, onlara karşı da, akla ve dine uygun hareket etmeli, dinin gösterdiği güzel ahlaktan sapmamalıdır. Güzel ahlak ile huylanmalıdır. Herhangi bir amir ise, yine ibadetleri yaptırmalı ve yapmalıdır. Böyle olan kimse, bu dünyada, Allahü teâlânın halifesi olmuştur. Kıyamette de adiller için vadedilen nimetlere kavuşur. Böyle bir hayırlı kimsenin hayır ve bereketi, onun bulunduğu talihli zamana, mübarek yere ve orada bulunmakla bahtiyar olan insanlara, hayvanlara, hatta nebatlara ve rızıklara sirayet eder, yayılır. Fakat, Allah korusun, bir yerdeki amirler, şefkatli, iyi huylu, adaletli olmazsa, insan haklarına saldırırlar, zulüm, yağma, işkence yaparlarsa, bunlar adalet erbabı değil, şeytanların yoldaşlarıdırlar. Emri altında olanlara merhamet etmeyenler, kıyamet günü Allahü teâlânın merhametinden uzak kalacaklardır. “Men, lâ yerham, lâ yurham!” buyurulmuştur ki, acımayana acınmaz demektir.

Adalet üçe ayrılır
Sual: Adalet, sadece insanların kendi aralarındaki görüşmelerde, alışverişlerinde, birbiriyle olan muamelelerinde mi olur?
Cevap: Ahlâk-ı alâî kitabında, bu konuda deniyor ki:
“Adalet üçe ayrılır:
Birincisi, Allahü teâlâya kulluk etmektir. Allahü teâlânın merhameti, nimetleri, ihsanları, her mahluka yayılmıştır. Nimetlerinin en büyüğü, kullarına saadet yolunu göstermesidir. Hakları yok iken, hepsini en güzel şekilde yaratmıştır. Ebedi, sayısız nimetler, iyilikler vermiştir. Böyle bir sahibe, yaratana ibadet etmek, Onun ihsan ettiği nimetlere şükretmek elbette lazımdır. Adalet için sahibinin hakkını gözetmek icabeder. Her insanın yaratanına karşı borçlu olduğu bu kulluk hakkını eda etmesi, yerine getirmesi vacibdir.

Adaletin ikinci kısmı, insanların hakkını eda etmek, yerine getirmektir. Devlete, amirlere, kanunlara karşı gelmemek, âlimlere hürmet etmek, emanetlere vefalı olmak, alışveriş haklarını eda etmek ve vaatlerini ifa etmek, yerine getirmek lazımdır.

Üçüncüsü, geçmişlerin haklarını eda etmek, yerine getirmektir. Bu da, onların borçlarını ödemek, vasiyetlerini ifa etmek, vakıflarını muhafaza etmek, korumak ve bıraktığı hayrat ve hasenatı devam ettirmekle olur.”

Sual: İtikadı bozuk olanların, açıkça, aleni olarak büyük günah işleyenlerin, dinî konularda söylediklerine veya dinî konulardaki şahitliklerine itibar edilir mi, güvenilir mi?
Cevap: Mezhepsizlerin bir kısmı, Ehl-i sünnet olan Müslümanları, müşrik diyerek kötüledikleri için, diğer bir kısmı da Eshab-ı kiramın çoğunu ve üç halifeyi ve hazret-i Aişe'yi açıkça kötüledikleri için, şahitlikleri kabul olmaz.

Açıkça bir büyük günah işleyen veya küçük günah işlemekte ısrar eden, adil olmaz. Bunun şahitliği kabul edilmez. Günahı gizli olanın adaleti gitmez. Yetmişiki bidat fırkasının birinde olmak büyük günahtır. Dürr-ül-muhtârın Tahtâvî haşiyesinde deniyor ki:
“Yetmişiki bidat fırkasından, kâfir olmayanları, ehl-i kıbledir. Bu büyük günahları kalplerinde gizli olduğu için, şehadetleri kabul olunur. Fakat, bunlardan mâcin olanın, yani sapık itikadını başkalarına bulaştırmak çabasında olanın şehadeti kabul olmaz.”

Bir büyük günahı bir kere işleyen veya küçüklerini işlemekte ısrar, devam eden birinin okuduğu ezana güvenilmez. Dinde reformcuların, mezhepsizlerin bildirmeleri de, namaz vakitlerinin ve Ramazanın başlamasına delil olmaz.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/01/dinimizde-adalet-nasil-tarif-edilmistir.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/01/dinimizde-adalet-nasil-tarif-edilmistir.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/01/dinimizde-adalet-nasil-tarif-edilmistir_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/01/dinimizde-adalet-nasil-tarif-edilmistir.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/dinimizde-adalet-nasil-tarif-edilmistir/38802/</link>
			<pubDate>Tue, 12 Jan 2021 18:24:18 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Nuh Tufanı </title>
			<description><![CDATA[Hemen her kültürde yer aldığını gördüğümüz Nuh Tufanı, Kuran’da anlatılan kıssalar arasında, üzerinde en çok durulanlardan biridir. Hz. Nuh’un gönderildiği kavmin uyarılara ve öğütlere kulak asmaması, gösterdikleri tepkiler ve olayın meydana gelişi birçok ayette detaylarıyla anlatılır.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Hz. Nuh, Allah’ın ayetlerinden uzaklaşarak O’na ortaklar koşan kavmini, sadece Allah’a kulluk etmeleri ve sapkınlıklarından vazgeçmeleri konusunda uyarmak amacıyla gönderilmişti. Hz. Nuh, kavmine Allah’ın dinine uymaları konusunda defalarca öğüt verdiği ve onları Allah’ın azabına karşı birçok kez uyardığı halde, onlar Hz. Nuh’u yalanladılar ve şirk koşmaya devam ettiler. Kavminin önde gelenleri Hz. Nuh’u, onlara karşı üstünlük elde etmeye çalışmak, yani kişisel çıkarlar aramakla suçlayıp karalamaya çalıştılar ve ona “deli” damgası vurmak istediler. Ve onu gözetlemeye, baskı altında tutmaya karar verdiler. Bunun üzerine Allah Hz. Nuh’a, inkar edip zulmedenlerin suda boğularak azaplandırılacağını ve iman edenlerin kurtarılacağını haber verdi.



Sözü edilen azap vakti geldiğinde, yerden sular ve coşkun kaynaklar fışkırdı ve bunlar şiddetli yağmurlarla birleşerek dev boyutlu bir taşkına neden oldu. Allah, Hz. Nuh’a “onun içine her (tür hayvandan) ikişer çift ile, içlerinden aleyhlerine söz geçmiş onlanlar dışında olan aileni de alıp koy” (Mü’minun Suresi, 27) emrini verdi ve Hz. Nuh’un gemisine binmiş olanlar dışında -Hz. Nuh’un, yakındaki bir dağa sığınarak kurtulacağını sanan “oğlu” da dahil olmak üzere- tüm kavim suda boğuldu. Tufan sonucunda sular çekilip, ayetin ifadesiyle “iş bitiverince” de gemi, Kuran’da bildirildiğine göre, Cudi’ye-yani yüksekçe bir yere-oturdu.

Yapılan arkeolojik, jeolojik ve tarihi çalışmalar olayın Kuran’da anlatıldığı şekilde meydana geldiğini göstermektedir. Eski çağlarda yaşamış birçok uygarlığa ait tabletlerde ve elde edilen birçok tarihi belgede, tufan olayı, kişi ve yer isimleri farklılık gösterse de, çok büyük benzerliklerle anlatılmış ve “sapkın bir kavmin başına gelenler” bir ibret kaynağı olarak çağdaşlarına sunulmuştur.



Tufan olayı, Tevrat ve İncil’in dışında, Sümer, Asur-Babil kayıtlarında, Yunan efsanelerinde, Hindistan’da Satapatha, Brahmana ve Mahabharata destanlarında, İngiltere’nin Galler yöresinde anlatılan bazı efsanelerde, İskandinav Edna efsanelerinde, Litvanya efsanelerinde ve hatta Çin kaynaklı öykülerde birbirine çok benzer şekillerde anlatılır.

Birbirinden ve Tufan bölgesinden hem coğrafi hem kültürel olarak bu kadar uzak kültürlerde, Tufan’la ilgili bu denli detaylı ve birbiriyle uyumlu bilgi nasıl yerleşmiş olabilir? Sorunun cevabı açıktır: Eski dönemlerde birbirleriyle ilişki kurmuş olmaları imkansız olan bu toplumların yazıtlarında aynı olaydan bahsedilmesi, aslında bu insanların bir ilahi kaynaktan bilgi aldıklarını gösteren açık bir kanıt durumundadır. Görünen odur ki, tarihin en büyük helak olaylarından biri olan Tufan, farklı uygarlıklara gönderilen birçok peygamberler tarafından ibret için anlatılmış ve bu şekilde Tufan’la ilgili bilgiler çeşitli kültürlere yerleşmiştir. Bununla birlikte, Tufan olayı ve Nuh Kıssası bir çok kültür ve dini kaynaklarda anlatılmasına rağmen, kaynakların tahrif edilmesi veya yanlış aktarma ve kasıtlar sebebiyle birçok değişikliğe uğramış, aslından uzaklaştırılmıştır. Yapılan araştırmalardan, temelde aynı olayı anlatan ancak aralarında birtakım farklılıklar da bulunan Tufan anlatımları içinde, eldeki bilimsel bulgulara uygun yegane anlatımın Kuran’daki olduğunu görüyoruz.

Tufan Yerel Bir Afet miydi? Nuh Tufanı’nın varlığını inkar edenler, bu iddialarına delil olarak dünya çapında bir tufanın varlığının imkansız olduğunu söylemektedirler. Ayrıca böylesine bir tufanın gerçekleşmemiş olduğu iddiasını, Kuran’a saldırmak amacıyla da öne sürmektedirler..



Oysa bu iddia, Allah’ın indirdiği ve tahrif edilmemiş tek kutsal kitap olan Kuran’ı Kerim için geçerli değildir. Çünkü Kuran’da, Tufan olayına, Tevrat ve çeşitli kültürlerde bahsedilen Tufan efsanelerinden çok daha farklı bir bakış açısı getirilir. Eski Ahit’in ilk beş kitabını oluşturan Muharref Tevrat, bu tufanın evrensel olduğunu ve tüm dünyayı kapsadığını söylemektedir.

Oysa Kuran’da böyle bir bilgi verilmez, aksine, ilgili ayetlerden Tufan’ın yöresel olduğu ve tüm dünyanın değil, Hz. Nuh tarafından uyarılıp-korkutulan Nuh kavminin cezalandırıldığı anlaşılmaktadır. Tevrat’ın ve Kuran’ın Tufan anlatımlarına bakıldığında bu farklılık kolaylıkla kendi gösterir. Kuran’da tüm dünyanın değil, sadece Nuh kavminin helak edildiği bildirilmektedir. Tıpkı Ad kavmine gönderilen Hz. Hud (Hud Suresi, 50) veya Semud kavmine gönderilen Hz. Salih (Hud Suresi, 61) ve diğer peygamberler gibi Hz. Nuh da yalnızca kendi kavmine gönderilmiştir ve Tufan da Nuh’un kavmini ortadan kaldırmıştır. Helak olanlar Hz. Nuh’un tebliğini hiçe sayan ve isyanda direten kavimdir. (Araf Suresi, 64, 72)
Ayrıca Kuran’da Allah, herhangi bir kavme elçi gönderilmedikçe, o kavmin helak edilmeyeceğini söylemektedir. (Kasas Suresi, 59) Helak için, kavmin kendisine uyarıcı korkutucu gelmiş olması ve bu uyarıcının yalanlanmış olması gerekmektedir. Bir uyarıcı olan Hz. Nuh ise sadece kendi kavmine gönderilmiştir. Bu sebeple Allah, uyarıcı gönderilmemiş olan kavimleri değil, sadece Hz. Nuh’un kavmini helak etmiştir.
Kuran’daki bu açıklamalardan Nuh Tufanı’nın tüm dünyayı kaplayan değil, yöresel bir felaket olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca Tufan’ın gerçekleştiği düşünülen arkeolojik bölgede yapılan kazılar da, Tufan’ın tüm dünyayı kaplayan evrensel bir olay değil, Mezopotamya’nın bir bölümünü etkisi altına almış olan çok geniş bir afet olduğunu göstermektedir.
Gemiye Bütün Hayvanlar Alındı mı? Kitab-ı Mukaddes yorumcuları, Hz. Nuh’un yeryüzündeki tüm hayvan türlerini gemiye aldığına ve hayvan neslinin Hz. Nuh sayesinde yok olmaktan kurtulduğuna inanırlar. Bu inanışa göre yeryüzündeki tüm hayvanlar toplanmış ve gemiye yerleştirilmiştir.Bu iddiayı savunanlar elbette birçok açıdan çok zor duruma düşmektedirler. Gemiye alınan hayvan türlerinin nasıl beslendikleri, gemide nasıl istiflendikleri, birbirlerinden nasıl tecrit edildikleri gibi soruların cevaplanması elbette mümkün değildir. Dahası, farklı kıtalara has hayvanların nasıl toplandığı da merak konusudur; kutuplardaki memeliler, Avustralya’daki kangurular veya Amerika’ya has bizonlar gibi. Ayrıca insan için son derece tehlikeli olan yılan, akrep gibi zehirli olanların ve vahşi hayvanların nasıl yakalandığı, Tufan’a kadar bunların kendi doğal ortamlarının dışında nasıl yaşatılabildiği gibi sorular da birbirini izlemektedir.
Ancak bunlar Tevrat’ın karşı karşıya kaldığı zorluklardır. Kuran’da ise, yeryüzündeki tüm hayvan türlerinin gemiye alındığına dair bir açıklama bulunmamaktadır. Tufan belirli bir bölgede gerçekleşmiştir. Bu nedenle gemiye alınan hayvanlar, Nuh kavminin bulunduğu bölgede yaşayanlar olmalıdır.Ancak sadece o bölgede yaşayan tüm hayvan türlerinin bile biraraya getirilmesinin mümkün olmadığı açıktır. Hz. Nuh’un ve çok az sayıda oldukları belirtilen müminlerin (Hud Suresi, 40) çevrelerindeki yüzlerce hayvan türünden çiftler topladıklarını düşünmek de zordur.


Yaşadıkları bölgedeki hayvanlardan sadece böcek türlerinin toplanması bile mümkün değildir; hem de erkek dişi ayrımı yaparak! Bu nedenle, toplanan hayvanların rahatlıkla yakalanıp himaye edilebilecek ve özellikle de insanlara yarar sağlayacak evcil hayvanlar olduğu düşünülebilir. Buna göre, Hz. Nuh muhtemelen, inek, koyun, at, tavuk, horoz, deve ve benzeri hayvanları gemiye almış olabilir. Çünkü Tufan nedeniyle canlılığını büyük ölçüde yitirmiş olan bölgede yeni kurulacak hayat için gerekli olan temel hayvanlardır bunlar.
Burada önemli olan nokta şudur: Allah’ın Hz. Nuh’a verdiği hayvanları toplama emrindeki hikmet, hayvanların neslini korumaktan çok, Tufan sonrasında kurulacak yeni yaşama gerekli olan hayvanların toplanması olmalıdır. Çünkü Tufan yerel olduğu için hayvanların soylarının tükenmesi söz konusu olamaz. Nasıl olsa Tufan’dan sonra zamanla diğer bölgelerden hayvanlar bu bölgeye göç edip bölgeyi eski canlılığına getireceklerdir.
Sular Ne Kadar Yükseldi? Tufan hakkındaki bir başka tartışma ise, suların dağları kaplayacak kadar yükselip yükselmediği konusundadır. Bilindiği gibi Kuran’da, geminin Tufan sonrası “Cudi”ye oturduğu bildirilmektedir. “Cudi” kelimesi kimi zaman özel bir dağ ismi olarak alınır, oysa kelime Arapça’da “yüksekçe yer-tepe” anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Kuran’da “Cudi”nin, özel bir dağ ismi olarak değil, sadece geminin yüksekçe bir mekana oturduğunu anlatmak için kullanılmış olabileceği gözardı edilmemelidir. Ayrıca Cudi kelimesinin bu anlamından, suların belirli bir yüksekliğe eriştiği, ama yine de büyük dağların seviyesine kadar yükselmemiş olduğu da çıkarılabilir. Yani Tufan Muharref Tevrat’ta anlatıldığı gibi tüm yeryüzünü ve yeryüzündeki tüm dağları yutmamış, sadece belirli bir bölgeyi kaplamış olmalıdır. Nuh Tufanı’nın Yeri Nuh Tufanı’nın gerçekleştiği yer olarak Mezopotamya Ovası gösterilir. Bu bölgede tarihte bilinen en eski ve en gelişmiş uygarlıklar kurulmuştur. Ayrıca bu bölge, Dicle ve Fırat nehirlerinin ortasında yer alması sebebiyle, coğrafi olarak büyük bir su baskınına uygun bir zemin teşkil etmektedir. Tufan’ın etkisini artıran sebeplerden birisi, büyük bir ihtimalle, bu iki nehrin yataklarından taşıp bölgeyi etkisi altına almış olmasıdır.


Bu bölgenin Tufan’ın gerçekleştiği yer olarak kabul edilmesinin ikinci bir sebebi de tarihseldir. Bölgedeki birçok medeniyetin kayıtlarında, aynı dönemde yaşanmış bir Tufan’ı anlatan çok sayıda belge ortaya çıkarılmıştır. Nuh kavminin helak edilmesine tanık olan bu medeniyetler, bu felaketin oluş biçimini ve sonuçlarını tarihsel kayıtlara işleme ihtiyacı hissetmiş olmalıdırlar. Tufan’ı anlatan efsanelerin çoğunluğunun Mezopotamya kökenli olduğu da bilinmektedir. En önemlisi de arkeolojik bulgulardır. Bunlar, bu bölgede gerçekten de büyük bir su baskınının meydana geldiğini göstermektedir. Bu su baskını bölgede bulunan uygarlığın bir süre için duraksamasına neden olmuştur. Yapılan kazılarda böylesine büyük bir felaketin açık izleri toprağın altından çıkartılmıştır. Örneğin, MÖ 2000 civarında Mezopotamya’nın tam güney kısmında bulunan büyük Ur kentinin hükümdarı olan İbbi-sin zamanındaki bir yıl, “gökle yer arasındaki sınırları yok eden bir Tufan sonrası” şeklinde tanımlanmaktadır. MÖ 1700’lerde Babilli Hammurabi zamanında bir yıl da “Eşnunna kentinin bir selle yıkılması” olayıyla tanımlanmaktadır. MÖ 10. yüzyılda hükümdar Nabu-mukin-apal zamanında Babil şehrinde bir su baskını gerçekleşmiştir.
Milattan sonra 7., 8., 10., 11. ve 12. yüzyıllarda da bölgede önemli su baskınları vuku bulmuştur. 20. yüzyılda 1925, 1930 ve 1954 yıllarında da bu meydana gelmiştir. Anlaşılan odur ki bölge, her zaman için bir sel felaketine açıktır ve Kuran’da belirtildiği gibi büyük çaplı bir selin tüm bir kavmi yok etmesi açıkça mümkündür.
Tufan’ın Arkeolojik Delilleri Kuran’da helak edildiği haber verilen kavimlerin birçoğunun izlerine günümüzde rastlanılması bir tesadüf değildir. Arkeolojik verilerden anlaşılmaktadır ki, bir kavmin ortadan kaybolması ne kadar ani olursa, buna ait bulgu elde edilmesi şansı da o kadar fazla olmaktadır.
Bir uygarlığın birdenbire ortadan kalkması durumunda -ki bu bir doğal felaket, ani bir göç veya bir savaş sonucu olabilir- bu uygarlığa ait izler çok daha iyi korunmaktadır. İnsanların içinde yaşadıkları evler ve günlük hayatta kullandıkları eşyalar, kısa bir zaman içinde toprağın altına gömülmektedir. Böylece bunlar, uzunca bir süre insan eli değmeden saklanmakta ve günışığına çıkartılmalarıyla geçmişteki yaşam hakkında önemli ipuçları sunmaktadırlar.
İşte Nuh Tufanıyla ilgili birçok delilin günümüzde ortaya çıkarılması bu sayede olmuştur. MÖ 3000 yılları civarında gerçekleştiği düşünülen Tufan, tüm bir uygarlığı bir anda yok etmiş ve bunun yerine tamamen yeni bir uygarlık kurulmasını sağlamıştır. Böylece Tufan’ın açık delilleri, bizlerin ibret alması için binlerce yıl boyunca korunmuştur.Mezopotamya Ovası’nda yapılan kazılarda başlıca dört şehirde büyük bir tufan sonucu gerçekleşmiş olabilecek sel felaketinin izlerine rastlanmıştır. Bu şehirler Mezopotamya Ovası’nın önemli şehirleri Ur, Uruk, Kiş ve Şuruppak’tır.
Bu şehirlerde yapılan kazılar, bunların tümünün MÖ 3000’li yıllar civarında bir sele maruz kaldıklarını göstermektedir.Önce Ur şehrinde yapılan kazıları ele alalım.
Günümüzde Tel-El Muhayer olarak isimlendirilen Ur şehrinde yapılan kazılarda ele geçirilen medeniyet kalıntılarının en eskisi MÖ 7000’li yıllara kadar uzanmaktadır. İnsanların ilk uygarlık kurdukları yerlerden birisi olan Ur şehri, tarih boyunca birçok medeniyetin birbiri ardına gelip geçtiği bir yerleşim bölgesi olmuştur.
Ur şehrinde yapılan kazılarda ortaya çıkartılan arkeolojik bulgular, buradaki medeniyetin çok büyük bir sel felaketi sonunda kesintiye uğradığını, daha sonra zaman içinde tekrar yeni uygarlıkların meydana çıkmaya başladığını göstermektedir. British Museum ve Pennsylvania Üniversitesi tarafından ortaklaşa yürütülen bir kazı çalışmasına başkanlık yapan Leonard Woolley’in yürüttüğü ve dünya çapında büyük sansasyon yaratan kazı çalışmaları 1922’den 1934 yılına kadar sürdürülmüştür.Sir Woolley’in kazıları Bağdat ile Basra Körfezi arasındaki çölün ortalarında gerçekleşti. Ur şehrinin ilk kurucuları, Kuzey Mezopotamya’dan gelmiş olan ve kendilerine “Ubaidyen” ismini veren bir halktı. Bu halka dair bilgi elde etmek için detaylı kazılar başlatıldı. Reader’s Digest dergisinde Woolley’in kazıları şöyle anlatılıyor:
Kazı yapılan bölgede, derine inildikçe çok önemli bir buluntu ortaya çıkarılmıştı, bu Ur şehrinin krallar mezarlığıydı. Araştırmacılar Sümer krallarının ve soyluların gömülmüş olduğu bu mezarlıkta birçok efsanevi sanat eserlerine rastladılar. Miğferler, kılıçlar, müzik aletleri, altından ve kıymetli taşlardan yapılmış sanat yapıtları. Bunlardan çok daha önemli olan başka şeyler de vardı; kil tabletlere hayret verici bir ustalık ve beceriyle, yüksek bir teknikle pres edilmiş tarihsel kayıtlar. Araştırmacılar, Ur’da kral listelerindeki aynı adları taşıyan yazılar bulmuş, hatta bunların arasında Ur’un ilk krallık ailesini kuran kişinin adına rastlamıştı.
Woolley, mezarlığın ilk Ur Hanedanlığı’ndan önce başladığı neticesine vardı. Bu nedenle, son derece gelişmiş bir medeniyetin ilk hanedandan daha önceleri var olduğu sonucuna vardı.
Kanıtın iyice incelenmesinden sonra Woolley kazıyı daha derinlere, mezarların altına doğru ilerletmeye karar verdi. İşçiler çamur olmuş tuğlaların içinden bir metre kadar derine daldılar ve çanak çömlekleri çıkarmaya başladılar. “Ve sonra birdenbire herşey durdu.” Woolley böyle yazıyordu. “Artık ne çanak, ne çömlek, ne kül vardı, yalnız suyun getirdiği temiz çamur.”
Woolley kazıya devam etti, iki buçuk metre kadar temiz kil tabakasından geçilerek derine dalındı ve sonra birdenbire işçiler, tarihçilerin son Taş Devri kültürü olarak isimlendirdiği bu devrin insanları tarafından yapılmış zımpara taşından aletler ve çanak çömlek parçalarına rastladılar. Çamur iyice temizlenince altında kalmış bir medeniyet ortaya çıktı. Bu durum, bölgede büyük bir su baskınının meydana geldiğini gösteriyordu. Ayrıca mikroskobik analiz, temiz kilden kalın bir katmanın, eski Sümer uygarlığını yok edecek kadar büyük bir tufan tarafından buraya yığılmış olduğunu gösteriyordu. Gılgamış Destanı ile Nuh’un öyküsü, Mezopotamya Çölü’nde kazılan bir kuyuda ortak bir kaynakta birleşmiş oluyordu.
Ayrıca Max Mallowan kazıyı yürüten Leonard Woolley’in düşüncelerini şöyle aktarıyordu: Woolley, tek bir zaman diliminde oluşmuş böylesine büyük bir mil kütlesinin sadece çok büyük bir sel felaketinin sonucu olabileceğini belirterek; Sümer Ur’u ile Al-Ubaid’in boyalı çanak çömlek kullanan halkı tarafından kurulan kenti ayıran sel tabakasını, efsanevi Tufan’ın kalıntıları olarak tanımladı.
Bu veriler, Tufan’ın etkilediği yerlerden birinin Ur şehri olduğunu gösteriyordu. Alman arkeolog Werner Keller de söz konusu kazının önemini şöyle ifade etmişti:

“Mezopotamya’da yapılan arkeolojik kazılarda balçıklı bir tabakanın altından şehir kalıntılarının çıkması burada bir sel olduğunu ispatlamış oldu.”
Tufan’ın izlerini taşıyan bir başka Mezopotamya şehri ise günümüzde Tel El-Uhaymer olarak isimlendirilen, Sümerlilerin Kiş şehridir. Eski Sümer kayıtlarında, bu şehir “Büyük Tufan’dan sonra başa geçen ilk hanedanlığın başkenti” olarak nitelendirilmektedir.
Günümüzde Tel El-Fara olarak adlandırılan Güney Mezopotamya’daki Şuruppak kenti de Tufan’ın açık izlerini taşımaktadır. Bu kentteki arkeolojik çalışmalar 1920-1930 yılları arasında Pennsylvania Üniversitesi’nden Erich Schmidt tarafından yürütüldü. Kazılarda MÖ 3000-2000 yılları arasında var olan bir uygarlığın doğuşu ve gelişmesi değişik tabakalarda rahatlıkla izlenebiliyordu. Çivi yazılı kayıtlardan anlaşılan oydu ki, bu bölgede MÖ 3000’li yıllarda, kültürel olarak oldukça gelişmiş bir halk yaşıyordu.
Asıl önemli nokta ise, bu şehirde de MÖ 3000-2900 yılları civarında büyük bir sel felaketinin gerçekleştiğinin anlaşılmasıydı. Schmidt’in çalışmalarını anlatan Mallowan şöyle diyor:

“Schmidt 4-5 metre derinlikte kil ve kum karışımı sarı topraktan bir tabakaya erişti (bu tabaka selle beraber oluşmuştu). Bu tabaka, höyük kesitine göre ova seviyesine yakın bir düzeyde yer alıyordu ve höyüğün her yerinde izlenebiliyordu…” Cemdet Nasr dönemini Eski Krallık döneminden ayıran kil ve kum karışımı tabakayı Schmidt “tamamen nehir kökenli bir kum” olarak tanımlayarak Nuh Tufanı ile ilişkilendirdi.

Kısacası Şuruppak kentinde yapılan kazılarda da yaklaşık MÖ 3000-2900 yıllarına rastgelen bir selin kalıntıları ortaya çıkartılmıştı. Diğer şehirlerle beraber Şuruppak kenti de muhtemelen Tufan’dan etkilenmişti.
Tufan’dan etkilendiğine dair elde kanıtlar olan son yerleşim birimi, Şuruppak’ın güneyinde yer alan ve günümüzde Tel El-Varka olarak isimlendirilen Uruk kentidir. Bu kentte de diğerleri gibi bir sel tabakasına rastlanmıştır. Bu sel tabakası da, MÖ 3000-2900’li yıllarla tarihlendirilmektedir.Bilindiği gibi Dicle ve Fırat nehirleri Mezopotamya’yı boydan boya kesmektedir. Anlaşılan odur ki, olay anında, bu iki nehir ve irili ufaklı bütün su kaynakları taşmış, bunlar yağmur sularıyla birleşerek büyük bir su baskını oluşturmuşlardır.


Yapılan çalışmalar sonucu elde edilen ipuçları değerlendirildiğinde Tufan’ın oluştuğu alanın boyutlarının yaklaşık olarak doğudan batıya (genişlik) 160 km, kuzeyden güneye (boy) 600 km. olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu tespit de, Tufan’ın tüm Mezopotamya ovasını kapladığını göstermektedir.
Tufan’ın izlerini taşıyan Ur, Uruk, Şuruppak ve Kiş şehirleri dizilimini incelediğimiz zaman bunların bir hat üzerinde yer aldığını görürüz. Öyleyse Tufan, bu dört şehri ve çevresini etkilemiş olmalıdır. Ayrıca MÖ 3000’li yıllarda Mezopotamya ovasının coğrafi yapısının günümüzdekinden daha farklı olduğunu söylemek gerekir. O devirlerde Fırat nehrinin yatağı, bugünküne göre daha doğuda bulunmaktaydı; bu akış rotası da Ur, Uruk, Şuruppak ve Kiş’ten geçen bir hatta denk geliyordu. Kuran’da belirtilen “yeryüzü ve gökyüzü pınarları”nın açılmasıyla, anlaşıldığına göre, Fırat nehri taşmış ve yukarıda belirtilen bu dört şehri yerle bir ederek yayılmıştı.
Pekçok din ve kültür Tufan’dan bahsetmektedir Hak dini tebliğ eden peygamberlerin ağzından hemen her kavme duyurulmuş olan Tufan, zamanla çeşitli dejenerasyon ve eklemelerle karıştırılarak, sözü edilen toplumların efsaneleri haline dönüştürülmüştür. Allah, Nuh Tufanı’nı, insanlara bir ibret ve ders konusu teşkil etmesi için farklı toplumlara gönderdiği peygamberler ve kitaplar yoluyla aktarmıştır. Ancak her defasında metinler orijinalinden uzaklaştırılmış ve Tufan anlatımlarına mistik, mitolojik öğeler katılmıştır. Arkeolojik bulgularla uyuşan ve onları tasdik eden tek kaynak ise Kuran’dır. Bunun tek nedeni Allah’ın Kuran’ı en ufak bir değişikliğe uğramadan korumuş olması ve aslının bozulmasına izin vermemesidir. Kuran,“Hiç şüphesiz zikri (Kuranı) Biz indirdik Biz; onun koruyucuları da Biziz” (Hicr Suresi, 9) hükmüne göre, Allah’ın özel koruması altındadır. Kuran’ın bu özelliği, yalnızca Nuh Tufanı değil, başka tarihsel olaylar ve kavimler hakkında da doğru bilgileri edinmemizi sağlar. 

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/01/nuh-tufani.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/01/nuh-tufani.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/01/nuh-tufani_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2021/01/nuh-tufani.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/nuh-tufani/38679/</link>
			<pubDate>Mon, 04 Jan 2021 12:24:15 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>İSLAM DİNİN'DE İLME VERİLEN ÖNEM...</title>
			<description><![CDATA[Müslümanların inanç ve ibadetleriyle ilgili öğrenmelerini icap eden hususları bildiren şeydir ilim. Allah’ın Resülune ilk inen vahiy emrinde bile ‘oku’ emri ile hitap etmesinin manası pek manidardır. Resulullah’ın ümmeti ikra ümmetindendir, doğduğu vakitten ta öleceği vakte kadar ilim öğrenmek Müslümanın üzerine farzdır.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Allah Resulü bir hadisi şerifinde, ‘ilim öğrenmek beşikten mezara kadar farzdır’ buyurmaktadır. Hadisi şerifte de anlaşılacağı üzerine ilim öğrenmenin belli bir vakti olmadığı belirtilmiştir. Bir başka hadisi şerifte Peygamber Efendimiz( s.a.s.) ‘ilim öğrenmek her kadın erkek üzerine farzdır’ buyurmuştur.
Yukarıda ayet ve hadislerden de anlaşılacağı üzere Allah bizlere ilim öğrenmenin farz olduğunu emrediyor. Peki burada kastedilen ilim hangi ilimdir? Dinimiz hangi ilimi öğrenmemizi emrediyor? Oku emrindeki ilk kasıt zaruratı diniyye dediğimiz Müslümanların mühim meseleleleri öğrenmesidir. İşte zaruratı diniyyeyi öğrenmez farzı ayn(herkes yapmakla mükelleftir)dır. İlmi sadece dar manada düşünmek cahillik olur.
Evet, ilk önce öğrenmemiz gereken zarurati diniyyedir ama onu öğrendikten sonra başıboş mu kalacağız?
Elbette hayır, çünkü Allah bize İnşirah süresinin 7.ayetinde ‘öyleyse bir işi bitirdikten sonra başka bir işe koyul’ demiyor mu? O zaman hakiki olan ilim bitmez tükenmez bir deryadır. Şüphesiz ki talep ettikçe o ilmin devamı gelecektir.


Ehil bir kişinin zarurati diniyyeyi tamamladıktan sonra ilk olarak İslami ilimde gelişmesi gerekir. O ilim hakkında da uzmanlaşması gerekmektedir.
İslami ilmi öğrenmiş ve bu alanda uzman olan kişi oku emrini tamamlamış mıdır? Tabii ki de hayır tamamlamamıştır.
Farzı ayn olan ilim öğrenildikten sonra farzı kifaye(bazılarının öğrenmesiyle diğer insanlar üzerinden sorumluluk kalkar) olan fenni ilimleri öğrenmemizi emrediyor.
Bizlere Kur’an-ı Kerimde tıbbı, tarihi, biyolojiyi, coğrafyayı merak edip öğrenmemizi ister. Mesela tıp hakkında örnek verirsek bizlere gebelik, kısırlık(Hud 72, Meryem 9, Nur 31 60, Talak 9) Anatomiden(Fatır 1,Araf 69) Fizyoloji(Nahl 66) den bahseder ve bunları araştırıp öğrenmemizi için bizleri teşvik eder.
Bu örnekleri hadisi şeriflerle de çoğaltabiliriz. Hacamat yapılması, maddi temizliğe önem verilmesi gerektiğini bizlere bildirmektedir.

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/islam-dinin-de-ilme-verilen-onem.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/islam-dinin-de-ilme-verilen-onem.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/islam-dinin-de-ilme-verilen-onem_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/islam-dinin-de-ilme-verilen-onem.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/islam-dinin-de-ilme-verilen-onem/38566/</link>
			<pubDate>Sat, 26 Dec 2020 19:22:48 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>İslam dininde, Kandiller ve Anlamları</title>
			<description><![CDATA[İslam'da Mevlid kandili, Regaip Kandili, Miraç Kandili, Berat Kandili ve Kadir Gecesi olmak üzere beş tane kandil vardır.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Mevlid, doğum zamanı demektir. Hz. Muhammed (s.a.v) 'in doğduğu gece Müslümanlar tarafından Mevlid Kandili olarak kutlanır. Miladi takvime göre nisan ayının 20'sine denk gelen gecede, insanlık için çok hayırlı bir gece olduğu kabul edilir ve büyük büyük bir coşku ile kutlanmaktadır.
Mevlid Kandili Nedir?
İnsanlığa gönderilen en son peygamber, Hz Muhammed’dir. Peygamber efendimiz Kameri olarak adlandırılan Rebiü’l -evvel ayının 12. gecesi dünyaya gelmiştir. Miladi takvime göre bu tarih 571 yılı Nisan ayına rastlamaktadır. İşte, efendimize, resule kavuştuğumuz bu mübarek gecede kutlanan kandile “Mevlid Kandili denir. Mevlid Kandili bundan dolayı çok önemlidir ve daima kutlanır.

Regaip Kandili
Regaip, Arapça bir kelimedir. Reğa-be kökünden türemiştir ve bir şeyi istemek, arzulamak anlamına gelmektedir. Regaip kandili, Recep ayının ilk cuma gününe denk gelmektedir. Regaip Kandıinin anlamı, Hz Muhammed'(s.a.s)in annesi Hz. Amine'nin ana rahmine düştüğü gün olarak anılıp, kutlanmaktadır. 

Regaip Kandili Nedir?
Recep ayının ilk cuma gecesine Regaip gecesi denir. Üç ayların başlangıcı kabul edilen bu kutsal gece ile birlikte ibadetlerin bollaştığı, huzurun olduğu Recep, Şaban ve Ramazan ayları da başlamış olur. Sizlere “Regaip kelimesinin anlamından bahsedeceğiz. Arapça'da “Reğa- be” kelimesinde gelir. Bu kelimenin anlamı: Onu elde etmek, ona karşı meyletmek, çaba harcamak, arzulamak, bir şeyi istemek anlamlarına gelir. Reğabe kelimesinden türeyen Regaip’in ise kelime anlamı şu şekildedir: “değerli, kıymetli, ihsan, nefis, çokça rağbet edilen” anlamlarına geliyor. Bu kandil her ne kadar doğrudan Kur’an kaynaklı olmasa da dini kültürlerle de zamanla büyük kutlamalar yapılarak başlanmış ve kendisine önemli bir yer edinmiştir.



Miraç Kandili
Miraç, aklın bittiği, imanın başladığı yerdir. Hz. Muhammed(s.a.s)'in bir gece Kudüs'deki Mescid-i Aksa'ya gidişi ve oradan yedi kat göklere yükselip Sidretü’l–Müntehâ’ya ulaşması ve Cebrail'i geride bırakıp, Allah'ın huzuruna varması olarak kutlanır.

Miraç Kandili Nedir?
Miraç Kandili, İslam dininde en kutsal sayılan gecelerden biridir. Recep ayının 27. gecesidir. Müslümanlar bu gecede Hz. Muhammed’in, Mekke’deki Mescid-i Haram’dan, Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya götürüldüğüne, oradan da gökleri aşarak Cebrail’in bile girmediği Sidretül Müntehna’yı geçerek Allah’ın katına ulaşıldığına inanırlar.

Mirac'ın Müslümanlara Hediyesi: 
Beş vakit namaz bu gecede farz kılınmış, Bakara Suresi'nin iman esaslarını ve dua cümlelerini içeren son iki ayeti tebliğ edilmiş ve şirk koşmayan herkesin cennete girebileceği müjdesi verilmiştir.

Berat Kandili
Berat, temize çıkma, borçtan kurtulup temizlenme anlamlarına gelir. Tarihi seneye göre değişiklik gösterir. Berat Kandili, Kur'an-ı Kerim'in yeryüzüne toptan indirildiği gecedir. Allah'ın daha fazla kullarını bağışlama, kapılarını sonuna kadar açtığı bir gece, yapılan ibadetlerin daha fazla mükafatlandırdığı bir gece olduğu kabul edilmektedir.

Berat Kandili Nedir?
Berat kelimesi: Borçtan kurtulma, temize çıkıp aklanma, ceza veya sorumluluktan kurtulma manasına geliyor. Berat kandili, Allah’ın rahmeti, lütuf ve mağfiretiyle kullarını tecelli ederek, kullarını bağışlama kapılarını ardına kadar açtığı mübarek bir gecedir. Bu gecede yapılan ibadetlerin kar ve kat sevabı vardır
Berat kelimesinin aslı “Berâettir” Beraat sözlük anlamıyla; bir zorlukta kurtulmak ve beri olmak anlamına gelir. Bu gecenin rahmeti üzerine günahlar affedilir ve kulların temize çıkması nedeniyle beraat gecesi anlamını kazandığı için bu geceye bu isim verilmiştir. Her yıl Şaban ayının on dördüncü gününü on beşinci gününe bağlayan geceye Beraat gecesi adı verilmiştir.

Kadir Gecesi
Kadir Gecesi, dinimizce Kur'an-ı Kerim'in Hz. Muhammed(s.a.s)'e indirilmeye başlandığı gün olduğu kabul edilir. Kadir Gecesi Ramazan ayının 27. gününün gecesinde kutlanır. 

Kadir Gecesinin Anlamı ve Önemi Nedir?
En hayırlı gece olarak bilinen Kadir Gecesi, "bin aydan daha hayırlıdır."Kadir Gecesi, Kur’an’ın vahiy yoluyla Hz. Muhammed’e gönderilmeye başladığı gecedir. Bu gecenin önemini anlamak istiyorsak Kur’an'daki Kadir Suresi’ne bakarak anlayabiliriz. Ramazan ayının 27’nci gecesine denk geldiği söylenen bu geceyi Ramazan ayının son on gününde aramalıyız.
Kutsal kitabımızın indirilmeye başlandığı bu gece bizler için ne derece önemli olduğunun bilincinde olmalıyız. Duaların kabul edildiği, meleklerin yeryüzüne akın ettiği bu gecede, günahlar af olur, yapılan ibadetlerin sevapları artar. Allah bizleri Kadir bilenlerden eylesin.

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/islam-dininde-kandiller-ve-anlamlari.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/islam-dininde-kandiller-ve-anlamlari.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/islam-dininde-kandiller-ve-anlamlari_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/islam-dininde-kandiller-ve-anlamlari.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/islam-dininde-kandiller-ve-anlamlari/38514/</link>
			<pubDate>Tue, 22 Dec 2020 10:40:15 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>TÜRK - İSLAM DEVLETLERİNDE KÜLTÜR VE MEDENİYET</title>
			<description><![CDATA[TÜRK-İSLAM KÜLTÜRÜNÜN ORTAYA ÇIKIŞI Talaş Savaşı’ndan sonra İslamiyet, Türkler arasında hızla yayılmaya başladı. X. yüzyıldan itibaren Türklerin İslam medeniyetinin etkisi altındaki bölgelere yerleşmesiyle Türk ve İslam kültürleri etkileşim sürecine girdi. Uzun bir süreçte gerçekleşen bu etkileşim neticesinde her iki kültürün değerlerini de bünyesinde barındıran “Türk-İslam kültürü” ortaya çıktı. …]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[1.DEVLET YÖNETİMİ:
Türkler Müslüman olduktan sonra da devlet yönetimi  ile ilgili geleneklerine devam ettiler. Devlet hanedan ailesinin ortak malı sayılıyordu.
Karahanlı Devleti kurulduğu coğrafya itibari ile Türk Devlet anlayışını aynen sürdüren bir devletti. Hükümdarlar da “kara” ünvanı  kullanılıyordu.
Sultan ünvanını ilk kullanan Türk Hükümdarı Gazneli Mahmut (Sultan Mahmut) olmuştur.
Devlet işleri Büyük Divan denilen yerde görüşülüp karara bağlanırdı. Divanın alt kademeleri vardı. Her alt kademede ayrı bir iş görülürdü. Ülkeler kolay yönetim için eyaletlere ayrılmıştı. Eyaletlerde melikler görev yapardı.
NOT: Ülkenin hükümdar ailesinin ortak malı sayıldığı düşüncesi bütün Türk Devletlerinde kabul görmüş ortak bir düşünce idi. Bu anlayış taht kavgalarına ve Türk devletlerinin kısa sürede yıkılmalarına neden olmuştur.



Hükümdarlara Verilen Unvanlar


	Sultan
	Nasr
	Şah
	Kadir
	Han
	Padişah
	İlig
	Bey
	Buğra
	Gazi
	Erkin
	Hünkar
	Hüdavendigar
	
	Hükümdarlık Sembolleri
	
	Hutbe okutmak
	Hilal
	Menşur( Onay)
	Tıraz ( elbise/ hediye)
	Çetr ( şemsiye)
	Sancak
	Çadır
	Asa
	Nevbet
	Taht ( Örgün)
	Tuğra
	Tuğ
	Para bastırmak
	Hilat ( halife tarafından gönderilen tüm hediyeler)
	
	Hakimiyet Anlayışı
	
	Türk hakimiyet anlayışı İslamiyet sonrası da devam etmiştir. Ülke hanedan üyelerinin ortak malı sayılmıştır.
	Memlüklerde her emire hükümdar olma hakkı verilmiştir. Bu durum yönetime birden çok hanedanın gelmesine neden olmuştur.
	
	SARAY

	Sarayın Özellikleri
	
	Devletin en yüksek makamıdır.
	Hükümdarın ailesiyle oturduğu yerdir. ( Harem)
	Devletin idare edildiği yer.(Selamlık)
	Memurların yetiştirildiği okul. ( Gulamhane/ Enderun)
	Karahanlılarda  Saray’a KAPLI, Selçuklularda ise DERGAH veya BERGAH denir.
	
	Önemli Saray Görevlileri
	
	Ütadüddar:  Saray harcamalarına bakardı.
	Hacibü’l Hüccab (Ulu Hacip): Hükümdar ile halk ve hükümdar ile hükümet arasındaki ilişkiyi düzenler. Hacip:  Hükümdar ve vezirden sonra gelen önemli devlet adamlarıdır. 20-25 kişiden oluşur, hükümdar- devlet, devlet-devlet arasındaki ilişkileri düzenler.
	Abdar – Taştdar: Sultan elini yıkadığı zaman ibrik tutan görevli.
	Vekil-i Der: Sultan ile vezirin arasında aracıdır.
	Çeşnigir: Hükümdarın yiyecekleri ile ilgilenir.
	Silahtar: Silahlardan görevlidir.
	Hansalar: Saray mutfağına gerekli malzemeyi sağlar.
	Şarap Dar – İdişçibaşı : Hükümdarın içeceklerini, şerbetlerini  hazırlar.
	Camedar: Hükümdarın elbisesi ile ilgilenir.
	Emir’i Alem: Savaşlarda bayrak ve sancağı taşımak ve bunları muhafaza etmekle görevlidir.
	Emir’i Candar: Sarayı korumakla görevlidir.
	Emiri Hares: Devlete ve hükümdara karşı suç işleyenleri yakalayıp cezalandıran görevlidir.
	Emir’i Ahur: Atların bakımı ile ilgilenen görevli.
	Bazdar: Sultan’ın doğan, atmaca gibi  kuşlarına bakar.
	Kapucubaşı: Sarayın günlük hizmetlerinden sorumludur.
	Emir’i Şikar: Hükümdarın av işlerini düzenleyen görevli.
	Serhenk- Dürhanş: Hükümdarlar bir yerden bir yere giderken yolunu açan görevlidir.
	Devaddar: Hükümdarın yazı takımlarını koruyan görevli.
	Kıssadar: Dilekçeleri hükümdara sunan görevlidir.
	Emir’i Meclis: Sultan’ın ziyafetlerini hazırlatıp  teşrifatçılık yapan görevlidir.
	Mutripler: Eğlence meclislerinde çalgı çalıp şarkı söyleyen görevliler.
	Sakiler: Eğlence meclislerinde sultanı ve davetlilere içecek sunan görevlidir.


HÜKÜMET

Divan Teşkilatı

Divan-ı Arz


	Başkanı: Emir’i Arz (Aruzul Ceyş)
	Ordu’nun ihtiyacına bakar.


Divan-ı İstifa


	Başkanı: Müşrif
	Askeri ve hukuki işler hariç devletin bütün işlerini denetleme yetkisine sahiptir.


Divan-ı Tuğra


	Başkanı: Tuğrai  veya Münşi (Osmanlı’da Nişancı)
	Yazışmalara bakar.


Divan-ı Beridi


	Posta işlerine bakar.


Divan-ı Mezalim


	Ağır siyasi suç davalarına bakar.
	Davayı önce hacip dinler, eğer önemliyse daha sonra Sultan dinler.


Divan-ı Pervane


	Ülke topraklarının kayıtlarını tutarlar.
	Başkanı: Pervanecidir.


Niyabet-i Saltanat


	Hükümdar Başkentte olmadığı zamanlarda devlet işleri ile ilgilenen divandır. Başkanı Naip’tir.
	Hükümdardan sonraki en yetkili kişi vezir’dir.


Gaznelilerde;


	Divan-ı Vezaret: Mali ve genel yönetim işleri ile ilgilenir.
	Divan-ı Risalet: Hükümdarın iç ve dış resmi yazışmalarını yapar.
	Divan-ı Vekalet: Hükümdar ve ailesine ait mali işlerle ilgilenir.


 Karahanlılarda;


	Divan-ı Ali: Vezirin başkanlığında devletle ilgili kararların alındığı divandır.


TAŞRA TEŞKİLATI

Eyaletlerdeki Önemli Devlet Görevlileri


	Şıhne (Sahibu’s Şurta):  Eyalet ve vilayetlerin başındaki askeri yöneticidir.
	Melik: Eyaletlerdeki Hanedan üyesi yöneticilerdir.( hocaları atabeyler dir)
	Selçuklularda Amil (Karahanlılar’da İmga):  Vilayetlerin vergisini toplayan kişi.
	Muhtesip:  Zabıta.  Belediye ve ticari hayatın düzenlenmesinden sorumludur.
	Amid (Ummal):  Şehir İdaresi’nden sorumlu sivil kişi
	Ulak:  Habercilere verilen isimdir.
	Subaşı:  Şehirlerin güvenliğinden sorumlu kişi.
	Sahibi Divan:  Gaznelilerde şehirlerin idari işlerinden sorumludur.
	Salar/Sipahsalar:  Gaznelilerde şehrin askeri yöneticisidir.


Atabeylik


	İslam dünyasına Selçuklularla birlikte girmiştir.
	Melikleri yetiştirmek üzere atanan görevliler (Atabey).


2.ADALET İŞLERİ:

Türk-İslam Devletlerinde hukuk, Şeri ve Örfi olmak üzere ikiye ayrılırdı. Şeri(Dini) hukuk ile ilgili davalara “kadı” bakardı. Örfi hukuk ile ilgili davalara bakan yüksek bir mahkeme vardı. Ordu içindeki anlaşmazlıklara “kadıasker”(kazasker) bakardı.



ORDU:
Türk Devletlerinde ordu sürekli olarak önemini korumuş bir kurumdu. Türk Devlet anlayışında ve Türk Milleti’nin kültüründe ordu kavramı her zaman için büyük önem taşımıştır.

İslam öncesinde olduğu gibi, İslam sonrası da Türk Devletleri’nde ordu büyük önem taşımaya devam etti.

Karahanlı Devleti’nde ordu çeşitli Türk boylarından oluşuyordu. (Karahanlı Devleti kuruluş itibari ile tamamen Türk özelliği taşıyan bir devlettir.)

Gazne ordusu; köleler, düzenli birlikler, eyalet askerleri, ücretli askerler ve gönüllülerden oluşurdu. Gazne ordusunda başka uluslardan as­kerler de bulunurdu. Çoğunlukla atlı birliklerden oluşan Gazne ordusunda, filler de kullanılırdı.

Büyük Selçuklu Devleti’nde Türk ordusu çok daha gelişmiş ve büyümüştür.  Büyük Selçuklu ordusu altı ayrı bölümden oluşuyordu. Bunlar :


	Gulaman-ı Saray: Çeşitli milletlerden toplanan kölelerin özel bir eğitimle saray için yetiştirilmesi ile oluşmuş
	Hassa Askerleri: Çeşitli Türk boylarından oluşan atlı askeri birliklerdir.
	Melik ve Vali askerleri: Melikler ve valilerde savaş zamanı emrindeki askerlerle Sultan’ın ordusuna katılırdı.
	Bağlı Devlet ve Beyliklerin Askerleri: Büyük Selçuklu Devleti’ne bağlı devlet ve beylikler de savaşa zamanı Büyük Selçuklu Devleti’ne asker verirlerdi.( Ermeni ve Gürcü krallıkları gibi)
	Türkmenler: Göçebe olarak yaşayan Türkmenler savaş ortamına her an hazır bulunurlar ve gönüllü olarak Sultan’ın ordusuna katılırlardı.
	Sipahiler: İkta (toprak sahibi)olanların, gelirlerinin bir bölümü ile beslemek zorunda oldukları askerleridir. Buna göre ülke toprakları vergi gelirlerine göre bölümlere ayrılırdı . bu bölümlere ‘ İkta’ denirdi. Bu toprakları işleyen  çiftçiler ,devlete vermeleri gereken vergiyi  “Sipahi”ye verirlerdi. Sipahi de gelirinin bir bölümü ile atlı asker yetiştirirdi.


İkta sistemi ile;


	Devletin hazinesine yük olunmadan, dü­zenli bir ordunun kurulması sağlanmıştır.
	Bulundukları bölgelerin güvenlikleri, ikta sahiplerinin yetiştirdiği askerler tarafından sağ­lanmıştır.
	Toprağa dayalı köle sisteminin oluşması önlenmiştir.
	Üretimde süreklilik ve artış sağlanmıştır.


Bu sisteme Osmanlı Devleti döneminde “Tımar “adı verilmiştir.

Not: “İkta “ sistemi  ilk defa Büyük Selçuklu Devleti  Veziri olan “ Nizamül- Mülk “ tarafından uygulanmıştır.


	DİN VE İNANIŞ:


Türkler İslam dinine girdikten sonra bu dinin liderliğini  üstlenmişlerdi. İslam dinini geniş alanlara yaymak için fetih hareketlerine girişmişler ve Türkler sayesinde İslam  dini çok geniş alanlara yayılmış ve bir dünya dini haline gelmiştir.

Bugün, Pakistan, Hindistan,Afganistan, Balkanlar gibi coğrafyalarda İslam dininin yayılması Türkler sayesinde olmuştur.

Türkler İslam dininin daha çok Sünni- Hanefi ekolünü benimsemişlerdir. (Hanefi mezhebine Türk mezhebi de  denmektedir.) Sünni İslam anlayışı yaymak ve korumak için mücadele etmişlerdir. (Nizamül- Mülk’ün açmış olduğu Nizamiye medreselerinin amacı Sünni İslam anlayışını korumak ve geliştirmekti.)

Türkler arasında  Sufilik (Tasavvuf) anlayışı da oldukça gelişmiştir. Sufilik hareketi  sonucunda birçok tarikat ortaya çıkmıştır. Bunların başlıcaları; Rifailik, Kadirilik, Kübrevilik, Yesevilik, Ekberilik tir.

Bunlardan Yeseviliğin kurucusu bir  Türk –İslam alimi olan Hoca Ahmet Yesevi‘dir. Hoca Ahmet Yesevi İslam Dininin  Türkistan’da (Orta Asya) yayılmasında çok önemli bir role sahiptir. Bugün dahi Türkistan’da Hoca Ahmet Yesevi ,bütün Türk boyları tarafından kutsal kabul edilmektedir.

EKONOMİK HAYAT:

Türk –İslam Devletlerinde ekonomik hayat Büyük Selçuklu Devleti zamanında  büyük bir gelişme gösterdi. Ticaret yolları üzerine “Hanlar” ve “ kervansaraylar” inşa edildi.

Türk –İslam Devletlerinde ülke toprakları yönetim bakımından dört ayrı bölüme  ayrılmıştı. Bunlar;

a.Has Toprakları: vergi gelirleri Sultan’a ait topraklardır.

b.İkta Toprakları: Gelirleri, Hizmet ve maaş karşılığı olarak kumandanlara, askerlere ve devlet adamlarına bırakılan topraklarıdır. ( İkta sahibi olan devlet adamı veya komutan belirli sayıda  devlete asker  yetiştirmek zorundaydı)

İktanın Yararları:


	Devlete bedava asker sağlar,
	Üretimde sürekliliği sağlar,
	Güvenliğin sağlanmasına yarar,


4- Göçebeleri yerleşik yaşama geçirmede etkilidir.


	Mülk Toprakları: Kişilere ait topraklardır. Sahibi toprağı istediği gibi kullanma hakkına sahiptir.


     2.Vakıf Toprakları: Okul, hastane gibi sosyal kurumların ihtiyaçlarını karşılamak için devlet tarafından bu kurumlara verilen topraklardır.

DİL VE EDEBİYAT:

Karahanlı Devleti’nde resmi dil Türkçe idi. Resmi yazılar Uygur alfabesi ile yazılıyordu. Karahanlı Devleti’nin bu milli kimliği sayesinde bu dönemde Türk kültürü oldukça gelişmiş ve Türk kültürü açısından çok önemli olan  birçok eser yazılmıştır.

Gaznelilerde ve Büyük Selçuklu Devleti’nde ise durum biraz daha farklı idi.  Bu devletlerde bilim dili Arapça idi. Resmi dil olarak ta Farsça kullanılıyordu. Halk ise Türkçe konuşuyordu . Bu dönemlerde Türk kültür tarihi için önem taşıyan belli başlı eserler şunlardır.


	Divan-ı Lügat-it Türk –Kaşgarlı Mahmut : Türkçe‘nin zengin bir dil olduğunu göstermek ve Araplara Türkçe öğretmek amacı ile yazılmış bir eserdir.
	Şehname- Firdevsi
	Divan-ı Hikmet- Hoca Ahmet Yesevi
	Edip Ahmet – Atabet’ül Hakayık
	Yusuf Has Hacip – Kutadgu Bilig


BİLİM:

Karahanlılar döneminde  Türkistan’da bulunan  Semerkant,  Buhara, Kaşgar gibi şehirler önemli bilim ve  sanat merkezleri olmuştu. Büyük Selçuklu Devleti döneminde açılan Nizamül- Mülk medreseleri de İslam medeniyetinde büyük öneme sahiptir.

Türk- İslam Devletlerinde yetişen  önemli  bilim adamlarındanbazıları  şunlardır;

Farabi- Felsefe

İbn-i Sina –Tıp

Uluğ Bey- Astronomi

Biruni – Matematik

Barani- Trigonometri

Ali  Kuşcu- Astronomi


SANAT
Türk –İslam  Devletlerinde gelişen başlıca sanat dalları, çinicilik, minyatür, tezhip, ebru, süsleme, hat, oymacılık, kakmacılık ve mimaridir.



SOSYAL HAYAT
İlk Müslüman Türk devletlerinde halk ge­nellikle geleneklerine bağlı bir yaşam sürüyordu. İslam dinî ile uyuşmayan âdetler kaldırıldı.
Türk töresi halkın yaşamında belirleyici oldu. Türk olmayan uluslar devletin hoşgörüsü sebebiyle kendi kültürlerini devam ettirebildi.

Toplum içerisinde sosyal sınıf ayrımları yoktu. Ancak meslek grupları kendi aralarında çe­şitli teşkilatlar kurmuşlardı. Lonca adı verilen bu teşkilatlarda aynı mesleği yapanlar kendi arala­rında birlik kurarak bir denetim mekanizması oluşturmuşlardır.




 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/turk-islam-devletlerinde-kultur-ve-medeniyet.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/turk-islam-devletlerinde-kultur-ve-medeniyet.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/turk-islam-devletlerinde-kultur-ve-medeniyet_t.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/turk-islam-devletlerinde-kultur-ve-medeniyet.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/turk-islam-devletlerinde-kultur-ve-medeniyet/38461/</link>
			<pubDate>Thu, 17 Dec 2020 14:37:43 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Şeb-i Arus Mevlana’ nın Vuslat Yıldönümü</title>
			<description><![CDATA[Tüm dünyayı sözleri ve eserleriyle etkileyen, gönüllerin ve aşkın sultanı Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin Vuslat Gecesi her yıl aralık ayında sema ayini ve dualar eşliğinde kutlanıyor. Vefat ettiği geceyi “Sevgiliye kavuşma, düğün gecesi’’ olarak kabul eden Şeb-i Arus Mevlana’ nın Vuslat Yıldönümü Mesajları ile her yıl ülke genelinde yâd ediliyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Mevlana Kimdir

Konya’da yaşamış ünlü düşünür ve şair Mevlana Celaleddin Rumi’dir. Mevlana 30 Eylül 1207 tarihinde Horasan’ın Belh şehrinde doğmuştur. Babası Bahaeddin Veled, annesi Belh Emiri Rükeneddin’in kızı Mümine Hatundur. Mevlana’nın babası Bilginlerin Sultanı ünvanını almıştır. Belh şehrinde Moğol istilası çıkınca bu şehirden 1212 yılında ayrılmıştır. İlk olarak Nisabur şehrine gitmişler ve bu şehrin tanınmış mutasavvıfı Feridüddin Attar Mevlana’ya bir soru sormuştur. Aldığı cevabı çok beğenmiş ve takdir etmiştir. Nisabur’dan sonra sırayla Bağdat, Şam, Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde ve Karaman’a geldiler. Karaman’a yerleşen Mevlana’nın ailesi 7 yıl burada kaldı. Mevlana Karaman’da yaşarken Gevher Hatun ile evlendi ve Sultan Veled ve Alaeddin Çelebi adlı iki oğlu oldu. Gevher Hatun öldükten sonra ise Kerra Hatun ile evlendi ve ondan da Muzaffereddin ve Emir Alim Çelebi adlı iki oğlu ve Melike Hatun adında bir kızı oldu.

Sultanü’l-Ulema Bahaedin’in Karaman’da yaşadığı bu yıllarda Anadolu’da Selçuklu Devleti egemenliği vardı. Konya’da başkentti. Konya bilim ve sanat yönünden çok gelişmişti. Dönemin Selçuklu hükümdarı Alaeddin Keykubad Mevlana’nın babası Sultanü’l Ulema Bahaeddin Veled’i Konya’ya davet etti. Böylece “Ne olursan ol yine gel” diyerek tüm dünyanın tanığı ünlü düşünür Mevlana Celaleddin Rumi Konya’ya gelmiş oldu. Mevlana’nın babası öldükten sonra insanlar Mevlana’nın etrafında toplanmaya, ilim ve din bilgisinden faydalanmaya başladılar. 1244 yılında Şems-i Tebrizi ile karşılaştı. Şems aniden ölünce Mevlana uzun yıllar inzivaya çekildi. Mevlana 17 Aralık 1273 yılında vefat etti. Öldüğü geceye düğün gecesi anlamına gelen şeb-i arus dendi.

“Şeb-i Arus” Anlamı Nedir?

Şeb-i Arus kelimesi “Düğün Gecesi” demektir. Mevlana ölüm gününü “Hakk’a vuslat” yani “Yaratana Kavuşma” (Düğün Günü-Gecesi) saymıştır, “Herkes ayrılıktan bahsetti, bense vuslattan” der. Ölüm Mevlana için kişinin aslına dönüşü, kaynağının ilahi bir cevher olması nedeniyle “Allah’a dönüş” olarak yorumlar. Bir başka ifadeyle ölüm “cismin ortadan kalkması değil, Allah’a doğru uçmasıdır”. Ölüm, Müslümanlık öncesi Türklerde de aynı şekilde ifade edilir.

Mevlana’dan Ölüm ve Vuslat Sözleri

“Hakka kavuştuğum gün tabutum yürüyünce,
Şu dünyanın dertleri ile dertleniyorum sanma.
Bana ağlama, yazık yazık deme.
Cenazemi görünce ayrılık, ayrılık diye feryat etme.
Beni toprağa verirken elveda elveda diye ağlama.
Gün batımını gördün ya, gün doğumunu da seyret.
Hangi tohum yere atıldı da çıkmadı.
İnsan tohumu hakkında niye yanlış bir zanna düşüyorsun…”

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/seb-i-arus-mevlana-nin-vuslat-yildonumu.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/seb-i-arus-mevlana-nin-vuslat-yildonumu.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/seb-i-arus-mevlana-nin-vuslat-yildonumu_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/seb-i-arus-mevlana-nin-vuslat-yildonumu.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/seb-i-arus-mevlana-nin-vuslat-yildonumu/38458/</link>
			<pubDate>Thu, 17 Dec 2020 13:34:21 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Tüɾk mutasavvıfı; Hoca Ahmet Yesevi </title>
			<description><![CDATA[Taɾihte bilinen ilk büyük Tüɾk mutasavvıfı ünvanını taşıɾ. Yesevîlik adı veɾilen tasavvufî akımının mimâɾı olan “Hazɾet-i Tüɾkistan” nâmıyla da meşhuɾ “Hâce Ahmed Yesevî” müɾşîdi Hâce Yûsuf el-Hemedânî gibi Hanefî biɾ âlimdiɾ. İşte sizlere sayfamız da en güzel Ahmet Yesevi Sözleri..]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Ahmet Yesevi Kimdir
Karahanlılar döneminde, Türkistan’ın Sayram şehrinde doğmuştur. Yesevilik tarikatının kurucusudur. Şair ve ilk Türk mutasavvıflardandır.
Tam adı Ahmed bin İbrâhim bin İlyâs Yesevî’dir. Ahmet Yesevi, Yesi ve Buhara şehirlerinde medrese tahsili görmüş ve din ilimlerinin yanında tasavvufu da öğrenmiştir. Arslan Baba, Ahmet Yesevi’nin ilk hocasıdır.Ahmet Yesevi’nin öğretileri Orta Asya’ya hızla yayılmış, İran’a ve daha sonra Anadolu’ya kadar nüfuz etmiştir. Ahmet Yesevi’ye Türkistan’ın manevi büyüğü manasında kullanılan “Pir-i Türkistan” yada “Hazreti Türkistan” denmiştir.hmet Yesevi ilk tasavvuf şairlerindendir. En önemli eseri olan Divan-ı Hikmet adlı tasavvufi eserinde ahlaki, dini öğütler içeren hikmet adlı şiirleri ve sözleri yer alır. 
Ahmet Yesevi, Peygamberin 63 yaşında vefat etmesinden dolayı, 63 yaşına geldiğinde yer altında bir odada yaşamaya başlayıp, vefatına kadar ibadetle meşgul olduğu rivayet edilir.
Hoca Ahmet Yesevi vefatından sonra da kendinden sonra gelen dini akımları ve önemli kişileri etkilemiştir. Yesi’deki türbesi, Emir Timur tarafından yaptırılmıştır. 
Bu türbe 2002 yılında UNESCO tarihi eserleri arasına girmiştir.

Ahmet Yesevi Sözleri;
Himmet, yardım kuşağını sıkı sıkıya beline sarmayan insan, dünyâya meyl ve muhabbetten kurtulamaz. Allah yolunda göz yaşları dökerek ağlamadıkça, Allahü teâlâya âit ince sırlara kavuşamaz ve bu yolda ilerlemesi mümkün değildir. / Ahmet Yesevi

Gariblere merhamet etmek, Resûlullah?ın sallallahü aleyhi ve sellem sünnetidir. Nerede bir garib görsen, ona olan merhametinden dolayı gözyaşların akmalıdır. / Ahmet Yesevi

Akıllı ve uyanık bir kimse isen, dünyaya gönül bağlama. Şeytan seni kandırıp dünyaya meylettirirse, seni emri altına almış demektir. Bundan sonra felaketten felakete sürüklenirsin de hiç haberin olmaz. / Ahmet Yesevi

Diri ölmek aşıkların sünnetidir. / Ahmet Yesevi

Kitabına eğilmiş çocuk, aşını pişiren kadın, tarlasını süren çiftçi, tezgahtaki sanatkar; fenalık düşünmeye vakit bulamaz. / Ahmet Yesevi

Ey dostlar! Sakın ha cahil olanlarla dostluk kurmayınız. / Ahmet Yesevi

Günahlar sebebiyle, paslanan gönüllerin kurtuluşu Allahü teâlâya çok tövbe, istigfâr etmek, her zaman Allahü teâlâyı düşünmek, O?nun râzı olduğu, beğendiği işleri yapmak ve hiçbir zaman O?ndan gâfil olmamakla mümkündür. / Ahmet Yesevi

İslâmiyetin emir ve yasaklarına uymakta gevşek davranan kimse, insanı Allahü teâlâya kavuşturan yolda ilerleyemez. Gönlü ve kalbi ile dünyâ sozlervadisi.com düşünce ve işlerinden sıyrılıp, yalnız Allahü teâlâya yönelmedikçe, hakîkat meydanında bulunmak mümkün değildir. Bunlar hakkı idrâk edip, anlayıp bilmekten uzaktırlar. / Ahmet Yesevi

Ahkâm-ı İslâmiyyeyi, İslâmî hükümleri tam bilmiyen, tatbik etmeyen bir kimse, evliyâlık yolunda bulunmağa kalkarsa, bunun îmânını şeytan çalar. Emir ve yasaklara uymakta gevşek olanlar, sonra da evliyâlık yolunda bulunduğunu, ilerlediğini, hattâ kendisinde bâzı hâllerin meydana çıktığını zanneden kimseler bu noktada çok yanılırlar. Bu hallerinin rahmânî olduğunu zannederler. Halbuki bunlar, abdestte, namazda, alış-verişte bir takım noksanlarının bulunduğunu ve yiyip içtiklerinin haram olduğunu bilmezler. Kendisinde var zannettiği o hâller, şeytanın oyunudur. Şeytan onu idâresine almış, istediği gibi hareket ettirmekte, o ise velî olduğunu zannetmektedir. Bunlar ne kadar zavallı ve bedbahttırlar. / Ahmet Yesevi
 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/tu-k-mutasavvifi-hoca-ahmet-yesevi.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/tu-k-mutasavvifi-hoca-ahmet-yesevi.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/tu-k-mutasavvifi-hoca-ahmet-yesevi_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/tu-k-mutasavvifi-hoca-ahmet-yesevi.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/tu-k-mutasavvifi-hoca-ahmet-yesevi/38457/</link>
			<pubDate>Thu, 17 Dec 2020 13:16:48 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Medine’yi açlığa karşı çekirge yiyerek müdafaa eden, Kutsal Emanetleri İstanbul’a getirerek, İngilizlerden kurtaran Fahreddin Paşa</title>
			<description><![CDATA[Medine’yi açlığa karşı çekirge yiyerek müdafaa eden, Kutsal Emanetleri İstanbul’a getirerek, İngilizlerden kurtaran Fahreddin Paşa, gerek Türk gerekse İslam tarihine isimini altın harflerle yazdırdı.
Ömer Fahreddin Türkkan, Türk asker ve diplomat. Özellikle I. Dünya Savaşı sırasında çıkan Şerif Hüseyin İsyanı'nda zor şartlar altında Medine'de yönettiği iki yıl yedi ay süren Medine Müdafaası ile tanınmaktadır. "Medîne Müdâfii", "Türk Kaplanı", "Çöl Kaplanı", "Medine Kahramanı" lakaplarıyla anılır.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Fahrettin Paşa (Ömer Fahreddin Türkkan) 1868’de Bulgaristan’ın Rusçuk şehrinde dünyaya geldi. 93 Harbi’nden sonra ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşti. Mekteb-i Harbiye’yi birincilikle bitirdi. Erkan-ı Harbiye Mektebi’nden sonra 1891’de Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle göreve başladı. Balkan Savaşı’nda Çatalca savunmasında ve Edirne’nin geri alınışında hizmet etti.

I. Dünya Savaşı başladığında 4. Ordu’ya bağlı 12. Kolordu komutanı olarak Musul’da bulunan Fahrettin Paşa, 1915’te 4. Ordu komutan vekilliğine getirildi. Urfa, Zeytun, Musadağı ve Haçin’deki Ermeni isyanlarını bastırdı. 1916’da 4. Ordu komutanı Cemal Paşa tarafından Medine’deki Hicaz Kuvve-i Seferiyesi komutanlığına atandı. İngilizlerin desteğinde isyana girişen Şerif Hüseyin’in ordusuna karşı, kısıtlı imkanlara rağmen yaptığı Medine Müdafaası büyük takdir topladı. Türk orduları kuzeye doğru geri çekilmeye başlamışken etrafındaki Türk birlikleriyle irtibatı tamamen kesilen Fahreddin Paşa, şehri savunmaya devam etti.


Osmanlı Devleti, 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesini imzalayarak I. Dünya Savaşından çekildi. Osmanlı devletinin teslim olmasından sonra 72 gün daha Medine’yi savunmaya devam eden Fahreddin Paşa, yiyecek, ilaç ve cephanenin bitmesi nedeniyle 13 Ocak 1919’da savunmayı durdurdu. Böylece Medine’de 400 seneden beri süren Türk hakimiyeti sona erdi.

İngilizler tarafından “Çöl Kaplanı” ismi verilen Fahreddin Paşa, savaş esiri olarak önce Mısır’a daha sonra da Malta’ya gönderildi. 8 Nisan 1921’de Malta’dan kurtulduktan sonra Kurtuluş Savaşı’na katılmak üzere Ankara’ya geldi. Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa tarafından Güney cephesinde Fransız Ordusu’na karşı savaşan Türk kuvvetlerini birleştirmekle görevlendirildi. Fransızlarla Ankara Antlaşması’nın imzalanmasıyla güneyde savaş sona erince, 9 Kasım 1921’de TBMM tarafından Kabil Büyükelçiliği’ne atanan Fahreddin Paşa, Türk-Afgan dostluğunun gelişmesinde önemli rol oynadı.

1936’da ordudan emekli olan Fahreddin Paşa, 22 Kasım 1948’de bir tren yolculuğu sırasında Eskişehir yakınlarında kalp krizi geçirerek vefat etti. Vasiyeti üzerine Aşiyan Mezarlığına defnedildi
.

“Düşman amansız bastırıyordu. İngilizler, Şerif Hüseyin’i halifelik vereceklerini söyleyerek kışkırtıyordu. İlk kez Müslüman bir devlet, Gayrimüslüm bir devlet ile anlaşarak, Osmanlı’ya savaş açtı. Bu kışkırtmada en etkili isimlerden biri de İngiliz casus Lawrence oldu. Fahreddin Paşa, yaklaşık 3 yıl boyunca destansı bir mücadeleyle düşmana karşı koydu. Hastalık, açlık, gibi çeşitli zorluklarla karşılaştı. Hatta açlığa karşı çekirge yemek zorunda kaldılar. En üzücü tarafı da kendi askerlerinin de bu zorluklar karşısında baş kaldırmasıydı. Mondros Mütarekesinin imzalanmasının ardından kendisine dön emri verilse de ‘Allah’ın emri, peygamberin rızası ve padişahın iradesi devam ettiği sürece burayı savunurum.’ dedi. Padişah iradesine rağmen geri çekilmek istememesinin nedeni isyan değil, kutsal toprakların Müslümanların elinden alınmasından rahatsız olmasıdır. Emir gelse bile kutsal toprakların kaybedilmesine gönlü razı olmadı. İngilizlerin eline geçmesin diye Medine’deki kutsal emanetleri, ihtiyacı olmasına rağmen 2 bin askerle İstanbul’a gönderdi.”

İngilizlerin kışkırtmasıyla Osmanlı’ya saldıran Şerif Hüseyin’in de sonunda bu ihanetinin bedelini ödediğini anlatan İpşirli, “İngilizler onu da aldattılar, vaat ettikleri hiçbir şeyi kendisine vermediler. Perişan bir vaziyette yaptıklarına bin pişman olarak ortada kaldı.” dedi.

Prof. Dr. İpşirli, Fahrettin Paşa’nın uzun bir mücadeleden sonra teslim olmak zorunda kaldığını dile getirerek, “İngilizler kendisini önce Mısır’a daha sonda Malta’ya sürdü. Daha sonra Mal’tan kurtulup Berlin’e giderek, Enver Paşa ile bir araya geldi. Moskova’da Ruslarla mücadele konusunda Enver Paşa kendisinden yardım istedi. Daha sonra Milli Mücadele döneminde Atatürk ile canı pahasına davaya hizmet etti.



“Kutsal emanetlerin düşmanın eline geçmesine izin vermedi”

“Kendisi çok ibretlik olaylara imza atan bir kahramandır. Günümüze kadar devam eden bir destanın lideridir. Fahreddin Paşa denince ilk akla gelen, mukaddes emanetleri İstanbul’a intikal ettirmesidir. Eğer bugün Topkapı Sarayında o değerli eşyaları görebilme imkanına sahipsek bunu tamamen Fahreddin Paşa’ya borçluyuz. O kadar zor durumda iken bile 2 bin askerini kutsal emanetleri sağ salim İstanbul’a götürmeleri için görevlendirdi. Kutsal emanetlerin düşmanın eline geçmesine izin vermedi. Sadece bu hassasiyeti için bile kendisine çok şey borçluyuz. Medine Müdafaası sıradan bir cephenin müdafaası olarak değerlendirilemez. Medine Müdafaası, Türklere emanet edilen İslam tarihinin taçlandığı sayfalardan biri olarak değerlendirilmelidir.

Fahreddin Paşa, Medine’yi Hz. Muhammed’in türbesini ve sahabenin emanetini düşmana teslim eden bir komutan olarak tarihe geçmek istemediği için savunmaya devam etti. Bu savunma, insanlık tarihine iftar vesikası olarak geçmiştir. Tam 2 yıl 7 ay dışarıdan hiçbir yardım gelmeksizin tamamen kendi imkanlarıyla mücadelesini sürdürdü. Tarihe, bir açlık, sabır, tahammül ve fedakarlık olayı olarak geçmiştir bu savunma. Birçok kaynakta bu açlığa susuzluğa çekirge yiyerek katlandıkları yazar.”
Kendisine İstanbul’dan teslim ol çağrısı gelmesine rağmen, askerlerine ‘Ben Hz. Muhammed’in türbesini ve kutsal emanetleri düşmana teslim edemem.’ dedi. Fahreddin Paşa, son dönem Osmanlı tarihinin en büyük kahramanlarından biri olarak mazide yerini aldı. O olmasaydı kutsal emanetlerinin Topkapı’da değil de belki İngiltere’de sergilendiğini görecektik. Dolayısıyla sadece Türklerin değil bütün Müslümanların onurunu korumak bakımından da çok önemli bir görev yaptı. Bize de büyük bir onur bıraktı.” 


]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/medine-yi-acliga-karsi-cekirge-yiyerek-mudafaa-eden-kutsal-emanetleri-istanbul-a-getirerek-ingilizlerden-kurtaran-fahreddin-pasa.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/medine-yi-acliga-karsi-cekirge-yiyerek-mudafaa-eden-kutsal-emanetleri-istanbul-a-getirerek-ingilizlerden-kurtaran-fahreddin-pasa.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/medine-yi-acliga-karsi-cekirge-yiyerek-mudafaa-eden-kutsal-emanetleri-istanbul-a-getirerek-ingilizlerden-kurtaran-fahreddin-pasa_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/medine-yi-acliga-karsi-cekirge-yiyerek-mudafaa-eden-kutsal-emanetleri-istanbul-a-getirerek-ingilizlerden-kurtaran-fahreddin-pasa.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/medine-yi-acliga-karsi-cekirge-yiyerek-mudafaa-eden-kutsal-emanetleri-istanbul-a-getirerek-ingilizlerden-kurtaran-fahreddin-pasa/38387/</link>
			<pubDate>Fri, 11 Dec 2020 14:56:45 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>İSLAMDA TİCARET AHLAKI</title>
			<description><![CDATA[İslâm’da ticaret; helâl kazanç yollarından biridir. Nitekim Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de, insanlara alışverişi helâl kıldığını şöyle bildirmektedir:]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Kişinin hayatını devam ettirmesi, kendi ve sorumluluğu altındakilerin ihtiyacını giderebilmesi için çalışması gerekmektedir.
Çalışmak dünya hayatının bir gerekliliğidir. İnsan çalışmasının karşılığını hem dünya da hem de ahirette görecektir.
Hayatın devam etmesi ticarete, çalışmaya, üretime bağlıdır. Bununla birlikte alışveriş, ticaret, iş çoğu kişiyi ibadetinden, kulluğundan uzaklaştırmamalıdır.
Mal biriktirme kaygısı, dünyaya olan aşırı düşkünlük insanı aldatmamalıdır.
İş hayatına atılırken, meslek tercih ederken, bir işte çalışırken yapılan işin dinen meşru olması gerekmektedir. 
Ticaret Hayatında İlkeler


	Dürüstlük


Ticarette, alış verişte en önemli ölçü dürüstlüktür. Satılan malın kalitesini, sağlamlığını, varsa kusurunu gizlemeden, yalan söylemeden karşı tarafa söylenmelidir.
Dürüstlüğün zıddı yalan söz ve yalan yemin müslümana yakışmaz. Dünyalık elde etmek, daha çok kazanmak, malı satmak için yalan söylemek ve yalan yemin ahirette zarara uğramıza, kul hakkına sebep olacaktır.
 


	Ölçü ve Tartıyı Tam Yapmak


 “Ölçüyü tastamam yapın, (insanların hakkını) eksik verenlerden olmayın. ﴾181﴿ Doğru terazi ile tartın. ﴾182﴿ İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. ﴾183﴿” (Şuara, 26/181-183) Kur’an-ı Kerim’de ölçü ve tartıda hile yapanlar şiddetli bir şekilde uyarılmış, ahirette yaptıklarından hesap verecekleri hatırlatılmıştır.
 
       3. İşi İyi Güzel Ve Sağlam Yapmak

Çalışan işçi, memur işini iyi yapmalıdır. Mesaisine dikkat etmeli, aldığı ücretin hakkını vermelidir. Şayet yaptığı işi iyi yapmayan, kul hakkına girmiştir. Aldığı ücreti helal ettirememiştir. İşveren, patron ise işçisinin hakkını gözetmeli, çalıştırdığı mesaisinin ücretini zamanında ödemelidir.  “İşçiye ücretini, (alnının) teri kurumadan veriniz.” (İbn Mace, Ruhun, 4)  Günümüzde işçilerin sigorta primlerinin yatırılmaması, eksik yatırılması, ücretlerinin zamanında ödenmemesi bir kul hakkıdır.


	Ödemenin Zamanında Yapılması


Borçlu imkanı olduğu müddetçe söz verdiği zamanda borcunu ödemelidir. Zira borcun zamanında ödenmesi bir söz vermektir. Verilen sözün yerine getirilmesi gerekmektedir. Zamanında ödenmeyen borç, alıcıyı zor duruma düşürecektir. Hadisi şeriflerde “Maddi imkanı olan kişinin borcunu bekletmesi zulümdür.” (Müslim, Müsakat, 33)  “Sizin en hayırlınız borcunuzu en iyi şekilde ödeyeninizdir.” (Buhari, Vekalet, 5) buyrulmuştur.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/islamda-ticaret-ahlaki.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/islamda-ticaret-ahlaki.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/islamda-ticaret-ahlaki_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/islamda-ticaret-ahlaki.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/islamda-ticaret-ahlaki/38369/</link>
			<pubDate>Thu, 10 Dec 2020 12:10:38 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Hz. Mevlânâ Haftası 7 - 17 Aralık</title>
			<description><![CDATA[Mevlana Celaleddin Rumi hoşgörü ve barışın sembolüdür. Yüzyıllarca süregelen bir hoşgörünün öncüsüdür ve din bilginidir. Asıl ismi Muhammed Celaleddindir. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[
Mevlana ismi efendimiz anlamına gelmektedir. Mevlana'nın Rumi olarak bilinmesi geçmiş yüzyıllarda Diyarı Rum olan Anadolu' nun vilayetinden Konya' da uzun süre ikamet etmesidir.

Hayatının uzun bir bölümünü orada geçirmiştir ve türbesi de Konyadadır. Mevlana' nın doğum yeri 1207 yılında Afganistan' ın Belh şehridir. Anadolu' nun en bilinen evliyalarından olan Mevlana Hazretleri Şems-i tebrizi ile yakın dostluk kurmuştur.
Annesi Belh emiri Rükneddinin kızı Mümine Hatundur. Babası Belh şehrinin ileri gelen bilginlerinden olup, bilginlerin sultanı unvanını almış olan Hüseyin Hatibi oğlu
Bahaeddin Veleddir. Babası Sultanü-l Ulema Bahaeddin Veled bazı siyasi olayların ve yaklaşmakta olan Moğol istilasının nedeniyle Belh şehrinden ayrılmak zorunda kalmıştır. Öncelikle Nişabura gitmişler, orada Mutasavvıf Ferüddin Attar ile karşılaşmışlardır.

Mevlana hazretleri küçük yaşına rağmen, mutasavvıf Ferüddin Attarın ilgisini çekmiştir. Şems tebrizi ile 15 Kasım 1244 yılında karşılaşmıştır. Yüce gönüllü, güzel fikirli olan Mevlana hazretleri, Şems tebrizi ile tanışmasının bir soru ile başladığı bazı kaynaklarda açıkça belirtilmiştir. İlk karşılaşmalarında Şems' in Mevlana' ya Bayezid' i Bistami ile Hz. Peygamberi kıyaslayan bir soru sorulduğunda Mevlana' nın vermiş olduğu cevabı çok beğenerek Mevlana ile kucaklaştığı belirtilmiştir. Mevlanın hayatında en önemli bir yere sahip olan Şems tebrizi, Mevlana için dönüm noktası olmuştur. Aslına bakılırsa Mevlana Şems Tebrizi, Şems Tebrizi Mevlana ayrı kullanılmamaktadır. o kadar bütünleşmiş ve birbirinden ayrı düşünülemeyen iki ayrı hoşgörü timsali. mevlana_kimdir_hakkinda_bilgiBeraberlikleri uzun sürmesi ve Şems aniden vefat etti. Mevlana ise bu terk edilişin ardından uzun süre inzivaya çekilip Selahaddin Zerkubi ve Hüsameddin Çelebi ile yakınlık kurmaya başladılar. Mevlana Hazretleri 17 Aralık 1273 günü Hakkın rahmetine kavuşmuştur.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî barışın ve hoşgörünün sembolü olarak dünyaya yayılmış bir isimdir. Fakat o bir isim olarak değil büyük düşünceleri ve Allah'a duyduğu yüce inanç ile kendinden bahsettirmiştir her zaman.

O her insanın iyi ve güzel ahlaklı olabileceğini söylemiştir. Hatta rivayet o odur ki? Halkın ileri gelenleri bir gün Mevlana'ya "Senin müridlerin neden hep günahkar ve kötü kişiler" diye sorarlar. Mevlana onlara sorar " İçinizde günahı olmayan var mı?" susarlar! ve devam eder. Benim müridlerim iyi kimseler olsalar, ben onlara müridlik ederdim. İyilerle herkes dost olur. Kötülere kucak açacaksın ki tedavi olsunlar iyileşsinler.
Bizim ilahi amacımız kötüleri iyi yapmaktır.



1-
 Sesini değil sözünü yükselt! Yağmurlardır yaprakları büyüten gök gürültüleri değil. Mevlana
 Bizi değerli yapan düşüncelerimizdir. Bizi insan yapan onları ifade etme biçimimizdir. Her düşüncenizi karşınızdakine sevgiyle aktarın. Sevgi her zaman her şeyi büyüten en büyük güçtür.

2-
 Acı su da tatlı su da berraktır. Sakın görünüşe aldanma. Görünüşte herkes insandır ama gerçek insan hal ehli olandır. Mevlana
Görünüş aldatıcıdır. İnsanları bir bakışta iyi veya kötü diye ayıramayız. Onları anlamak için, onlarla sohbet etmek lazımdır. Bir suyun acı mı tatlı mı olduğunu anlamak için tatmak gerektiği gibi. Gerçek insan halden anlayan, insana ve güzel gönüle değer veren insandır.

3-
 Akılsız yüzü güzele akıllı gönlü güzele tâlip olur.
Zaman yüz güzelliğini tüketir ama gönül güzelliğini artırır.Mevlana 
Bedensel güzellik geçici ama ruh güzelliği bakidir. Aşkın özü güzel gönüle ulaşmaktır. Kim ki ruhuna hitap ediyor ve gönlüyle ışık saçıyor ona gönlünü ver.

4-
 Akıp giden zaman içinde bir kafesteyim
Her türlü amelde çok ahesteyim
Kabrim. beni bekliyorken dünyalık hevesteyim
Uyandır artık Ya Rab! belki son nefesteyim. Mevlana 
Bir kafesteyiz adına beden denen. Zaman aslında çok hızlı ilerliyor ve her canlı gibi ölümü tadacağız. Her an ölümü hatırlayın ve son kez uyumadan önce uyanın! Sufizm inanışın temelinde gerçeğe uyanmak vardır.

5-
 Üzülme cancağızım...
Her bir yara'dan, haberdardır Yaradan...    Mevlana - Mesnevi
Yaşadığın her acıdan ve zorluktan imtihandasın. Gül ve diken misalidir hayat. Onun için Rabbe gücenme ve sabret. O senin sesini duyandır. Şifayı ve kolaylıkları verecekte odur.

6-
 Aldırma söylenenlere: Varsın görenler seni bir ot sansın.
Sen gül ol da uğruna ötmeyen bülbül utansın.Mevlana
Kimin ne düşündüğünün önemi yok. Önemli olan senin ne düşündüğün. Sen kendinin eşsiz ve güzel olduğunu bil. Seni anlamayanlar utansın.

7-
 Asalet; Boyda Değil Soyda İncelik;
Belde Değil Dilde Doğruluk;
Sözde Değil Özde Güzellik;
Yüzde Değil Yürekte Olur!Mevlana 
Gerçek asalet yürekte olur. O giyside veya fiziksel güzellikte değildir. Asalet insana güzel davranmaktır. Adaletli ve doğru olmaktır.

8-
 Aşkı anlatmak için ne söylersem söyleyeyim, asıl aşk belirdi mi, sözlerimden utanırım. Mevlana
Özde söz yoktur sadece sessizlik vardır. İlahi aşk belirdi mi. Anlayış sözlerle değil özlerledir. İlahi aşkın sözlere ihtiyacı yoktur. O an hissiyatınla ve inancınla yükselirsin.

9-
 Tut ki, Ali'den miras kaldı sana Zülfikar…
Sen de Ali'nin Yüreği yoksa, neye yarar Zülfikar ?     Mevlana 
Gerçek güç maddi değildir. O maneviyattır. Hz Ali'deki güç Zülfikar değildir. Allah'a duyduğu inanç onun gücüydü. İnsanın gerçek gücü içindedir. Yüreğinde cesareti olmayana dünya miras kalsa fayda getirmez.

10-
 Aslında farkındayım hayatımdaki sahte varlıkların.
İstesem bir anda temizlemesini de bilirim.
Ama bunca sahteliğin benim samimiyetime ihtiyacı var.Mevlana
 Hepimiz sahte yüzlü insanları fark ediyoruz. Ama gerçek bizim samimiyetimizdir. Biz eğer değişmezsek onlar değişmek zorunda kalacaklar.

11-
 Ayıplarım seni ey gönül;
hal bilmeze hal sorarsın,
bülbül dururken kargadan gül sorarsın. Mevlana
En büyük hatamız yanlış kişilere gönlümüzü açmak değil mi? Gönlü geniş insan sana güzellik verir. Gönlü dar insan ise sadece sıkıntı.

12-
 Bakmakla görmek aşık olmakla sevmek arasındaki fark? diye sormuslar Mevlana’ya. Senin baktığına herkes bakıyor; ama ya görebildiğini herkes görebiliyor mu? Herkes aşık olabiliyor; ama herkes senin gibi sevebiliyor mu? Aralarındaki tek fark sensin.Seni özel kılan görebildiğini ve sevebildiğini bilmektir. Mevlana
Sen özelsin; Özelliğin sevgiyi herkesten yüksek yaşamaktır. Sevdiğini bilmek ve herkesin göremediği güzellikleri görebilmektir.

13-
 Başarı bir seyahattir hedef değil.
Mutluluk gidilen yolun üzerindedir yolun sonunda değil.
Yolun sonunda olsa ona varıldığında yol bitmiş ve vakit de geçmiş olurdu.
Mutlu olmanın zamanı ise bugündür yarın değil.Mevlana 
Asıl olan varacağın yer değil yolculuğun kendisidir. Hayatın kendisi bir yolculuktur. Hedefine vardığında ise yolculuk bitmiş olur. En güzel an şimdi ki andır. Dün ve Yarın sadece bir hayaldir.

14-
 Bazen bitmek bilmeyen dertler yağmur olur üstüne yağar.
Ama unutma ki rengarenk gökkuşağı yağmurdan sonra çıkar.Mevlana
Her zorluğun ardından bir kolaylık vardır. Sabırlı olmak ve derdine isyan etmemek mühimdir. Çünkü hayatta her şeyin özsel ve görüntüsel sebebi vardır. Sadece görüntüdeki sebebe odaklanırsan özü kaçırırsın.

15-
 Beri gel beri! Daha da beri!
Niceye şu yol vuruculuk?
Madem ki sen bensin ben de senim niceye şu senlik benlik. Mevlana 
Beni senden seni benden ayıran nedir? Her şey aslında bir bütündür ve birliğe varmaktadır. Hayatın ilizyonu her şeyi ayrı görmektir. Bunun en büyük sebebi egodur. Ego benlik duygusundan öte bencillik duygusu ile hareket etmemizi sağlar. Ama gerçeği algılarsak hepimiz bir bütünüz.

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/hz-mevl-n-haftasi-7-17-aralik.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/hz-mevl-n-haftasi-7-17-aralik.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/hz-mevl-n-haftasi-7-17-aralik_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/hz-mevl-n-haftasi-7-17-aralik.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/hz-mevl-n-haftasi-7-17-aralik/38360/</link>
			<pubDate>Wed, 09 Dec 2020 11:39:01 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Ameliyat Duası..</title>
			<description><![CDATA[Ameliyat Duası, Ameliyat esnasında yada ameliyat olacak kişi için okunacak duaların bütününe ameliyat duası denir. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Ameliyat olacak kişinin üzerinde ki ağır stresi azaltmak ve ameliyat esnasında herhangi bir sorunla karşılaşmamak için ameliyat duası okunur. Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sözlerinin yazdığı hadisi şerif kitaplarında hastalar için okunması gereken bir çok duadan bahsetmiştir. Bugün günümüzde Peygamber Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hadisi şerif kitaplarından faydalanarak hastalarımızın ameliyatlarının sıkıntısız geçmesi için okumaktayız. Peygamber Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hastalar için okuduğu dualar:


Ameliyat İçin Okunacak Dualar:

"Arş-ı Azimin Rabbi olan Allah-u Azimüşşan'dan sana şifa vermesini ve ihsan etmesini dilerim."

Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ayrıca aile fertlerinden bir rahatsızlandığında ve hastalandığında mübarek elini hasta olan kişinin alnına koyarak şu duayı ederdi:

"Allahım! (Celle Celaluhu) Sen bütün insanlık aleminin Rabbisin. Bu hasta olan kişinin acısını dindir. Ona şifa ver. Şüphesiz şifayı veren ancak Sensin. Senden başka bir şifa verecek ve şifa yaratacak da yoktur. Ancak Senin şifan vardır. Bu kuluna da hastalığından hiç bir eser kalmayacak bir biçimde şifalar ihsan eyle."

Ameliyat Duası, Bu duaları ameliyat olacak olan kişiye okumak o kişinin ameliyatının kolay geçmesini, ameliyat olacak kişinin de rahatlamasını sağlar. Bu nedenle duaların insan üzerinde çok güçlü bir etkisi vardır. Ayrıca ameliyata hazırlanırken de bir kere Ayet-el Kürsü duasını, 7 defa Fatiha duasını, 3 kere İhlas Suresini, 3 kere Felak Suresini ve 3 kere de Nas Suresini okumak çok etkilidir. Ameliyat boyunca her işin rast gitmesini ve ameliyatın rahat geçmesini sağlar. Dualar kişinin maneviyatını yükselten en tesirli ilaçtır. Bu nedenle dua eden kişiyi olumsuzluk kaplamaz. Her şeye olumlu baktığı için bütün işleri hayır ile sonuçlanır. 

Ameliyat Esnasında Okunacak Dualar:

"Alemlerin Rabbi Allah-u Teala'nın Adıyla. Allah (Celle Celaluhu) sana bütün hastalıklardan şifa versin. Haset eden hasetçilerin şerrinden ve bütün nazarı değmiş olan kişilerin şerrinden Allah-u Teala seni korusun."

"Alemlerin Rabbi Olan Allah-u Teala'nın adıyla. Seni rahatsız eden her şeyin şerrinden her türlü kötü nefis den, bakan her türlü kem gözden sana Allah-u Teala tarafından bir korunma diliyorum. Allah-u Teala sana şifa versin. ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/ameliyat-duasi.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/ameliyat-duasi.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/ameliyat-duasi_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/ameliyat-duasi.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/ameliyat-duasi/38357/</link>
			<pubDate>Tue, 08 Dec 2020 15:40:11 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Müslümanların Bilim ve Medeniyete katkıları.</title>
			<description><![CDATA[ İslamiyet, her dinden daha çok bilime değer verdiği ve bilimsel ilerlemeyi emrettiği için, Müslümanlar bu yönde büyük çaba harcamışlardır.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[9. yüzyıldan itibaren sürekli gelişmeye başlayan İslam bilim ve medeniyet tarihi, 10., 11., 12., 13., yüzyıllarda ve 14. yüzyılın ortalarına kadar altın çağını yaşayarak zirveye çıkmıştır. Bu 4-5 asırlık devrede, Müslüman bilim adamları bir yandan eski medeniyetlerden tercüme ederek aldıkları teori ve fikirlerin yanlışlıklarını atıp, doğrularını geliştirerek bilimsel temele oturtmuşlar; bir yandan da birbirinden güzel teori ve icatlar ortaya koymuşlardır. Bu teori ve icatlara, İslam dini ve dünya görüşüne dayanan bir bilim felsefesiyle yön vermişlerdir. Gayeleri, bugün görüldüğü gibi doğayı kirletmek ve tahrib etmek değildi. Aksine amaçları doğayı güzelleştirmek, doğadaki ve insandaki ilahi hikmetlere işaret etmek ve ihtiyaçlar nisbetinde insanlara fayda sağlamaktı. Müslümanların ortaya koydukları bilimsel teori ve icatların bir çoğu, bugünkü modern bilimin temelini oluşturmuştur.
Müslümanlar, hiçbir dogmatizme sapmadan, özgürce ve cesaretle ilmî çalışmalarını sürdürdüler. H. G. Wells, "Kısa Dünya Tarihi"in de bunu şöyle ifade eder:

"(Müslümanlar), yapabilecekleri keşiflerin, kendilerine ne büyük faydalar sağlayacağını ve insanların hayatında ne kadar kapsamlı etkiler yapacağını başlangıçta anlamışlardı. Metal sanayii ve teknik aletler alanlarında, son derece değerli keşifler yaptılar. Metal karışımları ve boyaları keşfettiler. Damıtma, esans çıkarma ve optik camlar yapma usullerini keşfettiler."

KAĞIT, MATBAACILIK VE PUSULA

Asırlarca denizcilere, donanmalara kılavuzluk eden ve onları "belirsizlik"ten kurtaran pusula, hiç şüphesiz ki, Müslümanların icadıdır. Medeniyetler tarihi araştırmacıları, Çinliler'in ilk önce mıknatıs ibresinin kuzeyi gösterdiğini bildiklerini kaydetmekle beraber; pusulanın deniz yolculuğunda kullanılmasını ve pusula aletini, ilk defa Müslümanlar'dan öğrendiklerini bildirmektedirler. Yani, tüm dünya denizcileri gibi Çinliler de bu aleti, Müslüman denizcilerle olan ticarî münasebetleri esnasında öğrenmişlerdir. İslam kaynakları da bu durumu, tesbit etmektedir. Dr. Sigrid Hunke, bu durumu şöyle tespit eder:

"Amalfili Flavio Gioja, bizde pusulanın mucidi olarak tanınır. Halbuki, bu aleti, Filavio Gioja ilk önce Müslümanlar'dan öğrenmiştir.."



"Haçlı Seferleri" sırasında bir savaş uzmanı olan Maricourtlu Petrus, mıknatıs ve pusulaya ait bilgileri, doğrudan doğruya Müslümanlar'dan alır. Ve sefer dönüşünde Fransa'ya götürür. Bundan 50 yıl sonra, yani 1320'de ise Amalfi'li İtalyan Filavio Gioja, sözde pusulayı ilk defa keşfetmiş görünür. Amalfi, Venedik'in yanında önemli bir ticaret ve deniz şehri olduğu için, Müslüman limanları ile çok yakın ticari münasebeti vardır.

Kağıdın, asırların ötesinden ilim ve medeniyet mahsullerini taşıması, ne kadar hayatidir. Kağıt, beşer aleminin asırlarca hizmetinde bulunan en büyük vasıtalardan biridir. O, olmasaydı, dünü bilemezdik, yarını etkileyemezdik. Kağıdı icat ve imal etmek suretiyle Müslümanlar, tarihi bir miras bırakmışlardır insanlığa. Aynı şekilde, barutu ilk defa ateşli silâhlarda kullanmak suretiyle, harp tekniğini hızla geliştiren de, Müslümanlar olmuştur. Jacques Risler, "La Civilisation Arabe"de bu meseleyi şöyle dile getirir:

"İslamiyet'in, Avrupa'ya getirdiği en hayırlı nimetlerden birinin de; kağıt olduğunda hiç şüphe yoktur... Keten dövme sanatını Araplar'ın, Semerkand'ta öğrenmiş oldukları malumdur. Ondan sonra, ketenin yerine; el-Cezire ile Mısır'da pek bol yetişen pamuğun ikamesini düşündüler. İşte bunun üzerine kağıtçılık sanayii, süratli ve fevkalade bir inkişaf gösterdi. İlk imalâthane, ancak 794 tarihinde Bağdat'da. kurulabildi. XII. asırda Batı Avrupa'nın kağıt ihtiyacını, Endülüs Xativa fabrikası temin ediyordu..."

Pamuktan, kağıdın bol miktarda Müslümanlar tarafından üretilmesinden önce, son derece elverişsiz ve pahalı olan maddeler; "kağıt" olarak kullanılıyordu. Mısır'da, kamıştan "papirüs" ve diğer ülkelerde, koyun ve keçi derisinden yapılan "parşömen" kullanılmaktaydı. Çin'de ise, "İpek kağıdı" kullanılıyordu. İpek ise, her yerde yetişmiyor ve çok pahalıya mal oluyordu. Müslümanlar'ın, keten ve daha sonra da pamuk kağıdını icadı, ilmi çalışmaları etkilediği gibi, kağıt sanayiinin gelişmesini de doğurmuştu. Kağıdın icadı ile beraber matbaacılık doğmuş ve kısa zamanda bir sanayi dalı haline gelmiştir.



Yazı yazmasını bilmeyen Batı, aradan asırlar geçtikten sonra, ilk defa onu Sicilya ve Endülüs Müslümanları'ndan öğrenir. E.F. Gautier, "Moeurs et Coutumes de Musulmans" isimli eserinde bu gerçeği dile getirir:

"Ucuz kağıt olan pamuk kağıdını bizim Batı' ya, Müslümanlar sokmuşlardır. Miladi XII. asırda, Endülüs'ün Xativa fabrikası, Batı Avrupa'nın İhtiyacını temin etmiştir.

"Hülasa parşömeni ortadan kaldırmış olan kitap kağıdını, Müslümanlar, icat etmişlerdi. Eğer İslam medeniyetinin kitap, barut ve pusula gibi mirasları, Batı'nın elinin altında bulunmasaydı, bizim Rönesans'ın nasıl bir şey olacağını, biraz göz önüne getirmeliyiz."

Evet, Fransız profesör Gautier'in dediği gibi, kağıdın bir an için olmadığını düşünelim: Bu durumda; değil Avrupa, insanlık ne yapardı?

İslam aleminde ilk kağıt imalathanesi, Miladi 794 tarihinde Bağdat'ta açıldı. Daha sonra Araplar tarafından; Sicilya ile İspanya'ya sokuldu. Ve oradan da İtalya ile Fransa'ya geçti... Bu yeni icat, her gittiği yerde kitap faaliyetini kolaylaştırdı. Will Durant, "Histoire de la Civilisation L'age de la Fol" isimli eserinde, İslam bilginlerinin kitaplarına atıfta bulunmaktadır:

"(Meşhur tarihçi) El'-Vakidi öldüğü zaman, 600 sandık kitabı kaldı, bunların her biri, iki kişinin taşıyacağı kadar ağırdı... Sahip İbn İbad gibi bilginlerin, tekmil Avrupa kütüphanelerinde bulunanların toplamı kadar kitapları vardı."

Ve yine Avrupa'daki matbaacılığa, İslam ülkelerindeki ilk baskı usullerinin başlangıç olduğunu söyleyebiliriz. Philip Hitti, "Pecis d'histoire des Arabes" de şunları yazar:

"Fransa, ilk kağıt imalathanelerini... Endülüs'e borçludur. (Abdurrahman)'ın katiplerinden biri, resmî evrakı evinde yazdıktan sonra, hususi bir teksir dairesine yollamak alışkanlığındaydı. Baskı(tab) dairesi, her halde bizim, mekanizmasını bilmediğimiz iptidai bir matbaaydı: Resmi evrak, hükümet memurlarına işte oradan dağıtılırdı."

Endülüs Müslümanları, teksir makinesi mahiyetinde, basit matbaa kullanmışlardır. Yine Cenevizliler, daha XIII.  asırda, banknotların, elle dizilen harflerle basılma sırrını, İran'dan almışlardı.



BARUT VE ATEŞLİ SİLAHLAR

Dünya harp tarihini değiştiren barut ve barutun, ateşli silahlarda kullanılması, önemli bir hadisedir. Dr. Sigrid Hunke, "Avrupa'nın Üzerine Doğan İslam Güneşi" eserinde bu konuda şunları yazar:

"İlk defa, Fan Çing muhasarasında, barutla ateşlenen silahlar kullanmaya karar verirler. Moğol Hanı Kubilay, bu silahlar yardımıyla, Çin'in son mukavemetini kırar. Acaba kimin yardımıyla? Kubilay Han'ın müracaatı üzerine; ona Şamlı ve Baalbekli bir mühendis gönderildiğini, bu mühendisin oğulları Ebubekir, İbrahim ve Muhammed'in beraberlerindeki şahıslarla birlikte, 7 büyük makine imal etikleri, ve böylece bahsi geçen şehre girildiği, İslâm Sultanı'nın sarayındaki tarihçi Reşidüddin'in ağzından hayretle öğreniyoruz..."

Müslümanlardan barutlu silahları öğrenen Moğol Hanı Kubilay, bu ateşli silahları ilk defa Çinlilere karşı kullandı. Barutun imalini yapan Müslüman kimyagerler, onun ateşli silahlarda kullanımını da dünya tarihinde ilk defa gerçekleştirdiler. Ve barutun itici kuvvetinden istifade ederek, değişik sıcak harp vasıtaları imal ettiler. X. asırdan sonra, bugünkü ağır silahların babası sayılabilecek "barut füzeleri", nasıl imal ediliyor? Dr. Sigrid Hunke, aynı eserinde bu konuya şöyle cevap veriyor:
 

"XII. asrın İslam alimleri, barutun formülünü kesin bir şekilde tesbit ederler. İslam hükümdarları, Batı'nın devamlı Haçlı taarruzlarına karşı savunma için, dünyaca meşhur kimyagerlerini, kimyevi bir savaş aracı olan barutun, yakıcı ve tahrip edici tesirlerini araştırmak üzere barut fabrikalarında çalıştırırlar. Müslümanların, XIII. asrın yarısında, roketler için itici bir vasıta olarak, barutu kullanacak vaziyette bulundukları muhakkaktır. Hasanü'r-Rammah'ın "Harp Tarihi Kitabı"ndan başka, bu devrin diğer harp tarihi kitaplarında, sadece 'barut ve ateşli silâhların'; 'alev püskürerek hareket eden, işleyen ve yanan yumurtalarla', 'gök gürlemesi gibi bir gürültü yapan', ilk defa füze ile atılan torpillerin dumanı tüter. Bundan sonra İtalyanca tercümeler.. Batı'da, Roger Bacon ile Bollstadtlı Alman alimi Albertus Magnus'a ulaştırırlar. Muhtemelen Albertus Magnus da, seyahatleri esnasında Freiburg'da, hayretengiz bilgisini, barutun sözde mucidi Fransız Berthold Schwarz'e nakleder."

Daha sonra, Türkler, icat ettikleri -barut yerine gülle atan- büyük toplarla, dünya tarihini değiştirir ve "yeniçağ"ın müjdecisi olurlar. Yılmaz Öztuna, "Türkiye Tarihi"nde bu şöyle dile getirilir:

"II. Mehmet, nihayet başarısının esasını sağlayan büyük topları döktürmüştü. Bu topların planlarını, bizzat büyük Türk Hakanı çizmişti. Bu toplar, o zamana kadar görülmemiş, hatta tasavvuru mümkün olmayan büyüklükte ve mükemmeliyette idiler. 2 tonluk gülle atabilen toplar vardı... Ortaçağ harp sanatı, II. Mehmed'in dehası ile değişiyordu. Sultan, o tarihte ilk defa olarak havan topunu icat etmişti..."
 

Fizikteki "itme" (impulus) ve "eğik atış" prensip ve formüllerine göre çalışan bu toplar; dünyanın en müstahkem surlarını yığın haline getirmiş ve insanlığı hayrete düşürmüştü. Yine bizzat, büyük deha Fatih Sultan Mehmed'in ilk defa îcat etmiş olduğu "alev füzeleri" veya "yürüyen zırhlı kuleler" İstanbul'un fethinde kullanılmıştı.

1868'de Almanlar'ın kullandığı yivli topları, ilk defa Yavuz Sultan Selim'in. kullandığını kaydetmek, yerinde olur. Yılmaz Öztuna, aynı eserinde, Yavuz'un, Mısır seferinde ilk defa içi yivli toplar kullandığını, böyle topların, ancak 1868'de Batı'da Almanlar tarafından yapılabildiği ifade edilmektedir.

XIII. yüzyılda İslam bilginleri, barutu, roketlerle kullanabilecek kadar teknik bilgiye sahiptiler. İslam bilgini Hasan ar-Rammah Nacm ad-Din al-Ahdab'ın yazdığı; "Kitap Alfurusiya val-Munasab Al-Harbiya" ve "Niyahat Al-Su'ul val-Umniya fi Ta'allum A'mal Al-Furusiya" isimli eserlerinde, patlayıcı maddelerden, ateşli silahlardan ve ilk olarak roket sistemi ile çalışan torpidolardan bahseder.

Hasan ar-Rammah, Türk Memlukluları devrinde, Sultan Baybars'ın zamanında, Suriye'de yaşadı ve 1294'de öldü. Arapça eserinin bir el yazma nüshası, Topkapı Sarayı Kütüphanesi'nde bulunmaktadır.



MEKANİK ALETLER VE DİĞER İCATLAR

Genelleşmiş icatlardan ibarettir. Her ilim dalına has, oldukça hayati olan buluş ve keşifler vardır. İslam medeniyetinin fizik, matematik ve mekanik gibi bilim dallarına ait prensipler ve bu alanlardaki teknik buluşları da, oldukça önemlidir. Dr. Sigrid Hunke, şu tespitleri yapar:

"Ahmed İbn Musa'da görüldüğü üzere Müslümanlar, ani buluşlar yapan; tekniker ve usta mekanisyenlerdi. Keskin zekalarıyla kendilerini, hayatlarının şiddetle bağlı bulunduğu suya verdiler. Toprağın sulanması için her nevi su çeken çarklar, pompalar, su yükselten manivelalı makineler; yangın söndürmede kullanılan, suyu yukarı çekmeye mahsus cihazlar meydana getirdiler."

Ortaçağda, daha 880 yılında Müslümanlar, henüz meçhul bulunan havaya, hakimiyeti denerler. Dr. Hunke, bu konuya da şöyle atıf yapar:

"880 yılında İspanya'da İbn Fırnas, üzerine tüy ve kumaş geçirdiği ilk uçağı imal etti. Bir gün yeryüzüne düşüp parçalanıncaya kadar, uzun zaman havada kalmaya, süzülme uçuşu denemeleri yapmaya muvaffak oldu."

Batı medeniyetinin alt yapısını hazırlayan İslam medeniyeti ve İslam bilginleri, ne hazindir ki uzun bir zaman söz konusu bile edilmemiş ve hatta unutulmuştur. Nitekim Dr. Hunke, bu konudaki haksızlığı şöyle dile getirir:

"Şu kadarı var ki, Müslümanlar'ın öncülük ettikleri şeylerden mesela; Arap rakamları, cebir, usturlap gibi şeylerden hemen hemen hiçbirinin İslami patent hakkı, Batı'da tanınmamıştır. Aksine birçok Müslüman icadı, günümüzde İngiliz, Fransız veya  Alman malı sayılmaktadır."



ASTRONOMİ

Çağımız insanını en çok meşgul eden ve merakını tahrik eden meselelerden birisi de, Astronomi çalışmalarıdır. Diğer ilimler, genellikle belirli zümrelerin ve bilginlerin mevzuu olurken; uzayla ilgili çalışmalar, herkesi yakından ilgilendirmektedir.

Gerçekten insanoğlu, dünyaya geldiğinden beri, bu muazzam kainatın içerisinde, gözüne ilişebilen bütün gök cisimlerini merakla incelemiş ve sırrına vakıf olmayı arzulamıştır. İşte astronomi ilmi, insan tabiatında bulunan böyle bir meraktan doğmuştur.

İnsan zekasının çalışmaya başladığı; ilk devirlerden beri; ilim binaları, büyük bir zaman dilimi içinde inşa edilmeye başlanmıştır. Bütün medeniyetlerin, bu büyük eserlerde, az veya çok katkıları vardır.

Bugün artık bilinmektedir ki, İslam medeniyeti, bütün ilim dallarında olduğu gibi, astronomi sahasında da, temel bilgilerin kaynağı olmuştur. Dünya üzerinde, astronomi ile en çok meşgul olan ve gök cisimlerinin hareketlerini inceleyen Müslümanlar, astronomide en üst seviyeye ulaşmışlardır. X. ve XIV. asırlarda, İslam aleminde büyük astronomlar yetişmiştir. Batı'da, astronomi çalışmalarının mevcut olmadığı bir zamanda, İslam aleminde astronomi ilmi, en parlak devrini yaşamaktaydı. En büyük İslam astronomlarından el-Battani, bu gerçeği şöyle açıklıyordu:

"Yıldızlar ilmi, her insanın, eşyanın kanunlarını öğrenmeye çalışması gibi; dinin de, kanun ve nizamlarını bilmek ihtiyacından doğmuştur. Beşer, yıldızlar ilmi sayesinde, Allah'ın birliğini ispata; O'nun emsalsiz büyüklüğünü, yüce hikmetini, muazzam kudretini ve eserinin mükemmeliyetini idrake muvaffak olur."

1. Astronomi Aletleri

Asrımızı doğrudan doğruya etkileyen İslam alemindeki astronomi çalışmaları geliştikçe, bu ilim dalına paralel olarak pratik astronomi aletleri yapılmış ve teknik bir hüviyet kazanmıştır. Ortaçağın teleskop ve dürbünleri olan bu aletler, İslam bilginlerinin gözlem vasıtalarının sınırını, biraz daha genişletmiş oluyordu. Dr. Sigrid Hunke, "Avrupa'nın Üzerine Doğan İslam Güneşi" kitabında bu gerçeği şöyle dile getiriyordu:

"Müslümanlar... yeni aletler imal ettiler. Duvar ve açı kadranından başka, on sekiz çeşit taşınabilir kadran vücuda getirdiler. El-Biruni, 7.5 metre çaplı bir kadrandan faydalanmıştı. Uluğ Bey, rasathanesine yerleştirdiği 40 metre çaplı duvar kadranı ile onu geçmişti. Müslümanlar, bunlardan başka sekstant ve oktant aletlerini de buldular. Batı'nın ilk rasathanesinde, İslam aletleriyle karşılaşmaktayız. Bu da, Müslüman aletlerini Batı'ya ilk defa tanıtan Hermann'ın hizmet ve gayretiyle olmuştu."

Ortaçağda en büyük modern rasathaneler, Bağdat, Kurtuba, Semerkand, Maragha ve diğer İslam şehirlerindeydi. Astronomi cihazları da buralarda yapılmaktaydı. Bunların dışında, Avrupa'da görülen birkaç rasathanenin, yine İslam astronomları tarafından, daha sonraki asırlarda kurulduğunu görüyoruz. Dr. Sigrid Hunke, şunları yazar:

"Onların bu sahadaki en orijinal icadı, silindir şeklinde, taşınabilen bir güneş saati idi. Müslüman alet yapıcıları, bu arada zil vasıtasıyla her tarafa öğle zamanını hatırlatan çalar güneş saatlerini, bir madeni kupanın içine her saat başı küreler düşüren su saatlerini; zodyaklar sayesinde gezegenleri izleyen veya Ay'ın yarım devresinde, geceleyin saat 12'de bir pencereye tesbit edilince; yarım ayın geçişini, mütevali parıldamalarla belirten devvar aynaları buldular."

Astronom Musa'nın oğullarından üçü de, kendilerini ilme vermişlerdi. Matematik, fizik ve astronomi sahasında kıymetli eserler ortaya koymuşlardır. Bu üç kardeş, beraber büyük bir bakır saat imal ettikten sonra, yıldızların hareketini incelemek için yeni bir alet yaparlar. Dr. Sigrid Hunke, aynı eserinde:

"Muhammed, önemli yıldızların gerek günlük, gerek doğuş ve batışlarındaki değişikliklerini hesaplayınca; Ahmed, kardeşinin bu muadil hesaplarını, tekniğin emsalsiz bir şaheseri olan, bu sebeple o devir insanlarının kendinden geçercesine hayranlığını çeken, son derece doğru çalışan bir cihaza intikal ettirir... İbn Rabban et-Tabari, alet hakkındaki müşahedelerini şöyle belirtmektedir: 'Samarra'daki rasathanenin önünde, Musa'nın astronom ve mekanisyen oğulları Muhammed ile Ahmed kardeşlerin yapmaya muvaffak oldukları cihazı gördüm. Küre şeklindeki bu alet, zodyak ların sinyalleri ile yıldız resimlerini tesbit ediyordu. Su ile çalışıyordu. Sema'da bir yıldız batınca, aynı anda resmi de, cihazın içinde ufku gösteren dairenin altına doğru batarak kayboluyordu. Aynı yıldız tekrar doğunca, altta ufuk çizgisinin üzerinde resmi görünüyordu.' "

"Pratik astronomi" aletlerini bizzat kendileri yapan astronomlar, mümkün olduğu kadar büyük ve geniş çaplı aletler yapmaya gayret ediyorlardı. Zira, kainatın azameti karşısında, daha büyük aletlerin gerekli olduğunu biliyorlardı.

Maragha rasathanesinde; meridyen, ekvator, ekliptik (Dünya'nın yıllık hareket düzlemi), arz dairesi ve ekinoks (gece-gündüz eşitliği) daireye ait, bakır daireden müteşekkil usturlablar bulunmaktaydı. Ayrıca, yıldızların yüksekliği ve açıklığını(azimut) ölçmek için, azimut dairesi bulunduğu kaydedilmektedir.



2. Pratik Astronomi

Astronomi çalışmaları, XV. yüzyıldan itibaren Kopernik veya Galile ile başlatılmış olup, bu asra kadar hiç astronomi çalışmaları yokmuş gibi geçiştirilmiştir. Bu arada büyük bir astronom olarak takdim edilen ve kitaplarda geniş yer verilen Batlamyus, Dünya'yı, gezegen sisteminin merkezi zannetmekteydi. Ne hazindir ki, Kopernik ve Batlamyus arasında kalan 8-10 asırlık devrede oluşan, dünya bilim tarihinin ender kaydettiği astronomi ilim ve kültür mahsulleri yok sayılır. Güneş'i ve tüm gezegenleri, hareket kanunlarıyla inceleyen Biruni, Fergani, Vefa ve Uluğ Bey'den her nedense bahsedilmez.
 

Eserlerinin bir kısmı Rusya'ya kaçırılmış olan Uluğ Bey, Semerkand'daki rasathanesi ile çağımıza ışık tutmuştur. Ayrıca, Uluğ Bey'in beş asır önce yapmış olduğu astronomik hesapların, bugün yapılan hesaplara uygun çıkması, bilim adamlarını şaşırtmaktadır. Nitekim Prof. Dr. W. Barthold, "İslam Medeniyeti Tarihi"nde bu konuda şunları yazar:

"Duvarına 'İlim tahsil etmek, erkek ve kadın her müslümana farzdır' hadîsi yazılı olan Buhara'daki medrese ile, Semerkand'daki medrese, bu cümledendir. Uluğ Bey tarafından yaptırılmış olan rasathane, büyük işler görmüştür... Astronomi cetveli ve yıldızların fihristi de, onun adına tanzim edilmiştir. Bu eser, orta zamandaki astronominin en son sözü ve ilmin teleskop icat edilinceye kadar erişmiş olduğu en son derecesidir. Uluğ Bey'in sarayındaki talebelerden biri de, Ali Kuşçu'dur."

İlk defa İslam bilginleri, Dünya'nın yuvarlak olup, ekseni etrafında döndüğü teorisini iddia ve ispat ettiler. Will Durant, "Histoire de la Civilisation L'age de la Fol" eserinde bu konuya ışık tutar:

"Biruni, Dünya'nın yuvarlaklığını hiç tereddüt etmeden kabul etmekle beraber, her şeyi arzın merkezine doğru çeken kuvveti de tesbit etti. Astronomi esaslarının; hem Arz küresinin, her gün kendi ekseni ve her sene Güneş etrafında döndüğünü, aksini tasavvur ederek açıklayabileceğini ileri sürer."

Zira, onlar Kur'an'dan, Arz'ın, sabit olmayıp, hareket ettiğine şahit olmuşlardı.

"Sen dağları görür, onları yerinde sabit sanırsın. Halbuki onlar, bulut gibi hareket ederler. Bu, Allah'ın sanatıdır ki; O, her şeyi sağlam yapar. Şüphesiz O, yaptıklarınızdan haberdardır." [NEML(27)/88]

İslam astronomları, Güneş'in ve bütün gezegenlerin, kendilerine mahsus özel ve genel hareketlerinin olduğu hipotezinden hareket ederek; astronominin esaslarını tesbit ederler. Will Durant, "Histoire de la Civilisation L'age de la Fol"da şöyle yazıyordu:

"Arz'ın küreselliğinden emin olan bu alimler, Arz derecesini ölçtüler; bunların ölçüsü 56 2/3 mil çıktı: İşte bu suretle elde ettikleri neticelere göre, Arz'ın çevresini; 35.000 kilometre hesap ettiler. Bu astronomlar tamamiyle ilmî esaslarla hareket ediyorlardı."

Matematikte teoremleri ile tanınan ve astronomik buluşlarıyla haklı bir ün yapmış olan Sabit b. Kurre ise, ekliptiğin, ekvatorla yaptığı açıyı, isabetli bir şekilde hesaplar. Dilgan, "Matemetiğin Tarih ve Tekamülüne Bir Bakış" çalışmasında;
Fransız astronomu Bigourdan; Sabitin ekliptikle, Ekvator arasındaki açıyı tayin ettiğini ve bu açı için 23° 30' 30" bulduğunu söyler.



Bugünkü astrometrinin temel tesbitleri mesabesinde olan bu buluş ve hesaplar, son derece hassas yapılıyordu. Bu çalışmaların, zamanımızdaki hassas aletlerin ve hatta son yıllarda geliştirilen Radyo Astronomi'nin imkanlarından mahrum bir çalışma olduğunu unutmamak gerekir. Dr. Sigrid Hunke, şu tespiti yapar:

"El-Fergani, Arz derecelerinin uzunluklarını hesapladı; Güneş'in de, gezegenler gibi, ancak ters istikamette seyreden bir yörüngesi bulunduğunun, ilk defa farkına vardı. Ortaçağda Alfranganus adı ile anılan el-Fergani'nin, 'Astronominin Unsurları' isimli eseri, birçok defalar Latince'ye çevrildi."

Matematik ve astronomi alimi olan Nasired-din et-Tusi de, yine kendi zamanına kadar gezegenlerin hareketini izah için kabul edilmiş "gezegen sistemi" (eksantrik ve episikl) yerine, daha sistematik ve gök cisimlerinin hareketlerini, basit bir surette izaha elverişli bir teori ortaya atmış ve geliştirmiştir.

Ebu'l-Vefa, Ay'ın, en büyük enlemindeki intizamsızlığını müşahede etmiştir. Bunun için "Üçüncü sapma kaidesi" denilen kaideye, Vefâ'nın ismi verilmiştir. Bugün Avrupa dillerinde ve astronomi literatüründe kullanılan birçok yıldız isimleri ve kavramlar, Müslümanlar'dan geçmiştir. Mesela, Azimut (gök cisminin yerini tayine yarayan açıklık), Zenit (baş ucu), Nadir (ayak ucu) gibi tabirler, Müslüman astronomların kullandığı terimlerdir.

XV. yüzyılda bile Kopernik ve Galile gibi bilginlerin, Avrupa'da nasıl engizisyon mahkemelerinin zulmü altında, sessiz sedasız kaldıklarına biliyoruz. Dr. Sigrid Hunke; İslam medeniyetiyle, Batı arasındaki bu ilmi anlayış farkını şöyle seslendirir:

"Tarihin, isimlerini tesbit edebilip, pek az medeni milletlerde bir benzerini bulabileceği 534 İslam astronomu arasında; gerek ilmin inkişafını, gerekse Batılı mühim şahsiyetlerin yetişmelerini sağlayan, daha birçok önemli bilim adamı mevcuttur."


 

T I P

İslam medeniyetinin, en çok geliştirdiği üç ilim dalından birisi, kesin olarak ifade edebiliriz ki, Tıp ilmidir. Yedinci asırdan sonra tamamen araştırma ve ihtisas branşı halinde tıp, çok kısa zamanda büyük ilerlemeler kaydeder. Böylece bu ilim dalı, kendi arasında doktorluk, eczacılık ve hastalık çeşitlerine göre dallara ayrılırlar. Ve tamamen modern bir hüviyet kazanır. Son derece sıhhi klinikler ve hastaneler açılır. Tıp okulları ve hastaneler, ihtisas sahibi, ehliyetli profesörlerin himayesinde çalışır. Tıbbi sahadaki çalışmalar, tamamen pratiktir. Bilhassa hastaneler, birer laboratuvar ve okul mahiyetindedir.

Tıbbın, İslam medeniyetinde, müstesna bir gelişme göstermesi; İslam inancının, insan yaşayışı, temizliği ve sağlığına verdiği önemden kaynaklanır.

Eski Yunan medeniyetinden intikal eden tıbbî bilgiler ise; İslam tıp otoriteleri tarafından kritik edilmiş, denenmiş ve birçok prensiplerin yanlış olduğu ortaya konmuştur. Jacques Risler, "Civilisation Arabe" adlı eserinde:

"Müslümanlar, tababette en yüksek mevkii işgal edip, beş asırdan fazla, dünya tıp ilminin başında bulunmuşlardır. Hazret-i Muhammed'den intikal eden tıbbî hadisler, takriben üç yüzü bulmaktadır. 622'den, 661 tarihine kadar süren Hicret ve Hulefa-yı Raşidin devirlerindeki hekimler, daha o zamandan yaralara pansuman yapma sanatını, dağlamayı, kan almayı ve hacamat tatbikatını biliyorlardı."

İşte İslam tıp ilmi, başlangıçta böyle bir ivme ile başlamıştı.

1. Çalışma ve Tedavi Metodları

Müslüman tıp bilginleri, oldukça kıymetli çalışma prensiplerine sahiptiler. Diğer ilimlerde olduğu gibi, tıp ilminin çalışma sınırını biliyor ve sonuçlarını daima kontrol ediyorlardı. Böylece, bu çalışmalarla asrımız tıp alemine, orta zaman medeniyetinden kıymetli müşahede ve bilgiler hediye edilmiştir. Jacques Risler; yukarıda alıntı yaptığımız eserinde aşağıdaki tespitleri yapar:
 

"Eski Yunanlılar'ın hiç bilmedikleri yollara koyuldular. Sabırlı, sebatkar ve inceden inceye tetkikçi oldukları için, tıbbi müşahedelerini hiç yorulmadan biriktirdiler. O devirden itibaren tıp, artık tecrübi bir mahiyet aldı: 'Ali İbn Abbas' kendi tetkiklerini, kitaplarda yazılı ananelerden değil; hastanelerden toplamış olduğunu açıklamaktadır. İşte o devirden itibaren; medreselere Fen Fakülteleri'yle, Tıp Fakülteleri ve laboratuvarlar ilave edildi."

Aynı zamanda bir devlet adamı olan Ali ibn Abbas, büyük bir tıp alimi idi. Tıbbi çalışmaları, objektif ve deneysel mahiyette idi. O devirde tıp laboratuvarları bulunduğu gibi, hastaneler de laboratuvarları bünyesinde yaşatmaktaydı. Dr. Sigrid Hunke; adı geçen eserinde bu meseleyi şöyle kaydeder:

"Dünya'nın neresinde, eczacılık ve sağlık işleri, Müslümanlar kadar olgun ve kapsamlı bir şekilde gelişmişti. Dünya'nın herhangi bir yerinde, İslam şehirlerindeki modern hastanelerin benzerleri var mıydı? Tedavi metodları, araştırmalarının seviyesine uygun; hijyenleri ise, örnek teşkil edecek durumdaydı. Fransızların, onlardan tıbbi yardım istemelerinde, bilmem hala şaşılacak bir cihet var mıdır?"

Klinik müşahedelerini sistemli olarak biriktiren ilim adamları, bu bilgilerini, cerrahi bilgileri ile bütünlüyorlardı. Arthur Pellegrin, "L'Islam dans Le mond" isimli eserinde, bu konuda şunları söyler:

"Bütün ortaçağ boyunca Müslümanlar, bilhassa tıp sahasında, inkarına imkan olmayan bir üstünlük göstermişlerdir. Hakiki ilim adamları olan İslam hekimleri, hastalıkların menşeiyle, seyrini, klinik müşahedeleri ve hatta cerrahi ameliyatlarıyla derinden derine tetkik etmişlerdir. Cerrahlar ve göz mütehassısları, ekseriya sanatlarında üstad adamlardı. Batı'daki 'Salerno' ve 'Montpellier' tıbbiyeleri, uzun zaman ve doğrudan doğruya İslam tıp nazariyelerinin tesir ve nüfuzu altında kaldı."

İspanya'da yetişen bilginlerden İbn Züher, tıbba, "ilmi düşünme prensiplerini" getirdi. İbn Züher'in tedavi metodunda keşfettiği en mühim husus; "insan vücudunun muayyen hastalıklarda, kendi kendini iyileştirmeye muktedir olduğu" prensibidir. Cerrahi ve eczacılık hususunda da tam malumat sahibi olan bu bilgin, nefes borusunun ameliyatı hususunda makaleler yazmıştır. Rasyonel tedavi usullerini ortaya koyan İbn Züher; hastayı, kan ve suni yollarla besleme sisteminin geliştirilmesi ve mide kanserinin veya bir uzuvdaki kanserin, uzuvda umumi bir hastalığa delalet edeceği tezini ortaya atar.
 

"Eski Yunanlılar'ın hiç bilmedikleri yollara koyuldular. Sabırlı, sebatkar ve inceden inceye tetkikçi oldukları için, tıbbi müşahedelerini hiç yorulmadan biriktirdiler. O devirden itibaren tıp, artık tecrübi bir mahiyet aldı: 'Ali İbn Abbas' kendi tetkiklerini, kitaplarda yazılı ananelerden değil; hastanelerden toplamış olduğunu açıklamaktadır. İşte o devirden itibaren; medreselere Fen Fakülteleri'yle, Tıp Fakülteleri ve laboratuvarlar ilave edildi."

Aynı zamanda bir devlet adamı olan Ali ibn Abbas, büyük bir tıp alimi idi. Tıbbi çalışmaları, objektif ve deneysel mahiyette idi. O devirde tıp laboratuvarları bulunduğu gibi, hastaneler de laboratuvarları bünyesinde yaşatmaktaydı. Dr. Sigrid Hunke; adı geçen eserinde bu meseleyi şöyle kaydeder:

"Dünya'nın neresinde, eczacılık ve sağlık işleri, Müslümanlar kadar olgun ve kapsamlı bir şekilde gelişmişti. Dünya'nın herhangi bir yerinde, İslam şehirlerindeki modern hastanelerin benzerleri var mıydı? Tedavi metodları, araştırmalarının seviyesine uygun; hijyenleri ise, örnek teşkil edecek durumdaydı. Fransızların, onlardan tıbbi yardım istemelerinde, bilmem hala şaşılacak bir cihet var mıdır?"

Klinik müşahedelerini sistemli olarak biriktiren ilim adamları, bu bilgilerini, cerrahi bilgileri ile bütünlüyorlardı. Arthur Pellegrin, "L'Islam dans Le mond" isimli eserinde, bu konuda şunları söyler:

"Bütün ortaçağ boyunca Müslümanlar, bilhassa tıp sahasında, inkarına imkan olmayan bir üstünlük göstermişlerdir. Hakiki ilim adamları olan İslam hekimleri, hastalıkların menşeiyle, seyrini, klinik müşahedeleri ve hatta cerrahi ameliyatlarıyla derinden derine tetkik etmişlerdir. Cerrahlar ve göz mütehassısları, ekseriya sanatlarında üstad adamlardı. Batı'daki 'Salerno' ve 'Montpellier' tıbbiyeleri, uzun zaman ve doğrudan doğruya İslam tıp nazariyelerinin tesir ve nüfuzu altında kaldı."

İspanya'da yetişen bilginlerden İbn Züher, tıbba, "ilmi düşünme prensiplerini" getirdi. İbn Züher'in tedavi metodunda keşfettiği en mühim husus; "insan vücudunun muayyen hastalıklarda, kendi kendini iyileştirmeye muktedir olduğu" prensibidir. Cerrahi ve eczacılık hususunda da tam malumat sahibi olan bu bilgin, nefes borusunun ameliyatı hususunda makaleler yazmıştır. Rasyonel tedavi usullerini ortaya koyan İbn Züher; hastayı, kan ve suni yollarla besleme sisteminin geliştirilmesi ve mide kanserinin veya bir uzuvdaki kanserin, uzuvda umumi bir hastalığa delalet edeceği tezini ortaya atar.
 

İslam tıbbının en gelişmiş alanlarından birisi, hiç şüphesiz cerrahidir. İlim adamları ve doktorlar, göz merceği(lens) hastalığını tedavi eder, mesanedeki taşları eritir ve akan kanın durdurulmasını bilirlerdi. Dağlayıcı aletler kullanırlar, ve fitiller vasıtasıyla, yaranın cerahatini boşaltırlardı. Yeni keşiflerden sayılan "anestezi"(hastayı uyuşturma) usulünü başarı ile uygularlardı. XIV. asırdan sonra yetişen dünyadaki cerrahlar, esas kaynak ve dayanak olarak, İslam cerrahisini almışlardır. Nitekim Ali b. İsa'nın yazdığı "Göz Hekimlerine Müzekkere" isimli eserden, XIX. asra kadar istifade edilmiştir. Gözden mavi suyu çekmeyi ve şırınga yapmayı başaran el-Muhassin'dir. Dr. Sigrid Hunke, şöyle der:

"Ali İbn Abbas, 'kanser' hakkında şöyle söylemekteydi: 'Doktorlar bu hususta yardımda bulunabilirler.Tümörün organdan tamamen ayrılmasına çalışılmalı, köklerinden geride bir şey kalmaması için, tümörden muayyen bir mesafe uzaklaşacak şekilde etrafı kesilmelidir."

Bugün dahi "kanserin tedavisi"nin, tam olarak yapılamadığı; ancak kanserli uzvun kesilip alındığı ve böylece hastalığın yayılmasının önüne geçilmek suretiyle, tedavi yoluna gidildiği dikkate alınacak olursa; İslam tıbbının, ne derece gelişmiş olduğunu anlamak mümkün olacaktır.

En büyük cerrahlardan biri olan Ebu'l-Kasım, kadın hastalıkları ile ilgilenir. Onuncu asırda yaşayan Ebu'l-Kasım, cerrahide ve kadın-doğumda kullanılmak üzere; bugüne kadar gelen aletleri icat eder. Açık kırıkların tedavisinde kullanılan "pencere açma metodu", ona aittir. Ve yine göz ve diş doktorlarının kullandığı birçok aletlerin ilk sahibi odur. Ebu'l-Kasım'ın kıymetli buluşlarından biri de, "arterial damarların bağlanması" ve "kat küt dikişi"dir. Bu damarların bağlanması tıbbi keşfinin, Fransız cerrahı Pare tarafından 1952'de yapıldığı iddia edilmesine rağmen; bu keşif, gerçekte Pare'den 5 asır önce yaşayan Ebu'l-Kasım'ın, tıp alemine bir hediyesidir.

İbn Abbas, "Hipokrat'ın nazariyesi"ni yıkarak; doğumun, rahmin kasılması ve çocuğun dışarı atmasıyla vukua geldiğini izah eder.

XIII. yüzyılda yaşamış olan İbn Nefis'in, "kan dolaşımı"nı izah eden ve çağımıza kadar bir ilave yapılmadan gelen eseri, biyolojide de önemli bir yer işgal eder. İbn Nefis, kalbin beslenmesini; kanın, damarlar vasıtasıyla kalbe ve akciğere gidiş gelişini, akciğerlerin fonksiyonunu, akciğerdeki kimyasal değişmeyi ve böylece kanın deveranını tamamlaması hadisesini açıklar. Halbuki, kan dolaşımının bu keşfi, haksız olarak M. Servet'e izafe edilmiştir.

3. Hastaneler

İslam medeniyetinin parlak devirlerinde; çalışma usul ve yöntemleri modern olan hastaneler inşa edilmiştir. Bağdat, İspanya, Türkistan ve Osmanlılar'da; hastanelerin çalışması ve yönetmelikleri incelendiğinde görülecektir ki; bugünkü modern hastanelerden, çalışma usul ve şartları bakımından hiç de aşağı değildir.
 

Avrupa'da o tarihlerde hastane yoktu. Daha sonra hastaneyi, İslam aleminden öğrenen Avrupa, yavaş yavaş hastaneler kurmaya başladı. Will Durant, "Histoire de la Civilisation L'age de la Fol" bu konuda şunları yazar:

"İlk dispanserleri ve eczaneleri, Müslümanlar tesis ettiler. Ortaçağ'ın ilk eczacı mektebini onlar kurdular ve eczacılığa ait muazzam eserler yazdılar. Bugün onların çiçek ve kızamık tedavisindeki talimatlarını, tadil etmek kolay değildir. O devirde, İslam aleminde 34 hastane tesis edilmişti. Bilhassa akıl hastaları için gayet insani bir tedavi usulü tatbik ederlerdi. 931 tarihinde Bağdat'ta 860 hekim vardı."

Her hastanenin bir başhekimi bulunurdu. Başhekimin, günlük işleri, ancak bugün idrak edebilecek bir modernlik göstermekteydi. Başhekim, her sabah hastaları ziyaret eder; onların düşüncelerini, arzularını, hastalıklarının seyrini öğrenir ve bu hususta çok itina gösterirdi. Başhekime, asistanlar, doktorlar ve hastabakıcılar refakat ederlerdi.

Hastaya yazılan ilaçlar, noksansız temin edilirdi. Başhekimlik vazifesini yapan doktorlar, boş zamanlarında kendilerini ilme verirler. Seminerler ve konferanslar düzenlerler ve tıbbi tartışmalara başkanlık ederlerdi. Doktorlar, iyi bir eğitimden geçtikleri gibi, teorik ve pratik alanda imtihanlara tabi tutulur; kendilerine, ehliyet derecelerine göre diploma ve salahiyet verilirdi.

Ayrıca hastanelerde, fakir-zengin ayırımı yapılmadan, herkese parasız olarak bakılırdı. Hastalar, tıbbi tedavileri esnasında, bir kuruş masraf yapmazlardı. Hatta, hastaneden taburcu olanlara, bir aylık iaşe parası ve elbise verilirdi. Temizlik, hastanelerin baş prensibi idi.

İslam aleminde, daha Emevîler zamanında inşa edilmeye başlayan büyük hastaneler, Batı'da 8-9 asır görülmez. Ancak XV. yüzyılda birkaç tane bakımsız, son derece pis, doktorsuz, ve her türlü hastanın; kadın-erkek beraber yattığı binalara, "hastane" denir.

4.Tıbbi Çalışmaların Batı'ya Tesiri
Kilise öğretmeni Tatian'ın, ilaçlar ve eczacılık hakkındaki görüşleri, o devirdeki Hıristiyan mantalitesini aksettirmeye kafi gelecektir. Tatian şöyle diyordu:

 

"Dünyevi ilaçlara, ot ve köklere inanmak, Allah'a karşı bir güvensizliği ifade eder. Eczacılık, her çeşit şekiller içinde, bu nevi iğfalkar sanat ve hareketlerden doğmuştur. İlahi kudrete başvurma yerine, neden bir köpek gibi otlar; geyik gibi yılanlar; domuz gibi istakozlar; aslan gibi maymunlarla tedavi olmayı tercih ediyorsun?"

Evet, Batı'nın, içine düştüğü papaz mantıksızlığı, ancak bu kadar ışık(!) verebiliyordu kendisine. Ancak Doğu'dan gelen İslam rüzgarı, Avrupalı'yı, derin uykusundan uyarmaya muvaffak olmuştu. E.F. Gautier, "Moeurs et Coutumes de Musulmans" adlı eserinde bu uyanışı şöyle özetler:

"Rönesans Avrupa'sı, 'Hipokrate', 'Galien'den fazla İslam hekimler mektebini takip etti. Razi ile İbn Sina'nın eserleri, XVII. asırda Louvain Üniversitesi'nin tıp eğitiminin esasını teşkil etmiştir. İbn Sina tercümeleri tam 600 sene, Avrupa üniversitelerinde ders kitapları olarak okutulmuştur."

VI asır önce Paris Tıp Fakültesi, Dünya'nın en küçük kütüphanesine sahipti. Ve bu kütüphane, sadece bir kitaptan müteşekkildi. Bu kitap ise, bir Müslümanın eseriydi. Beş asır boyunca kendisine hiçbir şey ilave edilmeyen bu dev eser, bütün manastırlardaki kitapların bin misline bedeldi.

Yine büyük tıp alimlerinden Razi'nin eserleri; özellikle "Havi"; uzun yıllar İbn Sina'nın "Tıpta Kanun" kitabı gibi, Avrupa'da el kitabı olmuştu. Bu bilginlerin eserleri, defalarca Latince ve değişik dillere çevrilmiş ve defalarca basılmıştır. Bilhassa bu iki eser, uzun asırlar "tıp anayasası" olarak kabul edilmiştir.

Avrupa'da kurulan ilk meşhur tıp okulu, Salerno okulu, hocaları ve herşeyi ile bir İslam mektebiydi. Dr. Sigrid Hunke; bu okulla ilgili olarak şunları söylüyor:

"Batı'nın yalnız bu noktasında XI. yüzyılda; yetmiş veya sekseninci senelerinde, birdenbire gözleri kamaştıran üstün bir tababet fışkırır. Kısa zamanda, Salerno'yu şöhrete kavuşturan 'Tababet', ne Antik medeniyetin, ne de Roma medeniyetinin kaynaklarıyla beslenmez. Salerno Tıp Okulu, sadece bir İslam mirasıdır. İslam Sağlık Teşkilatı, doğrudan doğruya Batı'ya örnek oldu. İslam eczacılığı ile tam ve kesin karşılaşma ve onu aynen benimseme, Sicilya adasında vukua geldi. Müslümanlar'ın, burada 250 senelik hakimiyetleri esnasında; İslam Teşkilatı ve Mevzuatı, Sicilya'da geleneksel bir hukuk şeklinde yerleşmişti."

Özetle, "İslam medeniyetinin tıp ilim ve gelenekleri"nin, Batı'ya, İspanya ve Sicilya kapısından; ticari, askeri ve diplomatik münasebetler yoluyla girdiği; Avrupa'yı derinden etkilediği, bilinen bir gerçektir.

MATEMATİK
Eski Yunan'da matematik çalışmalarının varolduğu kesin olarak bilinmekle beraber, bu çalışmalar kısa bir zaman sonra durmuş ve yeni bir gelişme gösterememiştir. Bu durum belki de, Yunan matematiğinin "sayılar sistemi" ve "sıfır" kavramından mahrum oluşuyla izah edilebilir.

İslam matematiğinin başlangıcı olan, "sayı yazısının bulunması" ve "sıfırın keşfi"; matematik tarihinde yeni bir çağın ilk adımı olmuştur. İslam matematikçilerinin, "akıl yürütme metodu"nu disiplinli bir şekilde kullanmışlardır.

 

Avrupa'nın büyük bir taassupla, İslam matematiğini, "Yunanlaştırmak" istemesine rağmen, İslam medeniyetinin matematikteki imzası, hiçbir zaman silinememiştir. Prof. Dilgan, "Büyük Türk Alimi Nasireddin Tusi" adlı eserinde şöyle der:

"Her ne kadar bazı Batı müellifleri, İslam matematikçilerini, Yunan matematiğini sadece tekamül ettirmiş olmakla vasıflandırıyorlarsa da yeni etüdler, bu hükmün sakatlığını ortaya koymuştur."

Sayılar ve Sıfırın Keşfi

Sayı yazısının icadı ve sistemli hale getirilmesi, son derece hayati bir önem taşımaktadır. Sayı sistemine, Müslümanların "es-sifr" dedikleri "Sıfır"ın(0) ilavesini, matematik ve medeniyetler tarihinde bir "devrim" olarak değerlendirebiliriz. Zira, şu anda çağdaş ilimin ve hayatın her cephesinin, bu "sistem"le ayakta durduğu bilimsel bir gerçektir. Bugünkü maddi medeniyetin inkişafı, ortalama on asır önce başlamıştır tespiti doğrudur.

Bugün "Arap Rakamları" dediğimiz "sayı sistemi", matemetiğin temelini(bazını) oluşturmaktadır. Milletler, değişik işaretlerle bu ihtiyacı karşılamaya çalışıyorlardı. Mesela, "Romen Rakamları", yazı harfleriyle ifade edilmeye çalışılıyordu. Yüksek sayıları ifade etmek için bir sürü harfi yan yana dizmek gerekiyordu. Ayrıca hiçbir kaidesi de yoktu. H. G. Wells, "Kısa Dünya Tarihi" inde bu gerçeğin altını şöyle çizer:

"Biçimsiz Roma Rakamları'nın yerini, bugün hala kullandığımız Arap Rakamları aldı. Sıfır işareti, ilk defa olarak icat edilip kullanılmaya başlandı."

Bugünkü "sayı sistemi"nin, yani 1'den 9'a kadar olan sayıların, tesbitinin ilk defa Hintliler'e ait olduğu söylenmekle beraber; bu "sayı yazısı"nı, bizzat ifade eden ve sıfırla beraber "sayı sistemi" olarak kullanan, hiç şüphesiz ki, Müslümanlar'dır. Sıfır kullanılmadan önce; 1204 gibi bir sayıyı yazmak ve bunu 124'ten ayırmak için, 12.4 şeklinde nokta kullanıldığı, bir vakadır. "Sıfır"a, "es-sifr" diye isim veren ve onu matematiğe kazandıran, Müslümanlardır. Sedillot, "Materiauz Pour Servir a L'histoire Compara des sciences Mathematiques" adlı eserinde:

"Her ne kadar Müslümanlar, bizim 'chiffres arabes = Arap rakamları' dediğimiz sisteme, 'chiffres indiens = Hind rakamlar' diyorlarsa da bu vaziyet, o rakamların menşeini Hindistan saymamıza, kafi bir sebep değildir. Çünkü Müslümanlar, 'proclus'un tarif ettiği bir alete de 'cercle İndien = Hind çemberi' ismini vermişlerdir. Zaten Arap rakamlarının, şekil itibariyle Hind rakamlarından büsbütün başka türlü olduğu da tesbit edilmiştir" der.

Matematik tarihinin unutamayacağı büyük matematikçi Harezmi, yazdığı bir kitapta; sayıların ve sıfırın nasıl kullanılacağını bu sıfır dahil "sayı sistemi" ile nasıl çok yüksek basamaktan sayıların, kolayca gösterilebileceğin anlatır. Böylece, İslam coğrafyasındaki devlet dairelerinde, bu "sayı sistemi" kullanılmaya başlar. İslam matematikçileri, bu sayı sistemine dayanarak, dört işlemli hesaplar yaparlar.

Harezmi, kitabında, sıfırın, çıkarmada kullanılmasını şöyle anlatır:

"Sekiz, diğer sekizden çıkınca, geriye birşey kalmaz. Bu takdirde hanenin (basamak) boş kalmaması için, bir dairecik koy! Dairecik, boş hanenin yerine geçmek zorundadır. Eğer bu hane boş kalırsa, diğer haneler de tahdit edilmiş olurlar."

"Sıfır"(0) olmadan ne matematik ne bilimler nede teknoloji olur. Sıfır, bir anlamda sayı sisteminin sihirli bileşenidir. Sayı sistemi ve bu sisteme dayanan bütün matematik sistemler, ancak "sıfır anahtarı"yla çözülür. Modern matematikte, "sıfır kavramı"nın önemi artmıştır. Bugün, sıfırsız, matematiği düşünmek, imkansızdır.

Dr. Sigrid Hunke; şu tespiti yapar:

"Neticede Arap rakamları, Batı'yı fethetti. Bu rakamların, tabii ilimler, nakliye, teknik ve ekonomik alandaki mühim rolü, Dünya'nın bütün medeni milletleri tarafından kabul olundu."

Batı'nın, bu İslam rakamlarından haberi çok geç oldu. Daha doğrusu Batı, bu sistemi çok geç kavrayabildi. Pizalı Leonardo'nun, babası vasıtasıyla, Müslümanlarla ticari teması ve bir Müslüman öğretmenden ders alması; sayı sistemini ve işlemlerini öğrenip Batı'ya, götürmesini temin etti. Bu ise, XIII. yüzyılda mümkün olabilmiştir. Philip Hitti, "Pecis d'histoire des Arabes" de şöyle yazar:

"İslam rakamlarının gayr-i müslim Avrupa'ya yayılması, herşeye rağmen inanılmayacak kadar ağır oldu. Şimali Afrika'da seyahat etmiş ve bir Müslüman mualliminden ders almış olan Pizalı 'Leonardo Fiboncci', 1202 tarihinde, en mühim hususiyeti, İslam rakamlarının kullanmasından ibaret bir eser neşretti. Avrupa matematiğinin başlangıcı, işte bu eser oldu. Eski rakam sistemiyle(Romen rakamları), bazı sahalarda hiçbir riyazi tekamüle imkan yoktur: Çünkü, bizim bugün bildiğimiz hesap ilminin temel taşları; sıfırla, İslam rakamlarıdır."

Müslümanlar, sadece bu sistemi kurmakla kalmadılar. Ayrıca "cebir", "geometri" ve "trigonometri"nin de temel yapısını dokudular.
 

Cebir

Sayı sistemini geliştiren Harezmi, bu sisteme dayanarak bugün matematiğin temeli haline gelen "cebirin aksiyomatik temellerini" atar. Yani Harezmi, aynı zamanda, "cebir ilmi"nin de kurucusudur.

Ayrıca "hesap usulü" ile beraber, "hesap sanatı"nın da kurucusu olan Harezmi, uzun yıllar Batı'da "Algorithmus" olarak tanınan bir bilgindi. Dr. Sigrid Hunke:

"Bu alim, Harezm yani şimdiki Hive Cumhuriyeti'nden olup, hesap ve cebirde çok önemli eserler bırakmıştır. Rönesans devrine kadar, Avrupa'da bir otorite olarak tanınıyordu. Logaritma ismi, bu ismin bozulmuş bir şeklidir"

Evet, Harezmi isminin değişerek aldığı şekil, Algorithme tabiridir. Hesap metodunu geliştiren Harezmi'nin ismi, buradan gelmiştir. Prof. Dr. Hamit Dilgan; "Muhammed İbn Musa el- Harzemi" isimli eserinde:

"Matematik literatüründe 'hesap metodu' manasına Algoritme tabiri, Latince Algorismus, yani (Harezmi'nin adına izafeten) Arapça el-Harzemiyyet lügatından alınmadır" demektedir.

Harezmi'nin bilhassa iki eseri, oldukça önemlidir. Birisi, "el-Cebr ve'l-Mukabele", diğeri ise "Hesap Sanatına Dair" isimli eseri idi. Bugün modern matematikteki "cebir" ismi, Harezmi'nin bu kitabından gelmektedir. İkinci eseri ise, sayı sistemini ve bu sisteme dayanan "toplama", "çıkarma", "bölme", "çarpma" ve "bayağı kesirler"i öğretiyordu. Dolayısıyla, Harezmi'nin bu iki kitabı; "cebir" ve "aritmetik"; matematik biliminin ilk kaynak eserleridir.

Harezmi, cebir ilminin başlangıcı olan cebir kitabında, aynı zamanda birinci ve ikinci dereceden denklemleri, "grafik metodu" ile incelemiş ve bu denklemleri geniş bir şekilde irdelemiştir. Bu denklemlerden başka, cebir problemlerine de yer vermiş ve çözümlerini yapmıştır. Prof. Dr. Hamit Dilgan; "Matematik Tarih ve Tekamülüne Bir Bakış" çalışmasında bu gerçeği şöyle dile getirir:

"Harzemli'nin, matematik tarihinde büyük önemi olan Cebir kitabında: Birinci ve ikinci derece denklemlerinin grafik metotla tahkiki ve bir takım cebir problemleri vardır. 15. ve 16. asırlarda yaşamış birçok İtalyan matematikçilerine rehberlik etmiş olan "el-Cebir ve'l-Mukabele"nin Arapça bir nüshası; Oxford'da Bodley Kütüphanesi'ndedir."

Max Vinjetoux; "Le Miracle Arabe"de şöyle kaydeder:

"Gerard de Gremone, bu kitabın(cebir ve mukabele) tercümesinde şöyle diyor: 'Bu eser, kendinden sonra gelen Arap alimlerinin çalışmalarına, bugünün en büyük Avrupa matematikçilerinin cebrik hesaplarındaki üstünlüklerine ve desimal aritmetik sistemin esasına temel teşkil etmiştir.'"

On birinci yüzyılda yaşamış büyük matematikçilerden Ömer Hayyam ise, "denklemler" ile ilgili çalışmaları, en sistematik bir şekilde ifade etmiş ve birçok denklemleri, geometrik olarak çözmeyi başarmış bir matematikçidir.

Ömer Hayyam, x3 + b2x = b2c denklemini, x2 = by, y2 = x(c—x) koniklerinin kesiştirilmesiyle; x3 + ax2 + b2x= b2c denklemini de, x2 = (x+a) (c—x), x(b+x) = bc eğrilerinin kesiştirilmesiyle çözmüştür. Bugün matematikte önemli bir yer işgal eden "Fermat teoremi"nin özel bir hali olan x3 + y3 = z3 denkleminin, tam sayılarla çözülemeyeceğini büyük bir ustalıkla göstermeye muvaffak olmuştur.

Ömer Hayyam, meşhur binom formülüyle aritmetik üçgenini ilim alemine hediye etmesine rağmen, bu önemli matematik buluşlar, maalesef Newton ve Pascal'a mal edilmiştir. Prof. Dr. Hamit Dilgan bu gerçeği şöyle dile getirir:

"Bugün Pascal veya Tartağlia'ya atfolunan aritmetik üçgen ve Newton'a izafe olunan binom formülü, Hayyam'ın  eserleridir."

Harezemi'nin eserleri, İspanya, İtalya, İngiltere, Almanya ve Fransa'da çeşitli bilim çevrelerinde çok yönlü olarak ele alınıp incelenmiştir. İşte batı kaynaklarında Harezmi için yazılanlardan bir kaç örnek:

F. Cakori(1895):

"Matematik konusunda en güvenilir bilim adamı, İbn Musa Al-Khwarizmi'dir."

K.Vogel(1963):

"Matematiğin gelişmesinde kilometre taşı olan ve ilk kez Hint sayıları ve onlarla işlemleri geliştirip tanıtan Mohammed İbn Musa'dır."

C. B. Boyar(1968):

"Al-Memun'un Bağdad'da kurduğu "Bilim Evi" üyeleri arasında, Al-Khwarizmi isimli bir matematikçi vardı ki, adı sonradan Euclides gibi batı Avrupa'da ağızdan ağıza dolaşan bir sözcük oldu."

H. Evens(1969):

"Cebir ve Hint sayıları üzerine kitapları, 12. Yüzyılda Latince'ye çevrilmiş ve konuları tüm Avrupa'yı etkilemiştir."

E.T. Bell(1954):

"Cebri, 19. yy.'da bugünkü yapısına götüren yolda, en önde gelen dönem, ünlü yorumcu ve üstün değerde denebilecek bir anlatım sanatı gelişimini yaratan Al-Khowarizmi dönemidir. Ona büyük matematikçi adı verilmekle beraber, eğer tüm çalışmaları birlikte değerlendirilirse, ona çağının en büyük matematikçisi denecektir."
 

Geometri

Matematik ilminde çığır açan Müslüman matematikçiler, "geometri"de de; "modern geometri"ye temel teşkil edecek, önemli çalışmalar yapmışlardır. İlk defa cebiri, geometriye uygulamak fikri, İslam matematikçilerin eseri olmuştur. Dr. Sigrid Hunke, bu gerçeğin altını şöyle çizer:

"Sayısal çokluklarla(nicelik), geometrik çoklukların beraber yürütülmesi gerektiğine dair kesin fikre, ilk defa 'İslam İlim Sahası'nda, rastlanır. Rönesansımızın üstadları, onun için Yunanlılar değil, bilakis Müslümanlar oldular."

Georges Rivoire, "Visa ge de L'Islam"de bu meseleyi şöyle özetler:

"Cebirin, geometriye uygulanmasını da, Müslümanlar'a borçluyuz. Bu da, 900 tarihinde vefat etmiş olan 'Sabit İbn Kurre'nin eseridir."

Bütün milletlerin matematiklerine yayılan "sinüs" kelimesi, Müslümanlar'ın, kavisli bir kavram için kullandıkları "ceyp" kelimesinin Latince tercümesidir. Kosinüs, sinüs ve tanjantın fonksiyonlarını izah eden el-Battani; sinüs ve tanjant cetvellerini tanzim eder. Ayrıca Ebu'l-Vefa, sinüs cetvellerinin yeni hesaplama metodlarını bulur. Nasîreddin et-Tusi, bu metodları, geliştirir. Dr. Sigrid Hunke; şöyle der:
"El-Battani, eserlerinde sinüs ve kosinüs kavramlarını ilk defa kullanan kimsedir. O, bunlar Güneş saati hesaplarından buldu. Ve ona, 'uzayan gölge' adını verdi. Bu, modern trigonometride tanjanttır."

Battani, böylece trigonometrinin dayandığı iki temel kavram; sinüs, kosinüs ve bunların fonksiyonu, tanjant ve kotanjant kanunlarını ortaya koymuş oldu. Aynı zamanda astronomi bilgini olan Battani, astronomi ile matematik ilmini, asrımızda olduğu gibi sistemli bir şekilde kullanmıştır. Ve matematiği, astronomiye tatbik ederek; "Teorik Astronomi"ye de ışık tutmuştur.

Bu arada, matematiğin önemli bir dalını teşkil eden "analitik geometri", "düzlem ve küresel trigonometri"nin, kurucuları olarak da, Müslümanlar'ı zikretmek gerekmektedir. O halde İslam matematikçilerinin, aynı zamanda, küresel astronominin de kurucuları olduklarını kaydetmek yerinde olur. Prof. Dr. Hamit Dilgan; bu gerçeği, aşağıdaki ifadelerle ortaya koyar:
"Düzlem ve küresel trigonometriler, el-Battani (9, asır), Sabit b. Kurre (9. asır) ve Bozcanlı Ebu'l-Vefa (940-998) tarafından icat edilmiş ve yine bunlar tarafından küresel astronomiye uygulanmıştır.. Küresel trigonometriye ait sinüsler bağıntısı denilen, Sin a: Sin A = Sin b: Sin B = Sin c: Sin C formülleriyle; düzlem trigonometrideki toplam formülü olan Sin (a ± b)= ÖSin2a- Sin2a Sin2b± ÖSin2b- Sin2a Sin2b'yi, bu şekilde, Ebu'l - Vefa bulmuştur. Yine trigonometrideki Sin 2a = 2Sina Cos a bağıntısı onundur."
Astronomi ve matematik ilimlerinde çok kıymetli çalışmaları olan el-Biruni, bugün kullandığımız "üçgen alanı" formülünü keşfetmiştir. H. Suter, "Abh. Gesch Mat" de El-Biruni'yi şöyle anlatır:

"Bu büyük alimin, 100'den fazla broşürü vardır. Düzgün poligonlar çizimi (bilhassa 9 kenarlı) ve bir açının triseksiyonu ile uğraşmış ve bugün klasik olan birçok formüller bulmuştur. Trigonometrideki kosinüs teoremi ile üçgen alanını veren; S= p (p —a) (p —b) (p — c) formülü onun adını taşır."
"Küresel Trigonometri"nin kurucusu olan Müslüman bilginler, aynı şekilde "analitik geometri"nin de aksiyomatik temellerini attılar, bu sahada da önemli teoremler inşa ettiler. Baron Carra de Vaux, "The Le gacy of İslam"da bunu şöyle özetler:

"Cebiri tam bir fen haline getirdiler ve o büyük ölçüde geliştirdiler. Analitik geometrinin temellerini kurdular. Onlar,  itiraz kabul olmaz şekilde, düzlem ve küresel trigonometrinin kurucularıdır. Bunların Yunanlılar'da mevcut olmadığı haklı olarak iddia edilir."

Bu arada, Sabit b. Kurre'nin ortaya attığı ve ispatını yaptığı meşhur "Menelaos teoremi"nin, küresel geometride önemli bir yer işgal ettiğini kaydettikten sonra, büyük astronomi alimi ve aynı zamanda da matematikçi Nasireddin et-Tusi'den bahsedebiliriz. Michiganlı matematikçi Pt Louis Karpinski'nin; "düzlem trigonometri"nin kurucusu olarak ilan ettiği Nasireddin et-Tusi, asrımızdaki Öklidiyen olmayan(non-Euclidienne) geometri çalışmalarını, doğrudan doğruya etkilemiş olan bir şahsiyettir.
XII. asrın büyük matematikçisi olan Tusi, bundan sekiz asır önce, Öklid'in bir aksiyomunu eksik bularak tenkit etmiş ve yerine yeni bir "postulat" ortaya atmıştır. Böylece modern geometrinin önderi olan Tusi, aynı zamanda Öklidiyen olmayan (non Euclidienne) geometrilerin de doğuşunu hazırlamıştır. Laboçevski ve Riemann, aksiyomatik düşüncelerinde Tusi'ye dayanmışlardır. Bugün Laboçevski ve Riemann geometrilerine ait yazılmış kitaplara göz atılacak olursa; "Tusi Aksiyomu"nun, temel teşkil ettiği görülecektir.
"Tusi Aksiyomu" şöyledir: "Bir düzlem üzerindeki (d) doğrusundan alınan aynı yöndeki noktalardan (P1, P2, P3....) aynı düzlem üzerindeki diğer bir (d') doğrusuna indirilen dikmelerin uzunlukları, ya muntazam olarak küçülür veya büyür." Bu aksiyomu ispatlayan Tusi, bu aksiyoma dayanarak üçgenin iç açılarının toplamının 180° olduğunu çıkarmış ve böylece de 5 numaralı paraleller aksiyomunu değişik bir şekilde isbata kavuşturmuştur.
Çağımız modern matematiğinin geliştiricisi ve sistemcileri olan Batılı ve Alman matematikçiler, böylece İslam medeniyetinin açmış olduğu geniş ufuklardan ve hazırlamış olduğu temel malzemelerden yararlanarak, matematikte bugünkü gelişmeyi sağlamışlardır. Dr. Sigrid Hunke; adı geçen eserinde, Batı biliminin İslam biliminden nasıl tetiklendiğini şöyle ifade eder:
"(İslam bilginleri), Germen dünyasında ilmi düşünce ve araştırmayı ateşleyerek, harekete geçirip beslediler. Rakamları, geliştirdikleri aletleri, aritmetik, cebir, kürevi trigonometri ve optikleri sayesinde; Batı'yı, tabii ilimler sahasında, artık kendi alet ve keşiflerine dayanarak ilerlemeye kalkışacak bir seviyeye getirdiler."

 


	
		
			
			FİZİK- KİMYA

			Müslüman bilginlerin, fizik-kimya sahasında da birçok prensip ve teorilerin sahibi olmaları pek tabiidir. Zira, tamamen gözlem ve deneye dayanarak yaptıkları ilmi çalışmalar, fiziki hadiseler için temel bir metod olmuştur.
			
			Fizik alimi İbn Heysem'in(965-1039), değişik çalışmaları yanında, asıl üzerinde durulacak noktalar, fizik alanındaki buluş ve izahlarıdır.

			Batı'da Alhazen olarak bilinen İbn Heysem, "geometrik optik"in bütün dallarında çalıştı, ve bu alanları çalışılabilir hale getirdi. Astronominin meseleleri, onu, ışıklı cisimlerin yayılmasından ileri gelen "gölge" teşekkülüne dair teoriyi ortaya atmaya şevketti. İbn Heysem, ışınların düz çizgiler halinde yayıldığını ve şekillerin, yere ters yansıdıklarını gösterir. Fotoğrafın ilk modelini, bir nevi "karanlık oda"yı ilk defa dener. Işığın kırılmasının sebeblerini, hava ve su gibi çeşitli ortamlara dayandırır. Buradan hareketle, hayrete şayan bir doğrulukla, hava tabakasının 15 kilometre olduğunu hesaplar. Bu, atmosferin alt tabakasıdır. Heysem, "ay halesi", "fecir" ve "gökkuşağı" hadiselerinin meydana gelişleri ile de meşgul olur. Heysem, projektörün etki kanunlarını bulur. Yakma etkisi ile büyültmeleri; yalnız çukur aynalar vasıtasıyla değil, ayrıca büyüteçle de araştırır. "Okuma gözlükleri"ni, ilk defa İbn Heysem bulur. Dr. Sigrid Hunke; Heysem'i şöyle anlatır:
			
			"Bu 'dahi İslam bilgini'nin Batı'ya yaptığı tesirler muhteşemdir. Onun optik-fizik alanında nazariyeleri, yeni çağ ortalarına kadar 'Avrupai ilme' hakim olur. İngiliz Roger Bacon'dan, Alman Witello'ya varıncaya kadar geçen devre boyunca, bütün optik, 'Alphazen'in nazariyelerine dayanır. Galile Teleskobu'nun arkasında, Alhazen'in büyük gölgesi durur."
			
			Optik-fizik hususunda yazdığı eser, bugünkü "optik ilmi"nin başlangıcı ve temeli durumunda olduğu için, son derece önemlidir. Heysem'in, fizik problemlerini, dört dereceli işlemlerle çözmesi ve fiziğe, matematiği uygulaması, haklı olarak fizik-matematiğin ona dayandığı görüşünü kuvvetlendirmektedir. Prof. Dr. Hamit Dilgan; İbni Heysem'i şöyle tanıtır:
			
			"İbn Heysem, aynı zamanda matematikçi, astronom ve fizikçidir. Onun "Kitabü'l-Manazır"adlı optik kitabı, Kepler gibi dahiye rehberlik etmiştir. Küresel Ayna ve Bilardo meselesi denilen klasik bir problemi, geometri yoluyla çözmüş, 10 asır evvel izoperimetre meselesiyle uğraşmış ve ln4'ü hesap etmiştir."

			Heysem, aynı zamanda bir astronom olduğu için gök cisimlerinin, "parlaklık", "ışık" ve "sıcaklık" gibi durumlarını da inceler.

			Böylece çağımızda modern astronominin bir kolu olan "astro-fizik" çalışmalarının da; X. asırda habercisi olur.
			Bunun için Heysem, gezegenlerin hareketi ile ilgili, bir teori ortaya atar: Bu teorisi; ışık geçirmeyen yüzeylere dayanır. Semadaki bütün cisimlerin, yıldızlar da dahil, kendilerine has bir ışık gönderdiklerine ait teorisi ise; astronomide "devrim" yapar. "Astro-fizik"in mevzuu olan bu teori ve izahların, bugün astronomi ilmi tarafından tespit ve teyit edildiğini kaydetmek gerekir.
			
			Yine, Heysem, astronomiyi de çok yakından ilgilendiren ve optik-fiziğin temel dayanağı olan, bugün herkesin bildiği "cismin görülmesi olayı"nı izah eder. Böylece Batlamyus ve Öklid'in bu konudaki teorisini çürütür. Öklid ve Batlamyus; "cisimlerin, gözün görmeye ışın neşretmesi dolayısıyla görüldüğünü" iddia etmişlerdi. Heysem ise; "cisimlerin görülmesinin, gözün ışın neşretmesinden değil; cisimlerden gelen ışınların, gözde görüntü teşkil ettirmesinden dolayı olduğunu" ortaya atar. Ve yaptığı sayısız deneylerle, bu "prensibi" ispatlar.
			
			Bunun içindir ki, deneysel araştırmanın mucitleri, ne Roger Bacon, ne Baco Von Verulam ve ne de Leonardo veya Galileler değildirler. Heysemler, Raziler, Battaniler, yani Müslümanlar'dır.
			
			Ayrıca bir matematikçi ve fizikçi olan el Kindi, açıların pergelle ölçülmesini geometriye getirdiği gibi; sıvıların izafî ağırlıklarını hesaplar; "çekim" ve "düşme" kanunlarının, deneyle ispatlanması yoluna gider. Bu arada Ali b. Süleyman, on asır önce, çağımızın "atom çağı" olduğunu haber verircesine, "atom teorisi"ni ortaya atar ve şöyle der:

			"Cisimlerin parçalanması imkanı, henüz tamamlanmamıştır; eğer halen daha fazla parçalanamıyorsa, bu, bir şeyler yapmaya muvaffak olunamamasındandır" der.

			Böylece İslam fizikçilerinin, adeta "modern fizikçiler" olduğunu ilan eder. Müslümanlar, ilk tıbbi ve kimyevi maddeleri ortaya koymak ve geliştirmek suretiyle; sistematize ettikleri ilimlerle, Batı bilimine ve sonuçta çağımızın bilimine, inkar edilmez bir şekilde, tesir etmişlerdir. Bizzat Batılı bilginlerin itiraf etmeye mecbur kaldıkları bu tarihi gerçek, her geçen gün biraz daha parlamaktadır.

			İslam dünyasının 8. yy sonlarında yetiştirdiği ünlü kimyageri Ebu Musa Cabir İbn Hayyan'ı da unutmamak gerekir. Ebu Musa Cabir, sonraları Latince'ye çevrilen pek çok kitap yazar. Ayrıca, şimdi "kurşun karbonat" dediğimiz bileşiği hazırladığı, arsenik ve antimonu, sülfürlerinden ayırdığı söylenir. Metal işleme, kumaş ve deri boyama, sirke damıtarak derişik asit elde etme gibi kimyasal işlemlerin tariflerini kitaplarında vermiştir.
			
			Bilim tarihçisi C. Singer, modern kimyanın babası olarak nitelemektedir. Ebu Musa Cabir'in çalışmaları; buharlaştırma, süzme, eritme, damıtma, kirstallendirme gibi yöntemler üzerinde toplanmıştı. Ayrıca cıva sülfatı ve bazı oksitleri bulduğu, sülfürik asit ve nitrik asiti hazırladığı, hatta altını bile çözen(eriten) "kral suyu" karışımını bulan da odur.

			Sonuç olarak, Batı medeniyeti ve bugünkü modern bilim ve teknoloji; temellerini-gelişimini, İslam bilim ve medeniyetine borçludur. Batı'nın bunu örtme ve bilimini Eski Yunan'a indirgeme çabaları, İslam'a karşı Batı'nın tarihsel bilinçaltı düşmanlığının bir yansımasıdır. Bugün, bu örtme-saptırma çabaları ortaya çıkmış ve güneş balçıkla sıvanamaz olmuştur. Bunda, Prof. Dr. Fuat Sezgin'in olağanüstü gayretleri yanında; Batılı birçok kadirşinas bilim adamlarının çabaları da önemli rol oynamıştır.

			Ancak, kendi tarihinden-dininden habersiz genç nesiller, maalesef içerden yapılan yanıltıcı-yönlendirici propagandalarla boşluğa yuvarlanmış; Batı'nın cazibesine kapılarak adeta kaybolmuştur. Kendi mirasına sahip çıkarak geliştiremeyen; onu yeni nesillere aktaramayan İslam referanslı topluluklar, bu hatalarının bedellerini, ağır bir şekilde ödemiş ve ödemeye devam edeceklerdir.

			
				
					
						Dr. Halil Bayraktar
						yaklasansaat.com
					
				
			

			06/2008

			Kaynaklar:
			1) Dr. Sigrid Hunke, Avrupa'nın Üzerine Doğan İslam Güneşi, çev. Servet Sezgin, Bedir Yy. İstanbul, 1972.
			2) H. G. Wells, Kısa Dünya Tarihi, Çev. Ziya İshan, Varlık Yy. İstanbul, 1962.
			3) Jacques Risler, La Civilisation Arabe, s. 170-171, Paris, 1955, (Danişmend, a.g.e. s. 13-14'den naklen).
			4) E.F. Gautier, Moeurs et Coutumes de Musulmans, s. 249-250, Paris, 1955, (Danişmend, a.g.e., s.  15-16'dan
			naklen).
			5) Will Durant, Histoire de la Civilisation L'age de la Fol, C.I. Paris, 1952 (İ. Hami Danişmend, Garp Menbalarına Göre: İslam Medeniyeti, Yağmur Yy. İstanbul, 1972)
			6) Philip Hitti, Pecis d'histoire des Arabes, s. 147, çev. Maurice Plainol, Paris, 1950, (Danişmend, a.g.e. s. 17'-den naklen).
			7) Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi, C.3, s. 196, İstanbul, 1964.
			8) Prof. Dr. W. Barthold, İslam Medeniyeti Tarihi, çev. Prof. Dr. Fuat Köprülü, 2. Baskı, Ankara, Diyanet İşleri Başkanlığı Yy., Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1963.
			9) Sedillot, Materiauz Pour Servir a L'histoire Compara des sciences Mathematiques, C. II, s. 460, Paris, 1845-1849,
			(Danişmend, a.g.e., s. 38'den naklen).
			10) Ahmet Gürkan, İslam Kültürünün Garbı Medenileştirmesi, Akçağ Yy., 1969.
			11) Jacques Risler, Civilisation Arabe, Paris, 1955.
			12) Arthur Pellegrin, L'Islam dans Le mond, Paris, 1950
			13) Buhari, 76/30, Müslim, 39/92
			14) Prof. Dr. Hamit Dilgan, Büyük Türk Alimi Nasireddin Tusi, İ.T.Ü. Mim. Fak. Yy. 1956.
			15) Prof. Dr. Hamit Dilgan, Muhammed İbn Musa el- Harzemi, İ.T.Ü. Mim. Fak. Yy. 1957.
			16) Prof. Dr. Hamit Dilgan, Matematik Tarih ve Tekamülüne Bir Bakış, İ.T.Ü. Mim. Fak. Yy., 1955.
			17) Max Vinjetoux: Le Miracle Arabe, Edition charlot, Paris, 1960 (Bammat, a.g.e. s. 37'den naklen).
			18) Vaux de Carra, Lespenseurs de L'islam, Paris, 1921
			19) Georges Rivoire, Visa ge de L'Islam, 1946, s. 136 (Danişmend, a.g.e. s. 44'den naklen)
			20) M. Charles, Aperçu Histoırigue des Methodes Engeometrie, (Bammat, a.g.e., s. 38'den naklen).
			21) H. Suter, Abh. Gesch Mat, 1910  (Dilgan, Matematiğin Tarih ve Tekamülüne Bir Bakış, s. 14'ten naklen).
			22) Baron Carra de Vaux, The Le gacy of İslam, (Mustafa Ateşmen, Avrupalı Gözüyle İslam. İstanbul, 1971, s. 102-103'den naklen)
			23) Ahmad Y. al-Hassan, "Transfer Of İslamic Tecnology to The West", history-science-technology.com,
			24) G. Saliba, "Greek Astronomy and the Medieval Arabic Tradition", American Scientist , v. 90, n. 6, 2002.
			25) Prof. Dr.Fuat Sezgin, "İslam'da Bilim ve Teknik", çev. Abdurrahman Aliy, TÜBA Yy. Ankara, 2007.
			
		
	

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/muslumanlarin-bilim-ve-medeniyete-katkilari.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/muslumanlarin-bilim-ve-medeniyete-katkilari.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/muslumanlarin-bilim-ve-medeniyete-katkilari_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/muslumanlarin-bilim-ve-medeniyete-katkilari.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/muslumanlarin-bilim-ve-medeniyete-katkilari/38351/</link>
			<pubDate>Tue, 08 Dec 2020 12:33:01 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Akıl, doğru ile yanlışı ayırt edebilme kabiliyetidir.</title>
			<description><![CDATA[Akıl, doğru ile yanlışı ayırt edebilme kabiliyetidir. Aynı zamanda her türlü sorumluluğun da ön şartıdır. Sadece akıl sağlığı yerinde olan kişiler, yaptıklarının sonuçlarını üstlenirler.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellik, akıllı ve düşünebilen bir varlık olmasıdır. Ancak akıl düşünebilme ve seçebilme işlevini hiçbir baskı altında kalmadan, özgürce ve rahatça yerine getirebilmelidir. Aklın özgürce işlevini yerine getiremediği durumlarda insanlar sorumlu tutulmamıştır.
Akıl, Allah’ın insana verdiği en büyük nimetlerden biridir. İslam’a göre akıl sağlığı yerinde olan ve ergenlik çağına girmiş herkes dinin buyruklarından sorumludur. Aklı olmayan kişi, dini anlayamaz. Bu nedenle akıl hastaları dinin emir ve yasaklarından sorumlu değildir. Kur’an, bütün işlerde anlayarak hareket etmeyi tavsiye eder. İnsan da aklı sayesinde yaratıcısının kendisinden ne istediğini anlar ve ona uygun hareket eder.

 “Allah size işte böylece ayetlerini açıklar ki düşünüp hakikati anlayasınız.” Bakara suresi, 242. ayet.
2. Kur’an Aklımızı Kullanmamızı İster

“Kur’an-ı Kerim; pek çok ayette, aklınızı kullanmıyor musunuz, düşünmüyor musunuz, hiç düşünmez misiniz?” gibi ifadelerle insanları düşünmeye teşvik etmiştir. Kur’an’da yüzlerce ayette aklı kullanmanın ve ilmin önemine vurgu yapılır. Kur’an’ın, “Ey akıl sahipleri!” diye seslenmesi de insanları aklını kullanmaya teşvik etmek içindir.

Kur’an; hayatın anlamı, yaratılışın amacı ve öldükten sonra yeniden diriliş gibi önemli konularda bilgiler verir. Bu gibi konularda düşünmemizi öğütler. Yüce Allah’ın varlığını anlamamızı, gücünü kavramımızı ister ve hayatı anlamlandırmamıza katkı sağlar. Aklı kullanmak ve düşünerek karar vermek çok önemlidir. İnsan, ancak düşünerek iyiyle kötüyü ve doğruyla yanlışı birbirinden ayırır. Yararlı ve zararlı olanın farkına varır. Akıl sayesinde insan, karşılaşacağı güçlüklerle mücadele etmeyi başarır ve kötülüklerden uzak durur. Düşünen insan her açıdan kendini geliştirir ve bir şeyler üretebilir. İnsan, aklını kullanarak hayatını kolaylaştırmanın yollarını arayıp bulabilir. Bu nedenle Allah aklımızı kullanmamızı öğütler.

 “Akıl akıldan üstündür.” “Akıl yaşta değil baştadır.”

 “Andolsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Kendilerini en güzel ve temiz şeylerden rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.” İsrâ suresi, 70. ayet.

3. Kur’an Doğru Bilgiye Önem Verir

Doğru bilgi, insanın doğru sonuçlara varabilmesini sağlar. Gözün görebilmesi için ışığa ihtiyacı olduğu gibi aklın da doğru düşünüp doğru karar verebilmesi için doğru bilgiye ihtiyacı vardır. Bu nedenle Kur’an, insanın aklına seslenir ve doğru bilgiye ulaşmasını ister. İnsan doğru bilgi sahibi olunca inancı daha da güçlenir. Bu sayede Rabb’ine daha çok yaklaşır. Bilgi, insanı gerçeğe ulaştırmalıdır. Doğru bilgi; gerçek, güvenilir ve kesin olmalıdır. Zan ve tahmine dayalı olmamalıdır. Peygamberimiz, “…Fayda vermeyen ilimden Allah’a sığınırım…” demiştir. Bu nedenle bizler de kendimize, doğaya, çevreye ve bütün insanlığa faydalı olacak bilimsel çalışmalara yönelmeliyiz. İnsanlara ve doğaya zarar verecek faydasız işlerden de kaçınmalıyız.

İnsanın görmediği; ama merak ettiği çok şey vardır. İnsan, aklıyla niçin yaratıldığını ve yaratılışının amacını bulmak ister. Ölümden sonraki hayatı merak eder. Bu arayışında Kur’an, insana doğru bilgiler vererek yardım eder. Allah, araştırmadan, incelemeden bir haber veya bilgiyi kabul etmeyi hoş karşılamaz.
Aksi hâlde insanın pişman olabileceğini bir ayette şöyle ifade eder: “Ey inananlar, size fasık bir adam bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeyerek bir topluluğa karşı kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.”

Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk, İslam dinine önem veren bir liderdi. O, yaptığı pek çok konuşmada dinimizden, Kur’an’dan, Peygamberimizden övgüyle söz etmiştir. Örneğin Atatürk, Peygamberimize duyduğu sevgi ve hayranlığı bir sözünde şöyle belirtmiştir: “Allah birdir. Şanı büyüktür… Peygamberimiz Efendimiz hazretleri, Allah tarafından insanlara dinî gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçilmiştir. Bunun temel esası hepimizce bilinmektedir ki Yüce Kur’an’daki anlamı açık olan ayetlerdir. İnsanlara feyiz ruhu vermiş olan dinimiz, son dindir. En mükemmel dindir….”

Atatürk, Peygamberimizle ilgili bir sözünde de “O (Hz. Muhammed), Allah’ın birinci ve en büyük kuludur. Onun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın silinir, fakat sonuca kadar o, ölümsüzdür.” Onun bu konu ile ilgili başka bir sözü de şöyledir: “Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliğiyle dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime bizzat gerçeğe nasıl inanıyorsam ona da öyle inanıyorum. Bilince ters, ilerlemeye engel bir şey kapsamıyor…”

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 25 ve 26. maddelerinde, “ Herkes düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz. Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir…” güvence altına alınmıştır. Bu durum aynı zamanda düşünce hürriyetinin cumhuriyet yönetimiyle güvence altına alındığını ortaya koymaktadır.

Her türlü taassuptan uzak durmalıyız. Kendimizi yeterli görerek doğruyu aramaktan vazgeçmemeliyiz. Tartışmaya açık olmalı ve başka düşüncelere de saygı duymalıyız. Kendi görüşlerimizi her zaman doğru, başkalarınınkini ise sürekli yanlış görmekten kaçınmalıyız. Körü körüne bir şeyi taklitten uzak durmalıyız. Vahyin rehberliğinden ve ilmin yol göstericiliğinden ayrılmamalıyız. Aklımıza sormayı ve vicdanımıza danışmayı ihmal etmemeliyiz. Ahlaklı, onurlu, kendine güvenen, gelişmeye açık ve erdemli bir insan olmaya çalışmalıyız.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/akil-dogru-ile-yanlisi-ayirt-edebilme-kabiliyetidir_2.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/akil-dogru-ile-yanlisi-ayirt-edebilme-kabiliyetidir_2.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/akil-dogru-ile-yanlisi-ayirt-edebilme-kabiliyetidir_t_2.jpg"/>
<enclosure url="https://www.alanyatimehaber.com/images/haberler/2020/12/akil-dogru-ile-yanlisi-ayirt-edebilme-kabiliyetidir_2.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.alanyatimehaber.com/akil-dogru-ile-yanlisi-ayirt-edebilme-kabiliyetidir/38350/</link>
			<pubDate>Tue, 08 Dec 2020 11:37:42 +0300</pubDate>
			</item></channel>
</rss>